E-KİTAP: AJAN DİNDARLIĞININ KODLARI: ANTİ-İSLAMCILIK, PSEUDO-HİLAFETÇİLİK

 

https://archive.org/details/ajan-dindarliginin-kodlari-anti-islamcilik-pseudo-hilafetcilik

 

AJAN DİNDARLIĞININ KODLARI:

ANTİ-İSLAMCILIK, PSEUDO-HİLAFETÇİLİK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

BİRİNCİ BÖLÜM: ANTİ-İSLAMCILIĞIN ANATOMİSİ

“ÖZEL AJAN” MEHMET ŞEVKET, İSLAMCI BABANZADE’YE KARŞI 6

FETHULLAH’IN YERLİ-MİLLİ İKİZİ: MEHMET ŞEVKET EYGİ 12

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 15

“AYILANA GAZOZ BAYILANA LİMON” TARZI ÇİFTE TUZAK: “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI” UYMADIYSA “KUR’AN’DA OLMAYAN MÜSLÜMANLIK” VERELİM! 20

DERİN “MÜSLÜMAN” İSLAMCI OLMAZ, KÂHİNCİ OLUR 24

"ALLAH’I PUTA BENZETEN İSLÂMCI" 26

KÂFİR Mİ, MÜNAFIK MI, MANTIKLI DÜŞÜNEMEYEN BİR BEYİNSİZ BUNAK MI? 32

DEMAGOJİYİ BIRAK, DÜRÜST OL! 33

GÖREVLİ AJAN DİNDARLIĞININ ANTİ-İSLAMCI (ADI KONULMAMIŞ) İDEOLOJİSİ: DEVLETÇİLİK 37

İSLAM-İSLAMCILIK AYRIMI İLLÜZYONU, "İSLAM DEVLETİ - LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET" AYRIMINI UNUTTURMAK İÇİN SAHNELENİYOR 41

“İSLAMCILIĞA KARŞI DEVLETÇİLİK” PUTPERESTLİĞİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİNE KARŞI DİN OLARAK İSLAM” ETİKETİYLE PAZARLAMA DECCALLIĞI 48

İSLAM HUKUKU, İSLAM AHLÂKINA KARŞI OLABİLİR Mİ? YA DA ŞU: İSLAM AHLÂKI, İSLAM HUKUKUNA KARŞI OLABİLİR Mİ? 52

“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI 59

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞININ PARAVANASI: EHLÎ SÜNNETÇİLİK 64

KÜFÜR İNADI MI, BUDALALIĞIN SON KERTESİ Mİ? 72

İSLAMCILIĞA DÜŞMAN, TÜRKÇÜLÜĞE DEĞİL.. SİYASAL İSLAM’IN EN AZILI DÜŞMANI, FAKAT (DİNSİZ DE OLSA) DEVLET TARAFTARI, DEVLETÇİ.. 77

MİLLÎ GAZETE YAZARI İLE BEYAZ SARAY ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANI İSLAMCILIK KONUSUNDA NEDEN AYNI ÇİZGİDE? 79

BU, EDEPLİ HALİYMİŞ.. KORKUNÇ TERBİYE 85

İSLAMCILIK ADI ALTINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI 89

EHL-İ SÜNNET EDEBİYATI YAPAN EDEP ÖZÜRLÜ TEKFİRCİ BİR YAZARIN SAPIK BİR CÜMLESİ 97

“BÜYÜK SAPIKLIK” MI, KÜFÜR MÜ? 98

 

İKİNCİ BÖLÜM: PSEUDO-HİLAFETÇİLİK: PAPA TİPİ HALİFE

AJANIN ‘LAİK (SİYASAL DİNSİZ)’ İSLAM BİRLİĞİ VE HİLAFET PROJESİ 103

MEHMET ŞEVKET’İN İNGİLİZÎ NANTOŞ İMAM-I KEBÎRİ (HALİFE-İ MÜSLİMÎNİ) 109

ÖZEL HARPÇİ HAFİYENİN İMAM-I KEBÎRİ 114

BU NE SÜNNÎLİKTİR Kİ ŞİÎLİKTEN İÇERÜ 120

MEHMET ŞEVKET’İN ŞİÎLİĞİ 122

BİR EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCISI 131

DERİN LAİK KUKLACILAR KUKLA BİR THE İMAM-I KEBÎR İSTİYOR 134

EHL-İ SÜNNET BUYSA, ŞİA NE? 138

ŞİA’NIN VE KENDİLERİNİ EHL-İ SÜNNET’TEN ZANNEDEN ŞİÎLEŞMİŞ KİŞİLERİN ZAMANIN İMAMI SAFSATASI 145

GİZLİ İMAM-I KEBÎR’E (HALİFEYE) “GIYABINDA BİAT” ÇAĞRILARININ EHL-İ SÜNNET’E GÖRE DURUMU 147

BİR İNGİLİZÎ’NİN EHLÎ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI 149

 *

ÖNSÖZ

 

Bu çalışmamızda yer alan yazıların hemen tamamı Mehmed Şevket Eygi’nin sağlığında yayınlandı. Ancak, gözden geçirip küçük rötuşlar ve bazı ilave açıklamalar yapmış bulunuyoruz.

Eygi, bir değil birkaç kuşağa hitap etti.. Sesini geniş kitlelere duyurma imkânına sahip oldu.. Yüzbinlerce, milyonlarca insanı etkiledi.. Her ne kadar vefat etmişse de, zihniyeti capcanlı, o yüzden, buraya aldığımız yazılar güncelliğini korumaya devam ediyor.

Çünkü Eygi’nin temsil ettiği “ajan tipi devletçi dindarlığı” üreten çark, günümüzde, daha fazlası olamayacak bir verimlilik düzeyinde dönüyor..

Öyle ki eski komünist yeni ulusalcıların, Leninci, Stalinci, Maocu iken taze Atatürkçü olarak arz-ı endam eden solcuların İslamcı diye atıp tuttukları kişiler ve çevreler, döneklik ve özür dilemecilik moduna geçtiler, İslamcılığın bir numaralı düşmanı gibi konuşup yazabildiler..

Böylece İslamcılık, tabiri caizse, gelenin gidenin vurduğu bir tür şamar oğlanına dönüştürüldü.

Bu “İslamcılık karşıtı dindar”lar yaptıkları İslamcılık eleştirisi sayesinde solcular, Kemalistler, ulusalcılar, Türkçüler ve laiklerden aferin aldıkları zaman da “Asıl fazilet düşmanın bile ikrar ve itirafa mecbur kaldığı fazilettir” diyerek övündüler.

Başlıca dertleri “düşman” dedikleri “dost”larından aferin almak haline geldi..

Burada anlattıklarımız sadece Mehmet Şevket’in değil, “aydın-entel-münevver” dindar geçinen dönek bir kitlenin hikâyesi.

*

MİLLÎ GAZETE YAZARI İLE BEYAZ SARAY ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANI İSLAMCILIK KONUSUNDA NEDEN AYNI ÇİZGİDE?

 

Geçmiş yıllar..

Kafalar karışıktı..

Türk lirasının Amerikan doları karşısında değer kaybetmesini “Amerika bizi ekonomik olarak çökertmek istiyor” diyerek sadece bu etkene bağlayanların, Berat Albayrak’ın ekonominin dümeninde bulunduğu Akparti iktidarı sırasında McKinsey ile anlaşmak istemiş olmaları insanları şaşırtıyordu.

Niye şaşırıyorlardı ki, devletleri zaten oldum olası Amerikancıydı..

ABD’yi eleştirirken kullandıkları dil bile sitemden ibaret olageldi hep.

Söze, “Biz stratejik ortak değil miyiz, ortak ortağa bunu yapar mı?” diyerek başlıyorlar, başladılar.

FETÖ (Bir ara paralel devlet diyorlardı) konusundaki kırgınlıklarının temelinde de bu “ortaklığa sadakat ve vefa” talebi vardı.

Ağam” diyorlardı, “Ortadoğu’daki kâhyan yani stratejik ortağın olan ben dururken, emrim altındaki bir marabayla nasıl böyle doğrudan görüşür, yüzgöz olursun, şımartırsın?”

*

McKinsey ile anlaşmak istemiş olmalarına şaşırmamak gerekiyordu.

Bu ülkede çok daha şaşırtıcı olan durumlar da var.

Ve kimse bunları görmek istemiyor.

Paralel devlet diye (Ki aslında paralel Amerikan stratejik ortaklığı veya paralel Amerikancılık anlamına gelmektedir) gürültü koparanlar, ABD ile doğrudan bağlantı kurmayıp “yerli malı / milli mal” olarak kalan paralel Amerikancılıktan şikâyetçi değiller.

İçimizdeki bu paralel Amerikancılık, özellikle İslamcılık konusunda kendisini gösteriyor.

*

Bir zamanlar Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak ülkesine hizmet etmiş olan John Bolton, Ekim 2018’de, radikal İslamcı terör örgütlerinin, ABD’ye ve onun yurtdışındaki çıkarlarına yönelik en üst düzey sınır ötesi tehdidi oluşturduğunu söylemiş bulunuyordu.

Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre; Bolton, silahlı İslamcı militanları tanımlarken “radikal İslami” ifadesini kullanmış.

İlgili haberde şöyle deniliyordu: 

“Bir önceki başkan Barack Obama, bu nitelemeyi, dünyadaki barışçıl Müslümanları rencide ettiği ve teröristlerle bir tuttuğu gerekçesiyle eleştiriyor ve kullanmıyordu.”

(https://www.voaturkce.com/a/abd-yeni-terorle-mucadele-stratejisini-acikladi/4600256.html)

*

Barack Obama‘nın bile yapmadığı densizliği, terbiyesizliği ve edepsizliği, bir Millî Gazete yazarı yapıyordu.

Adı, Mehmed Şevket Eygi’ydi..

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye saçmalayabilmişti.

Aynı şekilde, “İyi Müslüman ol, sakın İslamcı olma. Onun iyisi yoktur” zırvasını yazmıştı.

Bütün İslamcılıklar sapıklıkmış, iyisi yokmuş.

İmdi, kelime (lügat) manası itibariyle İslamcılık, “İslam taraftarlığı” demektir. Türkçü’nün Türk, milliyetçinin milliyet, Atatürkçünün Atatürk, cumhuriyetçinin cumhuriyet taraftarı olması gibi..

İslam taraftarlığına sapıklık demek, küfürdür.

Bunu diyen kişi, küfür (dinsiz imansız) laf söylemiş olur.

*

Aslına bakılırsa, bu Mehmet Şevket densizinin terbiyesizliği, Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nınkinden bile büyük ve şedit..

Çünkü, John Bolton, doğrudan İslamcılığı hedef almıyor, ona bir “radikal” sıfatı ekliyor.

Hatta, radikal İslamcılığı bile tek başına suçlamıyor, “terör” diye nitelendirdiği eylemlere yeltenen radikal İslamcıları suçluyor.

Bu densiz soytarı ise, radikallik ve terör vs. boyutu aramadan, İslamcılığı baştan ayağa sapık ilan etme alçaklığını sergiliyordu.

Hem de, müslüman mahallesinde..

Uyuşturulmuş, afyon yutturulmuş, morfin yemiş, kendisinden ve dünyadan habersiz müslüman mahallesinde..

*

İmdi, denilecektir ki, “Burada İslamcılık ile lügat anlamı değil, siyasal ve sosyolojik terim/ıstılah anlamı kastediliyor”.

Olabilir..

Ancak, sonuç değişmiyor.

Çünkü, İslamcılığın bu terim anlamı ile şu iki şey kastediliyor: 1. Bütün İslam ülkelerinin siyasal birliğini savunmak, 2. İslam’ın siyasal, toplumsal ve ekonomik hükümlerinin devlete hakim olmasını istemek.

Bunlara karşı çıkmak, ve sapıklık olarak nitelendirmek de, İslam itikadı çerçevesinde küfre karşılık gelmektedir.

*

Eskiden daha dolaylı ifadeleri, tevile elverişli buldukları kavramları kullanıyorlardı..

İrtica ve gericilik gibi..

Sonra bundan vazgeçtiler..

Doğrudan İslamcılık ve İslamcı tabirlerini kullanmaya başladılar.

Fakat cepheden mertçe taarruza da geçmediler. Çünkü bu, muhatapların İslamcılığa daha sıkı ve kararlı biçimde sarılmaları sonucunu verirdi.

O yüzden, dindar-mütedeyyin-muhafazakâr saflardaki ajanlarını sözde nefis muhasebesi ve özeleştiri maskesi altında sahaya sürdüler.

Dindar kesimdeki safları aldatıp kandırmak için bir yandan da ehlî sünnetçilik şampiyonluğu yapıyorlardı.

Riyakâr, sahte ve istismarcı ahlâk ve irfan edebiyatı da bu ehlî sünnetçiliğe eşlik ediyordu.

*

Evet, bu Mehmet Şevket edepsizi, yayın, kitapçı, gazeteci vs. gibi sıfatlar da taşıyordu.

Birisi çıkıp “Bütün kitap-çılar sapıktır, ve bütün kitap-çılık faaliyetleri sapıklıktır. Hemen kaşınma Mehmet Şevket uyuzu, sana demedim, kitap başka kitap-çılık başka.. Kitabın başımızın üstünde yeri var, ama kitap-çılığın iyisi olmaz, o, sapıklıktır” deseydi, Mehmet Şevket’le alay etmiş olmaz mıydı?

Kitaba bundan âlâ düşmanlık olur mu?

*

Bir insan, aşırı Selefî bir tutumla, “Sonradan üretilmiş kavramlar bid’attir, biz sadece Kur’an ve Sünnet’te yer alan kavramları kullanmalıyız” diyebilir.

Ancak, bu durumda “müslüman” kavramı yerine “müslim”i kullanmak zorundadır. İranlılar “müslim” yerine “müselman” demişler, Türkler de İslam’la önce İran topraklarında karşılaştıkları için onlardan bu kelimeyi almış ve “müslüman” yapmışlar. (Aslında müslümân/müslimân, Farsça’da “müslimler” demek olur. Sondaki “ân” Farsça çoğul ekidir, Türkçe’de “ler/lar”a karşılık gelir.)

Benzer şekilde, böyle bir kişinin namaz ve abdest kelimelerini (Ki Farsça’dırlar) kullanmaması gerekir. Ayrıca “Müslüman-lık“tan hiç bahsetmemesi, onun yerine hep İslam tabirini kullanması icab eder. (“Ci-cı-cü-cu” eki sapık da “lık-lik” eki kutsal mı?)

Aynı mantıkla “Sufî olma, mutasavvıf olma, Hanefî olma, Nakşibendî olma, Mevlevî olma, Matüridî olma! Kendini sadece müslim olarak adlandır” demek de gerekir.

Evet, böylesi bir aşırı Selefî duyarlılık, kendi içinde tutarlı olmak, çifte standarda kaymamak şartıyla, belki bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Yanlıştır ama, görmezden gelinmeyi hak edebilir.

Fakat, devletin kullandığı bir adam olduğu eski bir İçişleri Bakanı (Faruk Sükan) ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı yapmış bir korgeneral (İsmail Hakkı Pekin) tarafından açıklanmış olan bir kaşar ajan sadece İslamcı kavramına ve İslamcılığa savaş açıyorsa, orada durup düşünmek gerekir.

Böylesinin bir yandan da rüşvet-i kelâm kabilinden Kemalizm eleştirisi yapmasına aldanmamalıdır.

Hitap ettiği okur kitlesinin zaten böyle bir hastalığı yoktu.

Fakat, o işlevsiz ve faydasız Kemalizm aleyhtarlığı ile devşirdiği meşruiyetin ve kazandığı itibarın/güvenin gölgesinde, İslamcılığı katlediyor, İslam’ın canına okuyordu.

Küfür söz yazma imtiyazı elde ediyordu.

Obama’nın, hatta John Bolton’un bile yapmadığı alçaklığı ve ihaneti sergiliyordu. Sergileyebildi.

*

Bu şahsın Ekim 2018’de yayınlanan bir yazısının ilk paragrafı şöyleydi:

“BENDENİZ devamlılık taraftarıyım, bütün arıza ve kopukluklara karşıyım. İngiltere krallığı ve Japonya imparatorluğu iki devamlılıklar ülkesidir. Hukukta, kimlik ve kültür konusunda yenilik, arıza, kaza, kopukluk, devrim istemem.”

Görünüşe göre, mesela İngiltere ve Japonya’da İslam devrimi olmasını da istemez.

Lafına bakılırsa, istemiyor.

Devrim kelimesinin Arapça karşılığı inkılab.. Ve ayet-i kerîmede şöyle geçer:

“… yarın bilecek o zulmedenler hangi ınkılâba münkalib olacaklar.” (Elmalılı meali, Şuara, 26/227) (Ömer Nasuhi Bilmen meali: “Ve o kimseler ki, zulmettiler, nasıl bir inkılab mahalline yuvarlanıp gideceklerini yakında bileceklerdir.”)

Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nın ağzıyla yazıp çizen bir adamın, zihniyetini ayet-i kerîmelerden alması tabiî ki beklenemez.

Şimdi bu sapık acaba ne derdi merak ediyorum.. “Müslümanlar İslamcılar gibi olmamalı, Kur’an okumamalı, Amerika’nın Sesi‘nden Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nın irşadını dinlemeli” der miydi?

Yazdıklarına bakılırsa, savunduğu uçuk kaçık, savruk ve de çarpık medenîlik, genel kültür vs. hurafeleri çerçevesinde tavsiye ettiği şey, son tahlilde bundan ibaretti..

*

Bazıları şöyle düşünebilir:

Bu angut dinozoru, aklî melekeleri dumura uğramış sapığı, ya da akılsız numarası yapan “kullanışlı kaşar”ı kim okuyacak da kim etkilenecekti!..

Öyle değil..

Şu Temel Karamollaoğlu‘nun, Fatih Erbakan’ın o zamanki ve sonraki laflarına bir bakın!..

Üstelik adamlar, fiilen Erbakan‘ın halefi durumundalar..

İmamlığa soyunmuş adamların böyle yaptığı yerde cemaat ne yapar, siz tahmin edin.. Cami dışından cemaati izleyenleri ise hiç düşünmek istemem, hafazanallah..


MEHDÎ’Yİ BEKLERKEN (VE DE: HEM KEL HEM FODUL “HILFU’L-FUDUL” EDEBİYATI)

 




Özellikle 28 Şubat öncesinde mütedeyyin (dindar) kesimdeki “diyalog”çular, sanki Türkiye’de Şeriat (gerçek adalet) hayata geçirilmiş, Müslümanlar açısından hiçbir özgürlük ve hak-hukuk sorunu kalmamış da sıra başkalarının hakları için cihada gelmiş gibi ateistler, ataistler, Kemalistler, laikler, ırkçılar (Türkçüler, Kürtçüler), dinsiz imansızlar vs. ile yapılacak “hılfu’l-fudul” tipi dayanışmadan söz ederlerdi.

Evet, o yılların gözde diyalogcuları, “dinler arası diyalog” türküsünü söyleyenlerdi, fakat “ideolojiler arası diyalog” müzisyenleri de mevcuttu.

Daha doğrusu bu, “din ile dinsizlik arası diyalog” idi.. Buna “din ile laiklik (siyasal dinsizlik) arası diyalog” da denilebilirdi.

Dinler arası diyalog katakullisinin ardında CIA, Vatikan vs. gibi odakların bulunduğu zamanla iyice anlaşıldı..

Din ile laiklik (siyasal dinsizlik) arası diyalog” efsunlarının ardında da yerli-milli derinlerin bulunuyor olduğunu tahmin etmek zor değildi.

*

Bu ikinci tip diyalog aslında Erbakan’ın Millî Görüş söylemi ile uç vermişti..

Millî Görüşçüler bir yandan takiyye kabilinden “Laikliğe karşı değiliz, Avrupa tipi laiklik istiyoruz” diye konuşurken diğer yandan da kapalı kapılar ardında “Dışarıda kuş dili konuşuyoruz, davamız İslam davası” diyorlardı.

Fakat 28 Şubat sonrasında işler değişti..

Erbakan’ın partisi Refah kapatıldı. Yerine kurulan Fazilet de kapatılınca İslamcılık davasını tümden bir tarafa bırakıp “ılımlı laiklik ile ılımlı dindarlığın (Şeriatçı/İslamcı olmayan dindarlığın) diyaloğu” davasını benimseyen Akparti hareketi (Erdoğan liderliğinde) ortaya çıktı..  (Diğer ağır toplar Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’di.)

Peki Erbakan’ın yanında kalanlar (kapalı kapılar ardındaki) İslamcılığı devam ettirdiler mi?

Hayır!..

Temel Karamollaoğlu’nun “İslamcı değilim, müslümanım” diyor olması gelinen noktayı özetlemesi bakımından önemli..

Ona kalırsa (Turan Dursun’un kankası) Doğu Perinçek de “Müslümanım” diyor. Fakat İslamcı değil..

Erbakan’da, iyi kötü, ağır aksak bir “rejim” hassasiyeti vardı, öncülüğünü yaptığı siyasî hareketin yol açtığı toz duman ve gürültüden geriye kalansa “İslamcı olmayan müslümanlık, ılımlı laiklik”.

(Fatih Erbakan’dan bahsetmeye hiç gerek yok.. Ondan bir şey olacağı yok.)

*

Hılfu’l-Fudul’dan bahsediyorduk..

Hılf; dayanışma, yardımlaşma, yemin gibi anlamlara geliyor.. Fadıl, fazıl, efdal, fazilet, fazl gibi kelimelerle aynı kökten gelen fudûl (fuzûl) ise fazîlet sahipleri (ahlâken üstün kimseler) demek oluyor..

Bu tabirin hikâyesine gelince.. TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki (Muhammed Hamîdullah’ın yazmış olduğu) “Hilfu’l-fudûl” maddesinden özetleyelim..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gençlik zamanları..

Yemen’deki Zübeyd kabilesinden bir kişi umre ve ticaret için Mekke’ye geliyor.

Âs b. Vâil ile pazarlık yapıp anlaşıyor. Fakat o, aldığı malın bedelini ödemiyor.

Yemenli satıcı Mekke’nin ileri gelenlerinden yardım istiyor. Âs b. Vâil’in kabilesinden çekindikleri için buna yanaşmıyorlar.

Bunun üzerine Yemenli tâcir, Kâbe’nin kenarındaki Ebû Kubeys tepesine çıkıp bir şiir okuyarak derdini anlatıyor.

Onu dinleyen Hz. Peygamber s. a. s.’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib, şehrin en zengin, yaşlı ve nüfuzlu kabile reisi durumundaki Abdullah b. Cüd‘ân et-Teymî’ye başvurarak onu bu konuda bir toplantı yapmaya ikna ediyor.

Toplantıda hazır bulunanlar uzun tartışmalardan sonra haksızlığa fiilen son vermek için yemin ediyor ve gönüllülerden oluşacak bir grup kurmayı kararlaştırıyorlar.

Toplantıya katılanlardan biri, o sırada 20 (ya da 35) yaşında olan Rasulullah s. a. s.’dir.

Âs bin Vâil’in evine yürüyüp parayı alıyorlar.

*

Toplantıya katılanların yaptıkları yemine gelince.

Yeminlerinde ne Kureyşlilik, ne de falan ya da filan Kureyşlinin kafasının ürünü olan ilke ve inkılaplara bağlılık var.

Şu var:

“Allah’a andolsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü, ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız.”

*

Bu yemini günümüz Türkiye’sine şöyle uyarlayabiliriz:

“Allah’a andolsun ki Türkiye’de birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü, ister bizden ister yabancı olsun, ister Türk ister Suriyeli sığınmacı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Erciyes ile Ağrı dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız.”

Bu yemini Ortadoğu’ya uyarladığımızda ise şöyle birşey ortaya çıkar:

“Allah’a andolsun ki Ortadoğu’da birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister Batılı (yahudi ya da hristiyan) bir kodaman ister kimsesiz bir zavallı, ister bizden (NATO’dan vs.) ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Himalayalar ile Alp dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız.”

*

Hem kel hem fodul hesabı Hılfu’l-Fudul edebiyatı yapmak kolay da, günümüzün Hılfu’l-Fudul’u olmak zor.

Bunun için canından vazgeçmek (serbâz, serdengeçti olmak) gerekiyor:

“Kıyamazsan baş ve cana, uzak durma girme meydana,

“Bu meydan içre nice başlar kesilir hiç soran olmaz.”

Bugünün dünyasında üç kişi bir araya gelip böyle bir hılfu’l-fudul yemini etse derhal terörist ilan edilir.

Yasadışı örgüt kurma, kanunlara aykırı bir çete teşkil etme suçlamasıyla karşılaşırlar.

Bundan kurtulmak için yeminlerine “yasalar çerçevesinde” ya da “yasalara bağlı kalarak” gibi bir ifade eklemeleri gerekir.

Peki, mahkemede hasmınız yargıcın/hâkimin kendisiyse, başınız asıl o yasalarla dertte ise, ne yapacaksınız?

Uluslararası açıdan bakalım: Sorunun kökeninde uluslararası örgütlerin çalışma düzeneği ve aldıkları kararlar yatıyorsa, dayatma ve zorbalıklarına “uluslararası hukuk” adını veriyorlarsa ne yapacaksınız?

*

Evet, Gazze’de yaşananlar gözümüzün önünde.

O eskinin Hılfu’l-Fudul edebiyatçılarına çok iş düşüyor.

Hılfu’l Fudul olmanın tam zamanı..

Buyursunlar, günümüzün Hılfu’l-Fudul’u olsunlar.

Hayır, kimsenin Hıfu’l-Fudul olma faziletinde gözü yok.

Herkes ya kel, ya fodul..

Herkesin bir mazereti var..

Dolayısıyla herkes Mehdî’yi bekliyor.. Allahu Teala’nın göndereceği kurtarıcıyı..

Mehdî gelecek ve Filistinli mazlumları kurtaracak..

Gel gör ki, böylesi zamanlarda itidal, makuliyet, dengelilik, ağırbaşlılık, sükunet, sabır ve teenni ile Mehdî bekleyenler, herşeyin toz pembe göründüğü rahat zamanlarda “Mehdî’yi beklemeyelim kardeşim, Müslüman’a tembellik, atalet, gevşeklik, kurtarıcı beklemek yakışmaz. Silkinelim, ayağa kalkalım, kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir, hadi çatışmaya…” diye artistlik yapıyorlar.

Çatışma başlayınca da ilk tüyen, “Toparlanın, gitmiyoruz, yan gelip yatıyoruz” diyenler de onlar.

Türk tipi zeytinyağı olarak her zaman üstteler.

(Adnan Oktar gibi şaklabanları ortaya sürerek Müslümanlar'ın Mehdî düşüncesi ile alay eden iç ve dış çevreler de ayrı bahis.) 

*

Geçmişte yapılan Hıfu’l-Fudul edebiyatlarından örnek de verelim..

Mesela bir Nurcu kardeş Yeni Asya gazetesinde şunları döktürmüş:

“Asayişi ihlâl eden, istibdadı değişik câzip isim ve gerekçelerle sunan,  dini siyasete ve siyaseti dinsizliğe âlet eden anlayış zulümlü bir anlayıştır. Bu anlayışa karşılık olarak farklı dünya görüşlerine sahip erdemli insanların sivil tepkisidir, faziletliler sözleşmesi.

“… Sulh-u umumiyi temin konusunda Bediüzzaman’ın ilk döneminden itibaren hizmetleri müsbet hareket adına yeniden hatırlanmalı. O, nifakın, zulmün ve ihtilâfın karşısında; asayişin, adaletin, meşveretin, ittifakın ve uhuvvetin yanındadır. 

“Zulme uğranıldığında hak aranması, zulüm ve haksızlık yapılarak aranmayıp, meşrû ve hukukî olup, sabırla tevekkül edilmelidir. Adaletin, zulüm ile tecellisinin, kaderin bir cilvesi olduğunu unutmayıp, kadere bu zulümlü adaletin tecellisine hangi hataların fetva verdirdiği düşünülmeli. Haklı iken haksız duruma düşmek hata olduğu gibi, idarecilerin de hak ve adaletin dağıtım ve uygulanmasında hem dikkatli ve hem de sorumlu oldukları göz ardı edilmemelidir.”

(https://www.yeniasya.com.tr/mehmet-cetin/hilf-ul-fudul-dan-gunumuze-yansimalar_429193)

Bu nursuz Nurculuğa, yamuk yumuk gevezeliklere de bir ad vermek gerekirse, “Bediüzzaman’ı siyasete alet etme” demek mümkün olabilir.

Yazar iyi döşenmiş:  “… farklı dünya görüşlerine sahip erdemli insanların sivil tepkisidir, faziletliler sözleşmesi”..

Bu da herhalde “dinler arası diyalog” türünden bir “farklı dünya görüşleri arası diyalog” oluyor.

Sen bana mesela şu Gazze’nin hiç bitmeyen felaketine dur demek için edilmiş bir “faziletliler sözleşmesi” yemini göster önce..

Sen hangi faziletliler sözleşmesinden söz ediyorsun?

Bugün ortada faziletliler sözleşmesi yok.. Başka sözleşmeler var.. Mesela İstanbul Sözleşmesi..

Sanki ortada “farklı dünya görüşlerine mensup faziletliler” var ve bunlar zulme karşı direnmek için bir sözleşme yapmışlarmış da bunlar çıkıp onun edebiyatını yapıyor.

*

Şunu söylemek gerekiyor ki, bu Nurcuların önemli bir kısmı “hak sözler ile batılı kast” eder hale gelmiş durumdalar..

Tamam Risale-i Nur’u hatmettin, Allahu Teala’nın varlığını birliğini kavradın.. Sonra?

Bitti mi?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki Medineli Yahudiler de Allahu Teala’nın varlığını kabul ediyorlardı..

Senin elinde (her ne kadar alim, fazıl ve ilhama mazhar olsa da sonuçta masum olmayan bir kulun yazdığı) Risale-i Nurlar var, onların elinde ise Allahu Teala’nın kitabı Tevrat vardı..

Zulüm kaderin adaletiymiş.. Ey ahmak, bu durumda “Zulme uğranıldığında hak aranması, zulüm ve haksızlık yapılarak aranmayıp, meşrû ve hukukî olup, sabırla tevekkül edilmelidir” demek de anlamsız olur, çünkü zulüm ve haksızlık yapılarak hak aranması da “Adaletin, zulüm ile tecellisi, kaderin bir cilvesi” haline gelir.

Risale-i Nur okuyanların önemli bir bölümünün ne yazık ki cehaleti artıyor.

[Bediüzzaman’ın “Kader Risalesi”nde şu cümle yer alıyor: 

“Kader ve cüz-ü ihtiyarî [insanın iradesi/ihtiyarı], İslâmiyet’in ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.” 

Yani bu kader meselesi ve insanın iradesi ile kaderi arasındaki ilişki, nazarî (akıl yürütme ve düşünceye dayalı olarak teorik inceleme konusu yapılabilecek) ilmî bir mesele değildir. İmanın son sınırında yer alan esrarengiz ve derin bir bahistir. İnsanın vicdanında yer eder veya etmez. Dolayısıyla bu konuda tartışmaya girmek de anlamsızdır. İlmî ve nazarî (akıl yürütüşe dayalı) olmaktan uzak bir bakış açısını getirip adalete yamamak, hâlî ve vicdanî bir imana sahip olan kişi için bir anlam ifade edebilir, fakat meseleye ilim, akıl ve nazar (teorik akıl yürütüş) açısından bakan kişi için cehaletin (ilimden nasipsizliğin), akılsızlığın ve düşüncesizliğin ta kendisi demek olur. Saf ve som ahmaklıktır. Adalet gibi konular tartışılırken (Ki bu ilmî ve nazarî bir tartışma demektir) işin içine kader inancı dahil edilmemeli, Müslümanların kader inancı, zulüm düzenleri ve zalimler için istismar nesnesi haline getirilmemelidir. Kader konusunu bu şekilde ele almak dini (inancı) siyasete aletin bir türüdür. Fakat, Bediüzzaman’ın iman davasını mason Demirel’in siyasetine alet etmeyi dine hizmet zanneden bir topluluğa bunları anlatmak zor. Bizim bu sözlerimizden rahatsız olan Nurcular, bu tavrımızı kendileri açısından “kaderin adaleti” olarak değerlendirmekte serbesttirler. Bunu anlamalarını sağlayacak bir “hâl”den yoksunsalar o zaman Bediüzzamancılık edebiyatı yaparak laga luga etmeyi bıraksınlar.)

*

Bir başka örnek..

Gazete İpekyol diye bir internet sitesinde şunlar yazılmış:

“Son peygamberden sonra din ve dindarlar hiçbir devirde ezilenlerin sığınağı ve barınağı olamadı. Çünkü hiçbir devirde ve hiçbir zaman ezilenler dinden ve dindarlardan o hissiyatı alamadı. Müslümanlara Müslümanlardan daha fazla zulüm yapan kimse yok. Müslüman Müslümana karşı veya Müslümanın düşmanı Müslüman. Dünyaya muayyen bir dinin perspektifinden bakınca manzarayı bütün olarak görmek ve okumak imkansız neredeyse. Çünkü müminler ve kâfirler şeklinde yapılan kesin bir ayrım sahici ve sıhhatli bir hukukun işlemesine müsaade etmez. Kafir ne kadar iyi bir insan olursa olsun sonuçta yine kafirdir, yine lanetlenmiştir. Aynı şekilde mümin ne kadar kötü bir insan olursa olsun sonuçta yine mümindir, yine makbuldür. Onun için inançlarına karşı dürüst olan dindar bir zihin zulme karşı amasız ve fakatsız karşı duramaz. Zalimin kimliği zulmün kendisinden daha önemlidir ve daha önceliklidir onun için. Evrensel vicdanın sesi olmayı başaramamanın gerçek nedeni bu. Topluluklar, müesses yapılar, cemaatler, tarikatlar zulmün kendisiyle ilgilenmezler, kendilerine yapılması ile ilgilenirler sadece. Bunun da nedeni ateşin kendilerine dokunması. Herhangi muhafazakar bir topluluğun zalimin kimliğine bakmadan, konjonktürel davranmadan kimden gelirse gelsin ayrım yapmadan zulme karşı çıktığını, zulmü kınadığını göremezsiniz. Mesela bazı kitapların sadeleştirilmesi karşısında yerleri gökleri inleterek kükreyenlerin çevrelerinde yaşanan onca acıya ve trajediye karşı sessiz kalmaları bunun en ibretamiz örneklerinden biri. Şu an Hılful Fudul ruhunu temsil ve temessül eden tek bir İslami cemaat ve tarikat yok. Topluluğun menfaatleri her şeyin önündedir çünkü. “Zalim bizdense ben bizden değilim” diyecek kaç er kişi ve er cemaat var? Er kişi belki var ama er cemaat eminim yok.

(https://www.gazeteipekyol.com/makale/9286307/hilful-fudul)

Bunları yazan dangalağın hangi lafını düzelteceksin ki..

Her cümlesi yanlış..

Mesela ilk cümlesi:

“Son peygamberden sonra din ve dindarlar hiçbir devirde ezilenlerin sığınağı ve barınağı olamadı.”

Bu anguttaki İslam düşmanlığı Yahudilerinkinden bile fazla..

Çünkü Türkiyeli Yahudiler bile bu kadarını demiyorlar, II. Bayezid tarafından İspanya Engizisyonu’ndan (Hristiyan olma ya da idam edilme şıklarından birini seçme zulmünden) kurtarıldıkları, Osmanlı topraklarına devletin gemileriyle ücretsiz olarak taşınıp yer yurt sahibi oldukları, Türkiye’de zenginleşip keyif sürdükleri için, Osmanlı’yı suçlamıyor, suçlayamıyorlar.

Fakat angutluğun, cahilliğin ve kafasızlığın (egale edilmesi imkânsız) rekorunu kıran bu dangalak suçlayabiliyor.

Er kişi varmışmış da er cemaat yokmuşmuş..

Reenkarnasyon sonucu bir Türk oğlunun bedeninde yeniden hayat bulmuş bir öküz gibi akıl yürüten bu şahıs, kendisine şunu sormalıydı: “Yahudi ve Hristiyanların terör örgütü olarak adlandırdıkları bazı müslüman cemaatleri acaba gerçekte ‘er cemaat’ olabilirler mi? Onlara terörist diyerek acaba ben de er olmadığımı, başka bir şey olduğumu belgelemiş mi oluyorum?”

*

Evet, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir FETÖ’den, Fethullahçı Terör Örgütü’nden söz ediyor, bu terör örgütünün elebaşısı durumundaki Fethullah’ı ABD’den istiyor.

ABD ise, “Fethullah’ı ben ılımlı, aklı başında, laiklikle uyumlu, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamış bir din adamı olarak görüyorum, terörist olduğuna beni ikna edemediniz” diyor.

Kısacası teröristlik, durduğunuz ve de baktığınız yere göre değişiyor.

Türkiye’den bakınca başka, Brüksel’den bakınca bir başka, ABD’den bakınca ise tümden bir başka..

ABD için Fethullah terörist değil, peki kim terörist?

Mesela Eymen ez-Zevahirî teröristti..

Başına 25 milyon dolar ödül konulan bir terörist..

700 milyon lira civarında bir para.. Türkiye’deki bir milletvekilinin bu parayı kazanabilmesi için fasılasız yaklaşık 1000 (yazıyla bin) sene milletvekili maaşı alması gerekiyor.. (Bin sene şu demek: Bin yıl önce ortada bir Alparslan da yok, Malazgirt Zaferi de, Anadolu Türklüğü de..)

7 milyon değil, 70 milyon değil, 170 milyon değil.. 700 milyon..

Ve bu “değerli” adamı öldürdüler..

Ne zaman?

Geçen yılın 31 Temmuz günü.. 14 ay önce..

Nasıl?

Yaşadığı Kabil’de (Afganistan’da) ABD’ye ait bir insansız hava aracının saldırısıyla..

Niçin?

Bir Fethullah olmadığı için.


LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SİYASAL “SİYASALSIZ İSLAM”I

 






Siyonist Yahudilerin başını çektiği küresel küfür çetesinin İslam’ı “güncelleme”ye (reforma tabi tutmaya) çalıştığı biliniyor.

Bu, Müslümanların İslam-cı olmaması (İslam’dan yana olmaması) ve içinde “siyasal”lık bulunmayan türedi bir İslam’ı benimsemeleri anlamına geliyor.

Ancak bu uyduruk “Siyasal-sız İslam” türedisi, Siyasal İslam düşmanlığı yaparak “siyasal”lık şarabından kana kana içmeyi de ihmal etmiyor.

Şurası açık: “Siyasalsız İslam” düzenbazlığı gerçekten “siyasal”sız olsaydı, Siyasal İslam düşmanlığı yaparak “siyasal” bir duruş sergilemezdi.

*

Aslında bu “Siyasalsız İslam”, Siyasal İslam’ın ta kendisi.. Çünkü küresel küfür siyasetinin ürettiği bir İslam..

Onların Siyasal İslam diyerek saldırdıkları İslam ise, “din olan (Kur’an ve Sünnet’e dayanan) İslam”..

Ancak bu “din olan İslam” küresel küfür düzeninin siyasetini onaylamadığı için, kâfirler ve onların yerli milli acentaları ona Siyasal İslam adını takıyorlar.

*

Evet, bu “Siyasalsız İslam” abrakadabrası, aslında Siyasal İslam’ın ta kendisi..

Tipik örnek FETÖ..

Fethullah uydurma kerametler, konfeksiyon rüyalar, sahte “aranmalar” vs. ile uçup kaçan maneviyat ehli bir hocaefendi, bir veli haline getirildi, örgütü de hiçbir siyasal hedefi olmayan saf ve pür bir İslamî oluşum gibi gösterildi..

Halbuki siyasal bir hareketti.. Maksat, onun vasıtasıyla anti-Kemalist Nurculuğu iyiden iyiye devletçi bir çizgiye çekmekti.

Sadece bu değil, ayrıca dindar potansiyel için, “derin devlet”in kontrolünde bir alternatif üretmek, [Siyasal İslam (İslamcılık) olarak kabul edilen] Şeriatçı hareketlerin önünü kesecek şekilde bir “yerli-milli dindarlık mecrası” meydana getirmekti.

Yani Fethullah’ın “Siyasal-sız İslam”ı aslında saf ve pür bir siyasal hareketti..

*

Tabiî “derin devlet”in kullandığı tek isim Fethullah değildi.. 

Fakat “kullanışlı”lar içinde bilgisi, hitabeti, teşkilatçılığı, azmi, sebatı ve zekâsı ile öne çıkan, başlangıçta “derin”lerin (tulumbaya su koyma kabilinden) peşine taktığı üç beş kişi ile yola çıkmışken, kısa zamanda yüzbinlerce insanı peşinden sürüklüyor hale gelen sadece oydu.

İşte, Fethullahçı kitlenin başlangıçta bir cemaat ya da hizmet hareketi olarak adlandırılırken FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) markasıyla tescillenmesinin ardındaki etken bu başarı..

Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyi okyanusunda enginlere kulaç atan müttefikleri (stratejik ortakları), bu yerli milli “siyasal” başarıyı görünce, “Dostlar arasında, hele de stratejik ortak iseler, ayrı gayrı olmaz, müttefiğimizin malı bizim de malımızdır, bu siyasal başarı yerli milli, lokal ve yerel kalmamalı, küresel olmalı” dediler.

Böylece, bu Siyasal “Siyasalsız İslam” hareketi (Fethullah ve grubu), Türkiye’nin (ABD, AB ve Vatikan gibi) müttefikleri ve dostlarıyla (sanki bir devletmiş gibi) doğrudan temas kurmak suretiyle “paralel devlet”lik yönünde bir sıçrama yapmış oldu.

Ve, derini ve yüzeyseliyle Türk devleti, Fethullah’ın “Siyasalsız İslam”ının aslında siyasal bir hareket olduğunu nihayet fark etme başarısı gösterdi.

*

Bazılarının ikide bir “Yeni FETÖ’ler yolda.. Sırada BETÖ var, CETÖ var, ÇETÖ var, DETÖ var…” diyerek alfabenin harflerine zulmettiklerini görüyoruz.

Boşuna telaşlanıyorlar..

Derinler uyandı, “Siyasalsız İslam üretme serası”nda yetiştirdikleri hormonlu karpuzların taşınamayacak ve başlarına iş açacak kadar büyük cesamette olmasına artık izin vermezler.

Gübreyi, suyu az verirler, tarlanın bakımı iyi yapılmaz.. Fazla büyüyen olursa hemen dilimlenir, sofraya gelir..

Derinlerin, (yerli milli kalıp küresel pazarlara çıkmadığı sürece) yeni FETÖ’lere her zaman ihtiyacı vardır..

Derin düzen, onlarsız yapamaz..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."