NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET

 



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 9

 

Evet, ilahiyatçı Doç. İlyas Canikli’nin, Müslümanların bir halife etrafında birlik ve beraberliği sağlanınca ikinci bir kişinin “Ben de halifeyim” diyerek ortaya çıkmasına izin verilmemesini emreden hadîsi (dört ayrı sahabîden rivayet edilmiş olmasına rağmen) sanki sübutu (varlığı) şüpheliymiş gibi göstermek için salak numarasına yatmış olduğunu, bu yazı serisinin ilk iki bölümünde göstermiştik.

Tüm diğer Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü mensupları gibi milleti salak zannettiği için kolayca salak numarasına yatabiliyor.

Öyle ki hiç utanmadan ve yüzü kızarmadan, kendilerinden buram buram yalan dumanı yükselen şu rezil cümleleri kurabilmiş durumda:

“Görüldüğü gibi rivayetin bizlere kadar ulaşmasında katkısı olan raviler hakkında birbiri ile çelişen değerlendirmelere rastlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle hem cerh hem de ta’dil yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler esas alınarak iki hâlife rivayetinin sıhhatli olup olmadığı hususunda herhangi bir yargıda bulunmak bizleri iki halife hadisi hakkında sağlıklı bir sonuca götürmeyebilir. Bu nedenle söz konusu rivayetlerin metin bakımından da tetkîki lüzumludur.” (s. 153)

Metin bakımından tetkik dediği şey de, sansar Goldziher, tilki Schacht ve taklitçilik sanatının maymunlara parmak ısırtan yıldızı Fazlur Rahman’ın ezberlerini tekrarlamaktan ibaret.

*

Canikli efendi, yukarıya aldığımız sözlerinin ardından, “Rivayetlerin Metin Tenkidi” başlığı altında, beyninin tomografi filmini gözlerimizin önüne seriyor.

Hasar büyük..

Bu başlık altında yazdığı ilk paragraflar ve “tenkid” (eleştiri) diye “yumurtladığı” ilk zırva, beynindeki hasarın “teşhisteki gecikme” yüzünden tedaviye cevap vermeyecek raddeye ulaşmış olduğunu ortaya koyuyor.

Okuyalım (s. 153-4):

İki halifeye bey’at edildiğinde diğerini (sonradan halife olanı) öldürünüz rivayeti tespit edebildiğimiz kadar ile aşağıdaki kaynaklarda yer almaktadır.

Ebû Yusuf (ö. 182/799)’un Kitabu’l-Harac‘ında “İki Halife” rivayeti şu şekilde geçmektedir: Abdurrahman b. Abd Rabbu’l-Ka’be şöyle dedi: Abdullah b. Ömer’e ulaştım ve O Kâbe’nin gölgesinde oturuyordu ve insanlar da orada toplanmışlardı. Ondan Rasûlüllah’ın şöyle dediğini işittim: “Kim ki bir imama bey’at edip elini ona verip ve kalbini de ona bağlamışsa gücü yettiği kadar ona itaat etsin. Şayet diğer bir kimse imam olarak gelir ve daha önceki imamla çekişmeye girerse, sonradan gelen kimsenin boynunu vurunuz.

Bu rivayetin Said el-Hudrî kanalıyla gelen Muslim (ö. 261/874) varyantı da şu şekildedir: “İki halifeye bey’at edildiğinde diğerini öldürünüz.”

Aynı rivayet Ebû Davud (ö. 275/888)’da ise Ebû Yusuf’tan gelen şekliyle yer almakta, ancak rivayete bazı ilaveler yapıldığı görülmektedir. Rivayet, “Diğerinin boynunu vurun” ifadesinden sonra şu şekilde devam etmektedir: “Sen bunu Rasûlüllah’tan işittin mi? dedim. O da, “İki kulağımla ve kalbimle işittim” dedi. Ben de “Amcamın oğlu bu Muaviye bize bu şekilde yapmamızı emrediyor. O da “Ona Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” dedi.

Rivayette geçen “İki kulağımla ve kalbimle işittim” ifadesi, hadise daha sonradan takviye yapıldığı (amaçlı ekleme / idrac, ziyade) şüphesini uyandırmaktadır. Bu te’kid ifadesi, rivayetin uydurma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

*

Görüyor musunuz, bir rivayet, “metin tenkidi” sihirli sopasının hafif bir dokunuşuyla nasıl da “uydurma” hale geliyor.

İmdi, söz konusu hadîs dört ayrı sahabî tarafından, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu, bunu söylerken dinleyenler arasında ben de vardım” denilerek rivayet edilmiş.

Bu sahabîlerin özelliği, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sağığında çok genç olmaları..

Zaman geçmiş, ashabın büyük bölümü vefat etmiş, o gençler yaşlanıp da halifelik eksenli kavgalara şahit olunca, Rasulullah s.a.s.’den konuyla ilgili olarak duyduklarını söylemek durumunda kalmışlar.

Canikli’nin yukarıya aldığımız ifadelerinde Ebu Yusuf’un Kitabu’l-Harac’ından aktarılan ilk rivayet, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah r. a.’e dayanıyor.

İmam Müslim’in Sahih’inde aktardığı ikinci rivayet ise bir başka “yaşlanmış” gencin, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.’in rivayeti.

Ebu Davud’un Sünen’inde yer alan üçüncü rivayet ise, (her ne kadar Canikli’nin yukarıya aldığımız ifadelerinde adı geçmiyorsa da) Abdullah bin Amr’a, yani Amr ibnü’l-As r. a.’in oğlu Abdullah r. a.’e ait.

Hadîsi ayrıca Ebu Hureyre r. a. de rivayet etmiş.

Ey ilahiyatın beyni hasarlı zavallısı, böyle bir rivayet uydurma olabilir mi?!

*

Canikli’ye göre olabilir.. Olmalı!

Delili de sağlam: Amr ibnü’l-As’ın oğlu Abdullah’dan yapılan rivayette “ilave” (ekleme) varmış.

İlave dediği de şu: Abdullah bin Amr’dan hadisi duyan zat (Abdurrahman b. Abd Rabbu’l-Ka’be), ona “Sen bunu Rasûlullah’tan işittin mi?diye sormuş.

Sorması normal, çünkü bizzat duymamış, mesela babasından veya bir başkasından duymuş olabilir.

Böyle bir soruya muhatap olan adam ne yapar?

Bizim Türkiye’de olsa “Vallaha da billaha da ekmek Kur’an çarpsın işittim” gibi bir şey söyleyebilir.

Abdullah bin Amr Türk olmadığı için İki kulağımla ve kalbimle işittim (İki kulağım duydu, kalbim de anladı)demiş.

Böylece bir te’kid (pekiştirme, sağlamlaştırma, güçlendirme, vurgu) yapmış.

İşte, bir hadîse ait rivayetlerden birinde böyle bir pekiştirme “fazlalığı” olması, akademik cehaletin ve geri zekâlılığın çağdaş temsilcilerine göre, “rivayetin uydurma olduğunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir”.

Hayır, tartışma konusu yaptığımız “metin” bir mizah kitabı değil, Ankara İlahiyat’ta hazırlanıp sunulmuş ve kabul edilmiş bir doktora tezi.

*

Görüyor musunuz, hadîs kitaplarımız üzerinde ipini koparmış danalar gibi tepinen ilahiyat sirki akrobatlarının “metin tenkidi” canbazlığı nelere kadir!

Demek ki, Abdullah bin Amr’ın, kendisine “Sen bunu Rasûlullah’tan işittin mi?diye soran kişiye hiç cevap vermemesi, susması gerekiyormuş.

Gerçi o zaman da Canikli gibi ilahiyatçı zekâ küpleri “Soruya cevap vermeyip susmasından yalan söylemiş olduğu anlaşılıyor” diyecekler ama, zararı yok, “metin tenkidi” demokrasisinde çare tükenmez.

Sussa da, konuşsa da, “metin tenkidi”nin elinden yakasını kurtaramaz.

Sözünün arkasında durmazsa, seyreyle sen “metin tenkidi” ilahiyatçılarındaki şenliği, davul zurnalı halay ve horonu..

Sözünün arkasında durunca da gelsin Sulukule tarzı “Vayy sen ne diye cevap verip sözünü pekiştirdin, te’kid yaptın, demek ki bu hadisi uydurdun” türünden kıvrak danslar.

*

Amr ibnü’l-As’ın oğlu Abdullah, ashabın en zahid isimlerinden biriydi.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Abdullah b. Amr b. Âs” maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Abdullah geniş hadis ve fıkıh bilgisinden dolayı abâdile arasında yer almıştır. İbadetle fazla meşgul olduğu, devamlı oruç tuttuğu, hâfız olması sebebiyle her gün Kur’an’ı hatmettiği (bk. Müsned, II, 163, 199) için aile hayatını ihmal etmiş, hatta bu yüzden babası tarafından Hz. Peygamber’e şikâyet edilmiştir. Peygamber de daha az oruç tutmasını, daha az Kur’an okumasını kendisinden istemiş, fakat Abdullah kuvvetini ve gençliğini ibadetle değerlendirmek arzusunda olduğunu ısrarla söyleyince, bu defa yedi günden (bazı rivayetlere göre üç günden) daha kısa bir sürede Kur’an’ı hatmetmemesini, Hz. Dâvûd gibi bir gün oruç tutup bir gün tutmamasını, ibadetten artakalan zamanını aile fertleriyle birlikte geçirmesini ve dinlenmesini tavsiye etmiştir. Abdullah, yaşlandığı zaman Hz. Peygamber’in kendisine gösterdiği kolaylıklardan yeteri kadar faydalanmadığından ötürü pişmanlık duyduğunu söylemiştir. Babasıyla birlikte Şam’ın fethinde ve Yermük Savaşı’nda bulunmuş, bu savaşta babasının sancaktarlığını yapmış, Sıffîn Savaşı’na katılması için babasının ısrar etmesi üzerine onunla beraber Muâviye ordusunda yer almış, fakat müslümanlara silâh çekmemiştir. Savaş sırasında her biri Ammâr b. Yâsir’i kendisinin öldürdüğünü iddia eden iki kişi, Muâviye’nin huzurunda tartışırken Abdullah söze karışmış ve bunun iftihar edilecek bir şey olmadığını, çünkü Ammâr’ın âsi bir topluluk (el-fietü’l-bâğıye) tarafından öldürüleceğini bizzat Peygamber’den duyduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Muâviye, “Öyleyse sen aramızda ne arıyorsun?” diye sormuş, o da babasının evvelce kendisini Peygamber’e şikâyet ettiğini, Resûl-i Ekrem’in, “Hayatta olduğun müddetçe babana itaat et, sakın ona karşı gelme” dediğini, bu sebeple savaşa katıldığını ve fakat savaşmadığını söylemiştir (bk. Müsned, II, 164). Diğer bir rivayete göre, hayatının son yıllarında Sıffîn’de bulunmuş olmaktan duyduğu derin üzüntüyü, “Keşke yirmi yıl önce ölseydim!” demek suretiyle dile getirmiş, ayrıca müslümanlar arasındaki savaşlara fiilen katıldığından dolayı babasını tenkit etmiştir.

Konuya dönersek, Abdullah bin Amr r. a., muhatabına, “Muaviye’ye, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” diyor.

Yani, günümüzün dindarımsı hurafecileri gibi “Sonuçta o halifedir, itaat et, bu yöneticilik işleri zordur, içyüzünü bilmediğin şeyler olur, sonra bazı şeyler devlet sırrıdır, açıklanamaz, dolayısıyla hüsnüzanda bulun, itaatten ayrılma! Haddini bil, fitne çıkarma!” demiyor:

“Ona, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık!

*

Böyle bir insan birilerinin hatırı, mevcut siyasal konjonktürün gereği, dünyevî menfaati, zevk ü sefası için hadîs uydurabilir mi?

O, (günümüzün dünya için dinini satan modernist ilahiyatçı soytarıları gibi) lafı evirip çevirebilir, hakikati çarpıtabilir, menfaat için yanını eğip bükebilir mi?

İşte, “Muaviye’ye, Allah’a itaat ettiği sürece itaat et!, Allah’a isyan ettiğinde de karşı çık” diyor, daha ne desin!

Şimdi bu Canikli (ya da bir başka ilahiyatçı) çıkıp, “Ey cemaat-ı müslimîn, Erdoğan’a Allah’a itaat ettiği sürece itaat edin, Şeriat’e aykırı yasalar yapmak, öylesi yasaları savunmak suretiyle Allah’a isyan ettiğinde ise itaat etmeyin!” dese, onun hakkında ne düşünmek gerekir?

Sahabîlerin güvenilirliği hakkında konuşmaya kendilerini yetkili kabul eden modernist/çağdaş soytarılar böyle birşeyi söylesinler de görelim.

Dört gözle (te’kidli olarak) bekliyoruz..

*

Bu kadarı, hem bu Canikli’nin, hem tez danışmanı Hayri Kırbaşoğlu’nun, hem de onun tezine onay veren akademisyenlerin bilgi ve zekâ düzeyinin, ilme saygı derecelerinin anlaşılması için kâfi aslında.

Evet bu kadarı, ilahiyatçılar mutfağı miçolarının tarifini sansar Goldziher ile tilki Schacht’tan öğrendikleri “metin tenkidi” adlı berbat bulamaçlarının tadı tuzu hakkında fikir sahibi olmak için yeterli.

Fakat konuya devam edeceğiz inşaallah..


DEFOLU ANKARA EKOLÜ EZBERİ: ÇIFIT-I AZAM GOLDZİHER’İN İZİNDE METİN TENKİDİ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 8

 

Laik (siyasal dinsiz) rejimin ilahiyat fakültelerinden beklediği bir ölçüde şu:

İslam’ı adına reform demeden reforma tabi tutmaları, güncelleyerek siyasetsiz bir İslam üretmeleri, Şeriat hükümlerini ecdâd yadigârı olarak “tarihsellik” tabutuna tıkıp tarih müzesinin raflarına dizmeleri.

Mevcut rejime uydurulmuş, ona ayak bağı olmayan, gerektiğinde hizmetine koşan güncel ya da çağdaş bir İslam icat etmeleri..

Bunun için de önce bir arazi temizliği yapmaları, bazı kavram ve kurumları itibarsızlaştırmaları gerekiyor.

Bu çerçevede hedef alınan temel kavramlardan birini “hilafet” oluşturuyor.

Çünkü bu rejim, hilafeti kaldırmış, yok etmiş.. Yapılanın makul ve meşru olduğunun gösterilmesi, böylece “dinin laik (siyasal dinsiz) devlete uydurulması” gerekiyor.

Rejimin hayli kabarık olan sabıka kaydındaki (zaman aşımından yararlanması mümkün olmayan) suçların başta geleni bu hilafet meselesi.

O yüzden, hilafet kurumunun yok edilmesi yetmiyormuş gibi, kavramın itibarsızlaştırılması için de elden gelen yapılıyor.

Hilafet kavramının itibarsızlaştırılması, aynı zamanda İslam devleti idealinin de (laikliğin, yani “siyasal dinsizliğin” hatırı için) itibarsızlaştırılması anlamına geliyor.

*

Rejimin dinî kurumları yok eden ya da dönüştüren laik icraatı ile, Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü’nün Müslümanların İslam anlayışını dönüştürme amaçlı kuramsal gürültü ve patırtıları, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş dedirtecek şekilde örtüşüyor.

Ancak, en güvenilir hadîs kitaplarında yer alan ve sahihliğinde şüphe bulunmayan hadîsleri (Goldziher gibi çıfıtların “bilimselliğine” olan imanlarının gücüyle “metin tenkidi” adı altında) “Dönemin siyasal gelişmeleri çerçevesinde uydurulmuş sözler” olarak nitelendirmekten kaçınmayan bu Defolu Ölü Ekol yamakları, sıra kendilerine geldiğinde, “laiklik gemisinde dönemin laik (siyasal dinsiz) siyaseti gereği yeni bir İslam pişirme işine soyunan, mısmıl malzemeyi çıfıt sosuna batırıp murdar hale getiren acemi ve beceriksiz miçolar” olduklarının söylenmesine razı olmuyorlar.

Eğer hadîsleri inkâr etmek için ezberledikleri çıfıt efsunlarını ve tılsımlarını güvenilir buluyorlarsa, selefe yönelttikleri suçlamaları (farkında olmadan) kendileri için de yapmış olduklarını kabul etmeleri gerekir.

Fakat işin gerçeği şu ki, ezberledikleri şablonlar kendileri için doğru, selef için yanlıştır.

*

İlyas Canikli’nin Hayri Kırbaşoğlu’nun danışmanlığında hazırladığı “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlıklı (önceki yazılarda konu edindiğimiz) doktora tezinde yer alan bilinçli çarpıtmaların durumu da bu.

Türkiye’de hilafetin kaldırılması süreci, dünya siyasetine yön vermeye çalışan emperyalist Batılı güçlerin (yeni bir devlet olarak tanınma ihtiyacı duyan) Ankara hükümeti ile yaptıkları pazarlıkların gölgesinde yaşandı.

Ancak, modernist-reformist-tarihselci-güncellemeci ilahiyat şovmenlerinin bu meseleyi Atatürk İlke ve İnkılapları başlıklı ders kitaplarındaki üslupla savunmaları, “Atamız yaptıysa vardır bir hikmeti, üstelik Batılı dostlarımız da bundan memnunlar” türünden postmodern hikâyeler anlatmaları “ilahiyat fakültesi” tabelasının doğasına aykırı.

İşte bu noktada imdatlarına Batı’nın siyasetçileri değil, “emperyalizmin keşif kolu” olan oryantalist çıfıt çetesi yetişiyor.

*

Bu çetenin önde gelen ismi ise Goldziher adlı akademik sansar..

Bu çıfıt ve benzerleri yerli-milli ilahiyat şaklabanlarına fazla iş bırakmamış, gerekli hammadde ve levazımatı bunlar için hazırlamış, lojistik hizmetlerinin bütün planlamalarını yapmış, altyapı tesislerini inşa etmişler.

Bunlara sadece, “büyük müceddid, dinin yenileyicisi, dinî ilimleri ihya hizmetinin kutbu, eşsiz bilgin, muhteşem müçtehit Çıfıt-ı Azam Goldziher kepazelerinin” laflarını ezberleyip tekrarlamak düşüyor.

Yerli-milli modernist akademik soytarılar cemaati, yeni ihtira ve icatlar yapamıyorlarsa da, ilahiyat montaj sanayiinin (gözü kulağı Avrupa’da) taklitçileri olarak üzerlerine düşeni yapmakta kusur etmiyorlar.

Yiğidi öldür hakkını yeme.

*

Bu montajcı beleşçilerden biri, söz konusu doktora tezini hazırlayan ilahiyat kapkaççısı..

Bu yazı serisinin ilk ikisinde, onun “iki halife” konulu rivayetleri inkâr için başvurduğu köylü kurnazlıklarını ortaya koymuş, kötü niyetlilikle ahmaklığın mutlu izdivacından mütevellit cahilce iddiasının aksine, o rivayetlerin sübutlarının kesin olduğunu göstermiştik.

Mezkur akademikimsinin, doktora tezinde bu şekilde akademik hokkabazlığın abrakabadra ve hokuspokus faslının hakkını verdikten sonra el çabukluğuyla Atatürk ilke ve inkılapları marka şapkasından uzun kulaklı bir “metin tenkidi” tavşanı çıkardığını görüyoruz:

“Görüldüğü gibi rivayetin bizlere kadar ulaşmasında katkısı olan raviler hakkında birbiri ile çelişen değerlendirmelere rastlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle hem cerh hem de ta’dil yapılmaktadır. Bu değerlendirmeler esas alınarak iki hâlife rivayetinin sıhhatli olup olmadığı hususunda herhangi bir yargıda bulunmak bizleri iki halife hadisi hakkında sağlıklı bir sonuca götürmeyebilir. Bu nedenle söz konusu rivayetlerin metin bakımından da tetkîki lüzumludur.” (s. 153)

Böylece top, “mutlak müçtehit” Goldziher’in, onun “mezhepte müçtehit” talebesi tilki suratlı Joseph Schacht hazretlerinin ve (bu ikisinin mezhebinin İslam dünyasında yayılmasına öncülük eden) “meselede müçtehit” Fazlur Rahman’ın ayağına gelmiş oluyor.

Canikli için bundan sonrası zahmetsiz:

Mezhep imamı sansar Goldziher’in, yedek müçtehit tilki Schacht’ın, “meselede müçtehit” Fazlur Rahman’ın, “ashab-ı tahric”ten yerli-milli akademikimsiler Mehmet Aydın ile Mehmed Said Hatipoğlu’nun, ve Kırbaşoğlu gibi “ashab-ı tercih”in izinden gittiğini göstererek “ashab-ı taklid ya da temyiz” olduğunu ispatlayacak.

Böylece “ilahiyat doktoru” unvanını alarak fetva makamına oturacak.

*

Modern bir çocuk oyuncağı olan metin tenkidi icadı hem bir oyuncaktan beklenen oyun keyfini garanti ediyor, hem de “içindeki çocuğu öldürmemiş” her akademik sabi sübyanın zorlanmadan uyum sağlayacağı kolaylıkta..

Müçtehid-i azam Goldziher çıfıtı ile yamağı tilki Schacht’ın kallavi kazanlarda hazırladığı metin tenkidi kezzabından bir kova alıp Kütüb-ü Sitte’yi hazırlamış olan imamlarımızın rivayetlerinin üzerine dökmek için fazla zeki ve becerikli olmaya gerek yok.

Hem işlem kolay, hem sonuç muhteşem, bir kova kezzap ve hurdahaş olan yığınla hadîs..

Hepsi eriyip gidiyor.. Ara ki erimemiş, sağlam kalmış bir tane hadîs bulasın..

Öyle bir metin tenkidi işlemi ki, onun eleğinden hadîs imamlarımızın “Sahihtir” dediği hadîsler geçemiyor, fakat “Mevzudur, uydurmadır” hükmünü verdikleri rivayetler, haşmetle ve heybetle, tantanayla geçiyor.

*

Canikli gibilerin keyfi yerinde, çünkü yeni metin kezzabı üretmeleri gerekmiyor.. 

Çıfıt mezhep imamları ile onların taklitçisi olan yerli milli büyükleri kıyamete kadar yetecek kezzabı stokladıkları için, bütün yapmaları gereken, onların laflarının tercümelerini alıp tez diye karaladıkları zırvaların ötesine berisine yamamaları..

Evet, Canikli gibilerin bütün yapmaları gereken, Goldziher ve Schacht gibilerin her derde deva kezzabî şablon ifadelerini, maymuncuk gibi her kapıyı açan basmakalıp ezberlerini alıp, sözde inceleme konusu yaptıkları rivayetlere giydirmekten ibaret.

O yüzden, bu tarihselci-modernist-güncellemeci maskaralar kulübü üyelerinin yazdıklarına baktığınızda hepsinin aynı türküyü “çığırıyor” olduğunu görürsünüz.

Ezberleri aynıdır.. Ellerindeki bütün avadanlık parlak, yaldızlı ve süslü içi boş balonlardan ibarettir.

Birinin tekerlemesini dinlediğinizde artık bir başkasını dinlemenize gerek kalmaz, çünkü ellerindeki enstrüman farklı olsa da seslendirdikleri çıfıt müziği aynıdır.

*

Bir sonraki yazıda inşaallah metin tenkidi kezzabının kâzipliğini konu edineceğiz.


DARU’L-İSLAM’DAN LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) DEVLETİNE

 





Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini, Anayasa’sındaki ifadeyle “laik demokratik sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamaktadır.

Onunla ilgili değerlendirmeler de bu tanım çerçevesinde yapılmalıdır.

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” hükmü, Mecelle’de de yer alan bir evrensel hukuk ilkesidir.

Bu, tüzel kişiler ve hükmî şahsiyetler için de böyledir; esas olan kişinin kendi beyanıdır.

Mesela bir kimse kendisinin ateist olduğunu söylüyorsa, “Yok yok, sen aslında müslümansın” demeye, onu tabiri caizse ateistlik dininden ihraç etmeye, ateistlik dininin kâfiri kabul edip bir tür “tekfir”e tabi tutmaya hakkımız yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Anayasa’sında kendisini laik (siyasal dinsiz) olarak tanıttığına göre, onun hakkında sanki “İslam devleti”ymiş gibi kelam etmek haksızlık olur.

İlk yıllarında İslam devleti olduğu doğrudur. Nitekim 1921 Anayasası, kanunların Şeriat’e uygun olmasını hükme bağlıyordu.

1924 Anayasası’nda da “Devletin dini, din-i İslam’dır” hükmü mevcuttu.

Fakat sonra 1927 yılında devlet (Mustafa Kemal ve ahbaplarının tasarrufuyla) dini terk ettiğini, dinden döndüğünü, dinsiz hale geldiğini göstermek için Anayasa’dan bu maddeyi çıkardı.

1937’de ise laiklik (siyasal dinsizlik) ilkesi Anayasa’ya konuldu.

Sonraki anayasalar da laikliği (siyasal dinsizliği) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilke kabul ettiler.

*

Her ne kadar bu devlet kendisini laik (siyasal dinsiz) olarak tanımlıyorsa da, bu, resmî ideolojinin (Kemalizmin/Atatürkçülüğün) din tanımına göre böyledir.

İslam’a göre, Türkiye Cumhuriyeti de bir din devletidir.

Ancak İslam devleti değildir, (İslam açısından) batıl bir dinin devletidir.

Bu batıl dine laisizm, Kemalizm, Atatürkçülük, Türkiyecilik, ulusçuluk/milletçilik (milliyetçilik), Batıcılık, çağdaşlık, uygarlık vs. gibi adlardan birini vermek mümkün olabilir.

Evet, İslam’a göre Türkiye de bir din devletidir.

Çünkü din, İslam’a (Kur’an ve Sünnet’e) göre, salt bir ibadet meselesi değildir.

Devletin “hukuk düzeni”, onun dinini oluşturur.

Nitekim bir ayette Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

“Bunun üzerine (Yûsuf, su kabını aramaya), kardeşinin yükünden önce onların yüklerinden başladı; sonra onu kardeşinin yükünden çıkardı. İşte Yûsuf'a böyle bir çâre öğrettik. Yoksa Melik'in (hükümdarın) kanûnuna göre (fî dîni’l-Meliki) kardeşini alıkoyamayacaktı; ancak Allah'ın dilemesi müstesnâ. (Biz) kimi dilersek derecelerle yükseltiriz. Her ilim sâhibinin üstünde, (daha bilgili) bir bilen vardır.” (Yûsuf, 12/76)

Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesine bakabilirler.

Sözün özü, (İslam’a göre) Türkiye Cumhuriyeti de bir din devletidir, fakat batıl bir dinin devleti..

Çünkü İslam’a göre bütün devletler din devletidir. Devlet bir kanunlar/kurallar manzumesine sahip olduğunda, o, onun dini demektir.

Bana kanununu söyle, sana hangi dinden olduğunu söyleyeyim.

*

Yani İslam’a göre, dinsizim demekle dinsiz hale gelmiyorsun, batıl bir dini benimsemiş oluyorsun. Heva ve hevesin, dinin haline geliyor.

Yine İslam’a göre, “Tanrısızım, ateistim” demekle tanrısız (mabudsuz) hale gelmezsin. 

Yeni tanrın; heva ve hevesin, arzu ve tutkuların, şehvetindir:

“Hevâsını kendisine tanrı edineni gördün mü? Şimdi sen ona (temsilciliğini üstlenip avukatlığını yaparak) vekil olacak mısın?” (Furkan, 25/42)

İslam nazarında Allahu Teala’nın hükümlerini (Şeriat’i) bırakan herkes, hevasının peşine düşmüş demektir.

O yüzden İmam Şatıbî el-Muvafakat’ta, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetine dayanarak, (aklın yolu olan) Şeriat’e muhalefet eden herkesin hevâsının (nefsanî arzularının) peşinden giden bilgisizler (cahiller, akılsızlar) olduğuna dikkat çekmektedir:

“Sonra da seni (din ve dünyaya ait) iş’te bir şeriat üzere kıldık. O halde ona tâbi' ol; bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” (Casiye, 45/18)

*

Kısacası İslam’a göre dinsiz devlet de, tanrısız insan da yoktur.

Ateist (tanrısız) olduğunu söyleyen kişinin tanrısı, kendi arzu ve tutkularıdır.

Dinsiz olduğunu söyleyen bir devletin dini de, kimlerin arzu ve tutkularını kanun yapıyorsa, onu tanrı edinme esası üzerine kuruludur.

Milletin hevası esas alınıyorsa, tanrı millettir, falan şahıs öne çıkarılıyorsa, tanrı o şahıstır.

Bu hevaperestliği kendi ideolojileri çerçevesinde din olarak adlandırmıyor olmaları İslam açısından önem taşımaz. (Nitekim İslam’ın hükümleri de onlar açısından önem taşımamaktadır, bin 400 yıl öncesinde kalmış şeylerdir.)

İşte o yüzden, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, eskiden papaz ve rahiplerini “rab” edinerek Allahu Teala’ya şirk koşmakta olan Batılı Hristiyanların laiklikle birlikte parlamentolarını ve parlamenterlerini (milletvekillerini, senatörleri) rab edinmeye başlamış olduklarını söylemektedir.

Bu, şirk alanında yapılmış bir güncelleme ve bir devrimdir/inkılaptır.

*

Gelelim Türkiye’nin laikliğine..

İmdi, Türkiye’nin laikliği samimi bir laiklik olsaydı, resmî yeminlerde, şurda burda, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yerine, “akla ve bilime bağlılık” gibi tabirleri kullanmaları gerekirdi.

Çünkü “hayatta en hakiki mürşit” ne Eczacı Hurşit’tir, ne de Atatürk.. İlimdir.

Atatürk’ün kendisi de, her ne kadar söyledikleri ile yapıp ettikleri arasında kimi zaman uçurum varsa da, şöyle demektedir:

“Ben manevi miras olarak hiçbir nass-ı kat’î, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.”

Lüzumsuz bir söz.

Çünkü Atatürk ayet (veya nass-ı kat’î) bırakabilecek bir kimse değildir. Boyundan büyük konuşmuş.

Kur’an bin 400 yıldır “Doğru sözlü iseniz ondaki surelerin benzeri bir sure getirin” (Yunus, 10/38) diyerek meydan okuduğu halde, tek satırlık İhlas ve Kevser surelerinin bile benzerini getirebilen yok. 

Ayet getirmek kulların haddine mi! (Orijinal bir eser üretmek zordur, fakat benzerini yapmak çocuk oyuncağıdır. Mesela ilk otomobili, ilk uçağı, ilk bilgisayarı, ilk telefonu yapmak, icat etmek zor, benzerini yapmak kolay.. Edebî eserlerde de böyledir, farklı bir üslub sahibi olmak zor, onu taklit etmek ise kolaydır.)

*

Mirasının ilim ve akıl olmasına gelince.. Burada da lüzumsuz yere büyük konuşmuş.

Bir hadiste peygamberlerin mirasının ilim olduğu belirtilir..

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de geride miras bırakmadı. Mesela Hz. Fatıma r. a.’ya intikal etmiş hiçbir miras yok.

Mustafa Kemal’in ise mirası Afet İnan’a, Sabiha Gökçen’e, Ülkü’ye, Makbule Hanım’a vs. kaldı.

Bununla birlikte ilim ve akıl Mustafa Kemal’in terekesi arasında yer alan kendi şahsına özgü nimetler değil.

İlim, Mustafa Kemal’in hiçbir dahli olmadan geçmişten bugüne kendi mecrasında yol alan bir genel insanlık mirası..

Akıl da aynı şekilde Mustafa Kemal’le birlikte insanlık âleminde ortaya çıkmış ve sonra da onun mirası olarak başkalarına dağıtılan bir nimet değil.

Mustafa Kemal’in tutup aklı kendi şahsî malıymış gibi terekesine dahil etmesi, bu şekilde konuşması, ilim ve akıl açısından bakıldığında çok da hoş bir manzara arz etmiyor.

*

İmdi, Atatürk hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş-kalıplaşmış kural bırakmadığına göre, bağlı kalınması gereken bir Atatürk ilke ve inkılapları dogmasından, kalıplaşmış kurallarından bahsetmek de yanlış olacaktır.

Her ne kadar kendisinin kişisel malı ve mirası gibi göstermekle ilmin ve aklın canlarını acıtmış olsa da, bu iki kavrama dikkat çekmekle yerinde bir şey yapmış.

Dolayısıyla, şayet Türkiye Cumhuriyeti Devleti Atatürk’ün sözlerine ve mirasına saygı duyuyorsa, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık dogmatik donmuşluğundan ve buz tutmuşluğundan kurtulmalı, ilme ve akla referansta bulunmaya başlamalıdır.

Mesela vatandaşlardan Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen donmuş kalıplara değil, akla ve ilme bağlılık yemini etmeleri istenmelidir.

İnsanlar akla ve ilme bağlılık yemini ettiklerinde Atatürk’ün mirasına (en azından mirası gibi benimsediği değerlere) yönelmiş olacaklardır.

İşte bu yapıldığı zaman, devletin “laiklik” söylemi ve icraatı, “samimiyet” ve “tutarlılık” imtihanında bir nebze de olsa başarı göstermeye başlamış olur.

*

Ayrıca “namus” üzerine yemin etme meselesi de aklın ve ilmin ışığında gözden geçirilmelidir.

Çünkü Kâzım Karabekir Paşa’nın anlattıklarına bakılırsa Mustafa Kemal’in namus konusunda bazı çekinceleri mevcut.

Her halükârda namus kavramı en az Şeriat kadar eski bir düşünce biçimi ve anlayışa karşılık geliyor. Hatta insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir.

Nasıl bazı insanlar Şeriat düşmanı olabiliyorsa, namusu da irticaî ve devri geçmiş bir eski gelenek görenek ya da hurafe olarak değerlendiren insanların mevcut olduğunu biliyoruz.

Böylesi bir insanın namus üzerine yemin etmesi, namus kavramıyla da, yeminle de alay etmesinden başka bir anlama gelmez.

Yemin törenini komik, çocukça ve arkaik bir ritüel olarak göreceğinden de şüphe edilemez.


İSLAMSIZ (ŞERİATSIZ) DARU'L-İSLAM

 




Bir önceki yazıda Muşlu Molla Muhammed Doğan'ın (Mehmet Doğan) şu sözünü aktarmıştık:

“Burası, Daru’l-İslam’dır. Daru’l-İslâm’da eşhâsın küfrüne ancak mahkeme-i şer’iyyece hükmedilir. Mahkeme-i şer’iyyenin kararı olmadan halkın birbirlerini tekfîr edip bunu karâra bağlamaları câiz değildir.”

(https://www.nurmend.com/yazi/172-devlet-erkanina-acik-mektub)

Şeriat'in hakim olmadığı, mahkeme-şer'iyyenin (Şeriat mahkemesinin) bulunmadığı bir daru'l-İslam..

Con Ahmed'in devr-i daim makinası, bunun yanında ilkel bir icat gibi kalıyor.. 

Diyelim ki birisi bize falan şahsın dinsiz imansız sözlerinin İslam'a göre hükmünü sordu, onu tekfir edemeyeceğiz, küfre düştüğünü söyleyemeyeceğiz, çünkü Şeriat mahkemesi konumunda değiliz.

"İyi, o zaman devlet, Şeriat mahkemesi kursun" diye ortaya çıktığımız zaman da, şayet bu yönde bir örgütlenme faaliyeti içine girersek, lafta daru'l-İslam olan bu ülkenin Şeriatsız laik (siyasal dinsiz) mahkemeleri "anayasal düzeni değiştirme" suçlamasıyla ocağımıza incir dikecek..

Bir siyasî parti çıksın da TBMM'de Şeriat mahkemesi kurulması teklifi yapsın bakalım, ne oluyor?

Bu ülkede sütsüz sütlacı icat edebilen bir tek bile mucit henüz çıkmadı, fakat İslamsız daru'l-İslam'ın patentini almayı hak edenlerin sayısı hadsiz hesapsız.

*

Evet, Türkiye daru'l-İslam değildir.

Peki o zaman nedir, daru'l-harp midir?

Bunun için önce daru'l-harpten ne anlaşılması gerektiğine bakmak gerekiyor.

Prof. Dr. Ahmet Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Dârülharp" maddesinde şunları dile getiriyor:

"... dârülharp, İslâm dışı devlet ve yönetimlerin hâkimiyet alanını, faaliyet ve hukuk düzenlerinin uygulama sahasını ifade eder. Başka bir deyişle İslâm siyasî hâkimiyetinin sınırları dışında kalan, yönetim ve hukuk düzeni İslâm esaslarına uymayan her ülke dârülharptir. İslâm hukukçuları devletin ülkesini tarif ve tesbit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar, devletin siyasî, iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin İslâmî otoritenin elinde bulunduğu ülkelere dârülislâm, İslâm düzeninin hâkim olmadığı ... ülkelere de dârülharp adını vermişlerdir."

Türkiye'nin "siyasî, iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı"nı söyleyebiliyorsanız, daru'l-İslam olduğunu da söyleyebilirsiniz.

Fakat bunu söylediğiniz zaman, "Türkiye laik bir devlet değildir, Şeriat devletidir, din devletidir" demiş olursunuz. 

Kendilerini ülkenin gerçek sahipleri kabul eden laik kafalı “derin” şahıslar, dindar gruplar kendi aralarında böyle konuşup kendilerini aldattıklarında zevkten dört köşe olurlar, fakat aynı şeyin TBMM’de, resmî bir törende vs. söylenmesi ihtimali ise gözlerinin kanlanmasına, tüylerinin diken diken olmasına neden olur.

Hemen Anayasa'daki laiklik (siyasal dinsizlik) ilkesi hatırlanır.

*

İmdi, daru'l-harp tabiri harb (savaş) kavramını içerdiği için, bir beldenin daru'l-harp olduğunun söylenmesinin, “orada savaşmak gerektiği düşüncesinin savunulması” olarak anlaşılması mümkündür.

Kastedilen bu değildir.

Fakihler (İslam hukukçuları) daru'l-harp tabiri yerine, Prof. Özel'in belirttiği gibi, “dâru'l- küfür” ve “dâru'ş-şirk” gibi tabirleri de kullanmışlardır.

Bu tabirler daru'l-harp kavramından daha uygundur. Çünkü, Prof. Özel'in ifadesiyle:

“Dârü’l-harp” terkibi her ne kadar ilk bakışta “kendisiyle dârülislâm arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke” mânasını ifade ediyorsa da İslâm hukuku kaynaklarında “dârülislâm dışındaki ülkeler” anlamında ve bugünkü “yabancı ülke” tabirinin karşılığı olarak kullanılmıştır. 

*

Peki neden daru'l-harp tabiri “dâru'l-küfür” ve “dâru'ş-şirk” tabirlerinden daha çok kullanılmış, onları neredeyse unutturmuştur?

Sebebi, kâfirlerin geçmişte Müslümanlarla sürekli savaşmaları, savaşmak için fırsat kollamaları, durmadan saldırmış olmalarıdır.

Günümüzde de durum aynı.. İşte Afganistan, Irak, Libya, Keşmir, Arakan, Somali, Libya, Kafkasya vs. gözlerimizin önünde.. (Laik, İslam Şeriati ile arası limonî Türkiye'nin de Afganistan'a NATO bünyesinde asker göndermiş olduğunu unutmayalım.)

Bu hususu Prof. Özel şöyle açıklıyor:

... yabancı ülkelerin dârülharp şeklinde adlandırılmasında da Ortaçağ boyunca milletlerarası münasebetlere hâkim olan tarihî ve siyasî şartlar etkili olmuştur. Zira ... tarihî bir vâkıa olarak müslümanlarla müslüman olmayanlar arasındaki münasebetler başlangıçtan beri umumiyetle savaş halinde sürüp gelmiştir. İslâm’ın doğuşu sırasında milletlerarası münasebetlerde kuvvet tek hâkim durumundaydı ve İslâm’ın devletler arası münasebetleri düzenlemek için ortaya koyduğu kurallar yalnız müslüman devletlerce tek taraflı olarak uygulanabilmiştir. Ortaçağ’ın hıristiyan devletlerindeki hâkim telakki, sadece müslümanlara karşı değil kendi dindaşlarına karşı da savaş halinin sürekliliği şeklindeydi. 

Milyonlarca insanın öldüğü Otuz Yıl Savaşları'nı (1618-48) hatırlayalım.

Birinci Dünya Savaşı da esas itibariyle Almanya'nın sömürgecilik pastasından daha fazla pay almak için İngiltere ve Fransa ile kapışmasından kaynaklanmıştı.

İkinci Dünya Savaşı da hakeza..

*

Evet, daru'l-İslam, İslam'ın hakim olduğu, ancak Allah Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edenlerin yönetici olabildiği beldedir. 

Müslümanların, müslüman olduklarını söyleyenlerin ve kendilerini müslüman zannedenlerin yaşadıkları yer değildir. 

Bu kadarcık bir "yaşama"yı müslüman bir birey ABD'de de, Rusya'da da, Almanya'da da, Hollanda'da da yapabiliyor.

Evet, Türkiye, laikliğinin bir sonucu olarak daru'l-İslam değildir.

Anayasa'sına göre, laik (siyasal dinsiz), Avrupa'dan öğrendiği çağdaş uygarlık düzeyini yakalamaya çalışan bir ülkedir.

Daru’l-İslam olmadığı için de dış politikadaki en önemli hedefi, özü itibariyle bir hristiyan birliği olan Avrupa Birliği’ne dahil olmaktan ibarettir.

Daru'l-İslam olmanın gerekleri, kendini "laik demokratik sosyal bir hukuk devleti" olarak tanımlamak, Hristiyanlar’ın kurduğu bir askerî birliğe (NATO’ya) “Biz laik bir devletiz” diyerek girmeyi başarmak, bu başarıyı Avrupa Birliği’ne girerek taçlandırmaya çalışmak olsaydı, mesele yoktu.

*

Merhum Abdülhakim Arvasî Sevânihu’l-Efkâr ve Sevâmihu’l-Enzâr adlı eserinde (Âsitâne Kitabevi, İstanbul, 2004) daru'l-İslam ve daru'l-harp kavramlarını şöyle açıklıyor:

Dâru’l-harb diye, ahkâm-ı şer’iyyenin (Şeriat hükümlerinin/yasalarının) cârî (yürürlükte) olmadığı memâlike (memleketlere) denir. Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olmadığı ülke ister müslümân ister müslümândan gayri kimselerle meskûn olsun dâru’l-harbdir.

Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olduğu yerler dâru’l-İslâmdır. Ahâlî gerek müslim ve gerek gayrimüslim olsun.

Bu cereyândan (carî/yürürlükte oluştan) murâd, mehâkim (mahkemeler) ve hukûmetce olan cereyândır. Yoksa eşhâs beyninde cereyân-ı ahkâma bu bâbda hüküm yokdur (Kişiler arası ilişkilerde gayriresmî düzeyde Şeriat hükümlerine riayet edilmesi, ülkenin daru'l-İslam veya daru'l-harp olması meselesinde önem taşımaz). Zîrâ şahs-ı müslim her ne zamân ve mekânda olursa olsun ahkâm-ı Şer’iyye ile âmil olmasına bir mâni’ yokdur (Müslüman şahıs, her yerde Şeriat'e uyabilir, uymasının mümkün olmadığı zamanlarda da zaruret nedeniyle mazur kabul edilir).

(http://www.turkcesi.biz/iktibaslar/yazarlar/darul-harb-ve-darul-islam.html)

*

Prof. İhsan Süreyya Sırma ise meseleyi şöyle anlatıyor:

… Allah rahmet eylesin, bir Mela Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı….

Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. 

“Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi….

Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” [ÜLKE (VATAN), BAŞKALARININ DEĞİL; BENİM İLKELERİMİN (ŞERİAT’İN) UYGULANDIĞI YERDİR.]

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)

*

Evet, daru'l-harp, İslam'a savaş açılan ülkedir.

Bir başka deyişle, Allahu Teala'ya ve Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'e savaş açılan yerdir.

Allahu Teala'ya savaş açmak, O'nun kitaplarına, vahyine savaş açmaktır. Yoksa, kimsenin "Allah ile savaşıyorum" diyerek göğe füze fırlatacak hali yok.

Allahu Teala'nın hükümlerinin yeryüzünde hakim olmasını isteyenlere açılan savaş, onlarla mücadele edilmesi de, Allahu Teala'ya açılan savaş cümlesindendir. 

Nitekim ayette şöyle buyuruluyor:

"Onların söylediklerinin seni cidden üzmekte olduğunu elbette biliyoruz. Fakat gerçekte onların yalanladıkları sen değilsin; o zalimler asıl Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar." (En’am, 6/33)

Allahu Teala'nın şeriatini (hükümlerini) savunan, onun devlet düzenine hakim olmasını isteyen müslümanlarla mücadele edenlerin düşmanlığının asıl hedefi de gerçekte Allahu Teala'dır.

İmdi, bir beldede Şeriat'in hakim olması için "örgütlü" çaba sarf edilmesi, devletin desteğini almak bir yana, anayasal düzeni yıkmaya yönelik bir suç kabul ediliyorsa, engellenmesi, cezalandırılması gereken bir faaliyet olarak görülüyorsa, o belde daru'ş-şirk olmanın da ötesine geçip daru'l-harp halini almış demektir. (Laik kafalılar gücenmesinler, İslam’a göre böyle.. Laik zihniyet, olayı başka kavramlarla ifade etmekte özgür.)

*

Örgütlü çabadan da vazgeçtik, bir müslüman bireysel olarak bu yöndeki inancını, tutumunu, kanaatini sürdürdüğünde, "Burası daru'l-İslam'dır, son kaledir, İslam en iyi bizim ülkemizde yaşanıyor, İslam dünyası ayağa kalkacaksa bu yine bizim liderliğimizde olacaktır" filan diyerek rejime olan imanını arz etmediğinde "Bakarsın başkalarına da bu düşüncelerini bulaştırır" diye "taciz takib"e maruz bırakılıp yalnızlaştırılabiliyorsa, zehirleme yoluyla öldürülmek istenebiliyorsa, itibar suikasti amaçlı sinsi tuzakların birini atlattığında diğeriyle boğuşmak zorunda kalabiliyorsa, kısacası anasından emdiği süt burnundan getirilebiliyorsa, işte o zaman, daru’ş-şirk ya da daru’l-küfür, sade suya tirit küfrü ve şirki kendisi için yeterli bulmamış, Allah yolunda olmayı önemseyen Müslümanlara karşı fî sebîlissanem (put yolunda) atağa kalkıp savaş açmış, kendisini daru’l-harp olarak konumlandırmış olur.

Vatandaşlarımız “Çok şükür Türkiye böyle değil” diyebiliyor oldukları için ne kadar şanslı olduklarını anlamalı ve hallerine şükretmeliler!

Şanslılar, fakat bunun farkında olmamaları çok acı.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...