MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ







ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ – 24

 

En kara Ankara Ekolü yetiştirmesi Doç. İlyas Canikli'nin Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de de yer alan 12 Halife konulu hadîs hakkında yazmış olduğu şu talihsiz sözlerini tartışıyorduk:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Etken adını verdiği vesvese, kuruntu, vehim, uydurma ve safsatalardan üçünü, önceki yazılarda tartışmıştık.

Geriye rivayetlerin "kendi aralarında çelişiyor olması" palavrası kaldı.

Hilafet konulu sahih hadisleri uydurma ilan etmek için sözde akademik çalışma yapıp doktora tezi unvanlı bir müsvedde karalamış olan bu şahsın, çelişkiden bahsettiğine göre, tezinde bunları sıralamış olması gerekiyor.

Güya sıralamış. Okuyalım:

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, “On iki halife...” rivayetlerindeki dikkat çeken farklılıkları şu şekilde özetlemek mümkündür: 

Kaynaklarda yer alan on iki halife rivayetinde, on iki halife ile İslâm’ın aziz olacağı, bazı rivayetlerde “On iki emîr” ifadesinin yer aldığı, on iki halife veya on iki emîrin hepsinin de Kureyş’ten olacağı, bazı rivayetlerde on iki halifeden sonra, karışıklığın çıkacağı, bazılarında ise, “On iki halifenin” içinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın isimlerinin yer aldığı görülmektedir. Yine bu rivayetlerde göze çarpan ortak nokta, dinin kaim olmasıyla on iki halife arasındaki ilişki ve on iki halifeden sonra yalancı kimselerin ortaya çıkacağı, Müslümanlardan bir grubun, Kisra ailesinin hazinesini ele geçireceği gibi hususların dile getirilmesidir. 

Ayrıca, on iki emîre uyulduğunda, bu dine hiçbir ayrılık ve muhalefet hareketinin zarar veremeyeceği, kıyametin kopması veya on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri, on iki halife (emîr) rivayetlerinde dile getirilen hususlardır.

Bazı rivayetlerde Saffah, Mansur ve Mehdî gibi halifelerin isimlerinin yer aldığı görülmektedir. 

Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, “halife” ve “emîr” kavramları yerine, “melik” kelimesi kullanılmaktadır. Halifelerin sayısı ile İsrailoğulları'nın yöneticilerinin sayısı kadar olacağının haber verilmesi de on iki halife rivayetlerinde dile getirilen hususlardandır. Ayrıca bu rivayetlerde, Hz. Peygamberin bu sözü söylerken, hangi mekânda olduğu hususunda birlikteliğin olmadığı görülmektedir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin mescidde olduğu ifade edilirken, bir rivayette de Hz. Peygamber’in bu sözü Veda Haccı’nda söylediği görülmekte ve bazılarında, herhangi bir yer belirtilmemekte sadece Hz. Peygamberin insanlara hitap ettiği haber verilmektedir. Bazı rivayetlerin sonunda da bu on iki halifeden ikisinin Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Tevrat’ta ümmetin on iki meliki olduğu bildirilmektedir” denmektedir. Neredeyse rivayetlerin hepsinin sonunda, Cabir b. Semure Hz. Peygamberin ne dediğini tam anlayamadığını ifade etmekte, Hz. Peygamberin ne dediğini babasından sorarak öğrendiğini söylemektedir. Kısaca rivayetler tek tek incelendiğinde bazı farklılıkların yer aldığı görülmektedir. (187-8)

*

Evet, bütün yazabildiği bu.

Görüldüğü gibi, ortaya koyabildiği herhangi bir çelişki yok. 

Bozukluk rivayetlerde değil, kendi şaşı ve miyop gözünde.. 

Bulabildiği bir çelişki yok, fakat yalan bol.. 

Mesela "Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, 'halife' ve 'emîr' kavramları yerine, 'melik' kelimesi kullanılmaktadır" diyor (s. 187), biz de "Ne arsız, ne utanmaz adammış" demekten kendimizi alamıyoruz. 

Çünkü söz konusu kitapta yer alan hadîslerde "halife" ve "hulefa" kelimeleri de geçiyor. Nitekim kendisi de, tezimsisinin dört sayfa öncesinde "Nuaym’ın Fiten’inde 'On iki halife' ifadesinden başka, 'On iki emîr' de yer almaktadır" diyor (s. 183). 

İşin en tuhaf tarafı ise şu: Bir önceki yazıda göstermiş olduğumuz gibi, rivayetlerden birinde geçen ribbiyyûn kelimesini melik diye aktarmış durumda.

Bu, şaşılık ve miyopluktan da öte birşey..

Ribbiyyûnu melik olarak görmek için insanda nasıl bir görme bozukluğu olmalıdır, bilemiyorum.

*

Rivayetler arasında bazı farklılıklar bulunması çelişki anlamına gelmez, farklılık ve çelişki ayrı şeylerdir.

İnsanlar bir sözü naklederken bazen (hatta genellikle) kendi kelime dağarcıklarındaki eşanlamlı kelimeleri kullanırlar. Birinin "emir" dediği yerde diğeri "imam" veya "halife" diyorsa, bu, çelişki anlamına gelmez. 

Erdoğan için birisi lider, diğeri reis, ötekisi başkan, bir başkası cumhurbaşkanı, beşinci birisi devlet başkanı, altıncı birisi reisicumhur dediğinde, bunlar çelişki sergilemiş mi olurlar?!

Rivayetlerde melik kelimesinin geçmesi çelişki olarak nitelendirilemez, çünkü bu, bazı halifelerin melik durumunda olacakları anlamına gelir.

Fakat Doç. Canikli melik kelimesinden söz ederken başka bir sahtekârlık daha yapıyor. "Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, 'halife' ve 'emîr' kavramları yerine, 'melik' kelimesi kullanılmaktadır" derken, Fiten'deki "melik" kelimesi geçen rivayetlerin hadîs oldukları izlenimini veriyor..

Oysa, söz konusu rivayetler hadîs değiller.

Başka birilerinin sözü.. (Bakınız: Nuaym, b. Hammad el-Mervezî, Kitabu'l-Fiten, C. 1, Kahire: Mektebetu't-Tevhîd, 1412/1991, s. 96.)

*

Hadîsin nerede söylenmiş olduğu konusundaki ihtilaf da hadîsin kendisine ait bir çelişki olarak görülemez. 

Bu, ravîler arasındaki çelişkidir. 

"Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin mescidde olduğu ifade edilirken, bir rivayette de Hz. Peygamber’in bu sözü Veda Haccı’nda söylediği görülmekte ve bazılarında, herhangi bir yer belirtilmemekte" ise, yapılacak şey, tek kalan Veda Haccı seçeneğini bir tarafa bırakıp sayıca daha çok olan "bazı" rivayetlere itibar etmektir. 

Rivayetlerin bazılarında herhangi bir yer belirtilmemesini sorun yapacak kadar yapmacık bir hassasiyet sergileme aptallığından da uzak durmak gerekir, çünkü hadîs rivayetinden maksat memleket mekânları hakkında bilgi vermek değildir.

Ankara Ekolü mensuplarının idrak zaafiyeti ile malul bir taife olmaları hasebiyle, kafalarındaki takır tukur sesler çıkarıp tekleyen dişlileri çalıştırmak için müşahhas örnek vermek gerekiyor: 

Diyelim ki eski bir dostunuzla, ilk nerede karşılaşıp tanışmış olduğunuz hususunda konuşuyorsunuz. Siz diyorsunuz ki "Fî tarihinde falanca etkinlikte filanca kişi bizi tanıştırmıştı".. Arkadaşınız da, "Ben öyle hatırlamıyorum.. Falanca arkadaşı ziyarete gitmiştim, sen de yanındaydın, o tanıştırdı" diyor. İmdi, sizi bu sırada dinleyen üçüncü bir kişi, "Sözlerinizde çelişki var... Demek oluyor ki siz hiçbir zaman tanışmadınız, böyle bir ilk tanışma hiçbir zaman olmadı" derse, siz onu, "Yaşa, var ol kardeş, biz bunu hiç düşünememiştik" diyerek alkışlar mısınız?

*

Öte yandan, faraza rivayetler arasında çelişki bulunsa bile, bu, çelişen bütün rivayetlerin yanlış ya da geçersiz (uydurma) olması anlamına gelmez. 

Hatta bazen, çelişkili iki ifadeden biri mutlaka doğru olmak zorundadır. Mesela birisi “İlyas Canikli dürüst bir adamdır”, bir başkası da “İlyas Canikli dürüst bir adam değildir” diyerek çelişkili konuştuklarında, bu ifadelerden biri mutlaka doğrudur.

İkisi birden doğru ya da ikisi birden yanlış olamaz.

Bazen çelişen iki ifadenin ikisi de yanlış olabilir, fakat yanlışlıklarının nedeni olarak aralarındaki çelişki gösterilemez. Mesela perşembe günü iki kişiden biri “Bugün çarşambadır”, diğeri de “Bugün cumadır” iddiasında bulunduklarında ikisi de gerçek dışı konuşmuş olurlar, fakat bunun nedeni, birbirleriyle çelişkiye düşmüş olmaları değildir. Gerçek neden vakıaya (realiteye, gerçekliğe) aykırı konuşmuş olmalarıdır. Bu iki kişiden biri “Bugün perşembedir” deseydi yine çelişkiye düşmüş olacaklardı, fakat bundan hareketle ikisinin sözünün de yanlış olduğu sonucuna varamayacaktık.

Kısacası, iki söz (rivayet) arasında çelişki bulunması ikisinin de yanlış olmasını gerektirmez. Ve bunu bilmek için Mantık ilmini okumuş olmak da gerekmiyor, normal bir zekâya ve sağduyuya sahip olmak yeterlidir.

Bazı insanlar yaratılıştan, bu kadarcık bir zekâya bile sahip olmayabilirler, bundan dolayı onları küçümsemek ve tahkir etmek yanlış olur. Fakat bir kimse bilim adamı olarak, akademisyen olarak ortaya çıkıp ahkâm kesiyorsa, ondan zekâ bakımından normal bir insan performansı beklenir.

Hele de dinî konularda ahkâm kesiyorsa..

Canikli’nin böyle bir mantık hatası sergilemesinin nedeni, şayet devasız bir geri zekâlılık değilse, ancak bariz bir kötü niyet ve kalp eğriliği olabilir.. Üçüncü bir şık yok.

Burada sorun salt İlyas Canikli’nin şahsıyla da alâkalı değil.. Tez danışmanı hayırsız Prof. Hayri Kırbaşoğlu ile tez jürisi üyelerinin bu şahsa “Sen ne saçmalıyorsun, böyle tez mi olur!” demeleri gerekirdi.

İmam Buharî ve İmam Müslim’lere çemkiren bu şahsın ahmaklık ve hadsizlik imalathanesinde kahve dövücünün hınk deyicisi rolünü üstlenmemeli, bu cinayete ortak olmamalıydılar.

Fakat mesele onların şahsıyla da ilgili değil.

Ortada laik (siyasal dinsiz) rejim ile mevcut ilahiyatlar arasındaki “örtülü” derin ilişkilere kadar uzanan bir “yapısal bozukluk” var.

*

Evet, bir söz söylemişseniz ve bunu sizden duyan on kişiden beşi "Şöyle dedi", üçü "Böyle dedi", ikisi de "Şunun bunun gibi birşey dedi" diye farklı ifadeler kullanmışlarsa, bundan, sizin o sözü hiç söylememiş olduğunuz sonucuna varılamaz. 

Burada araştırılması gereken şudur: Bunlardan hangisi doğru ya da doğruya en yakın?

Ancak, gerçekte burada tartışma konusu yaptığımız rivayetler arasında böylesi bir çelişki (tezat, zıtlık) mevcut değil. 

Birbirini çürütmeyen farklılıkları çelişki olarak değerlendirmek, çelişki ile farklılık arasındaki ayrımı bilmemek anlamına gelir. 

*

Bu şahsın yaptığı çarpıtmalardan biri de şu:

"Ayrıca, on iki emîre uyulduğunda, bu dine hiçbir ayrılık ve muhalefet hareketinin zarar veremeyeceği, kıyametin kopması veya on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri, on iki halife (emîr) rivayetlerinde dile getirilen hususlardır."

Gerçekte "on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri" diye birşey yok. Bu, Canikli şaşkınının fikirsizliğinin ve angutluğunun ürünü bir cılk kuruntu.. 

Tam tersi söz konusu, İslam'ın aziz olduğu zamanların 12 halifenin emirlik dönemlerine denk düştüğü bildirilmiş oluyor. 

Bu zavallı akademikimsinin bir başka yalanı da şu: "Bazı rivayetlerde Saffah, Mansur ve Mehdî gibi halifelerin isimlerinin yer aldığı görülmektedir."

"Ler"li "bazı rivayetler"de değil, bir tek rivayette..

Bir tek rivayet bu şahsın elinde bazı rivayetler haline geliyor..

Hayır, vatandaşın mübalağacılığı çocuklar için masal yazıyor olmasından kaynaklanmıyor, yaşı ilerlemiş çocuk ruhlular için doktora tezi karalıyor.. Hem de dinî konuda..

Burada ikinci bir sorun da şu: Bazı rivayetlerden (aslında tek rivayet) söz ederken onlar sanki hadismiş gibi bir izlenim verecek şekilde idare-i kelam ediyor.. Oysa o "bazı rivayetler" (yani tek rivayet) İbn Abbas r. a.'in sözü:

Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife” ifadesinden başka, “On iki emîr” de yer almaktadır. Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: “...On iki halife sonra emîr..” rivayetin son kısmında ise, İbn Abbas, Saffah, Mansur, Mehdî’nin isimlerine yer vermekte bu işi Hz. İsa’ya kadar götüreceklerini ifade etmektedir. (s. 193)

"İbn Abbas'ın şöyle demiş olduğu rivayet edilmiştir" demesi gerekirken "Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir" diyor.

Sözün söyleniş biçiminden, İbn Abbas r. a.'in Hz. Peygamber s.a.s.'den böyle bir rivayette bulunduğu zehabına kapılıyorsunuz, değil mi? 

Hayır, İbn Abbas Hz. Peygamber s.a.s.'den böyle bir rivayette bulunmuş değil.. Meşhur Saîd bin Cübeyr, İbn Abbas'tan böyle bir sözü nakletmiş. (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96)

(Ashab bazen Rasulullah s.a.s.’den duydukları bir hususu, belki naklederken hata yapar da günaha gireriz diyerek kendi sözleriymiş gibi söylemişlerdir. Aynı hassasiyetin bizde de bulunması gerekir. İbn Abbas r. a.’in sözünü İbn Abbas’ın sözü olarak nakletmek, hadismiş intibaını vermekten kaçınmak gerekir. İbn Abbas’ın Kitabu'l-Fiten’de geçen bir sözünü senet tenkidi bile yapmaya gerek görmeden alıp sahih rivayetleri uydurma ilan etmek için kullanmak ilim adamlığı ciddiyeti ile de, ilim ahlâkı ile de bağdaşmaz.)

*

Yukarıda Canikli'den yaptığımız alıntıda şu ifade de geçiyor:

Bazı rivayetlerin sonunda da bu on iki halifeden ikisinin Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Tevratta ümmetin on iki meliki olduğu bildirilmektedir” denmektedir. 

Tevrat meselesi yine karşımıza çıkmış bulunuyor.

Tevrat’ta bu ümmetin (halife anlamında) 12 melikinin bulunduğunun bildiriliyor olması mümkün değildir, çünkü Dört Halife (Hz. Hasan’la beş halife) melik değildiler.

Bu ümmetin yüzlerce meliki (padişah, sultan, şah, han vs.) mevcut, fakat bunlar “ümmetin tümüne” hükmedebilmiş değiller.. Bu birlik ve beraberlik olgusu, idarenin Emevîler’den Abbasîler’e geçmesi ile birlikte son buldu, çünkü Endülüs ayrı baş çekti.. Ümmet bir daha da yekpare bir bütün olamadı. Sonraki dönemlerde parçalanmanın boyutları daha da büyüdü. Mesela Osmanlı hilafeti İran, Özbekistan, Fas, Afganistan ve Hindistan (Babür İmparatorluğu) için birşey ifade etmiyordu.

Öte yandan, 12 rakamına ulaşmak için Serc el-Yermûkî gibi Tevrat'a gitmeye gerek yok.. (Eğer haberiniz varsa) Kur'an'a bakmak yeterli..

Nitekim, Canikli şapşalı, tezimsisinde şunu diyor:

On iki rakamı Kur'an’da iki yerde geçmektedir. Bu ayetler şunlardır: “And olsun ki Allah İsrailoğullarından söz almıştı. (kefil olarak) içlerinden on iki de başkan göndermiştik...” 5. Maide,12;. “Biz İsrailoğullarını oymaklar hâlinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya , ‘Asanı taşa vur!’ diye vahyettik. Derhal on iki pınar fışkırdı...” 7. Araf, 160; On iki sayısının geçtiği bu iki ayetten birincisi, siyasî nitelik taşımaktadır. Ancak Kur'an’da siyasî anlamda “On iki başkan” geçti diye ilgili ayetin yukarda zikrettiğimiz rivayetlerle ilişkilendirilmesi söz konusu değildir

Görüldüğü gibi hassas şapşal "Kur'an’da siyasî anlamda 'On iki başkan' geçti diye ilgili ayetin yukarda zikrettiğimiz rivayetlerle ilişkilendirilmesi söz konusu değildir" diyor.

*

Ne demek istiyor?

İki ihtimal var..

Birincisi şu: Canikli "(Hadîs-i şerîfe ait) söz konusu rivayetlerle Kur'an’da yer alan 'On iki başkan' ifadesi arasında ilişki kurmak söz konusu olamaz, bu, yersiz ve gereksiz bir yakıştırmada bulunmak anlamına gelir" diyor olabilir. 

Bu durumda ona, "Peki Tevrat söz konusu olunca bunu niye demiyorsun?" denilir.

İkinci ihtimal, Canikli'nin, "Kur'an ile rivayetler arasında böyle bir ilişkiyi kimse kurmamış, fakat Tevrat ile kurulmuş, o halde Tevrat ile bir ilişkilendirme söz konusu, fakat Kur'an ile ilişkilendirme söz konusu değil" diyor olmasıdır.

Bunun aptalca bir akıl(sız) yürütüş olduğu açık da, bu, Canikli'den beklenebilecek bir angutluk.

Bu durumda da ona şunu demek gerekir: Madem böyle bir ilişki söz konusu olabiliyor, "Tevrat'la değil Kur'an'la ilişkili olması daha akla yatkındır" niye demiyorsun?

Demez!

Demez, çünkü, hadîsi inkâr edip hadîs kâfirliği (örtücülüğü) yapmak için, Kur'an'la ilişkilendirilmesi ihtimalini görmezden gelmesi, hatta görmezden gelmekle de yetinmeyip bu ihtimale karşı Don Kişotvari bir saldırıya geçmesi, "Kur'an ile ilişkilendirme söz konusu değil" demesi gerekiyor.

*

Bununla birlikte, Nuaym bin Hammad’ın Fiten’inde konuyla ilgili bir hadîs yer alıyor.

Fakat İlyas Canikli nedense bu rivayeti görmezden gelmiş.

Ravî, ashabdan Abdullah ibni Mes’ud r. a.. Ondan rivayet edenler sırayla Şa’bî, Mücalid b. Saîd ve İsa b. Yunus.. Hadîs şöyle:

Benden sonra Musa’nın nakîbleri (nukabâ) sayısınca halife olacak.” (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 95)

Nakîb, yardımcı başkan demek oluyor. Yahudi milleti Hz. Yakub a. s.’ın 12 oğlunun soyundan gelen 12 kabile (sıbt) durumundaydılar ve bunlardan her birini temsilen bir kişi Hz. Musa a. s.’ın nakibi durumundaydı.

Görüldüğü gibi bu hadiste Tevrat’a herhangi bir atıf yok..

Ortada bu hadîs varken onu görmezden gelmek ve (bir önceki yazıda anlattığımız gibi) Serc el-Yermûkî diye birinin Tevrat’ta şunu buluyorum. Bu ümmette on iki ribbiyyûn vardır, onlardan biri peygamberleridir. Adetleri tamamlandığında azgınlık yaparlar ve haddi aşarlar, aralarında kötülük ortaya çıkar” şeklindeki sözüne sarılmak ilim adamı ciddiyeti ile bağdaşır mı?!

Üstelik Serc’in sözünü, onun rivayet ettiği bir hadismiş izlenimi verecek şekilde naklediyor ve ribbiyyûn kelimesini de melik olarak aktarıyor.

Dahası, Serc’in sözü halifelerin sayısını 11’e indiriyor (çünkü 12’den biri, peygamberleri).

*

Evet, görüldüğü gibi, Canikli şapşalın çelişki diye sıraladığı (fakat açıkça çelişki demeye cesaret edemeyip farklılık diye aktardığı) hususlar, ciddiye alınacak şeyler değil.

Fakat, bundan hareketle hadîsi uydurma ilan edip selef âlimlerini yalancılıkla ve sahtekârlıkla suçlayabiliyor.

Ve ülkemiz, böylesi ilahiyatçılar ve ekolleri sayesinde İslam'ın değil fakat laikliğin (siyasal dinsizliğin) en sağlam "son kalesi" olma yolunda devasa adımlarla hızla mesafe katediyor. 

Bu alâmetler ülkemizin kıyametini hazırlıyor. 

*

On iki halife hadisini uydurma ilan eden şahsın tezimsisinde şu satırlar da yer alıyor:

Aynı rivayet Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855)’in el-Musned’inde ise, değişik lâfızla şu şekilde yer almaktadır: “Kureyşten on iki halife yönetime geçtiği müdetçe din her zaman kaim olacaktır. Sonra kıyametin kopmasından önce yalancı kimseler ortaya çıkacaktır. Müslümanlardan bir grup çıkacak, Kisra ve Kisra ailesinin beyaz hazinesini getirecektir. Allah içinizden birinize hayır verdiğinde, önce kendisinden, sonra da ev halkından başlasın. Ben sizi Kevser Havuzu başında bekleyeceğim.” Hadisin ravilerinden Hammad b. Halid güvenilir ve hadisleri sıhhatli kabul edilmiştir. Ummî olup hadislerini yazmaz sadece ezberden okuduğu nakledilmektedir. Ebû Zi’b (Muhammed b. Abdurrahman b. el-Muğîre) (ö. 158/775) hadis rivayetinde güvenilir olarak nitelendirilmiş ve kendisinden hadis rivayet edilmiştir. Buna rağmen onu zayıf kabul edenler de olmuştur. Muhacir b.  Mısmar (ö. 105/724), güvenilir ve rivayetleri sıhhatli olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla on iki halife rivayetinin Ahmed b. Hanbel isnadı problemsizdir. (s. 177-8)

Problemsizse, niye sen problem çıkarıyorsun, muhterem?

Demek ki hadîste problem yok.. 

Problem, Ankara Ekolü'nünün ve ardındaki "güncellemeci" laik (siyasal dinsiz) derin devlet akıl(sızlığ)ının Goldziher-Schacht tipi muasır medeniyet seviyesini, yani tek dişi kalmış canavarlığı yücelten zihniyetinde.

Bu zihniyet hilafet kurumunu yok etmiş, fakat bunu yeterli görmüyor, “hilafetçi zihniyet”i de yok etmek, kendi laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir güncellenmiş İslam üretmek için ilahiyatlar eliyle “dine operasyon çekiyor”.


MASALIN BİLE BİR KENDİ İÇ MANTIĞI VARKEN ANKARA EKOLÜ TİPİ AKADEMİK CÜRUFTA NEDEN YOK?

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 22

 

Bir önceki yazıda, Doç. İlyas Canikli'nin şu sözlerini aktarmıştık:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Onu "bu kanaate (yani "söz konusu rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olduğunu ihtimal dahilinde görmeme" kanaatine) sevk eden" abrakadabra ve hokuspokus kabilinden iki "etken"sel üfürüğü önceki yazıda konu edinmiştik.

Üçüncü etken şu: "On iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması".

Anormal süper zekânın bu “Tevrat ilişkisi” hakkında yazdıkları şundan ibaret:

Nuaym’ın Fiten’inde bu rivayetlerden başka Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği “Tevrat’ta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...” rivayeti yer almaktadır. (s. 183)

Hepsi bu.. 

Ve bundan,  "söz konusu rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait olduğunu ihtimal dahilinde görmeme" sonucu çıkıyormuş.

*

Biz, arada böyle bir sonuca varmayı gerektiren mantıksal bir bağ kuramıyoruz, fakat bu bizim kusurumuz.. Nitekim Con Ahmet'in devr-i daim makinası ile 28 Şubatçı Kemalist generallerin yakıtsız enerji üreten "erke dönergeci"nin çalışma düzeneğine de bugüne kadar akıl erdirmeyi başarabilmiş değiliz.

Aradaki mantıkî bağ Einstein'ın izafiyet teorisinden daha karmaşık birşey olmalı ki Canikli bizim gibi sıradan insanların anlayamayacağı böyle bir bahse girmeme lütfunda bulunuyor..

Yoksa hafazanallah anlayalım diye beynimizi zorlarken belki de "kafayı yerdik", kim bilir..

Adam düşünceli ve merhametli, okurlarına acıyor.. Bizim yerimize de düşünmüş ve (kader meselesi gibi) esrarına bizim akıl erdiremeyeceğimiz bir gerçeği yalın bir biçimde ifade etmiş..

*

Evet bu şahıs "Nuaym’ın Fiten’inde bu rivayetlerden başka Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği 'Tevrat’ta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...' rivayeti yer almaktadır" diyor.

"Serc el Yermûkî’nin rivayet ettiği ... rivayeti" derken yalan söylüyor. 

Çünkü, kurduğu cümleden, sanki Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği (Hz. Peygamber s.a.s.'e ait) bir hadîsten söz ediliyormuş gibi bir anlam çıkıyor.

Oysa, Serc el-Yermûkî herhangi bir rivayette bulunuyor değil, birileri ondan rivayette bulunmuşlar. (Bakınız: Nuaym, b. Hammad el-Mervezî, Kitabu'l-Fiten, C. 1, Kahire: Mektebetu't-Tevhîd, 1412/1991, s. 96.)

Yani söz, Serc el-Yermûkî'ye ait.. Hadîs-i şerîf değil.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'le bir ilgisi yok.

Dört ayrı sahabînin Rasulullah s.a.s.'den rivayet ettiği hadîs için "Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz" diyen adamın yaptığına bakınız: İmam Buharî ile İmam Müslim'in bile sahih hükmünü verip Hz. Peygamber s.a.s.'den rivayet ettikleri hadîsi kabul etmiyor, fakat Serc adlı birinin sözünü hadîs zannetmemiz için hilekâr çenebazlıklar yapıyor.

İşin içine Tevrat girince, (muhtemelen yahudi Goldziher çıfıtının hatırına) senet tenkidi şişesini taşa çalıyor, metin tenkidi kâsesini de balyozla yamyassı ediyor.

Serc diye biri gerçekten böyle birşey söylemiş midir, ravîler kimlerdir, bunlar (Serc’in kendisi de dahil olmak üzere) güvenilir adamlar mıdır; beyzademiz bu bahislere nedense hiç girmiyor.

Evet, "Serc el-Yermukî şöyle dedi" şeklinde aktarılan bir sözü, hadîs zannedilecek şekilde naklediyor, sonra da bundan hareketle "On iki halife konulu hadîsin Hz. Peygamber'e ait olması ihtimal dahilinde görülemez" hükmünü veriyor.

Gerekçesi sağlam mı sağlam.. Muazzam.

Serc diye birinin böyle konuşmuş olması ihtimal dahilinde, hatta senet ve metin tenkidi ile uğraşmamızı gerektirmeyecek şekilde kesin, ve de madem ki Serc hazretleri böyle konuşmuş, o halde Hz. Peygamber s.a.s. 12 halifeden söz etmiş olamaz.

Muhteşem bir mantığın müthiş keşfi.. 

*

Bu zekâ küpü, yukarıda aktardığımız ifadesinde geçen "rivayeti" kelimesinden sonra bir dipnotla şu açıklamayı yapıyor:

Kitab-ı Mukaddes, Tesniye bölümünde; “Ve bu söz bana iyi göründü, ve her sıpt için bir adam olarak sizden on iki adam aldım” s. 177; ayrıca Krallar, Bab.4, s. 340’da, ‘Ve İsrailin başında Süleyman’ın on iki kâhyası vardı...’ ibareleri yer almaktadır. (s. 183, dn. 63)

Böylece Serc'in sözüne açıklık getirmiş oluyor.. "Sadece Serc değil ben de buldum" diyerekten.. 

Böylece devreleri tümden yakmış olduğunun, gemi azıya alıp işi tam anlamıyla akademik hokkabazlık ve gözbağcılık haline getirdiğinin farkında değil. 

İmdi, bu 12 sıbt konusu Kur'an'da da geçiyor.. Bilindiği gibi Hz. Yakub'un (İsrail) 12 oğlu vardı. Bu 12 oğulun her birinden bir sıbt (torun) topluluğu (boy, kabile) meydana geldi. 

Kur'an'da bu 12 rakamı zaten varken niye Tevrat'a gidiyorsun?.. 

*

Tevrat’ta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...” şeklindeki ifadenin Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olamayacağı açık, çünkü Rasulullah s.a.s. ümmî idi, Tevrat'ı alıp incelemesi, onda birşeyleri bulmaya çalışması söz konusu değildi.

Kaldı ki, Serc'in sözünün tamamına bakıldığında, meselenin 12 Halife hadîsi ile ilişkisiz olduğu ortaya çıkıyor, çünkü "Onlardan (o on iki kişiden) biri peygamberleridir" (Ehadühüm nebiyyühüm) ifadesi geçiyor. (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96.)

Dolayısıyla 12 değil 11 halifeden söz etmek gerekiyor.

Fakat mesele bundan ibaret de değil.. Serc'in sözünde gerçekte "melik" kelimesi yer almıyor, bu da Canikli'nin uydurmalarından (ya da peydahlamış olduğu akademik yumurtalarından) biri..

*

Evet Serc, gerçekte “melik” kelimesini kullanmıyor. Kullandığı kelime "ribbiyyûn"..

Serc’in sözünün tamamı şöyle (eksik gedik Arapçamla doğru anladıysam):

Tevrat’ta şunu buluyorum. Bu ümmette on iki ribbiyyûn (rabbanîler) vardır, onlardan biri peygamberleridir. Adetleri tamamlandığında (on ikiye ulaştığında, on ikincisi de yaşayıp öldüğünde) azgınlık yaparlar (tuğyana kapılırlar) ve haddi aşarlar (bağy başgösterir), aralarında kötülük ortaya çıkar.”

Peki ribbiyyûn ne demek?

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Rabbâniyyûn" maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Rabbi ve rabbânî kelimeleriyle bağlantılı biçimde Kur’an’da bir yerde geçen ribbiyyûn ise (Âl-i İmrân 3/146) “rabbe kulluk eden” mânasındaki ribbi kelimesinin çoğulu olup öğretici ve yönetici durumundaki rabbâniyyûna tâbi olan halkı ifade eder (Tâcü’l-ʿarûs, “rbb” md.; Taberî, III, 117-119; Âlûsî, III, 129). Bir yoruma göre rabbânî “terbiye eden” mânasındaki “rabbe”ye, ribbi ise “cemaat” karşılığındaki “ribbe”ye nisbet edilmektedir (Elmalılı Muhammed Hamdi, II, 440).

*

Bu şahıs  sözde 12 Halife hadîsine ait bütün rivayetleri toplayıp senet ve metin tenkidine tabi tutmuş.. İlgili rivayetleri/varyantları şema ile de göstermiş  (s. 175). 

Ancak, şemada gösterdiği kaynaklar arasında Nuaym bin Hammad'ın Fiten'i yer almıyor.

Normal olarak "Demek ki söz konusu hadîs Fiten'de geçmiyor" diye düşünebilirsiniz.

Ben de öyle düşünmüştüm, gelin görün ki kazın ayağı öyle değil. Tezde şu satırlar yer alıyor:

On iki halife rivayeti ... Nuaym (ö. 228/843)’ın Fiten’inde Abdullah b. Ömer’in naklettiği rivayette ise, “Biz Hz. Peygamberin yanında bulunan Kureyş’ten bir topluluktuk. Hepimiz de Benî Ka’b’dan idik. Hz. Peygamber ya Benî Ka’b, hepsi de sizden on iki halife olacaktır” dedi şeklinde yer almaktadır. 

Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife” ifadesinden başka, “On iki emîr” de yer almaktadır. Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: “...On iki halife sonra emîr..” rivayetin son kısmında ise, İbn Abbas, Saffah, Mansur, Mehdî’nin isimlerine yer vermekte bu işi Hz. İsa’ya kadar götüreceklerini ifade etmektedir. Yine Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife hadisi değişik bir boyut kazanmakta olup, halife yerine emîrden başka, melik kelimesi de kullanılmaktadır. Huzeyfe b. Yeman’ın rivayetine göre, “...Benî Umeyye’den on iki melik olacaktır...” şeklinde değişik bir karakter kazanmaktadır. Nuaym’ın Fiten’inde bu rivayetlerden başka Serc el-Yermûkî’nin rivayet ettiği “Tevratta bu ümmetin on iki melikinin olduğunu buluyorum...” rivayeti yer almaktadır. 

Nuaym (ö. 228/843)’ın el-Fiten’inde İsmail (a.s.)’in soyu ile on iki halife arasında bir ilişki kurulduğu görülmektedir. Rivayet, Damra, İbn Şevzeb (Abdullah b. Şevzeb), Ebû Minhâl, Ebû Ziyad ve Ka’b isnadıyla şu şekilde yer almaktadır: “Allah İbrahim’e kendi soyundan on iki yönetici verdi. Bunların hayırlısı ve üstün olanı Ebû Bekir, Ömer ve Osman’dır.” Söz konusu rivayette, üstünlük sıralamasında Hz. Ali’nin isminin yer almadığı görülmektedir. Bu rivayetin ravilerinden olan Damra b. Rabia el-Kuraşî (ö. 202/616) “sika” ve “Salihu’l-Hadis”olarak nitelendirilmektedir. İbn Şevzeb (Abdullah b. Şevzeb) (ö. 144/762) de güvenilir bir hadis imamı olarak bilinmektedir. Ancak İbn Hazm onu “meçhûl” kabul etmektedir. Rivayetin diğer bir ravisi Ebû Minhal (Seyyar b. Selâme) (ö. 129/747)’in hadislerinin güvenilir, yazılabileceği ve delil olarak kullanılabileceği söylenmektedir. İsnatta yer alan Abdullah İbn Şevzeb’in cerh edilmesi nedeniyle rivayet isnad bakımından sıhhatli değildir.

*

Birinci paragrafta geçen Kâ'b'dan kasıt, Kâ'b bin Lüeyy.. Fiten'in Arapça aslında bu şekilde geçiyor. 

Görüldüğü gibi Canikli bu rivayetin ravîlerinden ve senedin sıhhati konusundan hiç söz etmiyor.. Ayrıca bu rivayeti varyant şemasına da (s. 175) almamış.. 

Buradan anlaşılabileceği gibi Canikli'nin "tetkik"i "sıhhat"li bir tetkik değil.. 

Zayıf bir tetkik. Tetkikimsi..

Vatandaşın bir gözü kapalı, bazı şeyleri görmemek için bilerek kapattığı anlaşılıyor.

Yukarıda ondan aktardığımız ikinci paragrafta yer alan "Nuaym’ın Fiten’inde 'On iki halife' ifadesinden başka, 'On iki emîr' de yer almaktadır" şeklindeki cümle de yanlış.. 

Nitekim sözlerinin devamı şöyle: "Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: '...On iki halife sonra emîr..' ” 

Görüldüğü gibi emîr kelimesi için sayı söz konusu değil. Bu, "on iki halife" (isnâ aşera halîfeten) ifadesinden sonra gelen emîr kelimesinin başında "el" takısının bulunmasından da anlaşılıyor.

*

Bu şahsın Huzeyfe b. Yeman r. a.'den aktardığı söze gelince.. Fiten'den aktaralım, o şöyle demiş: "Osman radiyallahu anh'ten sonra Benî Ümeyye'den (Emevîler'den) on iki melik olur/olacak." (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96)

Ona "Halifeler (mi)?" diye sorulmuş, "Bilakis, melikler" diye cevap vermiş. 

Canikli nedense bu rivayetin ravîlerini de sorgulamıyor ve "İsnadı zayıftır" gibi bir hüküm vermeye ihtiyaç duymuyor. Ancak, bu rivayetin 12 Halife hadîsi ile bir ilgisi yok, çünkü hadîste sözü edilen 12 halîfenin özelliği, yöneticilikleri sırasında İslam'ın aziz oluşu.. Bu da öncelikle Dört Halife dönemi için söz konusu..

Bu şahıstan yaptığımız alıntının son paragrafındaki “Allah İbrahim’e kendi soyundan on iki yönetici verdi. Bunların hayırlısı ve üstün olanı Ebû Bekir, Ömer ve Osman’dır” şeklindeki söze gelince.. Bu da Kâ'b'ın sözü.. 

Ayrıca rivayette ismi geçen peygamber gerçekte Hz. İbrahim değil, Hz. İsmail..

"Ha İbrahim olmuş, ha İsmail, ne fark eder?!" demeyin, çok şey fark eder.

Hz. Davud ve Hz. Süleyman İbrahim a. s.'ın torunlarıdır, İsmail a. s.'ınsa değil.. Dört Halife, peygamberlerden üstün olabilir mi?!

Fakat asıl sorun şu: Canikli, Kâ'b'ın sözünü, Hz. Peygamber s.a.s.'in hadîsiymiş gibi bir izlenim verecek şekilde aktarıyor.. 

*

Fakat burada daha büyük bir başka sorun var..

O da şu: Fiten'den bütün bu rivayetleri aktaran Canikli, Cabir bin Semure kanalıyla gelen hadîsi Nuaym bin Hammad da kitabına almış bulunduğu halde, (yukarıda ondan yaptığımız alıntının gösterdiği gibi) o hadîsten hiç söz etmiyor. 

Nuaym bin Hammad, söz konusu 12 Halife hadîsini “Cabir bin Semure r. a., Şa'bî, Davud bin Ebî Hind ve Ebu Muaviye” tarîkiyle rivayet ediyor..

Hadîs şöyle: "Bu iş, hepsi Kureyş'ten olan on iki halîfeye değin azîz olmakta devam eder." (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 95) 

Canikli efendi ise ne bu rivayetten söz ediyor, ne senet tenkidi yapıyor, ne de bu rivayeti hazırladığı şemaya alıyor.. 

Bütün yaptığı, milleti Hz. İbrahim ile Emevîler arasında dolaştırarak kafaları karıştırmaktan ibaret..

*

İmdi, hadîsi bu haliyle aldığımızda herhangi bir kafa karışıklığının söz konusu olması mümkün değil (Kafası birşeye basmadığı için her zaman karışık olan angutlar hariç). 

Dolayısıyla, bu hadîsi uydurma ilan etmek için "rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması" türünden sudan bahanelerin ardına saklanmak, devekuşu zekâlılar dışında kimsenin tevessül edebileceği birşey değildir. 

Ancak, Canikli'yi "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" bunlarla sınırlı da değil.. Bir dördüncü daha var: Rivayetlerin "kendi aralarında çelişiyor olması".


EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 21


Doç. İlyas Canikli, hadis usulü alanında akla ziyan keşifler de yapıyor.

Mesela:

"Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir. On iki halife rivayeti çok sayıda kaynakta yer alıyor diye, Hz. Peygamber’den sadır olmuş gibi kabul etmenin doğru bir davranış olmadığı kanaatindeyiz." (s. 196)

Peki, bir hadîsin Peygamber Efendimiz s.a.s.'e ait olup olmadığını anlamanın "kaynak"lara bakma dışında bir yolu var mı?

Vatandaş "kaynak"lara bakmadan sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını biliyor. 

Ya "zaman makinası" vasıtasıyla gidip dinlemiş ya da "gayba vakıf".. 

Artık hangisiyse?..

"Hadîs usulü"nün "u"sundan bile habersiz, "u"sunu bile anlayamamış adama "tez" sipariş ederseniz böyle olur.

Adam "çok sayıda kaynak" olgusunu küçümseyerek "tevatür" kavramını da hiç mi hiç anlamamış olduğunu belgeliyor.

*

Tevatür (mütevatir olma), rivayette (haberde) kesinlik ifade eder. 

Çünkü, "yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda kaynak", rivayette kesinliğin ta kendisidir.

Bir rivayet ne kadar çok "kaynak" tarafından doğrulanıyorsa o kadar güç kazanır. 

Şayet ilk ravî tek, ondan sonraki ravîler çoksa, burada ravînin böyle bir rivayette bulunmuş olduğu "kesinlik" kazansa da, ravî tek olduğu için, mesele o ravînin güvenilirliği noktasında düğümlenip kalır.

Oniki Halife hadîsine baktığımızda, mesela sadece Hz. Ömer'in oğlu Abdullah r. a. kanalıyla gelseydi, Şiîlik davası güden bazıları buna hemen itiraz edebilirlerdi. Fakat rivayetler dört ayrı sahabîye dayandığı ve her sahabîden farklı kişiler rivayet ettiği için, bu hadîsin uydurulmuş olması mümkün değildir. 

Eğer bu dört sahabîden tek bir kişi rivayet etseydi, sahabîlerin sayısı önemini kaybeder, olay bu ravînin güvenilirliği meselesinde düğümlenirdi. 

*

Bir adam "Bir rivayetin çok sayıda kaynakta yer alması önemli olduğu kadar, Hz. Peygambere ait olup olmadığı da ondan daha önemlidir" diyorsa, mantık sefaleti alanında egale edilmesi imkânsız bir rekoru kırmış demektir.

Mesela siz diyorsunuz ki, "Sezar'ın bir mektubunda 'Geldim, gördüm, yendim' demiş olduğu pekçok kaynakta geçmektedir".. Muhatabınız da bilgiç bir eda ile burun büküyor, "Sezar'a ait olduğu söylenen bir sözün çok sayıda kaynakta yer almasından daha önemli olan, o süzün Sezar'a ait olup olmadığıdır" diyor.

Böyle bir ahmağa cevap verebilmeniz mümkün değildir, çünkü, o herzevekilin nasılsa inmeyi başarabilmiş olduğu çukura inebilmek normal bir insan için imkânsızdır. 

Adam, sözün Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olup olmadığını peşinen biliyor; siz ona istediğiniz kadar kaynak gösterin, hükmü yok.

Böylesi el çabukluğu ve gözbağcılığına dayanan cebellezilere Mantıkçılar müsadere ale'l-matlub diyorlar. 

Bazıları böylesi bir gözbağcılığını bilinçli bir biçimde ustaca yaparlar, bazıları da örneğimizde olduğu gibi şapşalca..

Böylesi bir şaşkının zekâ sivriliğini dinî sahada değil de dünyevî bilimler alanında sergilemesi kendisi için daha hayırlı olurdu.

*

Burada Canikli'nin bir sahtekârlığına (ya da bilinçsiz hatasına) daha dikkat çekmek gerekiyor.

O da şu: Sahih rivayetlerle zayıf rivayetleri art arda sıralıyor, sonra zayıf rivayetlerdeki müphemlik ya da soru işaretlerinden hareketle sahih rivayetleri de zan altında bırakıyor.

Aptalca (ya da Goldziher tarzı kurnazca) genellemeler yapıyor.

Şunun gibi birşey:

Diyelim ki bir olayda iki şahidimiz var ve aynı ifadeyi verdiler. Bunlardan A şahsı dürüstlüğüyle tanınıyor, B şahsı hakkında ise şüpheler var.. B'nin dürüst A ile aynı ifadeyi vermiş olması, sözüne güvenilmesini sağlayamıyor, fakat, dürüst A'nın ifadesi, onunkiyle aynı olduğu için değersizleşiyor.

Defolu Ankara Ekolü namlı itikadî terör örgütü mensubu Canikli'nin yaptığı tam da bu..

*

Evet,  bu şahıs, Buharî ve Müslim'de de yer alan 12 Halife hadîsini uydurma ilan ediyor.

Sözleri şöyle:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Görüldüğü gibi bu kaşar şapşal, anormal süper zekâ, söz konusu hadîsin Hz. Peygamber s.a.s.'e ait olmasını "ihtimal dahili"nde görmüyor.

"Ben sanmıyorum ama, bir ihtimal Hz. Peygamber'e ait de olabilir" bile demiyor, "ihtimal dahilinde görmüyor".

Yani kesinlikle ona ait olamaz.

*

Neden?

İhtimal dahilinde olmadığını düşündüğüne göre herhalde "itiraza mecal bırakmayan kesin deliller"inin bulunuyor olması gerekir.

Nitekim zatıalilerini "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" varmış.

Bu etkenlerden birincisi, İslam'ı güncelleyip Kemalizm'e adapte etme telaşındaki laik (siyasal dinsiz) rejiminin derinliklerinde saman altından yürütülmekte olan su ile serinleyen Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün hayırsızlarından Hayri Kırbaşoğlu'nun emir, tavsiye ve telkinleri olabilir mi?

Değilmiş.

Birincisi şuymuş: Söz konusu rivayetler isnat bakımından zayıfmış..

Dangalağın isnat bakımından zayıf olduğunu söylediği hadîs, İmam Buharî ile İmam Müslim'in sahih diyerek Sahih'lerine aldıkları bir hadîs..

*

İkinci bir etken, "rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması"ymış.

Bir rivayetin gerçekliği (varlığı, sübutu), onunla ilgili yorumlardan hareketle tebeyyün etmez. Tam aksine, yorumların geçerliliği, rivayetin kendisi temel alınarak sorgulanır.

Bu kafayla metin tenkidi yapıyor ağam.. Besmeleyi düzgün çekemeyen adamın kıraat imamlarına tecvid dersi vermeye kalkışması gibi birşey.

Müşahhas bir örnek üzerinden anlatalım da Canikli gibi süper zekâlar da anlayabilsinler:

Mesela 15 Temmuz darbe girişimini alalım..

Bununla ilgili farklı rivayetler var..

Resmî rivayete göre, FETÖ'cüler darbe tezgâhladılar, devlet ve "sokağa çıkan millet" bunu püskürttü. 

Resmî muhalif rivayete (Kılıçdaroğlu vs.) göre ise, darbe girişimi bir tiyatro oyunuydu. Evdeki hesap çarşıya uymadı, kanlı bir görünüm aldı. (Nitekim bazı filmlerde de çekim aşamasında ölümlü kazalar ve hesapta olmayan aksilikler yaşanabiliyor.)

Gayriresmî muhalif rivayete göre ise, birileri (kendilerinin Cemaat, devletin FETÖ diye adlandırdığı) kesimdeki Erdoğan karşıtlığını kullanarak bazı kimseleri oyuna getirdiler, onları (gaz vererek) tuzağa çektiler.

Görüldüğü gibi, yorumlar acayip karışık.

Şimdi, bundan hareketle, "Aslında 15 Temmuz diye birşey yaşanmadı.. Yaşanmış olması ihtimal dahilinde değil, çünkü 'rivayetlere yapılan yorumlar durunu zorlaştırıyor' " diyebilir misiniz?

Eğer Ankara İlahiyat'ta Ekol tipi defolu dinî tahsil yapmış iseniz, bunu demeniz mümkündür.. 

*

Süper zekâ İlyas'ı "bu kanaate sevk eden bazı etkenler" bunlardan ibaret değil.. İki tane daha var.

Onları da bir sonraki yazıda ele alacağız inşaallah.


İMAM BUHARÎ VE İMAM MÜSLİM'E HADÎS DERSİ VERMEK

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 20


"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünde şu satırlar da yer alıyor:

7. Halifelerin sayısı hakkında ileri sürülen üç, beş ve on iki sayılarının yer aldığı rivayetlerin daha sonraki dönemlerde siyasî amaçla Hz. Peygambere isnat edildiğini söylemek mümkündür. Çünkü rivayetler isnad bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da birbirleriyle çelişmektedir. Bazı rivayetlerde “on iki emir” bazılarında ise “on iki halife” kavramları yer almaktadır. Ayrıca Emevî halifelerinin sayısının dahi 14 olduğu göz önünde bulundurulduğunda, halifelerin sayısının Hz. Peygamber tarafından tespit edildiği iddiası realiteye de ters düşmektedir. Hadis kaynaklarında yer alan on iki imam ve benzeri hadislerin ortaya çıkmasında Şia’nın on iki imam anlayışının etkisinin büyük olduğunu söylemek mümkündür. (s. 242)

Sondan başlayalım..

Makul olan, (gaybı bilemeyeceğimiz için kesin konuşmak mümkün olmamakla birlikte) Şia'nın 12 İmam anlayışının 12 Halife (Emir) rivayetlerinin etkisiyle şekillenmiş olabileceğini, bir ihtimal olarak dile getirmektir.

Bu angut ise olayı tersine çeviriyor.

Oysa, yazdığı tezde (anlamadan aktardığı anlaşılan) şu satırlar yer alıyor:

On iki halife ile on iki imam arasındaki ilişkiye farklı bir yorum getiren Ahmed el-Kâtib, “İsnâ Aşariyye”nin on iki imam teorisini, sünnî hadis kitaplarından Buharî, Muslim ve diğerlerinin kitaplarında yer alan hadislerden istifade ederek oluşturduğu kanaatindedir. Ona göre, on iki imam veya halifeden ilk olarak bahseden Buharî (ö.256/870) yılında vefat etmiştir. Oysa on birinci imam olan Hasan el-Askerî (ö.260/874) yılında Buharî’den dört yıl sonra vefat etmiştir. Dolayısıyla bu teori tamamen Buharî’ye aittir. (s. 199-200)

Ahmed el-Kâtib aslen Şiî olduğu halde dürüstçe bunu söylüyor, Canikli budalası ise, sırf 12 Halife hadîsine çamur atmak, uydurma olduğunu sözümona kanıtlamak için (delilsiz biçimde) tam tersini (Ankara Ekolü tipi işkembe mamulü olarak) "yumurtlayabiliyor". 

*

Bu şapşal şahıs, görüldüğü gibi, "Halifelerin sayısı hakkında ileri sürülen üç, beş ve on iki sayılarının yer aldığı rivayetlerin daha sonraki dönemlerde siyasî amaçla Hz. Peygambere isnat edildiğini söylemek mümkündür. Çünkü rivayetler isnad bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da birbirleriyle çelişmektedir" diyor.

Yalan söylüyor.

Farklı bağlamlarda verilen değişik rakamlar için çelişki suçlamasında bulunmak mantıklı olmaz.

Ayrıca, genelleme yapmaktan kaçınmak gerekir. Diyelim ki beş sayısının yer aldığı bir rivayetin zayıf veya mevzu olduğu tespit edildi, bundan hareketle sayı içeren bütün hadîslerin uydurma olduğu sonucuna varılamaz. 

Öte yandan, eğer siyasî amaçtan bahsediyorsan, bunun nasıl bir amaç olduğunu da ortaya koyman gerekir. 

Rakam vermenin kime nasıl siyasal bir faydası olabilir?

*

Söz konusu rivayetlerin (en azından 12 Halife hadîsine ait rivayetlerin) isnat bakımından zayıf oldukları da söylenemez. 

Çünkü Buharî ve Müslim'in birlikte rivayet ettikleri bir hadîs.. 

Üstelik Tirmizî, Ebu Davud ve Ahmed bin Hanbel de eserlerine almışlar.

Dahası aynı hadîs Tayalisî, İbn Ca'd, Şeybanî, Ebu Avâne, İbn Hibban, İbn Ebî Şeybe, Nuaym bin Hammad ve Bezzâr tarafından da rivayet edilmişken, nasıl zayıf olabilir?

Buharî ve Müslim'in sahih diyerek Sahih'lerine aldıkları bir hadîse sen hangi akılla zayıf diyorsun?

*

İmdi, söz konusu hadîs, dört ayrı sahabîden rivayet edilmiş. 

O sahabîlerden Câbir bin Semure r. a.'in rivayeti farklı sekiz kişi tarafından sonraki ravîlere ulaştırılmış.

Bu sekiz kişinin hepsi birden yalancı olabilir mi?!

Bu sekiz kişiden yapılan farklı rivayetlerin ravîleri arasında "zayıf" kabul edilen kişiler bulunsa bile, hepsinin şahitliği birlikte değerlendirildiğinde rivayet kuvvet kazanır.

Defolu Ankara Ekolü'nün kafası arızalı ve gönlü yamuk angutları anlamayacağı için ister istemez müşahhas örnek vermek gerekiyor:

Mesela Üsküdar'da bir gasp olayının yaşandığını düşünelim.. Olaya sekiz kişinin şahit olmuş bulunduğunu varsayalım. Bunlar karakolda ifade vermiş olsunlar. İmdi, bu sekiz kişinin durumu tek tek araştırıldığında, özel hayatlarında her zaman dürüst davranan dört dörtlük örnek vatandaşlar olmadıkları anlaşılsa bile, şahitliklerinin birbirini desteklemesi yüzünden bu olayda onlar için, gaspla suçlanan şahıs, "Ama bu insanlar güvenilir değil" diye itirazda bulunamaz.

Kaldı ki, söz konusu hadîs ayrıca üç sahabî tarafından da rivayet edilmiş ve farklı kanallardan bize ulaşmış.

*

Burada, hadîs usulünün, o usulden beklenen faydayı yok edecek şekilde akılsızca ve ahlâksızca istismarı söz konusu. 

Geçmiş rivayetlerin hepsine bu şekilde yaklaşılırsa tarih diye bir bilim dalı kalmaz. Çünkü geçmişte tarih kitaplarını kaleme alanların hemen hepsi o günkü siyasal otoritenin emri altında eser veren kişilerdir. 

Onların yazdıklarına birincisi yazarların güvenilirlikleri, ikincisi de siyasetin etkisi çerçevesinde bakıldığında ve hadîslere yönelik inkârcı/küfürcü (örtücü) metod(suzluk) bunlara uygulandığında, hadîs usulü ilmi çerçevesinde zayıfın da zayıfı rivayet olmaktan öteye gitmeyen söz konusu malumatı (rivayetleri) külliyen reddetmek gerekir. 

Mesela, hadîs usulü çerçevesinde bir ravînin durumu (Kimdir, nasıl biridir, güvenilir midir?) bilinmediğinde, bu cerh anlamına gelmekte ve hadîs isnad bakımından zayıf kabul edilmektedir.

Siz değil hadîs usulünün bütün ilkelerini, sadece bunu Herodot, Ksenefon ve Thukydides'e uyguladığınızda ortada "isnad bakımından sahih" tek bir paragraf (evet tek bir paragraf) bile kalmaz. 

O kadar ki, olaya böyle bakarsak, değil Oğuz Han gibi efsanevî şahıslardan, bir Göktürk Devleti'nden bile bahsetmek imkân dışı hale gelir. 

Mesela Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını alalım.. 

Bunlar siyasetin etkisi altında yazılmış şeyler değil, siyasetin bizzat kendisi.. 

Eğer "siyaset" balyozuyla her rivayetin tepesine vurmayı "metin tenkidi" şaklabanlığı adına temel ilke kabul ederseniz, bu kitabeler daha baştan geçersiz hale gelir.

Fakat mesele bundan ibaret de değil.. Bilge Kağan ve Tül Tigin sonuçta tek kişiler, yani dürüstlüklerinin şahidi yine kendileri.. 

Dolayısıyla, hadîs usulü çerçevesinde olaya baktığımızda bu iki zat "hali meçhul" kişiler durumundalar.. Sözlerinin doğruluğu (cerhe uğramayan, ta'dîl edilip güvenilir bulunan) başka şahitler tarafından doğrulanmış değil.. Bu da sözlerinin otomatikman "zayıf söz" kategorisine dahil edilmesine yol açar.

Eğer bu Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün kirli mutfağında pişirilmiş oryantalistik maklubenin üstüne bir de kokuşmuş Schacht'iyen "metin tenkidi" sosu dökerseniz ortada ne kitabe kalır, ne yazıt, ne Bilge Kağan, ne Kül Tigin.

Hepsi, rüzgârda savrulan kül olup gider.

*

Canikli adlı Ekol yamağının nasıl "senet tenkidi" yaptığının anlaşılması bakımından bir örnek de verelim. 

Şöyle diyor: 

On iki halife rivayeti İbn Ebî Şeybe (ö. 235/849)’nin el-Musannaf’ında ise şu şekilde yer almaktadır: “Bu ümmetin on iki halifesi olacaktır.” Rivayetinin son kısmında ise, bu on iki halife içinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın isimleri de yer almaktadır. Bu rivayetin ravilerinden Hişam b. Hassan (ö. 147/765) hadis rivayetinde güvenilir kabul edilmektedir. İbn Uyeyne, “Hişam el-Hasenu’l-Basrî hadislerini en iyi bilen insanlardandı.” demektedir. İbn Sîrîn‘in hadislerini iyi bilirdi. İbn Adiy, onun hadislerinin sıhhatli olduğunu ve münker bir şey görmediğini dile getirmektedir. Bütün bunlara rağmen Yahya b. Saîd onun Atâ’dan rivayet ettiği hadisleri zayıf kabul etmektedir. Diğer bir ravi, Ukbe b. Evs es-Sedûsî, Basralı olup tabiînin az hadis rivayet eden kimselerindendir. Sika ravilerden kabul edilmektedir. (s. 177)

Görüldüğü gibi burada olumsuz sayılabilecek tek husus, Yahya bin Saîd'in, Hişam'ın Atâ’dan rivayet ettiği hadisleri zayıf kabul etmesi

Ancak, burada tartışma konusu olan hadîs Atâ'dan rivayet edilmiş değil. 

Yahya bin Saîd'in Hişam'ı mutlak olarak zayıf kabul etmediği, Atâ kaydının getirilmiş olmasından anlaşılıyor. Bu zayıflık, Atâ'dan yaptığı rivayetlerde yer alan ravîlerden kaynaklanıyor olabilir.

Rivayet silsilesine bakıyoruz, şunu görüyoruz: Hadîsi Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan Ukbe bin Evs rivayet etmiş. Ukbe'den rivayet eden ise Hişam.. Hişam'dan hadîsi dinleyip aktaran ise meşhur Muhammed ibn Sîrîn.. İbn Ebî Şeybe İbn Sîrîn'den dinleyip yazmış.

İbn Sîrîn Hişam'ın güvenilir olmadığını anlayamıyor, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e izafe edilen bir yalana ortak oluyor, öyle mi?!

Hişam'daki zayıflığı, onu tanıyan İbn Sîrîn anlayamıyor da, bu Canikli soytarısı anlıyor. Gel de gülme..

Hadîs sadece İbn Ebî Şeybe'nin eserinde yer alsa.. Buharî ve Müslim'de bile mevcut.

*

Bu şahıs, bu tarz bir senet tenkidinin (aptallığının) yanı sıra sözde "metin tenkidi" de yapıyor ve çelişki buluyor. Şöyle: 

Bazı rivayetlerde “on iki emir” bazılarında ise “on iki halife” kavramları yer almaktadır. 

Oysa bu, çelişki anlamına gelmez, halifeden kastın emir olması anlamına gelir.

Acemi mucitin bir başka keşfi ise şu:

Ayrıca Emevî halifelerinin sayısının dahi 14 olduğu göz önünde bulundurulduğunda, halifelerin sayısının Hz. Peygamber tarafından tespit edildiği iddiası realiteye de ters düşmektedir. 

Önceki yazılarda, rivayetlerin "realiteye denk düştüğü" durumlarda bu angutun "Demek ki hadîs realiteyi meşrulaştırmak için uydurulmuş" anlamına gelen cılk yumurtalar peydahladığını görmüştük.

Goldziher ve Schacht iblislerinden miras kalmış kılıcının iki tarafı da keskin, realiteye denk düşünce de işe yarıyor, ters düşünce de. 

Görmezden geldiği ve gözlerden saklamaya çalıştığı husus ise şu: Hadîste Müslümanlar'ın işlerinin 12 halife döneminde  yolunda olacağı belirtiliyor. Yoksa, halifelerin sayısı 12 ile sınırlandırılıyor değil.

Bu kadar azgınca çarpıtmaları oryantalist kefere taifesi bile yapmıyor. 

*

Bu sersemin "sonuç" diye yazdıklarındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil.


NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 19


"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünü tartışıyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Canikli şöyle diyor:

"5. Otuz sene hilâfetten sonra saltanatla yönetimin olacağı hususu hadislerde yer almıştır. Otuz yıllık nübüvvet hilâfetinden sonra saltanatla yönetimin, daha sonraki dönemde zorba krallık ve sonrasında da rahmet hilâfetinin yeniden olacağına dair rivayetler, senet bakımından zayıf olduğu gibi metin bakımından da delaletlerinde problemler olduğu görülmüştür. Nasıl ki hilâfeti, nassa dayanan bir kurum olarak kabul etmek söz konusu değilse, aynı şekilde saltanatı, zorba krallığı ve rahmet hilâfetini de ayet ve hadislere dayanan siyasal kurumlar olarak düşünmek doğru bir yaklaşım değildir." (s. 241-2)

Bu paragrafta Canikli kendisini aşmış, pekçok hatayı birden sergileme başarısı göstermiş durumda.

İlki şu:

Belli bir kişinin halifeliğinin nassa dayanmadığı söylenebilir, fakat hilafet kurumunun (ümmetin bölünmezliği ve parçalanmazlığı ilkesi üzerine kurulu İslam devletinin) nassa dayanmadığını söylemek mümkün değildir. 

Kaldı ki, "hilafetin Kureyşliliği" rivayetleri, hilafetin belli bir kişinin değilse de bir kabilenin hakkı olduğunu söyleme imkânını vermektedir.

Buradaki Kureyşlilik bahsine itiraz edilse bile, geride "hilafet" kurumu olanca haşmeti ile ayakta kalmaktadır.

Dolayısıyla "Hilâfeti, nassa dayanan bir kurum olarak kabul etmek söz konusu değil" diye hüküm vermek, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının izi üzerinde üfürükçülük yapmaktan başka bir anlama gelmez.

Tabiî bu üfürükçülüğün, Yahudi ve Hristiyanları taklit ederek  çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı "ulusal" hedef haline getirmiş olan laik (siyasal dinsiz) bir rejimde yapılıyor olmasının, "dönemin siyaset anlayışı"nun "suyuna giderek" konjonktürün nimetlerinden yararlanma ve açık ya da "örtülü" sopasının şerrinden emin olma gibi dünyevî getirileri de var.

*

"Otuz sene" meselesine gelelim.

Hadîsi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet eden kişi Sefîne r. a..

Ondan Said bin Cumhan rivayet etmiş..

Said'den de dört kişinin rivayet ettiğini, o dört kişiden de başka pekçok kişinin naklettiğini ve böylece hadîsin Tirmizî, Ebu Davud, Ahmed bin Hanbel, Taberanî, Mervezî, Şeybanî, Heysemî, İbn Ca'd, Tayalisî ve İbn Hibban tarafından kayda geçirildiğini görüyoruz.

Rivayet silsilesindeki ilk iki kişinin (Sefîne r. a. ve Said) güvenilir olması durumunda, onlara bağlanan çok sayıdaki rivayet kanallarının bazılarının ravîlerinin cerh edilmiş olması önem taşımaz, çünkü adil kabul edilenlerin rivayetleri (şahitliği), cerh edilmiş ravîlerin rivayetlerini de güvenilir hale getirir.

*

Sefîne r. a. hakkında bir tartışma yok.. 

Ondan rivayette bulunan Said'e gelince.. Canikli şöyle diyor:

Saîd b. Cumhân, Ebû Hafs el-Eslemî el-Basrî (ö. 136/754): Sefîneden hadis rivayeti ile meşhurdur. İbn Maîn (ö. 233/847) onu “Sika” kabul etmekte, buna mukabil Ebû Hâtim (ö. 327/938) de “Hadisiyle amel edilmez” değerlendirmesini yapmaktadır. Ebû Davud (ö. 275/888) da onu “Güvenilir” kimselerden saymaktadır. Yine bir grup hadisçi onu zayıf olarak nitelendirmektedir. İbn Maîn (ö. 233/847) onun hakkında “Başkasının rivayet etmediği hadisleri rivayet ederdi” değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca Buharî (ö. 256/870)’ de ‘Onun hadislerinde bir takım gariplikler var’ demektedir. (s. 124)

Buradan anlıyoruz ki, İbn Maîn onun hakkında “Başkasının rivayet etmediği hadisleri rivayet ederdi” değerlendirmesini yapmakla birlikte "sika" (güvenilir) kabul etmektedir. 

Başkasının rivayet etmediği hadîsleri rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Bazıları tarafından zayıf olarak nitelendirilmesine gelince.. 

Bu bazılarının kimler oldukları belli değil.. Canikli "bazıları"nın adını veremiyor. Şayet böyle "bazıları" mevcut olsa, bu gayretkeşlikle hiç beklemeden adlarını verirdi, fakat veremiyor.

Senet tenkidinden, metin tenkidinden söz eden hassas yürekli adam, tutuyor kim oldukları belirsiz "bazıları"nı şahit gösteriyor. 

Kelin ilacı olsa kendi başına sürermiş, tenkid böyle senetsiz sepetsiz laflarla, aslı faslı belli olmayan şahitlerle mi yapılır?!

*

Ebu Hatim'in "“Hadisiyle amel edilmez” değerlendirmesinin dayanağının ne olduğu da açık değil. 

Bu, rivayet ettiği hadîslerin başkaları tarafından rivayet edilmemiş olmasından kaynaklanıyor da olabilir. 

Ancak, Ebu Hatim'in ifadesinde gerçekte "amel" kelimesi geçmiyor, "hüccet" kelimesi geçiyor. "Hüccet olarak alınmaz/alınmıyor" diyor.

İmam Buharî'nin "Onun hadislerinde bir takım gariplikler var" demiş olması da muhtemelen bununla ilgilidir. 

Ancak, İbn Maîn'in ve Ebu Davud'un onu sika kabul etmiş olmalarını yabana atamayız.

Canikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

Otuz yıl hadisinin geçtiği bütün hadis kitaplarında, hadisin bu yolla geldiği göz önünde bulundurulduğunda klasik hadis usûlü çerçevesinde, senette bulunan ilk ravilerden Saîd b. Cumhân hakkında “Hadis rivayetinde kusursuz bir kişi idi” değerlendirmesini yapmak mümkün görünmemektedir. Çünkü onun hakkında hem cerh hem de ta’dîl yapılmıştır. Bu durumda cerh ta’dile takdim edilir.

Ancak kusursuz olmamak, güvenilmez olmak anlamına da gelmez. Bu olayda cerhi (güvenmemeyi) ta'dile (güvenmeye) tercih etsek bile, söyleyebileceğimiz en fazla şu olabilir: "Hadîste gariplik var. Said'den başka rivayet eden yok. Bu hadîs tek başına delil olmaz."

Bu kadarını söylemeye hakkımız olmakla birlikte, tutup (Tirmizî'nin zayıf bile demeyip hasen olduğunu belirttiği) hadîsin uydurma olduğunu söylersek haddi aşmış ve delilsiz konuşmuş oluruz. 

*

İlahiyat gazinosunun yetenekli sazende ve hanendelerinden (tövbekâr FETÖ'cü) Prof. Dr. Ahmet Keleş de doç.luğu zamanında kaleme aldığı (havalı bir başlık taşıyan fakat havasızlıktan boğulan) bir makalemsisinde Said hakkında birşeyler yazmış.

Şunu diyor:

İbn Maîn, sikadır demiş, Ebû Hâtim er-Râzî ise; “Lâ yuhteccü bihî” demiştir. Yani, rivayeti ile bir konuda delil getirilmez. Rivayetleri delil değildir, demektir. Bu ifade muhaddislerin ıstılahında “cerh” anlamındadır. İbn Adiyy, “Lâ be’se bihi” demiştir. Bu ifade de “cerh” anlamındadır. 
(Ahmet Keleş, "Apokaliptik Hadis Edebiyatı ve Problemleri: 'Hilafet benden sonra otuz senedir' Hadisi Örneği", İstem, Yıl: 4, Sayı: 7, 2006, s. 49-50.)

Bu vatandaş da kendisini cerh'e fazla kaptırmış olduğu için ne dediğinden, arabasını hangi uçuruma sürdüğünden habersiz. Her gördüğü karartıyı peri zannediyor.

“Lâ be’se bihî” ifadesi, "Onun rivayetini kabul etmekte beis yoktur" anlamına gelir. Cerh değil ta'dîldir.

*

Hadîste geçen otuz yıllık süre, Hz. Hasan dönemini de kapsıyor.

Bu hadîsi temel alarak konuşmamız durumunda şunu söylememiz gerekir: Hz. Hasan'dan sonraki (Muaviye r. a. ile başlayan dönem), halifeliğin melikliğe (hükümdarlığa) dönüştüğü bir devre karşılık gelmektedir.

Ancak konuyla ilgili başka hadîsler, hilafet döneminin söz konusu otuz yılla sınırlandırılamayacağını da göstermektedir.

Kısacası mesele çetrefil.. "Şöyledir, böyledir" diye hemen kestirilip atılabilecek bir konu değil. 

M. Salih Ekinci konu hakkında şunu diyor:

İbn Hacer Fethu'l-Bârî'de şöyle diyor: Sefine hadisinde "hilafet benden sonra 30 sene olacaktır. Daha sonra Padişahlık olacaktır." şeklindeki ifadeyi Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. Ayrıca İbn Hibban ve başkaları bunun sahih olduğunu belirtmişlerdir. 30 seneye ancak dört halife ile Hz. Hasan'ın (altı aylık) dönemi sığmaktadır. Kâdi İyâz der ki: Bu hadisin zahiri, Câbir b. Semure'nin rivayet ettiği ve sahihliği hakkında ittifak bulunan hadisle ters düşmektedir. Cabir'in hadisi şöyledir: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizin başınıza, ümmetin hakkında ittifak edeceği on iki halife olduğu sürece, bu din ayakta kalmaya devam edecektir." Hadisin lafzı Ebû Davud'a aittir. Daha sonra Kadi İyaz bu itiraza şöyle cevap vermektedir. "Peygamber'in (sallalahu aleyhi ve sellem) Sefine hadisindeki hilafetten maksadı nebevî hilafettir. Cabir'in hadisinde ise böyle bir kayıt yoktur. Bkz. Fethu'l-Bârî, XIII/180. Dolayısıyla Sefine hadisindeki hilafetten maksat, padişahlığın hiç karışmadığı saf nebevî hilafettir. Muâviye'nin hilafeti ise rahmetle birlikte bir nebze padişahlığın da karıştığı bir hilafettir. Nitekim İbn Kesîr Muâviye'nin (radıyallâhu anh) şöyle dediğini naklediyor: Ben (İslâm) padişahlarının ilki ve son halifesiyim." el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII/135. 
(http://www.cevaplar.org/index.php?content_view=9229)

Kadı İyaz'ın birbiriyle çelişiyor görünen hadîsleri te'lif edip hilafeti "nebevî (peygamberlik usulü üzere) hilafet" ve "saltanat tarzı hilafet" olarak sınıflandırdığı görülüyor. Nitekim Muaviye r. a. de kendisini böyle nitelendirmiş: "Ben (İslam'da) meliklerin ilki ve (an itibariyle) son halifeyim."

Cennet'le müjdelenen ashabtan Sa'd bin Ebî Vakkas r. a. de, İslam devletinin başkanı tanıyarak biat etmiş olduğu halde Muaviye r. a.'e (tarizde bulunarak) "Ey Melik" diye hitap etmiştir. 

Hz. Muaviye ile birlikte yönetimin bir meliklik (hükümdarlık) görünümü aldığı  tarihî bir vakıadır. O, bir Hz. Osman ya da Hz. Ali değildir.

Nitekim bunu Muaviye r. a. da itiraf etmiş, Hz. Osman gibi olmaya çalıştığını fakat başaramadığını söylemiştir.

Demek ki mesele, halife konumuna gelen kişinin Hz. Peygamber s.a.s. gibi mi, yoksa o dönemde meliklik (hükümdarlık) olarak bilinen "davranış kalıpları"na göre mi yöneticilik yaptığı konusu etrafında düğümleniyor.

Şurası açık ki Hz. Muaviye döneminde bir tür saray teşkilatı oluşmuş, "itibardan tasarruf" edilmemesi esası (belli ölçüde) kabul edilmiştir. Zor (baskı, en azından psikolojik baskı) ve zer (altın, para) siyaseti (yani havuç-sopa dilemması, sindirip korkutarak boyun eğdirme ya da satın alma politikası) hükmünü (belli ölçüde) yürütmeye başlamıştır.

Bu tür ayak oyunları ve politika canbazlıkları, ilk beş halife döneminde rastlanan şeyler değildir.. 

Hz. Ömer'e söylenen "Seni kılıçlarımızla düzeltiriz" sözü Hz. Muaviye'ye söylenemezdi. (Günümüzde durum kıyaslanamayacak ölçüde kötü.. Demokrasi etiketli diktatörlük ve bürokratik oligarşi rejimlerinde, değil devlet başkanlarına, en alt düzey mülkî amirlere bile "Eğrilip yamulma, yoksa seni elimizdeki sopalarla düzeltiriz" diyemezsiniz.)

Hz. Ali'ye gelince.. Adam mescidin ortasında, herkesin içinde Hz. Ali'ye sövüp sayıyor, onu öldüreceğini söylüyor, hakkında hiçbir şey yapılmıyordu. Adamları Hz. Ali'ye gelip "Falan senin hakkında şöyle şöyle dedi, şunu cezalandır" dediklerinde "Ama öldürmedi ki, nasıl cezalandırabilirim?!.." diyordu. "Sana sövdü" dediklerinde de, "O zaman istiyorsanız siz de ona aynı şekilde misliyle sövün" diye karşılık veriyordu.

Şeriat (Siyasal İslam) ve laik (siyasal dinsiz) demokrasi..

*

Söz konusu hadîs hakkında Yavuz Köktaş da şu bilgileri veriyor:

Tirmizî’ye göre bu hadîs hasen olup, sadece Said b. Cumhan tarikiyle bilinmektedir. Said hakkında Yahya b. Main “sika”; Ebu Hatim “hadisi yazılır, onunla ihticac edilmez”; Ebu Davud “sika”; Nesaî “bir beis yoktur” ve Buharî “hadîsinde acaiblikler vardır” demiştir. (Bkz. Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, (thk. Adil Ahmed Abdulmevcud), Beyrut, 1995, III, 193; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, (thk. Adil Mürşid), Beyrut, 1996, II, 11) Tirmizî’nin naklettiği metni nakleden diğer hadis kaynakları için bkz. İbn Hanbel, Müsned, V, 221; Tahavî, Şerhu müşkili’l-âsâr, (thk. Şuayb el-Arnavud), Beyrut, 1994, VIII, 415; İbn Hibbân, el-İhsân fi takrîbi sahîhi İbn Hibbân, (thk. Şuayb el-Arnavud), Beyrut, 1991, XV, 392; Taberanî, el-Mu’cemu’l-kebîr, I, 89; VII,83; Hakim en-Neysaburî, el-Müstedrek, III, 75, 156. Said b. Cumhan hadîsinin Ebu Bekre’den nakledilen şahidi vardır (bkz. İbn Hanbel, Müsned, V, 44; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, VI, 342), ancak bu senedde geçen Ali b. Zeyd b. Ced’an zayıftır. (Bkz. Zehebî, Mîzânu’l-i’tidâl, V, 156; İbn Hacer, Tehzîbu’t-tehzîb, III, 162). Bununla birlikte Said b. Cumhan’dan nakledilen hadîsin metninin ihtilaflı olduğu görülmektedir. Bu metinler şu şekildedir: a- İlk metin Tirmizî’nin naklettiği metindir. b- “Hilafet otuz senedir. Sonra Allah mülkü dilediği kimseye verecektir”. Bkz. Ebu Davud, Sünne, 8; Beyhakî, Delâilu’n-nübüvve, VI, 341. c- “Hilafet otuz senedir. Diğerleri meliklerdir. Halife ve melikler on ikidir”. Bkz. İbn Hibban, el-İhsân, XV, 35-36. Tirmizî’nin naklettiği hadîste mülk/meliklik, yerici bir bağlamda kullanılmıştır. Hatta Sefine, melikliğin şer olduğunu tasrih etmiştir. Ancak Ebu Davud’un naklettiği hadîste mülk/meliklik yerici bir bağlamda kullanılmamıştır. Bilakis Allah’ın dilediği kimseye verdiği makbul bir şeydir. Raviler de aynı ravilerdir. Bu durum, zaten senedi illetli olan hadîsin, metnini de illetli hale getirmektedir. Dolayısıyla bunlara dayanarak herhangi bir hüküm imal etmek mümkün değildir. 
(Yavuz Köktaş, "İbn Haldun'un Mukaddime Adlı Eserinde Hadîs İlimleri ve Hadîs Sosyolojisi İlişkisi", Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VII / 1, Haziran 2003, s. 319, dn. 71.) 

Köktaş iyi araştırmış, fakat hüküm vermede acele ediyor, hadîsin metninin ihtilaflı olduğunu söylüyor. Gerçekte burada öze ilişkin bir ihtilaftan söz etmek mümkün değildir. Çünkü nübüvvet (peygamberlik) menheci üzere bir hilafetin yerini meliklik tarzı bir hilafetin alacağı konusunda ihtilaf yok. 

*

İhtilaf, hadîsi yorumlayanların melikliğe atfettikleri "değer"le ilişkili. 

Nübüvvet ile meliklik elbette bir değildir, fakat bu, melikliğin "mutlak" olarak şerli birşey olması anlamına gelmez. Nitekim Hz. Yusuf, Hz. Davud ve Hz. Süleyman "mülk" sahibi idiler. Hz. Yusuf, duasında "Rabbim bana mülkten (meliklikten) nasip verdin ve bana sözlerin (ve rüyaların) yorumunu öğrettin" (Yusuf, 12/101) demişti. Hz. Süleyman da "Rabbim, beni bağışla, ve bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir mülk (meliklik) ver!" (Sâd, 38/35) diye dua etmişti. 

Burada şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor:

Meliklikten (padişahlık, hükümranlık, krallık) söz ederken bu kavramı Aristo gibi Eski Yunan düşünürlerinin (ve onların izinde giden çağdaşların) rejim tasnifleri çerçevesinde bir yere oturtmamak gerekiyor. 

Günümüzün demokratik diye adlandırılan rejimleri de ayet ve hadîslerde sözü edilen mülk (meliklik) kavramına girmektedir (Prof. Duverger'nin "Seçimle Gelen Krallar"dan söz etmesi gibi). 

Hatta günümüzün demokratik rejimleri hadîste geçen "cebâbire"ye (cebbarlar, zorbalar) karşılık gelmektedir.

*

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus da şu:

Bir hadîsin rivayetlerinden bazısında fazladan cümleler bulunması, aralarında ihtilaf ve çelişki bulunması anlamına gelmez. Ravîlerden biri daha fazla şey hatırlıyor olabilir, buna karşılık diğerinin, sözün (tamamını hatırlıyor olsa bile) sadece bir kısmını söylemekle yetinmiş olması ihtimal dahilindedir. Ayrıca bazı ravîler duyduklarını farklı kelimelerle ifade ediyor da olabilirler.

Mesela bir konferansa katıldığımızı ve sonra, orada söylenenleri farklı kişilerden tekrar dinlediğimizi düşünelim. Bunlar motamot aynı cümleleri kuramaz, hepsi aynı şeyleri hatırlayamazlar. Hatırladıklarını da aynı kelimelerle ifade edemezler. 

Bu, ana fikir farklılaşmadıkça, rivayetler arasında çelişki bulunması anlamına gelmez.

*

Senet ve metin tenkidi adına bu tür hususları öne çıkaranların genelde gözden kaçırdıkları ya da görmek istemedikleri bir husus da şu:

Senet tenkidi ilkeleri ile metin tenkidi ilkeleri arasında bir uyum ve tutarlılık bulunması gerekir. Bunlar için farklı ve birbirini çürüten standartlar belirleyemezsiniz.

Canikli'den örnek verelim..

Sözde metin tenkidi yapıyor ve "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" (s. 241) diyebiliyor.

O kimseler kimler?

Ravîlerden biri veya birkaçı da olabilir, hadîs kitabının musannifi de (yazanı da) olabilir. 

Senet tenkidi çerçevesinde ravîleri cerh ve ta'dîle tabi tuttuğunuzda onlar hakkında "belli bir amaca yönelik olarak hadîs uyduran adamlardır" diyemiyorsanız, metin tenkidi sürecinin sonunda böyle bir hüküm veremezsiniz.

Oysa Canikli'nin bunu yaptığını görüyoruz. Hem "hadislerden bazılarının senet bakımından sıhhatli olduğu"nu söylüyor (s. 241), yani ravîlerin güvenilir (yalan söylemeyen, hafızası da sağlam) kişiler olduklarını belirtiyor, hem de ardından "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" diye konuşuyor.

Böylece şunu demiş oluyor: "Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden güvenilir ve dürüst kişilerce uydurulduğunu göstermektedir."

Evet, bu "tutarlılık" ve zekâ düzeyindeki adam, metin tenkidi yapıyor.

*

Peki bu otuz sene hadîsinde Canikli efendi ile (Söyleyene değil söyletene bak hesabı) onu konuşturanları rahatsız eden ne?

Karın ağrılarının sebebi hadîste hilafet kavramının geçiyor olması. Böylece hilafet kurumu hadîse dayanmış, "meşruiyet" kazanmış oluyor. 

Gerçekte hilafetin meşruiyeti için hadîse gerek yok, ashabın uygulamasının (sünnetinin) bu yönde olması ve konuyla ilgili "icma" teşekkül etmiş bulunması yeterli.

Ancak söz konusu otuz yıl hadîsi (ve başka hadîsler) meselenin bundan ibaret olmadığını, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hilafet kurumundan söz etmiş bulunduğunu, inkârı mümkün olmayacak şekilde ispatlıyor.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...