TASAVVUFTAKİ SAPMALAR VE MİT

 




 

“Yüksek babamdan (kuddise sirruh) işitmiştim ki, ‘Dalâlet çukuruna düşen, doğru yoldan ayrılan yetmişiki fırkanın çoğu, tasavvuf yoluna girip, yolun sonuna varmadan, yanlış görüşlere aldanarak sapıtmışlardır’ buyurmuşdu. Vesselâm.”

İmam-ı Rabbanî’nin 220’nci mektubunun son cümleleri (Hüseyin Hilmi Işık’ın tercümesine göre) böyle.

Aynı ifadeyi Abdülkadir Akçiçek şöyle çevirmiş:

“Muhterem babamın şöyle dediğini dinledim:

“Yetmiş iki bid’atçı fırkadan pekçoğunun dalalete sapmasına ve doğru yoldan çıkmasına sebep odur ki; sofiye yoluna girmişler, ama işin hakikatına vakıf olamamışlardır. Sülûku tamam etmeden düşmüş ve dalalete sapmışlardır.

“Vesselam..”

*

İşin hakikatine vakıf olamamalarının alâmeti de "hakikat" ve "irfan" edebiyatı yapmaları, Şeriat'i hafife almaları, aşağılamalarıdır. 

Halbuki Allahu Teala, Rasulü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle hitap ediyor:

"Sonra seni (dünya ve ahirete ilişkin) iş'te bir şeriat üzere kıldık; sen ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine (ehvâ) uyma!" (Casiye, 45/18)

Şeriat'i bir tarafa bıraktığınızda geriye (bu ayet-i kerimenin ortaya koyduğu gibi) cehalet (bilmezlik) ve nefsanî arzu ve tutkular kalır.

Fakat, işte sapık tasavvufçular tam da bu cehalet ve nefsaniyete "hakikat" adını veriyor.

Allahu Teala kitabında Şeriat'ten bahsediyor, bunlar ise (Kitap ve Sünnet'te bulamadığımız) kendi "keşf"leri olan bir "hakikat" bulmuşlar, "İrfan Pazarlama A. Ş." olarak bunun reklamını yapmakla meşguller.

Allahu Teala "hakikat"i bilememiş ve bildirememiş, bunlar bulmuşlar:

"De ki: Siz dîninizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Halbuki Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir." (Hucurat, 49/16)

*

Evet, İslam âlemindeki sapık akımların çoğunun kaynağında tasavvufu bulursunuz.

Bu, tasavvufun esas itibariyle kötü ve yanlış bir şey olması anlamına gelmiyor.. İstismara müsait ve ayakların kolay kayabildiği bir mecra olmasından ileri geliyor.

Bu yönüyle Şiî sapmaları ile bozuk tasavvuf arasında da bir “tüzük kardeşliği” mevcuttur.

Nedeni, aradaki bağlar.. Mesela Nakşbendiye ve Yeseviye gibi tarikatların silsilesinde yer alan Cafer-i Sadık k. s., Şia için çok önemlidir, onların “12 İmam”ından biridir.

[Şiîler Ebubekir, Ömer, Osman ve Ayşe isimlerinden nefret ederler, buna karşılık çok sevdikleri isimlerden biri Cafer’dir. Alevîler’in “Cafer-i Sadık Buyruğu” diye bir kitapları mevcut. Bir başka önemli kitapları “Şeyh Safi Buyruğu” adını taşıyor. Safevî kelimesi işte buradan geliyor, Safî’den.. Aslı Safiyyüddin’dir.. Türkiye’deki “Hamideddin Aksarayî, Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin, Üftade, Aziz Mahmud Hüdayî, İsmail Hakkı Bursevî” tarikat silsilesi Safiyyüddin Erdebilî’ye dayanır. Bu tarikatı oradan Anadolu’ya ilk getiren zat Hamideddin Aksarayî, yani Somuncu Baba, bir başka adlandırmayla Şeyh Hamid-i Velî.. Ancak tekkenin merkezinde postnişinlik babadan oğula geçmiş, Safiyyüddin’in torununun oğlu Cüneyt tarikatı şiîleştirmiştir. Onun torunu Şah (Şıh, Şeyh) İsmail ise, aynı zamanda Uzun Hasan’ın torunu olmanın sağladığı karizma ile Safevî Devleti’ni kurmuş, Anadolu’daki sempatizan Türk aşiretlerini şiîleştirmiştir. O devirde Safiyyüddin Erdebilî’nin Osmanlı Devleti nezdinde ve Anadolu’da büyük şöhreti vardı, Mevlana onun yanında sönük kalıyordu. Nitekim Eşrefoğlu Rumî, Müzekki’n-Nüfus’ta “Şeyh Safî şöyle dedi” diyerek ondan pekçok alıntı yapar. Yavuz’dan sonra Osmanlı mutasavvıfları Şeyh Safî’ye atıfta bulunmayı bıraktılar. Alevîler’deki “dedelik” esas itibariyle tasavvufî bir kurumdur. Günümüzde nasıl bir İslam anlayışına sahip oldukları ortada.]

*

Evet, İslam dünyasında sapık cereyanlar için en münbit toprak tasavvuf olageldi.

Bugün de durum aynıdır..

Sapıtanların temel özelliği, ümniyye demek olan keramet hikâyeleri ve menkıbelerle bir “sözde irfan” dünyası inşa etmeye çalışmalarıdır.

Ayet ve hadîsleri bir tarafa atarak (uydurma olduğu açık olan) hikâyelerle “fıkıh” inşa etmeye çalışırlar.

Mesela birisinin şöyle bir şey yazmış olduğunu gördüm:

Bir dağ köyünde doğan iki kardeşten biri köyde çobanlık yaparken diğeri şehirde yaşıyordu. Köyde yaşayan “Bu zamanda şehre gitmek, oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. Ben köyün çobanlığını yapayım, günahlardan uzak kalayım.” düşüncesi içerisindeydi.

Çoban, dağda koyunları, keçileri otlatıyor, bütün namazlarını vaktinde kılıyor, namahreme nazar etmiyordu. Bütün gün zikirle, fikirle, şükürle yaşıyordu. Bir süre sonra manen bir hayli ilerledi, kerametlere bile mazhar oldu.

Çoban, bir gün şehirde yaşayan kardeşini ziyaret etmek istedi. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağarak bir mendile doldurup ağzını bağladıktan sonra şehrin yolunu tuttu. Ayakkabı tamircisi olan kardeşinin dükkânına varınca torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak sohbet etmeye başladı.

Bu sırada bir bayan gelerek ayakkabısını çıkarıp tamir için verdi. Kardeşi ayakkabıyı tamirle uğraşırken bayan çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken işte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Çoban, dağda görmediğini şehirde görünce mendildeki süt de damlamaya başlamıştı.

Manzarayı gören ayakkabı tamircisi kardeş “İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte” dedi.

İmdi, kerametler böyle günlük hayatın bir parçası haline gelmezler..

Böyle bir uydurma hikâye mevcut, fakat bu şekilde kerameti günlük hayatının bir parçası haline getirmiş şovmen bir işgüzar artist velî yok.

Keramet hokkabazlık değildir, her zaman görülmez.

*

Mendile süt doldurulur mu, böyle bir şey görülmüş müdür?! Torba filan bile değil, mendil.. (Anlatan kişi, masalında mendili daha sonra torba haline getiriyor, ne yazdığının farkında değil.)

Sonra, bakracın vs. suyu mu çıktı, ne diye bir mendile süt sığdırmaya çalışıyorsun?

Yani hikâye baştan sona saçmalık..

Bu şahıs kardeşinin dükkanına gidiyor, sütlü mendili duvara asıyor.. Kardeşine hediye etmiyor, duvara asıyor.. Kardeşi alıp da assa, o da kerametin bir parçası haline gelecek, gelmemeli.

Sonra bir kadın geliyor, sırf ayağı çıplak diye (bacağı değil), süt mendilden (torbadan) damlamaya başlıyor. Çünkü bizim velî, çıplak ayaklara karşı hassas..

Bunun üzerine, bulunmaz Hint kumaşından mamul ayakkabıcı, irfanını konuşturuyor, hikmet “yumurtluyor”: “İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte.” 

Güzel masal.. İnsanımızın masal uydurma ve anlatma konusunda sıradışı bir yeteneğinin bulunduğu kesin..

*

Adam dağ başında velî oluyorsa, şehirde de olur.. Fakat doğruları söylerse dokuz şehirden kovarlar.

Kolaysa sen de dağ başına çık da velî ol!

Böylece, dağ başındaki velîlik diyerek takvayı, dinî hassasiyetleri (şehirlerdeki rezil yaşama ayak uydurmamayı) aşağılıyorlar..

Sanatçılık, edebiyatçılık, çevrecilik, doğacılık/doğalcılık taslayıp insanlardan uzak durursanız, bu arada dağ başlarına, adalara, sahillere filan giderseniz iyi (Çünkü o zaman Gauguin oluyorsunuz), bunu dinî duyarlılıkla yaparsanız kötü..

Halbuki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fitne zamanlarında ve ahir zamanda böyle kırsalda olmayı tavsiye etmiştir.

Adamların uydurma hikâyeler dinlemekten hadîs okumaya vakitleri yok ki haberleri olsun..

Bir defa bir çıplak kadın ayağı görmekle bir velî (sıradan biri değil, velî) bu hale geliyorsa, bütün günü orası burası çıplak işveli cilveli kadınlarla sohbetle geçen adamın hali ne olur?

Halinin ne olacağı belli de, birileri kendilerini ve başkalarını menkıbe adını verdikleri böylesi uydurmalarla aldatmaya çalışır, kendi karılı kızlı sohbetlerini “şehir veliliği” olarak takdim ederler. Bunlar irfan sahibi büyük velîler oldukları için böylesi basit şeyleri aşmışlardır.

"İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri (masal, hikâye, roman, menkıbe) satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır." (Lokman, 31/6)

*

Evet, bu şehirli irfan pazarlamacıları böylesi basit şeyleri aşmışlardır. 

Aşamayanlara gelince, mesela biri, hiçbir namahrem kadının elini tutmamış olan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’dir..

Hiçbir namahrem kadınla yalnız kalınmamasını, üçüncülerinin Şeytan olacağını bildiren Rasulullah s.a.s..

Ve, Hz. Yusuf.. O da “dağ peygamberi”ymiş, “şehir peygamberi” olamamış..

Nedeni ayetten anlaşılıyor:

“Andolsun ki kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (delilimizi gösterdik). Şüphesiz o ihlaslı kullarımızdandı.” (Yusuf, 12/24)

Bir peygamber olan Hz. Yusuf a. s.’ın durumu bu.. Bizim ayakkabıcı “şehir evliyası” gibi “irfan sahibi” olamamış..

Bizimki, dağdan kardeşi ziyaretine gelmemiş olsa, kadınla dükkânında başbaşa hasbihal edecek, halvet olacak; büyük velî ya, o bundan zarar görmez..

Hz. Yusuf a. s. gibi zayıf biri değil ki kadınlardan etkilensin.. Bizim “şehir evliyası” bunları aşmış..

Evet, tasavvuf adına bu tür akla ziyan uydurma masallar (adına menkıbe denilerek) anlatılabiliyor.

Güler misin, ağlar mısın!

*

Lozan’da İngiltere, Fransa ve İtalya gibi devletler tarafından Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet kurulmadan önce bu topraklarda insanlar Osmanlı Devleti’nin (dolayısıyla hilafet ve saltanatın) devam edeceğini zannediyorlardı.

Mustafa Kemal, paşalardan bir paşaydı.. Başka paşalar da vardı: Fevzi Çakmak, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Ali İhsan Sabis, Sakallı Nurettin Paşa vs. vs..

O gün için Mustafa Kemal, TSK'nın bugünkü paşaları gibi bir paşaydı, halkın gözünde Karabekir veya Fevzi Çakmak'tan daha üstün değildi..

Tamam cepheye gitmişti de, bütün millet cepheye gitmişti, neredeyse her aile en az bir şehit vermişti.

O günün insanı için Mustafa Kemal'in cepheye gitmiş olması önemli birşey değildi, sıradan birşeydi.

Bir efsaneye dönüştürülmesi daha sonra (diktirilen heykeller, her yere asılan fotoğraflar, para ve pulları mesken edinen resimler, her vesileyle atılan nutuklar, abartılı gazete manşetleri, yandaş/yağcı/yalaka gazeteci, şair, edebiyatçı vs. taifesinin uçurup kaçırmasıyla) gerçekleşecekti.

Ülkede (devletin yıkılıp yeni bir devletin kurulması şeklinde) bir rejim değişikliği yaşanınca, Osmanlı’nın devlet geleneği içinde varlığını sürdüren sivil toplum örgütlenmeleri rejime ve Mustafa Kemal'in putlaştırılmasına (pasif de olsa) tepki gösterdi.. Bunu kabullenemediler.

Yeni rejim de bu sivil toplum örgütlerini kendi bekası için tehlike olarak gördü.. Onlara nefes alma imkânı vermemek için elinden gelen herşeyi yaptı, kapılarına kilit vurdu.. Onları yasa dışı ilan etti.. İrtica tehlikesi olarak damgaladı.

Fakat o yapılar yeraltında varlıklarını sürdürdüler..

Yeni rejim kökleşip kendisini güvenceye alınca, bir zaman sonra, yok edemeyeceğini anladığı bu yapıları doğrudan ve dolaylı biçimde kontrol altına alma yoluna gitti.

2000’li yıllarda bu hedefine ulaştı. 

(Kendi “yavru”su olduğu için zaaf gösterip gaflete düşmesi nedeniyle yabancı istihbarat servislerine kaptırdığı FETÖ bir istisna durumunda. Aslında derin devlet ile FETÖ arasında "öz"de bir farklılık yok.. Farklılık sözde.. İkisi de Batıcı.. İkisinin de kıblesi Batı.. "Ağa Batı"nın bu topraklardaki "derin kâhya"sı, "maraba"nın ağa ile doğrudan ilişki kurmuş olmasından rahatsız.. Bu yüzden "derin kâhya" şu sıralarda ağaya da kırgın.. Marabayı da kendisine ihanetle suçluyor: "Nasıl oliy de beni aşıp agaya gidersen lo, agamızın talimatlarını sana ben getirerem lo!")

*

Evet, rejim, yok edemeyeceğini anladığı geleneksel dinî yapıları doğrudan ve dolaylı biçimde kontrol altına alma yoluna gitti.

Olayın mantığı ve mahiyeti, istihbarat servislerinin dünya genelinde mafya çeteleriyle kurduğu ilişki ile aynı..

Prof. Dr. Sait Yılmaz’ın 23 Ocak 2020 tarihli “Mafya, uyuşturucu ve fuhuş..” başlıklı makalesinde şöyle bir cümle var:

“Hemen tüm dünyada küçük büyük birçok istihbarat servisi küresel mafya ile ortaklaşa çalışmakta ve hatta zaman zaman ona rakip olacak düzeyde faaliyetlere girişmektedir.”

Tarikat ve cemaatlerin durumu da aynıdır.. Ya doğrudan bağlantılıdırlar ya da angaje edilmiş ve/veya sızdırılmış elemanlar vasıtasıyla güdülürler.

Sait Yılmaz, “... örtüyü kaldırırsanız … gerçeği yani birbiri içine geçmiş devlet, istihbarat örgütü, mafya ilişkilerini görürsünüz” diyor.

Aynı durum tarikatlar ve cemaatler için de geçerlidir.. Nitekim Nurcu grupların birçoğunun (mesela Kırkıncı Hoca) bu durumda olduğunu bizzat Nurcular itiraf ediyorlar.

Yeni Asya gazetesinin sahibi Mehmet Kutlular, 12 Eylül’den sonra MİT’çi bir albayın kendisine işbirliği teklifinde bulunduğunu açıklamıştı.. 

Yine, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da 2000 yılında hac sırasında cemaatine, MİT’çilerin kendisine işbirliği teklifinde bulunmuş olduklarını, fakat kabul etmediğini duyurmuştu.

Sadece bunlara teklif götürülmüş olduğu zannedilmesin.. Kabul edenler, duyurmuyorlar.. Bu topa hiç girmiyor, MİT’i ağızlarına hiç almıyorlar.

*

Yazımızın başına dönersek, İmam-ı Rabbanî’nin şöyle demiş olduğunu görmüştük:

“Muhterem babamın şöyle dediğini dinledim:

“Yetmiş iki bid’atçı fırkadan pekçoğunun dalalete sapmasına ve doğru yoldan çıkmasına sebep odur ki; sofiye yoluna girmişler, ama işin hakikatına vakıf olamamışlardır. Sülûku tamam etmeden düşmüş ve dalalete sapmışlardır.

“Vesselam..”

Günümüzde tasavvufî hareketlerdeki sapmalara laik (siyasal dinsiz) devletin derin talimatları da eklenmiş durumda..

Selçuklu ve Osmanlı'da devlet kendisini dine (Şeriat'e) iyi kötü uydurmaya çalışıyor, bunu hedefliyordu. Günümüzün laik (siyasal dinsiz) devleti ise "derin" kanallardan dini tahrif edip bozma ve "ulusal çıkar" adını verdiği heva ve hevesi için "kullanma" telaşında.

 

FETÖ ABASI ALTINDAN SOPA GÖSTERMEK

 





Hüseyin Likoğlu, Yeni Şafak gazetesinin son genel yayın yönetmeni..

İbrahim Karagül’ün halefi..

Bugünkü (2 Eylül 2023) azısının başlığı şöyle: “FETÖ, FETÖ’den ibaret değildir”.

Hay maşallah, nihayet bunu anlamayı başarmışlar.

*

Şöyle diyor:

“FETÖ’nün yargı ve emniyetteki mensupları, yasa dışı dinlemeler, kumpaslar ve montajlarla biriktirdiği dosyaları, milli iradeye müdahale için kullanmaya kalkıştılar. Bu uğurda suç ortaklıkları, iş ortaklıkları, hısımlık, nüfuz avcılığı yaparak, amaca ulaşmaya çalıştılar. …”

Evet, FETÖ’nün “milli iradeye müdahale” etmeye kalkıştığını biliyoruz.

17-25 Aralık böyle birşeydi.

Amaç sadece adaletin sağlanması olsaydı mesele yoktu.. Fakat asıl maksat siyaseti (ABD’nin istediği doğrultuda) dizayndı.

O süreçte dört tane bakan gitti.. Evet, bakan.. Ve iktidar, bu bakanlarının arkasında durmadı, duramadı..

Bunu da not etmek gerekiyor.

*

Burada önümüze iki soru çıkıyor.

Birincisi şu: FETÖ’ye izafe edilen bu faaliyet biçimleri sadece ona mı özgü?..

Açık söyleyelim: MİT de böyle çalışıyor mu, çalışmıyor mu?..

Hatta MİT, başta FETÖ olmak üzere hemen her cemaat, tarikat, vakıf, dernek, parti pırtı içindeki adamları vasıtasıyla, bazen fatura onlara çıkacak şekilde faaliyet gösteriyor mu, göstermiyor mu?

FETÖ’nün yargı ve emniyette mensupları vardı da, MİT’in bu kurumlarla bağlantısı yok muydu? 

Yok mu?

Hangi devlet kurumu MİT’çilerden gelen ricaları geri çevirebilir? (Mesela MİT’çi Yılmaz Tekin anılarında müftüleri bile nasıl ziyaret ettiğini ve nasıl işbirliği yaptıklarını anlatıyor. Gerisini siz düşünün.)

MİT’in nasıl çalıştığına gelince.. TRT’nin Teşkilat dizisi önemli ipuçları veriyor. Mesela, fedakâr MİT’çimiz Ömer, düşmanın yanına sızabilmek için adamın kızına yaklaşıyor, onu baştan çıkarıyor. MİT’çi Zehra’nın neyi eksik, o da bazı kişileri tuzağa çekmek için “karşı cins”liğini kullanıyor. Daha neler neler..

MİT’çilerin böyle çalıştığını söyleyen ben değilim.. Devletin televizyonu..

İkinci sorumuza geçelim: FETÖ’ye Likoğlu’nun anlattığı şekilde çalışma aklını, ilk ortaya çıktığı yıllarda MİT’çiler vermiş olabilir mi?

*

Devam ediyor Likoğlu:

"Fetullahçı Terör Örgütü, özünde uluslararası istihbarat örgütlerinin bir aparatıdır. Onun için bu örgüt, küresel istihbaratı çok güçlü olan ülkeler tarafından korunuyor. Bazı İskandinav ülkeleri tarafından himaye edilmesi de o ülkelerin küresel örgütlerin üssü olmalarından kaynaklanıyor. Söz konusu ülkelerin aynı zamanda emperyalist devletlerin uyduları olduğunu unutmayalım."

FETÖ’nün uluslararası istihbarat örgütlerinin bir aparatı haline gelmiş olduğu doğru.

Fakat, şu soruyu kendimize sormadan edemiyoruz: FETÖ, başlangıçta yerli-milli ulusal bir istihbarat teşkilatının aparatı mıydı, değil miydi?

Böylesi yapıları yabancı istihbarat örgütleri aparat olarak kullanıyor da, MİT kullanmıyor mu?

Aparatları haline gelmeyen yapılar için benimsemiş oldukları slogan şu olabilir mi: "Ya aparatımız olacaklar, ya da yok edilecekler!"

Soru şu: Yerli-milliler "aparatları FETÖ"yü fazla destekleyip devasa bir örgüt haline getirince uluslararası istihbarat örgütleri “Bizim Türkiye topraklarında sıfırdan böyle bir yapı meydana getirmemiz mümkün değil, fakat o yapıyı, lideri vasıtasıyla devşirmemiz çocuk oyuncağı" demiş olabilirler mi?

1999 yılında Apo’yu MİT’e verirken Fethullah’ı “tam” kontrolleri altına girecek şekilde Pensilvanya’ya buyur etmiş olabilirler mi?

Bu süreçte MİT ayakta uyumuş, uyutulmuş olabilir mi?

*

Şunu biliyoruz:

O günlerde MİT’çilerin daha 'önemli' işleri vardı.

FETÖ ile bir sorunları yoktu.. Dertleri Siyasal İslam ileydi.. Şeriatçılarlaydı..

Erbakan'ın başında bulunduğu yasal hükümet ile idi.

Şeriatçılara (ve hükümete) karşı yabancı istihbarat örgütleri ile birlikte hareket ediyorlardı.

CIA ve MOSSAD müttefikleriydi. Onlarla işbirliği içindeydiler.

Bunların terörist diye damgaladıkları bazı müslümanları mesela CIA’e verdikleri de medyada yazılıp çizildi.

Çağdaş ve uygar yabancı müttefikleri, 28 Şubat’ta laiklik (siyasal dinsizlik) şövalyesi MİT’çileri ve “vatansever” subayları tepe tepe kullandılar.

Sonra da çöpe attılar.. Son kullanım tarihleri gelmişti.

Ve bunların ayakları suya erdi.. Büyük kazık yediklerini anladılar.

*

Likoğlu’nun sözlerine dönelim:

“En güçlü ortaklık, suç ortaklığıdır. FETÖ bu konuda çok mahirdir. Geçmişte yargı, emniyet ve istihbaratta çok güçlü oldukları dönemde çok kuvvetli bir suç ortaklığı ağı oluşturdular. Mesela bir mafyanın suçunu tespit ettikleri zaman gereğini yapmak yerine mafyayı kendilerine hizmetçi yaptılar. Bir bürokratın görevi kötüye kullanmasını fark ettilerse, gereğini yapmak yerine o bürokratı kendilerine köle yaptılar. İşadamlarının ihaleye fesat karıştırarak iş almasını sağladılar, kendilerine mahkûm ettiler. Nüfuzlu kişilere kadrolu fahişelerini gönderdiler, gizli görüntü çektiler, bu kişileri kendilerine bağımlı hale getirdiler.”

Bu anlatılanlar aslında dinden diyanetten bahseden, “hizmet” edebiyatı ile insanların gönüllerini kazanmaya çalışan bir hareketin değil, istihbarat teşkilatlarının çalışma yöntemi.

Günümüzün çağdaş, uygar, vatansever, işbilir, profesyonel, laik (siyasal dinsiz), “duygusallıktan uzak” istihbarat servisleri tam da bunları yapıyor, ağlarını böyle kuruyorlar.

Bu işleri öyle ustaca yaparlar ki, fatura genellikle kendilerinin değil, sızdıkları ve kullandıkları yapıların (cemaat, tarikat, mafya çetesi, parti, dernek, vakıf vs.) hesabına yazılır.

Özellikle dinî grupların liderleri (ya da o liderlerin en yakınları, en güvendikleri kişiler, oğulları, kardeşleri, kadîm dostları ve dava arkadaşları vs.) bu tür yöntemlerle “kontrol” altına alınır.

İstihbarat örgütleri bunlara “suç” işleme imkânı ve fırsatı verirler, bunun zeminini hazırlarlar, şayet bunlar ticaretle meşgulseler ihaleye fesat karıştırarak iş almalarını sağlarlar, kadrolu fahişelerini (fahişe olarak değil, irşad olmak isteyen tesettürlü din kardeşi olarak) gönderirler (İşin sonunun nereye varacağı bellidir. Kaset çekilir, kasalara kilitlenir, mürşidimiz, abimiz, şeyhimiz, hocamız, namuslu dindar lider olarak "İslam'a hizmet"e devam eder).

Sonrası, “klasik son”.. 

Mürşidimiz, hocamız, abimiz yerli-milli, vatansever, devletçi, devletine sadık, milli mücadelenin Mustafa Kemal gibi kahramanlarını da minnet ve şükranla yâd eden (en azından aleyhlerinde konuşmayan) “gönül ehli”, elinden ve dilinden kimsenin incinmediği bir muhabbet fedaisi, sevgi pınarı haline gelir.

Tek derdi "milli birlik ve beraberliğimizi dinamitleyen, fitne çıkaran aşırılar" olur.

*

Evet, dediğim gibi, bu anlatılanlar aslında dinden diyanetten bahseden, “hizmet” edebiyatı ile insanların gönüllerini kazanmaya çalışan bir hareketin değil, istihbarat teşkilatlarının çalışma yöntemi.

Bunu da Hüseyin Likoğlu’ndan öğrenmiş olduğumu varsayabilirsiniz.

Çünkü sözlerinin devamı şöyle:

“Örnekler sıralamakla bitirilemez. Bunu yıllardır yapıyorlar. Bu yöntem uluslararası istihbaratı güçlü olan ülkelerin yöntemidir. ABD’li milyarder, sözde işadamı Jeffrey Epstein ne ise, Fetullah Gülen de o dur.”

“Bu yöntem(ler) uluslararası istihbaratı güçlü olan ülkelerin yöntemidir”miş..

Son zamanlarda birileri MİT’in artık uluslararası çapta güçlü bir istihbarat teşkilatı haline gelmiş olduğunu söylerken bunu anlatmaya çalışıyor olabilirler mi?

Bana kalırsa MİT'çiler (damarlarındaki laik kandan aldıkları kudretle), bu yöntemleri zaten uygulamaktaydılar, hatta bu konuda müttefikleri uluslararası istihbarat teşkilatlarına ders verebilecek hale gelmişlerdi..

Yalnız bu yöntemleri (diğer uluslararası çapta güçlü istihbarat teşkilatlarının aksine) daha çok kendi vatandaşları üzerinde uyguluyorlardı.

*

Likoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Fetullahçı Terör Örgütü bilinenin ötesinde bir örgüttür ve ABD’deki elebaşı Gülen’in kurduğu bir örgüt de değildir. Bu topraklarda çok daha eski yıllarda kurulmuş bütün örgütlerin son çatısıdır.”

Gülen kurmadıysa kim kurdu?

Bunu da söyleseydi iyi olurdu.

Likoğlu’nun sözlerinin devamı, bir istihbaratçının kaleminden çıkmış gibi görünüyor:

“FETÖ gerçekten biterse bilin ki yerine bir örgüt ikame edilmiştir. Zaten son zamanlarda bu yönde emareler görülmeye başlandı. FETÖ’cü olmayan ama FETÖ’vari yöntemler kullanan bazı gruplar türedi. Eğer, ‘bu gruplar FETÖ’nün işlevini yerine getirir’ kanaati oluşursa işte o zaman FETÖ biter. Bir bakmışsınız bu zamana kadar Fetullahçı alçakları himaye eden devletler, bir bir bunlardan kurtulmaya çalışır. Dolayısıyla sadece FETÖ ile değil, yerine ikame edilmek istenen yapılarla da kesintisiz mücadele edilmeli.”

*

Bu sözler yanlış değil, doğru..

Sorun şurada: Bu tür doğru tespitler, yanlış maksatlar için vasıta haline getirilebiliyor, istismar edilebiliyor.

Hz. Ali k. v.’nun tabiriyle, hak söz ile batıl kastedilebiliyor.

Böyle konuşan birinin bunları gerçekten samimi, dürüst ve iyi niyetli bir şekilde mi söylediğini, yoksa (aparat haline gelmeyi kabul etmeyen) birilerini “Sen de gelecekte bir FETÖ olabilirsin, sende o potansiyel var” diyerek ezmek için bahane mi üretilmeye çalışıldığını kestirmek zor.


ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN İBN ARABÎ ELEŞTİRİSİ

 












Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı eserinin üçüncü cildinin ilgili bölümü “Âlemin (evrenin) Allah karşısındaki konumu” başlığını taşıyor.

Söze, vahdet-i vücut anlayışının “Allah ile âlemin birleşikliği (ittihadi)” inancına dayandığını, ve aklın bedahetinin, özellikle de muvahhid Müslümanın aklının,  her ne kadar sufîlerden birçoğu bu düşünceyi savunmuşlarsa da, onu reddettiğini söyleyerek başlıyor. (Mustafa Sabri, Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, 2. b., Beyrut 1981, s. 85; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl, C. 3, çev. Hüseyin Nohut, Sontra/Almanya 2023, s. 84.)

Ve insanların birçoğunun bu sûfîleri usûlü’d-dîn âlimlerinden daha üstün bir mertebede gördüklerine, onlar vasıtasıyla “Doğu’nun eski bir dalâleti”nin bazı müslümanların inancına girdiğine dikkat çekiyor. (Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, s. 86; Mevkıfu’l-Akl, C. 3, s. 85.)

*

Bu “sufîlerin usûlü’d-dîn âlimlerinden üstün mertebede kabul edilmesi” meselesi önemli.

Sufîlerin (gerçek sufîlerin, günümüzde sayıları çoğalmış olan “sufîlikten nasipsiz tarikatçılar” kalabalığının değil), nefsi terbiye ve tezkiye konusunda söyleyecek sözleri bulunmakla birlikte, itikad bahsinde (şayet kelam ilminde bir İmam Matüridî gibi içtihat mertebesine ulaşmamış iseler) konuşmaya hakları yoktur.

Yani “keşf”lerine dayanarak itikadî konularda ileri geri konuşmaya hakları bulunmamaktadır.

Tıpkı fıkıh alanında olduğu gibi..

Bir sufî, bir İmam-ı Azam, bir İmam Malik gibi fıkıhta derinleşmemişse, tutup “keşf”ine dayanarak fetva vermeye kalkışamaz.

Amelî hususlarda keşfine dayanarak ileri geri konuşmaya hakkı bulunmayan bir adamın itikadî konularda konuşma hakkı hiç olamaz.

Bu noktada keşf ü keramet sahibi olarak bilinmenin bir önemi yoktur.

Bir sufînin salt “keşf ü keramet”ine dayanarak itikat ve fıkıh konularında ahkâm kesmeye hakkı bulunmadığı gibi, o şekilde ahkâm kesmiş olan bir başka sufinin (“Bunlar irfan sahibidir, bir bildikleri vardır” diyerek) peşine düşmesi de kendisine helal olmaz.

Çünkü, keşf menşeli iddiaların itikat açısından değerinin sıfır olması bir yana, itikatta delilsiz, senetsiz sepetsiz “taklid”in “günah” olduğu kesindir.

*

Böyle davranan biri isterse keşf ü kerametiyle tanınan biri olsun, durum değişmez.

Mesela Akşemseddin’i alalım..

İstanbul’un fethini müjdelemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabrini keşfetmesi gibi “keramet”leri var. Ancak, bu tür “dünyevî” sayılabilecek keşfler, sahibinin itikadî ve fıkhî meselelerdeki “keşf”lerine de itibar edilmesini gerektirmez. Mesela Naima Tarihi’nde anlatıldığı üzere Lala Mustafa Paşa, İran seferi sırasında Kars’ta, kendisinin ve bir çavuşun gördüğü rüya üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun kabrini “keşf” etmiş ve üzerine bir türbe, yanına da bir cami yaptırmış bulunuyor. Bu keşfi Lala Mustafa Paşa’yı ne peygamberler gibi “masum” bir insan haline getirir ne de her sözünü ve kanaatini dinde “delil” katına yükseltir. (Yeri gelmişken burada bir hususu da belirtelim: Ebu’l-Hasan-ı Harakanî, Nakşbendiye ve Yeseviye tarikatlarının silsilelerinin kendisine ulaştığı büyük bir zattır. Böyle olmakla birlikte İmam-ı Rabbanî Mektubat’ta onun bir sözünü tenkit etmekte ve reddetmektedir. “Benim pirimdir, şeyhlerimdendir, her sözünü tasdik etmeliyim, yoksa edepsizlik etmiş olurum vs.” dememektedir.)

Bir insanın keşf ü kerametinin bulunması, onun bir peygamber gibi “masum” ve de “dinî konularda yanılmaz” bir insan gibi kabul edilmesini gerektirmez.

Diyelim ki böyle bir insan, kalan ömründe bir “masum” gibi hiç günah işlemeden yaşadı ve dinî konularda da yanılmadı, yine de sizin ona “yanılmazlık ve masumiyet” atfetmeniz caiz olmaz. Böyle düşündüğünüz anda siz sapıtmış, yoldan çıkmış olursunuz.

Ve keşf adına itikatla ilgili bir şey söylediği zaman da onun o sözlerine değil, kendi (delil eksenli) araştırma ve tahkikinize dayanmakla, onu “taklid” etmemekle yükümlüsünüzdür.

Diyelim ki müktesebatınız yetersiz olduğu için “tahkik” ehli olamıyorsunuz, “taklid”le yetinmek zorunda kalıyorsunuz, o durumda da başvuracağınız adres Akşemseddin gibi sufîler olmamalıdır, İmam Matüridî rh. a. gibi itikat alanının imamları olmalıdır.

Sufîlerin kerametleri, onların şahsı için Allahu Teala’nın (bir imtihanı, bir sınaması değil de) mahza bir lütfu olsa bile, senin için “imtihan” olmaktan çıkmaz.

Onları ve sözlerini edille-i şer’iyye katına yükseltmemen, onların da senin gibi “yiyip içen” aciz birer kul olduklarını hiç unutmaman gerekir.

*

Vahdet-i vücud felsefesinin Tanrı (Allahu Teala) ve âlem (evren, kâinat) hakkında yeni bir anlayış getirmiş olduğu kesindir.

Bu anlayış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çektiği gibi, (anlatıldığı şekliyle) ne “akıl ile idraki mümkün olmayan manevî/tasavvufî bir ‘hâl’"dir –Ki o takdirde hiçbir şey söylemeyip susmaları gerekirdi-, ne de –ancak benzer bir manevî keşf tecrübesi yaşamış olanların anlayabileceği türden- bir keşftir.

Kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefedir; ve felsefe yapılarak savunulmaktadır.

Evet, vahdet-i vücud düşüncesi, İslam düşünce geleneği (ve tasavvuf hareketi) içinde sonradan ortaya çıkmış yeni bir anlayıştır.

Yani bid’attir.

*

Bu konuyu “temel ilkeler” ve “usûl” açısından ele almak gerekir.

Olaya ayrıntılar düzeyinde bakmak, “Yok falan şöyle bir keşf yaşamış, yok filan büyük sufî, İbn Arabî için şöyle olumlu ifadeler kullanmış” türünden ayrıntı kabilinden ve konunun özü ile alâkasız lafları dikkate almanın bir yararı da, anlamı da yoktur.

Filan veya falan âlim ya da sufînin ne dediğinin önemi bulunmuyor, önemli olan Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ne demiş olduğudur.

Rasulullah s.a.s.’in de kıyamete kadar gelecek olan her herzevekilin adını verecek hali yok; herkesi onunla tartalım diye bize genel ilkeyi (ya da ölçüyü) veriyor:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı’dır, yolların en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes (sonradan ihdas edilmiş) olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'attır, her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir.”

(Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22)

Evet, vahdet-i vücutçuluğun İslam düşünce geleneği içinde sonradan ortaya çıktığı kesindir. Bid’attir.. Üstelik mesele amelî de değil, itikadî nitelikte.. Adam Allahu Teala hakkında (İslam dışı felsefelerin etkisiyle) “yeni bir anlayış” icat etmiş durumda.

Elimizde Rasulullah s.a.s.’in verdiği ölçü varken (keramet göstersin göstermesin) falanca sufînin İbn Arabî için olumlu konuşmuş olmasına itibar edemeyiz.

Üstelik bu İbn Arabî, Şeyhülislam’ın dikkat çektiği (ve İmam-ı Rabbanî’nin de Mektubat’ta vurguladığı gibi), Hz. Ebubekir r. a.’in “Allahu Teala’yı idrakten aciz olduğunu bilmen idrakin kendisidir” anlamına gelen sözünü aktararak böyle söyleyenlerin ilim ve irfandan nasipsiz cahil olduklarını söyleyebilmiş, Sıddîk-i Ekber’i aşağılayabilmiştir.. Kendisi “irfan” sahibi ya, “irfansız” Hz. Ebubekir’i aşağılama hakkını kendisinde buluyor.. Edep harikası..

Evet, vahdet-i vücut anlayışının “itikadî bir bid’at” olduğunu bilmek, onun hakkında verilecek hüküm için yeterlidir.. Bu konuda yapılan laga lugaya, gereksiz gevezeliğe itibar etmeye lüzum yoktur.

*

Şeyhülislam’ın konuyla ilgili sözlerini özetlemeye devam edeceğiz inşaallah.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...