DERİN DEVLET DENİLEN ÇUKUR ŞEREFSİZLİĞİN MÜNAFIK PİYONLARI

 















Peki yüzde kaçı MİT'çiydi?










Kimilerinin (Hilal Kaplan ve şürekası gibilerin) “Nuh’un köpekleri”, kimilerinin de “Nuh’un kelekleri” diye adlandırdıkları Odatv’ciler, “örtülü” beslemeliğin hakkını vermek için salya üretimine hız vermiş durumdalar.

Altı gün önceki (3 Kasım 2023 tarihli) yazımızda şunu demiştik:

Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Bu paslaşma “derin” filmlerin senaryolarında her zaman “dostluk” şeklinde yer almaz.

Bazen de kavga ve ağız dalaşması görünümü altında paslaşılır.

Film denilen icadın “fıtrat”ında bu var.. Sinema filminde siz iki adamın birbirini parçaladığını, kan revan içinde bıraktığını, çiğ çiğ yemeye çalıştığını görürsünüz, gerçekteyse “rol”lerinin hakkını vermekle meşguldürler.

Çekim bittiğinde oturup birlikte yorgunluk kahvesi içer, tatlı tatlı sohbet ederek keyiflerine bakarlar..

İstihbaratçıların sevdiği tabirle söylemek gerekirse, oyun bittiğinde satranç tahtasındaki bütün taşlar aynı kutuda arz-ı endam ederler.

*

1990’lı yıllarda Müslüm Gündüz diye  (sözde Nurcu) bir soytarı çıkmış, (merhum Said Nursî’nin kullandığı aczmendi tabirinden hareketle) Aczmendilik diye bir tarikat icat etmişti.

Daha doğrusu, Aczmendilik tarikatını kuran “derin” çakallar, “tarikat kurucusu şeyh” rolü için onu uygun görmüşlerdi.

Bu soytarı bir taraftan da “rejim muhalifi radikal” geçiniyordu.

[Bu aczmendî lafı, merhum Bediüzzaman’ın şu sözlerine dayanıyor:

"İkincisi: Tarik-i Nakşi hakkında denilen 'Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.' olan fıkra-i rânâ birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû etti: 'Der tarik-i aczmendî lazım âmed çâr çiz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.' "

Demek istediği şu: Nakşibendî tarikinde (yolunda, tarikatında) dört şeyi terk lazım gelir: Dünyayı terk (Dünya hayatında sefa sürme düşüncesini terk), ahireti terk (Sadece ahiretteki karşılık düşüncesiyle kalmayıp onu aşarak Allah’ın rızasına gönül bağlamak: Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o [buna kavuşarak] hoşnut olacaktır.” [Diyanet Vakfı Meali, Leyl, 92/19-21]), varlığı (kendini bir şey görmeyi, kendine değer atfetmeyi) terk ve terki (“Ben neleri terk ettim, sen biliyor musun?” diyerek “terk”te takılıp kalmayı) terk.

Bunu hatırlayan Bediüzzaman’ın aklına şöyle bir şey gelmiş: Aczmendi (acz sahipliği) yolunda da dört şey lazımdır: Fakr, acz, şükür, şevk.. Yani insanın insan olarak aslında çok aciz ve her bakımdan fakir (mutlak biçimde acz ve fakr içinde) bir varlık olduğunu fark edip Allahu Teala’nın kendisi üzerindeki sayısız nimetlerini anlayıp şükretmesi ve kulluğun gereğini şevkle ifa etmesi.

Bu önemli de, Allah rahmet etsin, “zamanımız tarikat zamanı olmadığına” göre bunu tarik diye ifade etmeseydi ve Nakşibendiye'ye alternatif bir tarikat gibi dile getirmeseydi daha iyi olurdu gibi görünüyor. Sonradan derin devlet laikçiliği (siyasal dinsizlikçiliği) bu benzetmesini istismar edemez ve Müslüm gibi bir soytarıyı piyasaya bir tarikat kurmuş gibi süremezdi.

Aczmend, "acizlik/acziyet sahibi" demektir. "Mend" eki Farsça'da sahip olma anlamına geliyor, "danişmend" kelimesinin "daniş" (bilgi, biliş) sahibi (bilgili, alim) olma anlamına gelmesi gibi.. "Î" eki ekleyerek aczmendî kelimesini kullandığımızda ise mensubiyet bildirmiş oluruz, Nakşbendî kelimesinin "Nakşbend'e mensup olan" anlamına gelmesi gibi.

Dolayısıyla aczmendî yerine doğrudan "aciz" kelimesini kullanmak daha uygun olur. Acizlikleri özellikle akıl nimetine şükür bahsinde ortaya çıkıyor. Fakr/fakirlik sahibi oldukları da kesin, akıl, edep, izan bakımından korkunç bir fakirlikleri var. Buna mukabil soytarılık alanında şaşırtıcı bir şevk sahibi oldukları söylenebilir.]

*

Tarikat-cemaat piyasasında aczmendilik kalpazanlığının boy göstermesiyle birlikte Müslüm soytarısı hem Nurcuları, hem tasavvuf-tarikat çevrelerini, hem de radikal (köktendinci) kesimleri temsil eden bir figür yapılıyor, bütün bu toplulukların kesişim kümesinde yer alan tek kişi olarak onların “doğal temsilcisi” ya da fiilî sözcüsü haline getiriliyordu.

Soytarının kitlelere tanıtılması, ülke gündeminin değişmez dedikodu malzemesi haline getirilmesi için gereken altyapı da hazırlanmış, PR çalışması kusursuz biçimde yürütülmüştü.

Bir defa başlarındaki sarıkları, üzerlerindeki cübbeleri, dağınık sakalları, uzun saçları ve ellerindeki sopaları ile beyaz dişler arasındaki simsiyah çürük diş gibi her gittikleri yerde dikkatleri hemen kendi üzerlerine çekiyorlardı.

Tek başlarına dolaşsalar zaman makinası ile kazara bugüne gönderilmiş birer şaşkın zaman yolcusu ya da yaşadığı dünyadan habersiz meczup gibi algılanabilir, komiklik meraklısı millet için güldürme garantili zararsız kaçıklar olarak maskaralık kontenjanından yararlanabilirlerdi.

Öyle yapmıyor, toplu halde geziyor, otobüslere doluşup kalabalık gruplar halinde farklı şehirlere “çıkarma” yapıyor, tek başlarına olsalar güldürü malzemesi olacakken bu defa sonu belirsiz bir korku filminin tımarhane kaçkını ürkütücü figüranları olarak, görenlerin afallamasına neden oluyorlardı.

*

Derin güdümlü medya da onları milletin gözüne sokmak için her fedakârlığı yapıyor, bunların fotoğraflarını gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlıyordu.

Televizyonlar onların cümbür cemaat yaptıkları gezilerin duyduk duymadık demeyin formatında görüntülerini veriyor, varlıklarından milleti haberdar ediyorlardı.

Bu arada Müslüm soytarısını tartışma programlarına filan çıkarmayı da ihmal etmiyor, mikrofonları ona uzatıyorlardı.

Aslında, bu soytarının dengesiz bir kaçık değil, bilinçli ve iyi hazırlanmış bir plan dahilinde önü açılan bir ajan provokatör olduğu açıktı, fakat, dindar camiadaki ajanlığa müsait diğer tipler de onlara destek veriyorlardı. 

(Mesela o günlerde genç bir medya çalışanı olarak Marmara FM’de program yapan Doç. İshak Arslan, programına konuk ettiği şiirsiz şair İsmet Özel’in en iyi müslümanlar olarak bu soytarıları gördüğünü öğreniyordu.)

Evet, derin (çukur) devlet aklı, bir şeyin hakikisinin önünü kesmek istediği zaman bazen sahtesini icat eder ve rejim muhalifi potansiyelin kendi “örtülü” kontrolü altındaki bu sahte mecraya akmasını sağlar.

Bu oyun ve düzende Müslüm gibi soytarılar (Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle) "avcı kekliği" olarak hizmet görürler.

*

O günlerde filmin başı böyle bir izlenim veriyordu. 

Olayı bundan ibaret zannetmiştik.

Yanılıyorduk. Filmin sonunda çok büyük bir sürpriz vardı.

Sürpriz, Fadime Şahin ile geldi.

Müslüm ilen Fadime, 1996 yılının son ayının son haftası içinde, 1997 yılının arefesinde, samanlıkta değil fakat Kadıköy'de bir apartman dairesinde yarı çıplak olarak uygunsuz biçimde basıldılar.

Sarıklı cübbeli, sopalı soytarı Müslüm bu defa yataklı filmlerin gedikli bir jönü görünümünde televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında arz-ı endam etti.

Daha önce soytarı için derin PR çalışması yapılmamış, televizyon ve gazeteler vasıtasıyla milletin gündemine oturtulmamış olsaydı, böyle bir sahne, gazetelerin üçüncü sayfalarında bile yer bulamazdı.

O uzun ve sabırlı "derin" PR’ın bir semeresi olarak çıplak fotoğrafları gazetelerin manşetlerini süsledi.

Hayır, vurulan, yara alan, derin patentli yeni aczmendi tarikatı soytarılığı değildi.

O günkü Refah Partisi iktidarı ve Erbakan’dı.

Böylece kamuoyu, 28 Şubat’a hazırlanmış oluyordu.

Yıllar sonra gazeteci Nazlı Ilıcak, 28 Şubat’ın gerisinde MİT’in bulunduğunu yazacaktı.

Devletin başbakanı MİT’e hâkim değildi, MİT onun altını oyuyordu.

Devletin başbakanı ile ters düşen MİT, ABD Dışişleri Bakanlığı ve uluslararası masonluk ile aynı makamda şarkı söylemeyi ve aynı kıvrak hareketlerle vals yapmayı başarmıştı.

Bu sürecin sonunda Erbakan bir siyasî ölü haline getirildi..

Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca ise gerçekten öldü..

Öldürüldü..

*

Daha sonraki süreçte Odatv’nin, (“ölmüş koyun”un postundan da yararlanma babından) Esad Coşan Hoca’nın liderliğini (şeyhliğini) yaptığı İskenderpaşa Cemaati’ni “selamlamaya” başladığını gördük.

Cemaatin Türkiye’deki ilk şeyhi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî k. s.’ya övgüler diziyor, onun ne kadar ileri görüşlü, ne kadar yerli ve milli, ne kadar bağımsızlık yanlısı, ne kadar emperyalizm karşıtı olduğunu anlatıyorlardı.

İslâm Dergisi’ne güzellemeler yapıyor, bu dergiyi çıkaran kadroya övgüler diziyorlardı.

Dergi için ağıtlar yakıyorlardı.

Benim son genel yayın yönetmeni olarak çalıştığım İslâm Dergisi kapanmış, Esad Efendi gibi dergi de ölmüştü.

Dolayısıyla artık ardından feryad ü figan koparılabilir, “Höngürt.. Gettiii, gettiii, gül gbi mecmuamız gettii” diye saç baş yolma tripleri sergilenebilir, timsah gözyaşlarıyla “derin” bostanlar sulanabilir, “Esad Efendi öldüyse ne gam, biz varız, derin abileriniz var, şunun şurasında hepimiz milliyiz, yerliyiz, ulusalız” mesajı verilebilirdi.

*

Evet, Odatv, Müslüm Gündüz’ü haber yapmış bulunuyor.

 (Yani derin densizlik, Müslüm’ü tekrar piyasaya sürüyor. Bu bayat, kokmuş ve çürümüş Türkiş kebap “dön-er”den artık ekmek yiyemezler ama alışmış kudurmuştan beterdir.)

Haber oldukça kısa.. Cübbeli haberleri gibi:

"Karısını kızını kıskanmayan deyyus..."

Müslüm Gündüz'den çok tartışılacak sözler. Gündüz, "Zerre kadar namusu şerefi haysiyeti olan adam kızını üniversiteye verebilir mi ya? Karısını, kızını kıskanmayan deyyus cennet kokusu alamaz" dedi.

08 Kasım 2023 21:52 Son Güncelleme: 08 Kasım 2023 21:52

28 Şubat'ın sembol isimlerinden olan Aczmendi tarikatı lideri Müslüm Gündüz, kızını liseye ve üniversiteye gönderen aileleri hedef aldı.

Gündüz, 'Bir adamın kızını götürüp liseye, üniversiteye vermesi ne demek? Zerre kadar haysiyeti, şerefi olan adam kızını üniversiteye verebilir mi?' ifadelerini kullandı.

(https://www.odatv4.com/guncel/karisini-kizini-kiskanmayan-deyyus-120010548)

Görüldüğü gibi, adam bütün bir millete sövüyor.

Kendi mahallesindeki liseye kızını gönderen adam “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” olursa (mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi) kızını ABD’de okutmuş adamlar ne olur, varın siz düşünün.

Bu memlekette bazıları sırf “Türkiyeci, devletçi” (yerlileştirilip millileştirilmiş, istimlak edilip kamulaştırılmış, devletleştirilmiş, güncellenmiş) sahte dindarlığı kabul etmediği, ve “Atatürk’e de saygı duyarız, vatanı kurtarmış, Şeriat’e lafımız yok ama laiklik de pek fena değil” demediği için zehirlenebiliyor, itibar suikastlerine maruz kalabiliyor, tuzak üstüne tuzakla karşılaşabiliyor, kesintisiz biçimde psikolojik yıpratma operasyonlarının hedefi olabiliyor; fakat Müslüm gibi bir soytarı Cumhurbaşkanı’ndan sıradan köylüsüne kadar bütün bir millete böyle ağza alınmayacak laflarla sellemehüsselam söverken adama açık biçimde de, (zehirleme gibi yollarla) örtülü biçimde de dokunan yok.. Hayat Müslüm'e güzel.. (Bediüzzaman 19 defa zehirlenmişti..)

Hesap, bir taşla birkaç kuş vurmak..

Bir taraftan bu soytarı üzerinden İslamcılık ve Şeriatçılık öcü haline getiriliyor, diğer taraftan da tam da laiklerin istediği türden bir “başörtüsü çözümü” üretiliyor: Müslümanın kızı okula gitmez, olur biter.

Hayır, alçak adam, Taliban’ın yapmak istediği gibi “Kızların Şeriat’e uygun biçimde öğrenim görecekleri kurumlar oluşturulmalı, kurumlar bu gaye doğrultusunda yeniden yapılandırılmalıdırlar” demiyor. 

“Kızlar (başörtülü veya başörtüsüz, fark etmez) okula gitmesin, laiklerin istediği çözüm kendiliğinden oluşsun” demeye getiriyor.

*

Bu soytarı da Cübbeli gibi Cennet ve Cehennem bileti kesiyor.

Ona göre, kızını liseye, üniversiteye gönderen “karısını kızını kıskanmayan deyyus” Cennet kokusu alamazmış.

Bir zamanlar beraber basıldığı Fadime’nin, nikahlı karısı olduğunu iddia etmişti.. Nikahlı karısı olduğundan, öyle görünüyor ki, bir kendisinin bir de kendisi ile Fadime’nin işvereni olan derin çakalların haberi vardı.. Gerçekten karısı olsaydı böyle baskın mı yerdi?!

Fadime, belki de karısıydı, derin nikahla nikahlı karısı.. Gizli nikah.. (Şeriat'te gizli evlilik, gizli nikah diye birşey yok, fakat derin şerefsizlikte var.)

Bu soytarı Cennet’e belki de sadece "nikahlı karısı" Fadime’sini layık görüyor.

Ve bu şahsı Odatv "tarikat lideri" olarak sunuyor. 

Sözde şeyh (müteşeyyih), sözde lider filan dedikleri yok.

Gasp edilmiş arazi üzerinde ruhsatsız ve kaçak olarak inşa edilmiş tarikat taklidi prefabrik gecekondu için saygılı bir dille tarikat unvanını kullanıyor, "sözde tarikat" bile demiyor.

*

Celal Hoca’nın kızı merhume Dr. Hümeyra Ökten de üniversitede okumuştu..

Osmanlı bakiyesi ulemadan meşhur Hüsrev Efendi’nin kızı da üniversitede okuyordu. 

Evet, bu soytarının suçladığı kesimlerin ona tepki göstermeleri, kendilerine yöneltilen “deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz” hakaretlerini sineye çekmemeleri gerekiyor.

"Şahsım" bu yazıyla, bu adi soytarıya tepkimi göstermiş bulunuyorum..

Afganistan’a bile karışan MİT Başkanı Prof. İbrahim Kalın, eski Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi "şahsı"lara gelince..

Afganistan Müslümanları sizin kızlarınız hakkında ileri geri konuşmuyor, size deyyus demiyorlardı, kendi kızları için karar alıyorlardı..

Müslüm’ün ise muhatapları bizzat sizlersiniz.. 

Diline doladığı, deyyus olarak nitelendirdiği kişiler Avrupalılar değil, sizsiniz.

İltifatları size ve sizin kızlarınıza..

Sözü (eleştirmeden, tenkide tabi tutmadan, reddetmeden, söyleyene tepki göstermeden) aktaran, söyleyenle aynı hükümdedir. Odatv (ve arkasındaki derinler) de Müslüm’le aynı pozisyonda.

Hep birlikte size sövüyorlar: Deyyus, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz...” 

Uyanın, (emriniz altında zannettiğiniz) derin ağalar sizinle eğleniy..

*

Adı geçmişken merhum Hüsrev Efendi’yi hayırla yad edelim, ruhu şad olsun:

Hüsrev Hocaefendi bir dönemin isimsiz kahramanlarındandır. 

Özellikle milletin kendine dönüşünün bir umudu olan İmam Hatip düşüncesi, o ve emsali bazı büyüklerimiz etrafında örgülendi.. Bu mevzuda ilk akla gelen Konya'da Veyiszade Mustafa Kurucu ise İstanbul'da o ve merhum Mahmud Bayram hocadır.

Onlar bir bâd-ı hazan'ın estiği acı bir dönemde zehir yudumlamış kametlerdir..

On asır Kur'an'a bayraktarlık yapmış bir vatanın evlatlarının manevi istiklal savaşında cephe kumandanlarından biridir Hüsrev hoca.. Zor dönemin bu büyük insanlarını hatırlatmak bizim için kadirşinaslıktır. …

Muhammed Hüsrev Aydınlar Hocaefendi Makedonya'nın Manastır vilayetinin Struga iline bağlı Labunişta köyünde 1884 senesinde(bir rivayete göre 1883) dünyaya geldi. Aslen Arnavut asıllı bir ailedendir. Onun için İstanbul'da "Arnavut hoca" diye meşhur olmuştur. Babası Numan Efendi, annesinin ismi ise Habibe'dir Babası dini tahsil için onu köy hocalarına teslim etmişti.

Oradan Ohri kazasına gidip Hüsrev bey medresesinde müderris Mustafa Efendi'den bir sene okumuştur. Daha sonra Tiran'a gidip orada da bir medresede dört ay okumuştur.

Talebelerinden, Birecik'li Abdullah Naim Şener, Hüsrev Efendi'nin Tiran günlerine ait şu hadiseyi nakletmektedir; 

"Bayram vaazında, o devrin devlet adamı olan Esat Paşa, merhum hocanın sert vaazlarından canı sıkılmış. Namazdan sonra paşa, müftü ve müderrisi çağırıp; "bu vaizin söylediklerinin kitapta yeri var mıdır" diye sormuş, onlar da "evet, aynen filan kitapta vardır" cevabını vermişler.

Bilahare müftü ve müderris, hocaefendiyi çağırtırlar ve "sana paşa soracaktır, işte şu kitaplardan cevap verirsin" diyerek kitapların ismini verirler.

Nihayet paşa, hocaefendiyi çağırır, iltifat eder. Derste söylediklerinin kitapta yeri olup olmadığını sorar. Hocaefendi "söylediklerim filan kitaplarda vardır" cevabını verir. Bunun üzerine paşa memnun olduğunu söyleyerek beş altın verir kendisine.

Müftü ile müderris, hocaefendiye paşanın kendisine nası muamele ettiğini sorarlar. Hocaefendi de kendisine yapılan ikramı anlatır. Müftü ile müderris "sen bu akşam buradan hemen gitmene bak. Paşa çok gadaplanmıştır. Seni sağ bırakmaz" derler. Hocaefendi de tahsilini yarım bırakarak o akşam yola çıkar. 1910 tarihinde İstanbul'a gelir."

İstanbul'da Karagümrük'te Üçbaşlar medresesine yerleşti. Buradaki mühim hocaları Kastamonulu Ahmed Efendi, Tavaslı Hasan Efendi, Kırklarelili Atıf Efendi, İzmirli İsmail Hakkı (Hüsrev hoca daha sonraları reformcu fikirlere kapılan bu hocasına şiddetle cephe almıştır) ve o zamanların bir meçhul-u meşhuru olan Rebii Molla hazretleridir.

Hüsrev Efendi bir süre Karagümrük'te kaldıktan sonra Süleymaniye Medresesine kaydoldu ve 1919'da tefsir ve hadis şubelerinden mezun oldu. Ardından Ruus imtihanını kazanarak hem dersiamlığa hem de İbtida-i hariç medreseleri Arapça hocalığına tayin edildi. Abdullah Naim Şener merhumun zikrettiğine göre kısa bir zaman Tıbbiye mektebinde de okumuştur.

Talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi onun ilmi seviyesine şöyle dikkat çekmektedir:

"İlimle mücehhezdi. Dört mezhebin fıkhını hepsini de iyi bilirdi. Hadiste de otoriteydi. Çok güzel Arapça bilirdi. Hem de Arap gibi, Arap ağzıyla Arapça konuşurdu da "nereden belledin sen Arapça'yı bu kadar güzel konuşuyorsun" diye sorduklarında "benim hocam Peygamber Efendimiz"derdi "Peygamber Efendimizden öğrendim" (yani hadis ilmiyle fazla tetebbuu neticesi Efendimizin fasih arapçasına vukuf kesbetmesini anlatıyor.)

Talebelerinden Abdullah Naim Şener hocamız kendisini "Sağlam vücutlu, pehlivan yapılı, çok kuvvetli ve cesur" olarak tavsif etmektedir.

Hocaefendinin Ziya, Ahmet ve İbrahim adlı üç oğlu ile Hayriye, Ayşe, Kadriye, Fahire adlı dört kızı bulunmaktaydı.

Cumhuriyet döneminde medreseler kapatılınca fahri olarak hizmetine devam etti. Talebesi Abdülhalim Akkul "30 sene kadar bizzat ders okuttu. Cami ve evde. 1953'te, 70 yaşında vefat etti. Kaç kere onunla birlikte karakollarda sabahlamışızdır" şehadetinde bulunuyor.

Hocaefendi ortamın alabildiğine zorlamasına rağmen İslami tedrisata ara vermedi. "Mahkemelere çok çıktı, cesaret-i medeniyesi çok kuvvetliydi" der talebelerinden merhum Mahmud Bayram Hocaefendi.

Yine talebesi merhum Abdullah Naim Şener onun öğretme aşkına şöyle ışık tutar; 

"Hocaefendinin hayatında en çok sevdiği ders okutmaktır. Aşağıdaki hadiseler buna delildir. Derse başladığı günden itibaren bir gün bile talebesiz kalmamıştır. Kırk sene Fatih camiinde her gün ikindiden sonra derslerine devam etmiştir. Okuttuğu kitaplardan bazıları; Şerh-i Akaid, Tefsir-i Kadı Beyzavi, Buhari-i Şerif, Sünen-i Tirmizi, Şifa-yı Şerif, Ezkarü Nebevi, Usuliddin, Menar Şerhi, Tarikat-ı Muhammediye, Şemail-i Şerif, Hadisü, Erbain, İhyau Ulumiddin, Hidaye'dir.

Evinde kış gecelerinde akşamdan sonra saat 12'ye kadar, yaz günlerinde de sabah namazından öğleye kadar muhtelif talebelere ders okuturdu.

"Her dersi bir ibadet olarak kabul ediyorum" derdi. Bunlardan sonsuz zevk aldığını söylerdi. Usanmak asla hatırına gelmezdi. Hiçbir gün kendisine gelen talebeye "bugün git, yarın gel" demezdi. Ağır hastalığı zamanında dahi derse devam ederdi. Hatta talebeleri "Hocaefendi rahatsızsınız, dersleri tatil edelim" dedikleri zaman "hayır, ders okutmakta şifa ve bereket vardır. Ders okuturken hastalığım kalmıyor" derdi.

Her gün ders okutmadan evden çıkmazdı. Hatta, gelinlik çağda kızı vefat ettiği gün, talebeler cenaze münasebetiyle dersin tatil olmasını rica ettiler. Hocaefendi ise "Hayır, kızıma Allah rahmet eylesin, dersimiz devam edecektir" buyurdular. Annesi yukarıda ağlarken, aşağıda biz ders okuyorduk.

Son hastalığında, Çengelköyünde kalbinden muzdarip olduğundan, konuşmaya bile takatı yoktu. O zaman yine talebelerden biri "Hocaefendi, sizi fazla rahatsız görüyorum. Bir kaç gün dersi tatil edin, inşallah yakında afiyet bulursunuz, dersimize devam ederiz" demesi üzerine Hocaefendi "arkadaşınızın teklifini kabul ediyor musunuz" diye sordu. Talebeler hep birden "kabul ediyoruz" dediler. Hocaefendi "Ya Rab! Şahit ol, dersi kendi arzum ile değil, talebenin ısrarı üzerine bırakıyorum" dedi ve bir kaç gün sonra da Hakkın Rahmetine kavuştu."

Onun bir âlimin ilmini süsleyen en mühim vasıflardan olan celadeti hakkında merhum Esad Coşan Hocaefendi şunları demektedir:

"Fatih Camii'nde celâlli, celâdetli,-nur içinde yatsın, Allah mekânını cennet etsin- sert bir Hocaefendi vardı. Caminin imamı değil de, camide ders veren Hüsrev Hoca derler, bir Hocaefendi vardı.

Meşhurların çoğu onun derslerine giderlermiş. O Halk Partisi'nin dini yasakladığı zamanda; gazetelere din sözü alınmayacak, dini tefrika konulmayacak; camiler kapatılacak, satılacak, yıkılacak; vakıflar satılacak denilen o zulüm devrinde, hiç kimseden korkmadan ders anlatırmışGündüz anlatırmış, gece anlatırmış... Evine gelenlere anlatırmış... Seher vaktinde anlatırmış, sabah vaktinde anlatırmış, gece yarısında anlatırmış. Yani, böyle kahraman bir insan...

Şeyhlere filân da çok çatarmış, veryansın edermiş. Yalnız, bizim Hocaefendimiz'den önce makamda oturan, onun [Mehmed Zahid Efendi'nin] arkadaşı olan Abdülaziz Efendi'ye [Abdülaziz Bekkine] kendisi gönderirmiş talebeleri... "Evlâdım git, ona intisab et!.. O başkaları gibi değil..." diye ona göndermiş bizzat... Öyle celâdetli bir insan; onun için, çok seviyorum."

(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=2268&ctgr_id=98)


CİHATÇI SELEFÎLER VE DEVRİMCİ LAİKLER






Dr. Nurullah Çakmaktaş, Orta Doğu Ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde görev yapan bir öğretim üyesi.

Yüksek lisans tezi “İslami Hareketlerin Sosyolojisi: Mısır'da Selefi hareket” başlığını taşıyor.

Doktora tezinin adı ise “Cihâdi Selefiliğin İdeolojik Oluşumu”.

Bu yazıda onun Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1, Nisan 2021) başlıklı makalesini konu edineceğiz.

Dinî radikalizmden kastı cihadî (cihatçı) selefîler..

Ana akım İslamcılardan kastı ise Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) gibi hareketler.

Çakmaktaş, bu konularda ezbere gevezelik edenlerin aksine konusuna hakim.

Makalesi (ve yazdığı tezler) önemli.

*

 

Türkiye’de cihat ve selefîlik kavramlarından nefret edenler var.

Özellikle laik rejim nefret ediyor.

Laik (siyasal dinsiz) devletin yüzeysel ayağı (Atatürk soyadını alarak kendisini Türkler’in atası ilan eden) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın izinde olduğunu söylerken, derin ayağı da Cübbeli gibi tiplere sözde tasavvuf (maneviyat, irfan ve ahlâk) ve Ehl-i Sünnet adına selefîlik düşmanlığı yaptırıyor.

Fakat selefîliğe düşman olan sadece Cübbeli şaklaban değil.. Onunla cebelleşen tarihselci ve reformist tipler de selefîlik ve cihatçılık düşmanı.

Cübbeli gibi sahtekâr tasavvufçular da sahaya sürülüyor ki tasavvuf sempatizanları onlara bakarak cihatçılara ve selefîlere soğuk baksınlar.

Tabiî başka hileler de var.. Bunlardan birini, enerji ve potansiyeli lüzumsuz mecralarda heder ettirmek için “medeniyet” gibi kavramlar etrafında yaptırılan (bir gram bal için keçiboynuzu çiğneme türünden) lüzumsuz lafazanlıklar oluşturuyor.

Sanki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Biz bir medeniyet inşası için yola çıktık” demişti.

Hayır,  mesele Allahu Teala’nın sözünün yüceltilmesi (îlâ-yı kelimetillah) ve şirkin (tağutlara, firavunlara, putlaştırılan şahıslara ve nesnelere tapmanın) ortadan kaldırılmasından, yeryüzünde Allahu Teala’nın ahkâmıyla (Şeriat’le) hükmedilmesinden ibarettir.

Bu da, cihatsız gerçekleşmez..

Kanla irfanla” diyerek size parmak sallayan katillerin karşısına içi boş “irfan” davasıyla çıkmanız durumunda bundan pek memnun olacakları, bıyık altından gülerek size “Siz ne iyi müslümanlarsınız yav, keşke herkes sizin gibi olsa” diyecekleri, sırtınızı sıvazlayacakları kesindir.

Sonra da size, “cihatçı selefîler”le mücadele ederek “İslam’ı kurtarma” ev ödevi vereceklerdir.

Gerçekte kurtarmakta olduğunuz şey laiklikten (siyasal dinsizlikten) başka birşey değildir.

*

Seyyid Şerif Cürcanî’nin belirttiği gibi, selefîlik de Ehl-i Sünnet çatısı altında yer alır, çünkü selefîlik (selef kavramının tanımı gereği) Sünnet ehli (ehl-i Sünnet) olmayı gerekli kılar.

Unutmamak gerekir ki Türkiye’deki Nakşibendîlerin cümlesinin pîri olan Halid-i Bağdadî k. s. da itikaden selefi idi..

Şimdi soralım: İmam Matüridî kendisi için ne diyordu?.. “Ben Matüridî mezhebindenim” mi diyordu?

İmam Eş’arî “Ben Eş’arî mezhebindenim” diye mi konuşuyordu?

Hayır, selefe tabi olduklarını (selefî olduklarını) söylüyorlardı.

Aslında Ehl-i Sünnet’in tümü (son tahlilde) selefidir. Selefin yolu üzerinde olmak zorundadır.

Selefî olmayan, Ehl-i Sünnet’ten de değildir.

*

Çakmaktaş’ın makalesine dönelim..

Başlangıçta yer alan özet şöyle:

Bu araştırma, ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşüncenin, İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılık düşüncesine ve İslamcılara yönelttiği tenkitleri incelemektedir. Her iki ekolün İslam dünyasını ve Müslüman toplumu ilgilendiren sorunlara teo-politik hassasiyetle reaksiyon gösteriyor olmaları, bu iki ekolün zaman zaman “siyasal İslam” tanımlaması altında aynı kategoriye dâhil edilmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı; dini radikalizmin birincil metinlerini inceleyip analiz etmek suretiyle her iki ekolün pek çok meselede tam bir karşıtlık içinde olduğunu, Ömer Abdurrahman, Eymen ez-Zevâhiri, Ebû Muhammed el-Makdîsî, Ebû Mus’ab es-Sûrî ve Ebû Yahya el-Lîbî gibi öncü cihâdî selefi ideologların ana akım İslamcılara yönelttiği tenkitler üzerinden göstermeye çalışmaktır. Bu çalışmada söz konusu bu tenkitler; “Din-Siyaset İlişkisi Bağlamında”, “Din-Hukuk İlişkisi Bağlamında” ve “İslamlaşma Yöntemi Sorunsalı ve Ötekiyle İlişki Bağlamında” olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir.

Çakmaktaş’ın “ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşünce” diyerek bir “sapma”dan söz etmesi önyargılı bir tanımlama olmuş.

Bir başkası bunu sapma değil de “sapma ve yozlaşmalara tepki” diye adlandırabilir.

Bununla birlikte yazarın “radikal” diye adlandırdığı isimlerin görüşlerini olduğu gibi aktarması takdire değer bir tutum.

*

Çakmaktaş’ın makalesinin ilk paragrafları şöyle:

On sekizinci yüzyılın sonlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar sömürge ve işgal tecrübesi yaşamış Müslüman devletler, yirminci yüzyılın ilk yarısında istiklal savaşları vermek suretiyle batılı güçleri topraklarından uzaklaştırmayı başarabilmişlerdir. Fakat bağımsızlıklarının akabinde, Batı’nın fikrî teklifleri Müslüman ülkelerde karşılık bulmuş ve modern siyasal ideolojiler yeni ulus devletlerin dayanağı olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda sömürgeciliğe ve batının söz konusu fikrî tekliflerine reaksiyon olarak şekillenen İslamcılık, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren batılılaşmayı savunan yeni ulus devletlere karşı düşünce üretimi içine girmiş ve dini-siyasi bir hareket hüviyetine de bürünerek aksiyon kazanmıştır. Öyle ki bu süreç içerisinde İslamcılık entelektüel meşgale sınırını aşmış, aksiyon kazanmış ve böylece İslami hareket zuhur etmiştir.

Kurulan yeni ulus devletlerin benimsediği seküler politikalara karşı İslami hareket müntesipleri, devletin ve toplumun İslamlaşması için takip edilmesi gereken yöntem hususunda zaman içinde anlaşmazlık içine düşmüş ve bu durum İslami hareketin çeşitli fraksiyonlara ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Öyle ki ıslah, terbiye, irşat ve davet ilkelerini yozlaşmayla mücadele ve İslamlaşma yöntemi olarak savunan bir kesim kendilerini siyaset dışı olarak konumlandırmıştır. Bireylerin davranış eğitimini önceleyen sûfî gruplar, dini inançları saflaştırmayı ve hadis eksenli din eğitimini merkeze alan geleneksel selefi gruplar ve ülke ülke dolaşarak İslam’ı anlatmaya çalışan gezgin tebliğ ve davet cemaatleri bu grubun en önemli temsilcileri kabul edilmektedir.

Başka bir kesim ise Müslüman toplumların içinde bulunduğu krizin temelde siyasi kaynaklı olduğunu düşünmüş, krize çözüm üretmenin ve İslamlaşmanın ise ancak siyasal mücadele içine girmekle mümkün olabileceğini savunmuştur. “Siyasetin içinde kalarak İslamlaşma” şeklinde tarif edilmesi mümkün bu ekol aslında İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin ana eksenini oluşturmuş ve “ana akım İslamcılık düşüncesi ve İslami hareket” olarak tanımlanmıştır.

Görüldüğü gibi Çakmaktaş, “ana akım İslamcılık” ile İslam ülkelerindeki İslamcı siyasî oluşumları (ya da siyaset yapan hareketleri) kastediyor.

Siyasetle uğraşmadan İslamî eğitim faaliyetleri yapan grupları (Ki bunlar arasında sufîler de, selefiler de var) ayrı bir kategoride ele alıyor.

*

Çakmaktaş’ın ifadelerinin devamı şöyle:

“Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslimin ile Pakistan’da kurulan Cemaat-i İslami grupları bu ekolün ilk temsilcileridir. Moderniteye karşı onun içinde kalarak çözüm üretmeye çalışan bu ekolün ortaya koyduğu düşünce biçimi, benzer sorunları yaşayan Müslüman topraklarda da makes bulmuş, kısa süre içinde bu metodu benimseyen gruplar muhtelif ülkelerde neşvünema bulmuştur.”

Ancak, Mısır ve Pakistan ile Türkiye’yi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Mısır’da ve Pakistan’da Türkiye’de olan türden bir tepeden inmeci ve dayatmacı Batılılaşma yaşanmadı.

Yani o ülkelerde açık bir Şeriat karşıtlığı yapılmadı ve Şeriatçılık (en azından söylem düzeyinde) devlet için bir tehdit olarak görülmedi.

Fakat Şeriatçılar tehdit olarak görüldüler.. Çünkü onların (bir grup olarak) iktidar olmaları, mevcut (Batılılaşma yanlısı) iktidar sahiplerinin ellerindeki “nimet”lerin kaybolması anlamına gelecekti.

Bu yüzden de Şeriatçılara ellerinden gelen her zulmü yapmaktan geri kalmadılar.

*

Çakmaktaş, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Din temelli alternatif bir siyasal söyleme sahip ana akım İslami hareketin yeni ulus devletler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanması, buna bağlı olarak yargılama, mahkûmiyet, işkence, idam ve faaliyetlerin yasaklanması gibi sert baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılması ve ana akım İslami hareketin de buna mukabil siyasetin içinde kalma ve “İslamlaşmanın tedriciliği” yöntemini savunmaya devam etmesi, hareket içinde özellikle sert hapishane atmosferini tecrübe etmiş ve öfkelenmiş bazı üyelerden itirazların yükselmesine zemin hazırlamıştır. Bu kimseler maruz kaldıkları sert politikalara karşı aynı sertlikle cevap vermeyi teklif etmiş, İslamlaşmanın tedrici bir yolla değil de ancak silahlı devrim yoluyla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Ana akım İslami hareket içindeki söz konusu yöntem ihtilafı ilk olarak tam anlamıyla altmışlı yıllarda yaşanmış, bu ihtilaf neticesinde ana akım İslamcılık düşüncesinin bir sapması (anomali) olarak dini radikal düşünce teşekkül etmeye başlamış ve bu gelişmeler dini-radikal yeni fraksiyonların oluşumuyla sonuçlanmıştır. Söz konusu ayrışmanın yaşandığı altmışlı yıllardan günümüze dek, cihâdîlik, cihâdî selefilik veya İslamî Radikalizm gibi isimlerle adlandırılan teo-politik düşünce ve bu düşüncenin ideologları olarak kabul edilen kimseler, yine dini-siyasi bir hareket olan ana akım İslamcılık düşüncesine ve bu düşüncenin ideologlarına ihtilafa konu olan belli başlı temalarda eleştiriler yöneltmiştir.

Burada sözü edilen “silahlı devrim” alternatifini bir “iç savaş” olarak düşünmemek gerekir. Daha çok, Türkiye gibi ülkelerde yaşanan “askerî darbeler”e benzemektedir.

*

Malum olduğu üzere Türkiye’de “devrimcilik” İslamcılar söz konusu olduğunda lanet bir şey, buna karşılık Atatürkçüler/Kemalistler, solcular, dinsizler, ateistler mevzubahis olduğunda ise bir meziyet olarak kabul ediliyor.

Kemalistler Atatürk ilke ve devrimleri lafını dillerinden düşürmüyorlar.

Buna karşılık bir müslüman “İslam devrimi”nden söz ettiği zaman tüyleri diken diken oluyor.

Atatürk’lerine devrim helal, müslümana ise haram.

Daha doğrusu devrimcilik laikin (siyasal dinsizin), solcunun, ateistin tapulu malı..

Her işi “devrim”le halletmeye alıştıkları için bugün bile (alışmış kudurmuştan beterdir hesabı) bazen “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuşmaktan geri kalmıyorlar.

*

Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin iktidarı eline geçirmesi böyle bir “silahlı devrim”le oldu.

Aralarında (son zamanlarda birilerinin parlatmaya çalıştığı beyinsiz) Enver’in de bulunduğu bazı subaylar Babıali’yi (Sadrazamlık makamını, Başbakanlığı) bastılar, bir bakanı (nazırı) öldürdüler, iktidara el koydular.

Benzer birşeyi (henüz Atatürk soyadını kullanmadığı sıralarda) Mustafa Kemal de yaptı, millet iradesini (milli egemenliği) temsil eden milletvekillerinin saltanattan (Osmanlı Devleti’nin devamından) yana olduklarını görünce onları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye tehdit etti, böylece bir “devrim” yaptı. (O gün bazı kafalar kesilmedi, fakat devrime daha sonra tepki gösteren Şeyh Sait gibiler kafalarını kaybettiler. Onlarınki Kürtçü bir isyan değildi, rejim değişikliğine tepkiydi. Şayet dertleri Kürtçülük olsaydı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günler onlar açısından daha müsaitti. Mustafa Kemal’e o dönemde Çapanoğu vs. gibi “padişahçı Türkler” isyan ettiler, Kürtler’den ise ses çıkmadı.)

Türkiye’de devrimciliği tekeline almış bulunan laikler ve Kemalistler daha sonra da bazı devrimler yaptılar.

Biri, Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı asan 27 Mayıs 1960 devrimi (Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde bayram olarak kutlanıyordu).

*

Çakmaktaş’ın yazısına dönersek, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerdeki zulüm gören müslümanlar, “Devrimcilik yükünü tümden Batılılaşma yanlılarının sırtına yükleme kurnazlığı ve kolaycılığı bize yakışmaz, ucundan kıyısından da olsa biz de el atıp azıcık devrimci olalım” demişler.

Devrimcilikten anladıkları da “Batılılaşmacı devrimciler”in devrimden anladıklarına benziyordu: “Madem onlar kalleşçe suikastler yapıyorlar (Mesela İhvan-ı Müslimîn’in kurucusu Hasan el-Benna bu şekilde şehit edildi) biz de fırsat bulduğumuzda suikast yapalım” demeye başladılar (Mesela Enver Sedat’ı öldürdüler.)

Ancak, devrimcilikte Batıcılara yetişmeleri mümkün değildi. 

(Batıcıların “silahlı devrim” portföyü hayli zengin: Bin yıl sürecek devrimler yapmaya, binlerce faili meçhul cinayet gerçekleştirmeye, zehirleme ve trafik kazası gibi “sessiz devrim”ler gerçekleştirmeye bayılıyorlar. 

Laik devrimcilerin yaptıklarına İslamcı devrimcilerin hayalleri bile yetişemez. 

“İslamcı devrimciler”, genelde, Çakmaktaş’ın yazısında ele aldığı türden “cihatçı makale ve kitaplar” yazmakla meşguller. 

Ortada devrim yok.. Hele birilerini zehirleme gibi çakallıklar akıllarının ucundan bile geçmez. 

İşin en acı tarafı ise, o makale ve kitapları yazanları ya Batılılar’ın yerli ve milli acenta ve işbirlikçileri bir şekilde süründürüyor ve öldürüyor, ya da bizzat ABD yani CIA vs. devreye girip onları katlediyor. 

Nitekim Çakmaktaş’ın makalesinde fikirlerini konu edindiği bazı isimler CIA tarafından öldürüldü.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


DERİN DEVLET, TEKFİRCİLİĞİN "NAMAZSIZ, ZİKİRSİZ VE AYNI ZAMANDA CÜBBE TİPİ GÖSTERİŞÇİLİĞİ OLAN"INI MI SEVER?

 



Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Perde arkasında aynı odak tarafından yönlendirildikleri için mi aralarında bir işbölümü ve dayanışma var?..

Odatv, Cübbeli Zahmet'i en son şu şekilde haber yapmış bulunuyor:

Cübbeli bu kez alkış alacak “Günde 5 bin Allah desen de…”

Verdiği bir sohbette söyledikleri ile gündem olan Cübbeli Ahmet Hoca, " İstediğin kadar namaz kıl, günde 5 bin Allah de eziyet ediyorsan sonun felaket" dedi.

02 Kasım 2023 22:58 Son Güncelleme: 02 Kasım 2023 23:02

Kamuoyunda 'Cübbeli Ahmet Hoca' olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, cemaatle yaptığı bir sohbette söyledikleri ile gündem oldu.

Cübbeli, "İstediğin kadar namaz kıl, Günde 5 bin Allah de karına, komşuna, işçine eziyet ediyorsan hiç bir ibadet son nefeste imanını kurtarmaz. Sonun felaket" dedi.

*

Gerçekten de derin çevrelerden ve işbirlikçilerinden, maşalarından alkış alacak şekilde konuşmuş.

Bakın, şöyle bir ifade kullanmıyor:

"İstediğin kadar vatanseverlik tasla, bayrak edebiyatı yap; günde 5 bin defa “Vatan sağ olsun’ desen de, memuruna, komşuna, işçine, öğrencine dindar diye, İslamcı diye, Şeriatçı diye eziyet ediyorsan vatan ve millet düşmanısındır. Davranışının ardındaki etken imansızlığın, münafıklığın ve müslüman ecdada olan kinindir. Sonun felaket. Cehennem odunusun." 

Böyle bir şey demiyor, derdi namazla ve zikirle..

Namaz kılan ve zikreden insanları günahından dolayı “tekfir” ediyor, imansız öleceklerini söylüyor.

Evet, bu da tekfircilik değilse, tekfir nedir?

Açık küfür sözlere bile binbir kulp takıp “Aman da tekfircilik yapmayalım, biz TSE onaylı ehlî sünnetçileriz” diye yaygara koparan böylesi şaklabanlar, konu değiştiği zaman birden bire tekfirciliğin şampiyonları haline geliyorlar.

Kimseye iman vizesi vermiyor, herkesi imansız ölümle damgalıyorlar.

*

Günah başka, imansızlık başkadır..

Karına, komşuna, işçine eziyet ettin diyelim.. İyi müslüman değilsindir.. İmanla da ölebilirsin, fakat ahirette karın, komşun ve işçin senden haklarını alırlar.

Eğer fazla eziyet etmişsen bütün sevabın onlara gittiği gibi, borçlu çıktığın için onların günahlarını da yüklenebilirsin.

Bu yüzden müflis ahiret tüccarlarından biri olarak Cehennem’de bir süre terbiye görebilirsin.

İmanla öldüysen cezanı çektikten sonra kurtulur Cennet’e gidersin.

*

Gelelim namaza..

Ayet-i kerimede belirtildiği gibi, namaz insanı kötülüklerden alıkoyar.

Dolayısıyla, başka insanlara eziyet türünden kötülükler namaz kılanlardan ziyade kılmayanlarda görülür.

Namaz kötülükten alıkoymuyorsa, bir süre sonra o kişi namazı da bırakır.

Çevremizde örnekleri çok.

Gençliğinde kimsenin müslümanlığını beğenmeyen nice mücahitler yaş ilerleyip dünyalıklara kavuşunca namazı aksatmaya başladılar. 

Birçoğu tümden bıraktı.

Evet, namaz kılanlar değil, kılmayanlar imansızlığa yakındır.. İmansız ölme tehlikesi özellikle onlar için vardır.

*

Günde 5 bin defa Allah demeye gelince..

Bu söz, bana, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in bir sözünü hatırlattı.

Allahu Teala’yı günde 5 bin defadan daha az zikredenin hali haraptır” anlamına gelen bir sözünü bir kitabında okumuştum. (Tam böyle değildi ama buna benzer bir ifadeydi. 35-40 yıl önce okuduğum için bu kadar hatırlayabiliyorum.)

İmdi, Cübbeli şaklaban “imansız” ölmekten bahsettiği için hatırlatalım, Allahu Teala münafıkların kendisini çok az zikredeceklerini bildiriyor:

Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.” (Nisa, 4/142)

Buradan çıkan sonuç şudur: Bir insan Allahu Teala’yı (her gün düzenli olarak, aksatmadan, ömrü boyunca) çokça anmayı başarmışsa, o, münafık değildir. İman sahibidir.

İnsan nasıl yaşıyorsa öyle ölür.. 

Allahu Teala’yı anarak yaşayan, O’nu anarak ölecek, ve yine O’nu anarak haşrolacaktır.

Bütün bir vird-i zebanı “Atatürk, vatan, millet, Sakarya” olan da bunları hatırlayıp anarak ölecek, ahirette de bunları söyleyerek dirilecek, orada Sakarya’yı, vatanını, milletini, Atatürk’ünü arayacaktır.

Sakarya’yı ve vatanını bulamasa da Atatürk’ünü ve milletini bulacaktır.

*

Namaz, en önemli ibadettir..

Ve, Allahu Teala’yı anmak için kılınır.

Cübbeli'nin yaptığı şekilde namazı ve zikri küçümseyici, hafife alıcı ifadeler kullanmak tehlikelidir.

Bir insan hayatı boyunca Allahu Teala’yı her gün 5 bin defa anabiliyorsa, o, kulluğu ciddiye alıyor demektir.

Aklınca Allahu Teala'yı aldatmaya çalışan münafık, her gün 5 bin defa O'nu anma zahmetine katlanmaz.

O, başka şeyleri anar.. 

Etrafınıza bakın bakalım, Allahu Teala’yı günde 5 bin defa anan kaç kişi var? Böyle kaç kişi tanıdınız?

Tamam, tarikatların müntesipleri çok da, kaç kişi zikre devam ediyor?

*

Allahu Teala’yı çok anmak, imanın ve Allah sevgisinin alametidir.

İnsan ancak sevdiklerini hatırlar ve anar.

Allah’ı seven O’nu hatırlar ve anar.

Ve Allahu Teala da kendisini ananları anar.

Onları nifaktan kurtarır.

Sevgi ve hatırlayıp anma.. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz.

Her anma sevgi anlamına gelmese de her sevgi anmayı da beraberinde getirir.

*

Mesela Türkiye’de Ali Rıza oğlu Mustafa’yı (Kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsı) ölesiye sevenler onu hatırlayıp anmak ve anılmasını sağlamak için (meydanlardan devlet dairelerine, paralardan ders kitaplarına kadar) heryeri onun heykelleriyle ve resimleriyle dolduruyorlar.

Onu hatırlamak için bayramlar, günler icat ediyorlar..

Bu da yetmiyor, kendi andıkları günlere tesadüf eden haftalarda camide cuma hutbesinde Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (insanları çağdaşlığa ve laikliğe yani siyasal dinsizliğe değil de Allahu Teala'nın çağlar üstü vahyine ve Şeriat'e çağıran bir peygambermiş gibi) anılmasını istiyorlar.

Yeminlerinden bile Allahu Teala’nın adını sürgün etmişler, tutup Atatürkçü bir yemin icat etmişler.

Devlet dairelerine bol bol Atatürk resmi asıyorlar, onun yerine Allahu Teala'nın adının anılmasını sağlayacak levhalar asılmasına ise karşılar. 

Niye?

Sebebi, bunu yapanların, (müslümanım dediği halde Allahu Teala’nın anılmasından rahatsız olan şaşkın ve gafil taifenin aksine), Ali Rıza oğlu Mustafa’yı adeta tanrı gibi sevmeleri.

Hızını alamayıp ona “ilah, tanrı” vs. diyenler de var. Kâbe'leri Anıtkabir.

Resminin önünde secde edenler de, ettirenler de eksik olmuyor.

Heykelinin önünde arz-ı hürmet ise vaka-yı adiyeden bir ibadetimsi "resmî" (devlet işi) ritüel..

*

Ve böyle bir dünyada hoca geçinen cübbeli bir sahtekâr soytarı “Allah” denilmesini diline doluyor.

Sözde tarikatçı..

Aslında manen müflis bir din yolu haramisi..

*

Son sözü Yunus Emre’ye bırakalım:

“Yunus sen bu dünyaya niye geldin,

“Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin.





GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...