ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ DÜNYA’DA EŞİ

 




 "Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu satırlar Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı.

Tarih 18 Aralık 2023.

Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..

FETÖ'cü diye nitelendirilenlerden.

*

Tekineş hangi ilahiyatçı ya da ilahiyatçıları kastediyor olabilir?

Akla ilk gelen isim (son günlerdeki "kanal servisleri" çerçevesinde) Nihat Hatipoğlu..

Yurt dışından yayın yapan birisi "Elimde Ataşehir'de 25-26 yaşında kızla çekilmiş kasetin var.. Ekranları bırak, yoksa yayınlarım ha!" diyor.

Kasedi yoksa, blöf yapılıyorsa Hatipoğlu açısından korkulacak birşey yok.. Programlarına paşa paşa devam eder.

Varsa da devam edebilir de sonunun nasıl geleceğini kestirmek güç..

Burada soru şu: Normalde "düşmanlarını azaltmaya, dostlarını çoğaltmaya" çalışması gereken biri neden Hatipoğlu'nu hedef alıyor olabilir?

Bunun ardındaki etken nedir?

*

Muhtemelen bunun cevabı, Hatipoğlu'nu tehdit eden şahsın ardındakilerle, onu ("Bilgi güçtür" mottosu çerçevesinde) birtakım konularda bilgilendirerek görece güçlü hale getirenlerle ilgili.

Bunlar, "Nihat Hatipoğlu'na da bir çakıvereceksin" demiş olabilirler.

Peki neden?

Nedeni, Hatipoğlu'nun (her ne kadar suya sabuna el sürmeden, zülfiyâre dokunmadan, rejim açısından sıkıntılı meselelere girmeden) dinî mevzuları anlatıyor olsa da, "derin"lerin istediği türden çarpıtmalar yapmaya yanaşmamakta ısrar etmesi olabilir mi?

Çünkü Cübbeli çapsız ya da Cevat Akşit gibi tarikatçılarda görülen türden Atatürk’lü mesajlar verdiğine şimdiye kadar rastlanmadı.

Mustafalıktan çıkmış olan Müstafî İslamoğlu gibi hem Kemalist hem yarım ağız Darwinist olmadı.. Hz. Adem a.s.’a yarı-maymun bir ana baba yakıştırmadı.

Ahlâk adına Şeriat’i itibarsızlaştırmaya kalkışmadı.

Tarihselci-modernist ilahiyatçı soytarılar gibi milletin itikadıyla oynamadı.

Hem düzenin (zoruna gidecek şeyleri söylememekle birlikte) işine gelecek şeyleri söylemedi, hem de TV programlarıyla cebini doldurdu, şöhretine şöhret kattı.

Dolayısıyla, bir şekilde itibarsızlaştırılmayı hak etti.

*

Bugüne kadarki tecrübe ve müşahedelerim çerçevesinde olayla ilgili olarak benim aklıma gelen izah tarzı bu..

Ancak, hadisenin gerisinde başka etkenler de olabilir, bilemem, herşeyin en doğrusunu Allahu Teala bilir.

Bu arada şunu da söyleyelim: Nihat Hatipoğlu öyle sıradan biri değil.. Babası Haydar Hatipoğlu muhterem bir alimdi.. Dedeleri de..

Doğuda sevilen sayılan, hürmet gören ilim ehli köklü bir aileden..

Cübbeli çapsız gibi itibarını "Ye kürküm ye" hesabı üzerindeki kürkten, cübbeden, göbeğine kadar uzatmaya uğraştığı vitrin süsü sakalından alıyor değil.

*

Bu itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.

Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.

Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)

Nihat Hatipoğlu gibi isimlere ulaşmak zor değildir.. Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.

Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.

İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.

Başarılı olunursa kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.

*

Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."

İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..

Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?

Benim bildiğim, yok.

Niye?

Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" denildiğinde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.

Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?

Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.

*

Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.

Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.

Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin..

Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, ..

Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..

Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.

Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.

O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri şu anki Milli Savunma Bakanı Orgeneral Yaşar Güler..

Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, odatv.com'da, "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.

*

Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.

Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.

Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.

Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.

Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.

*

Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.

Onlar ayrıcalıklı.

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.

Görev icabı.

(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgili" aradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor.. Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor.. "Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)

Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.

Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.

İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.

Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.

Suç.

*

Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:

Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış. 

Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni 

Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı. 

Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı. 

Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu: 

“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da ‘Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”  

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)

*

Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.

İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..

Söylemiyor.. Olsaydı, saklamazdı, derdi.

Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler.

(Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi. BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti. Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı. Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi. O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.)

*

Kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.

Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.

O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.

Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.

Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böyle bir risk almaları beklenemez.

Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.

*

O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.  

Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.

O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.

Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.

O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.

The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.

İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.

Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.

*

Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.

Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.

Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?

Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.

Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?

Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?

Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?

Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları “yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.

*

Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?

Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.

Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabiliriz: 

“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz?”

Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?

Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?

Ya da, “tarlasını sürdükleri” Yazıcıoğlu’nun adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?

*

Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.

Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.

Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.

İnsanların zaafları nelerdir?

Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…

Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri..

Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.

Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?

Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”

Bilgileri derin.

*

Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.

Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.

Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.

Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.. Daha yorucu, daha masraflı.

Uygun elemanı ayarlayacak, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlayacak, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini bekleyeceksiniz.

Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı ve vaatkâr yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.

Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..

*

Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..

Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.

Böyle bir “tehlikeli” koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.

Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.

Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat profesyonel ekip işidir.

Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.

Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.

Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.

Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.

Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.

Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?

Kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?

*

İşte bu noktada, kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.

Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.

Devlet adamlarının, askerlerin vs. rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.

Bu, mümkün değildir.

Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir.

Demirel'in sözlerini hatırlayalım:

"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."

Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.

*

Tekineş’in sözleri üzerinde durmaya devam edeceğiz inşallah.


İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ

 

 


İslam’ın şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi anlamına geliyor.

Devletin laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.

Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.

Bu “İslam’ı laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.

Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.

*

İslamcılık karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin) İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç cümleyi geçmiyor.

İddialarına cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de kötüdür” demeyi sürdürüyorlar. 

İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.

Adam tutmuş İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki), bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.

Tarih kötü birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.

Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.

*

Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.

Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!

Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.

Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.

Faizcilik kötüdür, çünkü faiz kötüdür.

İtfaiyecilik iyidir, çünkü itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.

“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini "bilinçaltı mesaj" yoluyla kitlelerin şuuraltına yerleştirmeye çalışan "ajan münafıklar" ya da onların peşine takılmayı entellik vs. zanneden aşağılık kompleksli budalalar olduklarını anlamayanlara ne denilse az!

*

"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir. 

“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın, böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..

İslâmcılığın bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve modernite..

“Şu İslâm’a aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”, daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.

İşin kötü tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..

Batı’daki modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..

İslâmcılığı bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..

Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar? 

Neden Hristiyanlar’la aynı dili konuşuyorlar?

*

Gerçekte bu, İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.

Ancak, bu hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız değiller..

Çakma müçtehitler de onların safında.

Bunların bir müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan söz etmesi boşuna değil..

Ancak, bu “geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.

Onlara göre, bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.

Öyle ki, bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu “geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille, “hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.

*

Bu geçiş dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş durumdalar.

Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama üzerine kuruludur.

Bunun için de, sofistlerle (geçmiş zamanların postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış bulunuyorlardı.

Mesela, Mevâkıf ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin değerlendirmesini yapar.

Aynı geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.

Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur: 

Allahu Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.

Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.

İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise, Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürebiliyor.

Nedeni, İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.

Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar. 

Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.

Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil, “vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le, “kalp gözü”yle anlaşılır.

Doğal olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında “pazarlama” gözbağcılığından ibaret.

(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)

*

Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:

Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...

Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor.... 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor....

Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)

Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)

 *

İşte bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız” tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek hristiyanlaştırılması..

Ve laikleştirilmesi.

Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor. 

İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin mucidi, Hristiyanlar..

Bu, İslâm’ın hristiyanlaştırılmasıdır..

Laikleştirilmesidir.

Dinin dinsizleştirilmesidir.

*

Evet, Hristiyanların din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden, din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”, Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.

Böyle adlandırmıyorlar, o başka..

İslâm’ın hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.

Kelamın durumu böyle.. “Geçiş dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz verdikleri görülüyor.

Bunlarınki, “geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman kardeşler..

Geçiş dönemi “fıkhının” esasını, hanımı başörtülü olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle sürdürmeye devam edenlerin makam ve mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası oluşturuyor.

*

Bu sözde geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.

Evet, bir geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr demokrasi”ye olan iman, “din milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.

Değilse, ne?..

Heva ve hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı” gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı oluyor?..

İctihad kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi geliyor?..

 *

Geçiş dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını çektiği) diyalogçular oluşturuyor.

Bunlara göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.

Dünyanın tek ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı bomba”lar.

Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde.. 

Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs.. 

Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler... 

Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü? 

Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..

*

Geçiş dönemi fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz Nakşî ahlâk edebiyatçıları.. Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..

Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız.. 

Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar. 

Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.

Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.


İSLAMCILIĞIN İKİ DÜŞMANI: YERLİ-MİLLİ-IRKÇI VATANPEREST ATATÜRKÇÜLER VE FETÖ TİPİ DİNDARLAR

  



Türkiye tipi “laik (siyasal dinsiz) Müslümanlığa” göre, İslamcıların (ya da Siyasal İslamcıların) özelliği, İslam’ı sadece inanç, ahlâkî değerler ve ibadetler manzumesi kabul etmemeleri, onun aynı zamanda (siyasal ve hukukî nitelikte) bir “toplum düzeni” olduğunu savunmalarıdır.  

İslam’ın bir toplum düzenine sahip olmadığına, insanlardan bireysel ibadetler dışında içtimaî herhangi bir şey talep etmediğine inanıyorsanız, “müslüman” kabul ediliyorsunuz, aksini düşünürseniz, bu, İslamist/İslamcı/cihatçı olmanız anlamına geliyor.

Sonra da potansiyel terörist olarak yaftalanabiliyorsunuz.

Bu ayrımın mucidi Batılılar.. Batı'nın (gizli servislerin, istihbarat teşkilatlarının güdümünde olan ya da onlarla bağlantılı çalışan) akademisyenlerinin ve gazeteci-yazarlarının icadı..

Batı'nın yerli ve milli işbirlikçileri onlardan geri kalır mı?! Onlar da aynı makamdan gazel okuyorlar.

*

Evet, Türkiye'nin "derin"leri, yerli ve milli "çukur"ları da aynı "dil"i konuşuyorlar.

Kemalist/Atatürkçü taife zaten Batılıların demirbaş uşağı.. Ayrılmaz, kopmaz kuyruğu.. 

Ara sıra Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa'nın laflarını unuttuklarında Marksist-Leninist jargonla sözde emperyalizm karşıtlığı sergileseler de, o emperyalizmin Batı dillerindeki karşılığının "çağdaş uygarlık" olduğunu hatırladıklarında yelkenleri suya iniyor.

Canhıraş bir şekilde (Selanikli'nin kemiklerini sızlatma pahasına) Kemalist çağdaş uygarlık hayranlığı, taklitçiliği ve güzellemeciliğine Leninist emperyalizm lanetlemeciliği aşısı yaparak Atatürkçülüğe yeni bir tat kazandırmaya uğraşıyorlar, fakat bu, tahin helvasına tuz ekip sirke dökmek gibi birşey oluyor.

Tutmuyor.

*

Ancak, tümden başarısız da değiller.. Başarılı oldukları bir konu var..

O da, laik Kemalist düzen hesabına Şeriat karşıtı, yani "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye düşman" mıymıntı sözde "müslüman" haline getirmeye çalıştıkları Türkiye "dindar"larının iman ocağına incir dikmelerinden, ve açıkça "Şeriat'e, Allah'ın hükümlerine düşmanım" diyemeyen bu "münafıklaştırılmış"lara, kalplerindeki hastalığı gizleyip saklamalarını sağlayacak bir jargonu benimsetmelerinden ibaret.

İşte o yüzden, bugün FETÖ'cülerin (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) Ergenekoncu olarak adlandırdıkları Kemalistler ile özellikle bu Kemalistlerin FETÖ'cü diye adlandırdıkları Fethullahçıların Siyasal İslam düşmanlığı ve karşıtlığında buluştuklarını görüyoruz.

Çünkü iki kesim de Batılı "çağdaş uygarlığın" Türkiye'deki bayisi ya da acentası durumundalar.

*

Türkiye'nin Kemalist (yani çağdaş uygarlıkçı) dangalaklarının kendilerine sorup durdukları ve cevap bulamadıkları soru ise şu: "Neden Batılılar, son dönemde, çağdaş uygarlıkçılığın şampiyonu Atatürk'ün izinde olan bizi değil de müslüman olduklarını söyleyen FETÖ'cüleri destekliyorlar?"

Bu sorunun cevabı aslında basit: Kur'an'ın yanı sıra İncil'i de "gökten indiği sanılan" diyerek inkâr eden Selanikli'nin peşinden giden, ve Atatürk'lerinin (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için Danimarkalılar'ın yaptığı türden) karikatürlerinin yapılmasına razı olmayacak, buna "devlet" olarak karşı konulmasını isteyecek Kemalistler, Batılılar açısından, İncil'in de kutsal kitap olduğunu kabul eden ve Peygamber Efendimiz s.a.s. için yapılan hakaretleri ve çirkin karikatürleri büyük bir hoşgörüyle karşılayan Fethullah tipi "müslüman"lardan daha makbul değiller.

Atatürkçülüğü bırakıp İsacılık yapsalar durum değişir.

Aslında Atatürk'leri, Kâzım Karabekir gibi isimlerin anlattığına göre, milleti hristiyan yaparak çağdaş uygarlıkçılığının üstüne tüy dikmeyi düşünmüş, bunun için bir ön çalışma da yaptırmış, fakat sonra vazgeçmiş.

Atatürkçülerin bugünkü acılarının ve dinmeyen sancılarının nedeni bu.

*

Konfüçyüs, “Kelimelerin gücünü anlamadan, insanların gücünü anlayamazsınız” der. 

"İslamcı-müslüman" gibi ayrımlar çerçevesinde geliştirilen söylemleri, samimi duygularla icat edilmiş ve vakıaya uygun (olgusal karşılığı kesin olarak bulunan) sınıflandırmalar olarak görmek, sosyoloji ve siyaset bilim gibi disiplinlerden habersiz insanlar için belki doğal karşılanabilir.

Ama, dünyaya ve politik gelişmelere ‘bilimsel' yaklaşma ve ‘devlet yönetme’ iddiasında ya da konumunda olan insanların, böylesi değerlendirmeleri sorgulamadan benimseme gibi bir lüksü olamaz.

Bu tür söylemler ve kavramsal dizgeler rastgele değil, toplumsal mühendislik, manipülasyon ve psikolojik savaş alet edevatı olarak üretilir.

*

Bernstein’ın şu uyarısını daima akılda tutmak gerekir: “Kullanılan kavramlar insanlar üzerinde kontrol sağlamanın araçlarından biridir.” (Ali Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 89.)

Batı’nın İslam dünyası üzerinde hâkimiyet kurma çabasına, ‘söylem’in gücünden yararlanma ve ‘yeniden tanımlama’ olgusu ne yazık ki daima eşlik etmiştir.

Savaşı, Afganistan ve Irak topraklarından önce zihinlerde başlatmışlardı.

"İslamcı-müslüman, Otantik İslam - Siyasal İslam" türünden ayrımlar, "kontrol"ün de ötesinde amaçlar taşıyor. 

Bunlar, klasik "Böl ve yönet" taktiğinin söylem düzeyindeki yansımaları. 

Bu tür taktiklerin eski olmaları, onların çağdaş dünyada etkisiz ve işlevsiz olmaları anlamına gelmiyor.

Her alanın bazı temel ilkeleri vardır ki, onlar her devirde geçerliliğini sürdürür ve değerlerini hiçbir zaman kaybetmezler.

Spordan örnek verelim.. Boksta saldırı ve savunmanın temel teknikleri hiçbir zaman değişmez.. Her zaman aynıdır. 

*

Bununla birlikte, Batılı bütün yazar ve çizerlerin, bütün bilim adamlarının, gizli servislerin ve istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu ya da akıl hocalığını yapmakta olduklarını düşünmemek gerekir.

Bu noktada bazı Batılı yazarların FETÖ'cülerden (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarından) ve yerli-milli vatanseverlerden (vatandaki imtiyazlarını seven Kemalistlerden) daha "müslümanca" (en azından insanca) bir tavır sergilediklerini kabul etmek gerekiyor.

Hatta bu noktada Batı'nın bazı "istihbarat" bağlantılı adamlarının Türkiye'nin yerli-milli "istihbarat güdümlü" dindarımsı soytarılarından daha dürüst ve namuslu olduklarını söylemek bile mümkün.

Örnek verelim..

İslam’ın bir “toplum düzeni”ne sahip olduğunu kabul etmek müslüman olmanın ötesinde İslamist/cihatçı olmak anlamına geliyorsa, de Tocqueville, Ernest Gellner, Bernard Lewis ve Erwin Rosenthal gibi düşünür ve bilim adamlarını da aynı kategoriye dâhil etmek gerekiyor.

İslamcılar, de Tocqueville’in şu görüşlerinden daha fazlasını savunmamaktadır:

“Muhammed’in [s.a.s.] dini, her iki güç alanını [dinî ve dünyevî] eksiksiz bir biçimde birbirine bağlayan ve içiçe geçiren tek dindir.... Öyle ki sivil ve politik yaşamdaki bütün davranışlar az veya çok Şeriat tarafından düzenlenir.”

(Aktaran: Ernest Gellner, Leben im İslam, über. S. Und U. Enderwitz, Stuttgart 1985, s. 13.)

Evet, “İslamistler” bundan daha fazlasını söylemiyorlar. Yine, Gellner, “toplum düzeni” kavramını İslam hakkındaki yorumlarının eksenine oturtur. “Muslim Society” (Müslüman Toplum) adıyla yayınladığı kitabında, öne sürdüğü tezi şu kelimelerle özetler:

“İslam, bir toplumsal düzen modelidir. İslam; ebedî, vahye müstenid ve beşerî isteklerden bağımsız kurallar sisteminin varlığını ifade eder. Bu kurallar manzumesi, toplumun aklî düzenini belirler. Bu model, yazılı formla kayıtlıdır. Onun kuralları bütün toplumu baştan başa hükmü altında tutar.” (A. y.)

Gellner’in ifadesi aynen böyle: “İslam, bir toplumsal düzen modelidir.”

Bunu söylerken, bir bilim adamı olarak hareket ediyor; İslamist/İslamcı olmak bir yana, müslüman bile değil...

Üstelik Gellner bu konuda yalnız da değildir, yine bir başka ünlü bilim adamı, Bernard Lewis de şunları söyler:

Klasik İslam’da Din ve Devlet arasında, bunları birbirinden ayırt edici bir fark yoktu.... Klasik Arapça’da ve hatta entelektüel ve siyasi kelime haznelerini Arapça’dan alan diğer dillerde manevî (spiritual) ve dünyevî (temporal), halka özgü (lay) ve papazlara özgü (ecclesiastical), dinî (religion) ve laik (secular) gibi kelime çiftlerine karşılık gelecek sözcükler yoktu.”

(Bernard Lewis, İslâm’ın Siyasal Dili, çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992, s. 9-10.)

*

Demek ki, “klasik İslam”, din ile devlet arasında bir fark görmüyordu.

“İslamistler” işte bundan daha fazlasını savunmuyor, yani onlar aslında “klasik İslam” dışında yeni bir yorum üretme derdinde değiller.

Klasik İslam'ı korumaya, tahrif, tahrip ve deforme etme çabalarından masun tutmaya çalışıyorlar.

Siyasal İslam karşıtı zamane “müslüman”ları, Rosenthal’in altını çizdiği şu gerçeklerden de habersiz görünmektedir:

“Bir müslümanın hayatı –en azından idealde– onun Allah’la olduğu gibi Müslümanlar ve gayrimüslimlerle olan ilişkilerini de yönlendiren kesin kural ve uygulamaları belirten Şeriat tarafından bütünüyle yönetilir. İlk grup ilişkiye (Allah’la olana) ‘dinî’, ikincisine ise ‘laik’ demeye alışkınız. Ancak dinî hukukun her şeyi kuşattığı bir yerde, ayrımın hiçbir anlamı kalmaz.”

(Erwin I. J. Rosenthal, Ortaçağ’da İslam Siyaset Düşüncesi, çev. Ali Çaksu, İstanbul 1996, s. 17-18.)

Demek oluyor ki, İslam hukuku “herşeyi kuşatmaktadır” ve bu “herşey”e devlet ve toplumsal düzen de dâhildir.

FETÖ'cüler, İslam'ı hiç değilse Rosenthal kadar öğrenip anlamaya muhtaçlar.

Fakat sözümüz sadece FETÖ'ye değil..

Sözde "bağımsız" olan, fakat özde MİT'in güdümüne girmiş bulunan Türkiye tarikat, cemaat, grup, vakıf, siyasal parti pırtıları da buna dahil.

*

Rosenthal’in şu ifadeleri meseleyi çok iyi özetlemektedir:

“Manevi ve dünyevi alanlar, dinî ve laik faaliyetler arasında İslam hiçbir ayırım tanımaz.”

Mesele bu kadar açık ve net.

Bunlara ek olarak, “dünya”nın mukabilinin “din” değil “ahiret” olduğunu vurgulayan Rosenthal şu önemli tespitleri de yapar:

“... din ve devlet Şeriat’ın iki yönüdür. Dinin tamamlayıcısı genellikle dünyadır; din ‘kilise’ anlamını içermez ve hiçbir zaman içine aldığı dünya ile karşılaştırılmaz.... Dünyanın mukabili ahirettir, yani gelecek dünya. Her ikisi de dinin içindedir. Ne yazık ki Arapça terimleri tercüme etmek için Batılı terimleri kullanmak zorunda kalıyoruz ve böylece orijinal anlamı bozup kelimelere Hristiyanî bir çağrışım yüklüyoruz.” (A.g.e., s. 17.)

Evet İslam’ı laiklik ve sekülerlik kavramları çerçevesinde yorumlayanlar, ‘din’ terimine, bilerek veya bilmeyerek, Rosenthal’in işaret ettiği gibi, hıristiyanca bir anlam yüklemektedirler.

Bir başka deyişle, “İslamcılığa karşı müslüman” olduklarını söyleyenler aslında bizi, hristiyanca bir İslam yorumuna davet ediyor.

Dinler arası diyalogtan bahsetmiyoruz, sözünü ettiğimiz şey hristiyanlaşma..

Türkiye'de ehlî sünnetçi geçinen nice soytarı, kendisinin İslam anlayışı resmen hristiyanlaşmış, hristiyanca bir görünüm kazanmışken (Ki bu, tam da laik devletçi derinlerin istediği şey), dinler arası diyalogculara laf yetiştirmekle meşgul.

Bu dangalakların ardına takıldıkları "derin"lere göre, İslam’a hristiyanca bir anlam yüklerseniz “müslüman” olmuş oluyorsunuz, bunun aksine İslam’ı “klasik” haliyle benimserseniz, adeta bir hayvan gibi avlanması, hatta köpek gibi zehirlenerek telef edilmesi gereken “İslamist/cihatçı” kitledensinizdir.

Maalesef Türkiye "derin"liklerinde (Ki Atatürkçü-Kemalist renginden çok fazla birşey kaybetmiş değil) süregelen din anlayışı böyle birşey.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...