ANKARA EKOLÜ PALYAÇOLARININ METİN TENKİDİ BALONU






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 11


Bu yazı dizisinde her ne kadar Doç. İlyas Canikli'nin doktora tezini teşrih masasına yatırıyorsak da, sözlerimiz onun şahsında bütün bir Ankara Ekolü adlı ilahiyatçı sıkı cahiller çetesi mensuplarına..

Tarihselci-modernist ilahiyatçı üretim çiftliğinin (aynı kuluçka makinasından çıkmış) ezberleri aynı ya da ortak civcivleri oldukları için, birindeki hormonlu katkı maddelerinin analizi yapıldığında hepsinin notu verilmiş oluyor.

Dolayısıyla Ankara Ekolü'nün diğer defolu mensuplarının "Yazılarda bizim niye adımız geçmiyor?" diye kahırlanmalarına ve sızlanmalarına lüzum yok.

*

Canikli'nin söz konusu tezimsisinin ilk sayfalarında "araştırmanın metodu" başlığı altında, Sünnî hadîs kaynaklarındaki hilafetle ilgili hadîslerin kaynak, isnad (rivayet silsilesi) ve metin bakımından incelendiği söyleniyor.

Kaynak ve isnad belli; bunlar, üzerinde oynanabilecek şeyler değil.

Fakat iş "metin bakımından inceleme"ye gelince Vehbi'nin kerrakesi farklılık göstermeye başlıyor.

Mesela Canikli, "... incelenen hadis metni ile tarihi olaylar arasındaki ilişki göz önünde bulundurulmaya çalışılmıştır" diyor. 

Burası Goldziher icadı zurnanın zırt dediği yer.. 

Evet, Ankara Ekolü eşkıyasının  "hadis metni ile tarihi olaylar arasındaki ilişki" sihirli sopası ile dokundukları hadîsler, (hadîs kaynaklarımıza göre sahih bile olsalar) birden bire uydurma hale gelebiliyorlar.

Çünkü, ekolün mezhep imamları sansar Goldziher çıfıtı ile talebesi tilki Schacht kaltabanı tarafından üretilmiş (iki ucu da keskin) metin tenkidi kılıcıyla hadîsleri doğrayıp biçiyorlar. 

Eğer hadîsin metni ile tarihî olaylar arasında uygunluk varsa, söz konusu hadîsler, o tarihî olaylara meşruiyet (meşruluk) kazandırmak için uydurulmuş oluyor.

Uygunluk yoksa, bu defa da, tarihî olaylara aykırılıktan dolayı hadîsin metni güvenilmez hale geliyor.

Çıfıtın çift katlı ekmek kadayıfı..

*

Bu kadarla kalsa iyi, akademik illüzyon ve hokkabazlık sanatı, sadece tarihî olayları değil, ulemanın hadîsleri şerh edip açıklayan kitaplarını da kullanacak kadar ilerlemiş durumda.

Nitekim Canikli, "rivayetler metin bakımından tetkik edilirken, geçmiş siyasî geleneği yansıtması açısından önemli olduğu düşünülen şerh kitaplarına müracaat edilmiş, böylece rivayetlerin hangi siyasî ve kültürel ortamın ürünü olduğunu anlamak daha kolay hale gelmiştir" diyor.

Böylece İlyas, tez adı altında yazdığı zırvaların kaleme alınmasının ardındaki asıl amacı ortaya koymuş oluyor..

Amacı, bu laflarının açıkça ortaya koyduğu gibi, hadîsleri anlamak değil, uydurma ilan etmek.. Uydurma ilan edebilmek için bahane "yumurtlamak".. Yumurtlayamıyorsa taşı yumurta diye yutturma gözbağcılığı yapmak.

"Rivayetlerin hangi siyasî ve kültürel ortamın ürünü olduğunu" diyerek gevezelik yaparken, o rivayetlerin aslında hadîs kitaplarının tasnif ve telif edildiği ortamın ürünü ve uydurmaları olduğunu söylemiş olduğunun farkında değil.

Yahudi dolmuşuna bindiğiniz yer (aksiyom ya da postüla gibi sorgulanmadan kabul edilmiş) böylesi bir ön kabul durağı olunca, ineceğiniz mahallin inkâr ve red istasyonu olması normal.

Yahudi çıfıtı Goldziher sansarı ile haçlı kaltaban Schacht tilkisinin küfür ve çarpıtma faaliyetine böylesi bir önyargı ve ön kabul ile başlaması doğal karşılanabilir, fakat müslüman olduğunu iddia eden dangalakların hareket noktalarının bu olması anlaşılabilecek birşey değildir.

Bu densizliği neyle izah etmek gerekir bilmiyorum, Ankara İlahiyat'taki "akademik titrleri alabilmek için" dinini dünyalık getiri karşılığında satma kurumsal geleneğine mi, yoksa kişisel nifaka mı, bilemiyorum.

*

Canikli'nin metod adına söyledikleri (zaman israfı olan içi boş gevezelik bir tarafa bırakılırsa) bundan ibaret.

Şimdi gelelim metin tenkidi meselesine..

Öyle anlaşılıyor ki bu icadı birileri "Gâvur bundan söz ediyorsa vardır bir hikmeti" diyerek (taklitçi hayranlığıyla anlayıp sorgulamadan) hadîs usulüne yamamaya çalışmışlar.

Gerçekte bu iş usul-ü fıkıh alanına girer. Fakihler fıkhî hükümleri ortaya koyarken ister istemez hadîsleri metin tenkidine tabi tutma durumundadırlar. Fıkıh usulü böylesi bir tenkidi de kapsar. Bu, fıkıh usulünün ayrılmaz bir parçası, olmazsa olmaz bir faslıdır.

Fakat, hadîs usulü alanındaki metin tenkidi faaliyeti için dile getirilen ölçü, ölçüt ya da kıstaslara baktığımızda, meselenin aynı zamanda Kelâm ilmine, bilgi ve bilim felsefelerine ve Mantık alanına da uzandığını görüyoruz.

Çünkü şu ölçütlerden söz ediliyor: 

Bir: Dil (ifadelerdeki tutarlılık). Burası Mantığın ve edebiyatın alanına giriyor.

İki: Kur'an'a uygunluk. Bu hem fıkıh usulünü, hem de tefsir usulünü bilmeyi gerektiriyor. 

Sadece bu da değil, tefsir ilminde derinleşmiş olmayı da ön şart olarak önümüze getiriyor.

*

Üç: Sahih sünnete uygunluk

Bu şart, "metin tenkidi" adına kendi akıllarınca ölçü ve ölçütler belirleyenlerin "Kendisi muhtacı-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede!" beytinde ifade edilen taifeden olduklarını ispatlıyor.

Sahih sünnete uygunluktan söz edenlerin hem Mantık ilmini bilmedikleri, hem de mantıklı düşünmeyi başaramadıkları anlaşılıyor. 

Bazı insanlar vardır ki, Mantık kitaplarını okumamışlardır fakat mantıklı düşünme becerisine sahiptirler. Bunlarda o yok.

Çünkü "sahih sünnete uygunluk"tan söz etmek, birşeyin doğruluğunun şahidi olarak kendisini göstermek olur.

Mesela, Canikli cahilinin sözde metin tenkidine tabi tuttuğu hadîslerden "iki halife" konulu hadîs, sahih hadîs kategorisine giriyor.. İmam Müslim o yüzden Sahih'ine almış. 

Sahih sünneti sahih sünnete uygunluk testine tabi tutmaktan söz etmek, mantıksızlık ve aptallığın su katılmamış, süzme, has halis biçimidir. 

Zayıf rivayetler için bile mutlak olarak sahih sünnete uygunluk şartı getirilemez. Çünkü o rivayet özel bir duruma işaret ediyor olabilir. 

Zayıflık, uydurma olma anlamına gelmez, söz konusu olan, haberin bize ulaşma kanallarındaki zayıflıktır.

*

Dört: Akılla çelişmeme.. 

İşte bu, Kelâm ilmine, bilgi ve bilim felsefelerine, ve dahası Mantık ilmine vakıf olmayı gerektiriyor.

Akıl bakımından noksan birileri hadîsleri sözde "akılla çelişmeme" kıstası çerçevesinde tenkide tabi tuttuğunda, ortaya, züccaciye dükkânına girmiş filin yol açtığı tahribat ve gürültüye rahmet okutturacak bir rezalet çıkar. 

Defolu Ankara Ekolü'nün durumu tam da bu.

Akıl bakımından neyin muhal/mümteni, neyin mümkün/olabilir ve neyin vacip/zorunlu olduğunu bile ayıramayan angutların "içinden akıl geçen" artistik cümleler kurmada yarışıyor olmaları, çağımızın en acı verici felâketi durumunda.

*

Mesela mucizenin durumunu alalım..

Mucizeler, âdeten (hayatın olağan akışı bakımından) imkânsız (muhal), fakat aklen mümkün olan şeylerdir. 

Zaten onları mucize yapan da budur, âdeten (hayatın olağan akışı bakımından) imkânsız (muhal) olmaları.

Fakat aklen muhal değildirler. Aklen muhal olan, mucize olarak da vukua gelmez..

Gelseydi, "aklen mümkün" kategorisine girerdi.

Mesela (herhangi bir aletin yardımı olmadan) uçan insanın varlığı (fiilen söz konusu değilse de) aklen imkânsız değildir. Böyle birşeyi görmemiş olmamızdan dolayı imkânsız saymamız onu "aklen imkânsız" hale getirmez. Eğer insanlar yürüyemeyen, yılan gibi sürünen canlılar olsalardı, onlara ayağa kalkıp yürümek de imkânsız görünürdü.

*

Dolayısıyla Hz. Peygamber s.a.s.'e ait hadîsler âdet (modern veya geleneksel bilimin ortaya koyduğu "doğa yasaları") eksenli bir akla uygunluk ölçütüne tabi tutulamazlar.

Gerçekte burada söz konusu olan, akla uygunluk değil, bilimsel teorilerin metodik temelini oluşturan gözlem (müşahede) ve deneyim/deney (tecrübe) çerçevesinde yapılmış tümevarımsal genellemelere uygunluktur.

Tabiattaki doğa yasası denilen düzenliliklere aykırılık ile akla aykırılık farklı şeylerdir.

Doğa yasaları düşüncesine (ve dolayısıyla fen bilimlerine) aykırılığı akla aykırılık olarak görüp birtakım hadîsleri böylesi bir gerekçeyle reddetmek, mucize olgusunun ve Hz. Peygamber s.a.s.'in peygamberliğinin inkârı anlamına gelir.

Ancak, Kelâm ilminde ortaya konulan akıl nosyonu çerçevesinde akla uygunluk, rivayetlerde önem taşır.

Dolayısıyla, Kelâm ilmini bilmeyen, bilgi ve bilim felsefelerine vakıf olmayan kimselerin "akla uygunluk" adına hadîsleri tenkid etmeleri cehaletin (aslan postuna bürünmüş eşek gibi) ilim postuna bürünüp sahtekârlık yapması anlamına gelir.

*

Beş: Tarihî verilere uygunluk.

Bu da, "sahih sünnete uygunluk" şartı gibi bir aptallık durumunda.

Bir rivayetten söz ediyorsak, ortaya yeni veya farklı bir tarihî veri getiriyoruz demektir. 

Bazen ulaşılan yeni bir tarihî veri, o güne kadarki tarihî verilerin yanlış yorumla ulaşılmış kanaatler durumunda olduğunu ortaya koyabilir.

Tarihî verilere uygunluk şartını öne sürdüğünüzde, belirli bir dönemde elimizde bulunan tarihî verilerin mutlak doğruluğu varsayımı temelinde akıl yürütmüş, ve bilim adına ulaşılabilecek yeni bir veri kalmadığını kabul eden skolastik zihniyeti benimsemiş olursunuz.

Nitekim Yahudi ve Hristiyanlar Kur'an'da verilen birçok bilgiyi, tarihî verilere uygun bulmadıkları için kabul etmiyorlar. 

Mesela Yahudiler'e göre Hz. Süleyman (King Solomon) peygamber değildir, sihirbazlıkta ustalaşmış, havada uçan, hayvanlara hükmeden bir kraldır. Peygamber değil, sihirbazdır. Tarihî veriler böyle söylemektedir.

*

Ankara Ekolü'nün sansar Goldziher ile tilki Schacht gibi mezhep büyüklerinin hareket noktaları da işte bu "tarihî veriler" hikâyesi..

Onlara göre Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yahudi ve hristiyan kaynaklarından yararlanarak yeni bir din icat etmiş, fakat bu arada tarihî verileri kendi toplumunun ve çağının durumuna göre revizyona tabi tutmuştur. Uydurmalar yapmıştır.

Sonraki müslümanlar da onun bu "sünnet"ini izlemiş, yaşadıkları dönemin siyasal ve kültürel yapısına göre birtakım sözler uydurmuşlar, onları Hz. Peygamber s.a.s.'e nisbet ederek kutsal metinler haline getirmişlerdir.

İşte Defolu Ankara Ekolü'nün İlyas gibi aklı kıt (ya da akılsızlıkta ustalarını geçmek için çırpınan) yamaklarının açıkça söyleyemedikleri, lafı eğip bükerek benimsetmeye çalıştıkları anlayış bundan ibaret.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


TANIMLANAMAYAN VE TANINMAYAN: AFGANİSTAN.. LOZAN'DA TANIMLANAN VE TANINAN: TÜRKİYE

 





Ali İhsan Çelikkan

Makale yazarı: Ali İhsan Çelikkan (Yıl: 1, Sayı: 4, 1 Ekim 1952, yayıncı: 
Türkiye Milli Talebe Federasyonu)

Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin 1928 yılında verdiği ilk mezunlar öğretim elemanlarıyla birlikte.. Önde soldan sağa beşinci sırada oturan kişi Nusret Metya‘dır. 

Nusret Metya, Devletler Hususi Hukuku Ders Notları, Ankara: Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, 1939.

Nusret, Hukuk-i Hususiye-i Düvel, İstanbul: Hukuk Medresesi Talebe Cemiyeti, 1336.






"TBMM Heyeti olarak gittiler, Türkiye olarak döndüler."

Bunu diyen Prof. Baskın Oran..

Birşey daha diyor: "Türkiye Devleti 24 Temmuz 1923'te, Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kuruldu."

Yani Türkiye Devleti Lozan Antlaşması'yla kurulmuş.. 

Kuranlar, antlaşmaya imza atan devletler oluyor.

Söz konusu "devletler" şunlar: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Sırp Hırvat Sloven Krallığı, Japonya.

TBMM Heyeti de imza atmış, fakat devlet sıfatıyla değil, bir "heyet" (kurul) olarak.. 

Dolayısıyla, Baskın Oran'a bakılırsa, Türkiye Devleti'ni kuranlar, gâvur devletleri.

*

TBMM Heyeti, bu devletlerin huzuruna heyet olarak çıkmış, onların imzasıyla "devlet" olmuş.

Anlatılan "başarı" hikâyesi, "zafer" destanı bu..

Seni "tanımışlar".

Bu gâvurlar seni öyle durduk yere tanımazlar.. Sömürünün ve sömürgeciliğin kitabını yazmışlardır, adamın iliğini emer, kanını su diye içer, iflahını keserler..

Yanlarına heyet olarak gideceksin, devlet olarak çıkacaksın.. O kadar basit mi?!..

"Tamam koçum, sen devletsin, aslansın kaplansın" demeleri için onlara birtakım rüşvetler vermeni beklerler.

Sorun şurada ki "rüşvetin belgesi olmuyor". (Selim Edes'in kulakları çınlasın.)

*

TBMM Heyeti, o devletlerin istediklerini verdi..

Mesele sadece Batı Trakya, Adalar, Musul ve Kerkük değildi.

Evet, Misak-Millî (ulusal yemin), tıpkı TBMM milletvekillerinin yaptığı yemin gibi okunup geçilen bir tekerlemeye dönüştürüldü.

Fakat olay bununla kalmadı..

TBMM Heyeti oraya "mücahid bir müslüman toplum"un temsilcileri olarak gittiler, "devletin dinini imanını" Lozan masasında bırakmış olarak döndüler.

Milletin (devlete hakim olan) dinini verdiler, karşılığında devlet olarak tanınmayı aldılar.

Tamam, "devlet" olacaklardı, fakat "dinsiz devlet" olacaklardı.

TBMM Heyeti bunu kabul etti.

*

Afganistan bunu kabul etmedi.

O yüzden Taliban Hükümeti tanınmıyor.

*

Beş dönem milletvekilliği yapmış olan merhum Süleyman Arif Emre, Lozan’daki “gizli” mutabakatı, 11 yıl önce, 26 Haziran 2012 tarihinde TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na anlatmıştı.

Okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş: 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

Şimdi, gerçekten Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, bütün bu davalar nasıl oldu? Darbelerin meydana getirdiği yamukluk sebebiyle siyasi parti hak ve hürriyetleri nasıl ortadan kaldırıldı, onu anlatmak istiyorum. Şu şekilde: Gene belgelere hemen el konuluyor, bir yere, çuvala muvala saklanıyor. Ondan sonra, Başsavcı birçok kendi yakını olan yazarlara, gazetecilere delil ihdas etmek için makale yazdırıyor, o makaleyi Anayasa Mahkemesine götürüp veriyorlar…. Ondan sonra, belge yok, Partinin her şeyi kapalı, bir de üstelik partilerin hukukunu garantiye, istikrara kavuşturmak için Siyasi Partiler Kanunu tedvin edilmiş o sırada, 648 sayılı Kanun ve ondan sonra da onu takip eden kanunlar. Bu kanunları nasıl aşıyorlar? Despotluk yapmak için yani bir nevi darbe içgüdüsünden kaynaklanıyor.

Biz Anayasa Mahkemesine diyoruz ki: “Efendim, birkaç şahsın sözüyle milyonlarca oy almış bir parti kapatılamaz." Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekten isabetli bir hüküm var. Ne diyor o, "Evvela, o kişiler ait olduğu mahkemede yargılanır, siyasi yasakları çiğnediğine dair mahkeme karar verir. O kararı, Anayasa Mahkemesi Savcısı partiye gönderir, bir ay içerisinde o şahıslar ihraç edilmezse, parti kabullenmiş olur o yasak fiilleri, ondan sonra dava açılır." 

Anayasa Mahkemesi oturuyor, diyor ki: “Ben, o şahıslarla ilgili 3-5 kişinin mahkemeye sevk edilmesini edilmemesini ciddiye almıyorum. Ondan dolayı, sizin dayandığınız o savunma maddesini, biz hem Anayasa Mahkemesiyiz hem de kanunları yargılayan mahkemeyiz, iptal ettik. Başka diyeceğiniz var mı?” 

İnceliyoruz, bir madde daha buluyoruz, “Peki, öyleyse inceleyelim.” diyorlar. 

Ertesi gün, biri çağırıyor “Evvela bu davalara duruşmalı bakılır” dediği hâlde o zamanki 648 sayılı Kanun’da, “Peki, duruşmalı bakalım” dediler, sonra dediler ki “Yanılmışız, duruşmasız bakacağız.” 

Daha sonra 2’inci maddeyi de öne sürdük, “Bu varken de kapatamazsınız dediler. Biz onu da inceledik, onu da iptal ettik” dediler.

Hadi bakalım ne diyeceksin! [Erbakan] Hoca da o zaman Genel Başkan, dedi ki: “Ormanda bir fil çamları devire devire geliyor, hiç kurtuluş yok.” 

Refah Partisinin davası da o şekilde, aynı prosedürde, partilerin savunmasını sağlayan maddeler iptal edilmek suretiyle, Fazilet Partisi de o şekilde kapatılmıştır. 

Yani, Türkiye’de ne demek oluyor bu: Siyasi hak ve hürriyetler mahkemelerin darbe içgüdüsüne kapılmaları dolayısıyla işlemez hâle gelmiş bulunuyor. Mesela o zaman şeyle ilgili “kayıp trilyonlar davası” var. Makbuzları, belgeleri ortaya koyacağız, altmış sekiz çuvala doldurulmuş, üstü mühürlenmiş, onu çıkartıp okuyamıyor, kullanamıyorsunuz. Ondan sonra, hadi bakalım, sen hamasi bir nutuk çek de parti kurtulsun!…

Bildiğiniz gibi 1’inci, 2’inci Meşrutiyeti Abdülhamit Han ilan etmişti fakat Abdülhamit Han, darbeyle, darbe-i hükûmetle tahttan indirildi. İlk defa orada başladı böyle bir zorbalık diyelim. 

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: “Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.]

Bizim parti, Millî Nizam Partisi, [Milli] Selamet olarak ortaya çıktıktan sonra daha, henüz, tam manasıyla teşkilatlanmadan şöyle bir komployla karşılaştık: Orhan Birgit bana rast geldi -Hazineden geliyorum, ben hem avukatım hem Genel Başkanım o sırada- dedi ki: “Arif Bey, niye o kadar rahat adamsın sen? Bu Demirel ne yapmış? Demirel Selamet Partisinin kapatılması için bir dosya hazırlattırmış, bu dosyayı da Millî Güvenlik Kuruluna göndermiş, iki gün sonra Millî Güvenlik Kurulunun toplantısında kapatılmalıdır derse derhâl siz kapatılacaksınız” deyince tabii, ben çok üzüldüm, başımdan aşağı kaynar su döküldü….

Ne yapmışlar, biliyor musunuz? Kadir Mısıroğlu’nun harf inkılabı aleyhinde, Atatürk aleyhinde, getirilen Ceza, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu hepsi gâvur kanunudur diye yazdığı makalelerin üstüne şimdi Genel Başkan Süleyman Arif Emre konuşuyor diye bir sahte giriş eklemişler. Bunları banda çevirip bu bantları da paşalara göndermişler ki paşalar onu okuyacak, ertesi gün partiyi şey edecek….

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

BAŞKAN – Rahmetli Erbakan Hoca, bir televizyon programında Amerikan kriptolarınıgöstererek Amerika’nın Refah Partisi Hükûmetinden rahatsız olduğunu ve bu iktidarın düşmesine dair bir kriptodan bahsetti. Siz gördünüz mü onu?

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben onu gördüm, okudum, Hoca’ya tekrar verdim. Tamamen CIA’nin öyle bir raporu var, o da bizim elimize geçmiştir. Bilhassa Hoca’nın D-8’leri kurmuş olması Amerika’yı son derece kızdırmış ve “Mutlaka bu Hükûmet bertaraf edilmelidir.” kanaati hasıl olmuş….

*

Beş yıl önce, 7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...