“ANKARA ÖLÜ GOLDZİHER DÖLÜ EKOLÜ’NÜN HADÎS USÛLÜ’NDE YAPTIĞI “NİYET OKUMA” DEVRİMİ










ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 7

 

Önceki yazılarda, Ankara Sünnetsizler Ekolü’nün, “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu şeklindeki ezberlerini, “manevî dölü” olmayı şeref bildikleri Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıttan almış olduklarına dikkat çekmiştik.

Evet Ankara Ekolü adlı manen ölü ilahiyat eşkıyası (şakîler, bedbahtlar taifesi), İmam Buharî ve İmam Müslim gibi salih selefin halefi olmayı kendilerine yakıştıramıyorlar.

Hadlerini bilmelerinden, tevazularından kaynaklanmıyor bu..

Başı bulutlarda Himalaya heybetindeki o büyük âlimleri beğenmeyen vadi sürüngenleri olmalarından ileri geliyor.

Onların gözü, Goldziher adlı yahudinin Çıfitiye tarikatının müritliğinde, çıfıt çorbasında.

Goldziher’in ilk delik olarak Samirî’nin buzağısı gibi böğürdüğü zurnada bunlar da yerli milli son delik olma telaşındalar.

*

Hadîslere “senet”leri (rivayet silsileleri) üzerinden bir şey diyemeyince hemen “metin tenkidi” adlı modern kepçe makinasına (ekskavatöre) kuruluyor, başlıyorlar Goldziher’in işkembesinin ürünü olan “ezber” pislikleri merhum hadîs imamlarımızın kabirlerinin üstüne kova kova dökmeye..

Kendilerine ait bir tanecik olsun özgün ve orijinal fikirleri var mı?..

Yok!

Evet, bir tanecik bile yok..

Söylediklerinin hepsi temcit pilavı kabilinden “ithal” ezberler..

Hayır, zekâdan mahrumlar demiyorum, sütçü beygirleri ve Anadolu’daki çerçi eşekleriyle birlikte zekâ testine tabi tutulsalar onları kesinlikle geçerler.

*

Metin tenkidi” adı altında üretilen zırvalar ise bir yığın basmakalıp/klişe faraziyeden ibaret..

“Böyle olduğunu düşünüyoruz, şöyle olduğu anlaşılıyor” türünden acemi falcı diskuru “bilimsel” çalışma diye yutturulmaya çalışılıyor.

Yıldız falcılarının, astroloji gurularının, tarotçuların vs. kehanetlerinin bile, bunların “düşünce”lerinden daha fazla olgusal karşılığının bulunduğu görülüyor.

Çünkü yıldız falcısı “Elimdeki yıldız haritasına göre böyle”, tarotçusu “Tarot kartları böyle söylüyor” filan diyor, bu “metin tenkitçisi” ukala taifenin dağarcığında ise Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi sadece “düşünme” meziyeti var.

Onlar “düşünüyor”, ve “düşünce gücü” ile, hadîs imamlarının (“Bu hadisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den falan sahabî, ondan filan salih zat, ondan da benim gayet iyi tanıdığım filanca değerli kişi rivayet etti, ondan duyduğum gibi yazıyorum” şeklindeki “yaşanmışlık”lara, zahmetli araştırmalara, emek sarfına dayanan) şahitliklerini geçersiz hale getiriyorlar.

Çünkü bunlar “düşünüyor”..

Dahası bunlar geçmişin hadîs imamlarının sahip olmadığı başka meziyetlere de sahipler, bunlar “üniversite” cemaatinden.. Bunların “doktora”sı var.

Böylece, “düşünce gücü” ile, hadîslerin uydurma olduğunu Goldziher’ce zehir gibi ispatlıyorlar.

*

Gel gör ki, bilgi ve bilim felsefelerinden biraz anlayanlar, bu akademik soytarılık ve şaklabanlık, üniversite tipi don kilotlu gulu gulu dansı karşısında ağlamaları mı gerekir, gülmeleri mi, karar veremiyorlar.

Düşünüyorum”lu üfürmelerin ispata değil iddiaya karşılık geldiğini ve iddianın tek başına bir değer taşımadığını bile anlayamamış böylesi akademik angutlara bir şey anlatmanın mümkün olmadığını bildikleri için yürekleri yanıyor.

Popper’ın jargonuyla konuşmak gerekirse, bir iddianın, bilimsel değerinin olması için “yanlışlanabilir” (yani sınanabilir, yanlışsa yanlışlığı gösterilebilir) nitelikte olması gerektiğini bile bilmeyen bu sözde üniversiteli özde ilkokullu “içindeki çocuğu öldürmemiş” sabi sübyana kim ne anlatabilir!.

Bin 200 – bin 300 sene önce yaşayıp vefat etmiş, hiç görmediğimiz insanları geçtik, şu anda aramızda yaşamakta olan insanların bile bir söz rivayet ettiklerinde bunu hangi niyetlerle yaptıkları konusunda kesin konuşmak mümkün olmaz.

Çünkü bu “niyet okuyuculuğu”dur ve sübjektif/öznel bir değerlendirme olması itibariyle “bilimsel”lik taşımaz.

Söylediklerimiz, karşımızdakinin niyetini değil, bizim zihniyetimizi, algılayış biçimimizi ve anlayış düzeyimizi gösteren bir belge olur.

*

“Niyet okuyuculuğu” yapan kişinin sözleri “yanlışlanabilir” olmaktan uzaktır. Dolayısıyla icat, buluş ve keşifleri bilimin değil (Popper’ın işaret ettiği gibi) falcılığın alanına girer.

Eğer böylesi kişilerin “niyet okuma” faaliyeti isabetli olabiliyorsa, şunu söylemek mümkün olur: İnsanların kalbini okuyan, düşünce akışını bilgisayar ekranı gibi seyreden bu “gaybe vakıf” kişilerden iyi kumarbaz çıkar, kumar masasında karşılarındakinin zihnini okuyarak herkesi soyup soğana çevirirler.

Ne var ki, kumarbazlar âlemi böylesi sıradışı zekâlardan mahrum, onların hepsi ilahiyat fakültelerine yönelmişler, ayrıca hepsi de Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü üyesi olmuşlar.

İlahiyat Fakültesi’ni İlahiyat Falcılığı Meslek Yüksek Okulu haline getirmiş olan bu tipler, bin yıldan daha uzun zaman önce yaşamış insanların zihinlerini ve niyetlerini okuyarak İslamî ilimler alanında acayip keşifler yapmakla meşguller..

Bu sanatı öğrendikleri pîrleri, şıhları ise Goldziher çıfıtı.

Gaybın anahtarlarını ellerine geçirmişler, insanların akıllarından, kalplerinden geçeni okuyabiliyor, niyetlere vakıf oluyorlar, kumar masalarına çökseler dünyayı yalayıp yutacaklar, fakat kul hakkı ve haramlar konusunda son derece hassas oldukları için bu üstün yeteneklerini kötüye kullanmaktan özenle kaçınıyorlar..

Çok takvalılar canım!..

Sıradışı kabiliyetlerini sadece hadîs imamlarımızın mezarları başında höykürmek ve vahşi çığlıklar atmak için kullanıyorlar.

*

Goldziher’in sözünü ettiği “dinî metin (ayet, hadîs) uydurmacılığı” Yahudi milletinin karakteristik özelliği durumunda.

Kitaplarını ve peygamberlerinin sözlerini güncelleyip çağa uydura uydura bugünlere gelmişler.

Yaptıklarını savunabilecek halleri yok, o yüzden Müslümanların karşısına “Siz de bizim gibisiniz, siz de hadîs uydurmuşsunuz” diyerek çıkmak için efsun okuyor, masal anlatıyorlar.

İçimizdeki (aşağılık kompleksli gâvur hayranı) ciğeri beş para etmez soytarıları peşlerine takmayı da başarıyorlar.

Evet, bu (zekâ bakımından sütçü beygirlerinden daha iyi durumda olmak gibi inkâr edemeyeceğimiz bir meziyete sahip bulunan) kişilik özürlü soytarılar, Goldziher gibi çıfıtların işkembesinin ürünü olan ezberleri tekrarlıyor, onlardan ithal ettikleri “şablon” ret ve inkâr tekerlemelerini hıfzedip “akademik tez” ve makale görünümlü türrehatlarına kelimesi kelimesine aktarıyorlar.

Bu hususta birbirleriyle yarış halindeler, izdiham yaşanıyor. Aralarında “Yok ben daha fazla Goldziher oldum, yok sen daha fazla oldun” diye rekabet yaşanıyor.

Bu sayede kendilerini Ortaçağ’ın karanlığından kurtulmuş aydın bilim adamı gibi görmeye başlıyor, acayip bir ruh haline giriyorlar.

İşin kötü tarafı, bu ruh haline bir girdiklerinde bir daha çıkamıyorlar.

Esrarkeşleri, eroinmanları, bilumum uyuşturucu bağımlılarını tedavi etmek belki mümkün, fakat bunlardaki Hasan Sabbahvari haşhaşîyan cezbe iptilasının çaresini şimdiye kadar bulabilmiş biri yok.

*

Müslüman toplumlar içinden de hadîs uydurmacılığına yeltenen deccallar ve münafıklar çıkmamış değil, çıkmışlar.

Fakat hadîs imamlarımız o uydurmaları ayıklamış, “mevzu/uydurma” damgasını vurup bir kenara atmışlar.

Kimi hadîsler için de “zayıf” notunu vermişler.

Eğer o müstesna imamların değeri ölçülemez hizmetleri olmasaydı, hadîs kitaplarında at izi it izine karışır, Ehl-i Kitab’ın, müşriklerin ve münafıkların uydurmalarını hadîs diye okuyor olurduk.

İşte, Goldziher gibi sinsi çıfıtlar bundan dertliler.

Uydurmalara geçit vermeyen ciddiyet abidesi imamlarımızı uydurmacılığa alet olmakla suçlayarak akıllarınca yüreklerini soğutmaya çalışıyorlar.

*

İmamlarımızın mücadele ettiği hadîs uydurmacılığı ne yazık ki günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor.

Sorun şurada ki, eskinin siyasî otoriteye gerektiğinde kafa tutan uleması şimdi yok.

İmam Buharî’ye laf atan tarihselci-modernist (laik düzenin “derin” güçlerinin yalakası) soytarılar, onun nasıl vefat ettiğine, yaşadığı beldenin hükümdarına yüz vermediği için başına nelerin geldiğine bir baksınlar.

İmam-ı Azam’ın, İmam Malik’in, İmam Şafiî’nin ve İmam Ahmed bin Hanbel’in, hapsedilme, kırbaçlanma ve sürgün edilme pahasına doğru bildiklerini eğip bükmeden söyledikleri biliniyor.

Salih selef, günümüzün kel-fodul ekol soytarıları gibi “düzen”in adamı değildiler, düzen-bazlık umurlarında olmayan adam gibi adamdılar.

Her devrin adamı değildiler, her devirde adamdılar.

Evet, onlar sayesinde, hadîslerin kayda geçirildiği ve İslam fıkhının tedvin edildiği o ilk asırlarda, uydurmacılar, uydurmalarıyla başbaşa kaldılar.

İslamî bilgi birikimine nüfuz edemediler. Marjinal gruplar haline geldiler.

Günümüzde ise tam tersi yaşanıyor.

Ülkedeki hakim siyasal eğilimleri, resmî ideolojiyi, laik (siyasal dinsiz) siyaseti umursamadan İslamî gerçekleri dile getirenler marjinal kalıyor.

*

Evet, uydurmacılık günümüzde de olanca hızıyla devam ediyor.

İki şekilde:

Birincisi, eski uydurmalardan günümüzün laik (siyasal dinsiz) siyasetinin işine yarayacak olanlar (ulema bunların uydurma olduklarını açıklamış oldukları halde) yeniden tedavüle konuluyor. (Mesela, 1990’lı yıllarda AKRA FM’de yorumları yayınlanan Agâh Oktay Güner şöyle bir hadîs rivayet etmişti: “Zaman sana uymazsa sen zamana uy!”)

Ancak, yeni hadîs uydurmak (daha doğrusu onlar için “kaynak” bulmak) artık mümkün değil..

Burada uydurmacılığın ikinci şekli devreye giriyor.

Bu ikinci şekil, uydurmacılık çarkının ters yönde döndürülmesi esasına dayanıyor.

Halihazırda hâkim olan siyasî anlayışa (laik yani siyasal dinsiz ulus-devletin resmî ideolojisine) aykırı hadîsler uydurma ilan ediliyor.

Beğenilmeyen hadîsler için birer “uydurma olma hikâyesi” uyduruluyor.

O hadîsler uydurma ilan edilip ıskartaya çıkartıldığında heva ve heves düzenlerinin ayaklarındaki hakikat prangaları çözülmüş olacak.

Çağdaşlaşıp güncelleşmenin, çağdaş yaşamın bütün güncel zevklerinden nasiplenmenin önündeki engeller kalkacak.

*

Evet, uydurmacılık günümüzde bu iki şekilde devam ediyor.

İlkine (eski uydurmaların bit pazarından toplanıp antika diye yeniden tedavüle konulmasna) örnek olarak, “Vatan sevgisi imandandır” şeklindeki sözü gösterebiliriz.

Geçmişte ulema, yöneticilerin (devletlerin) hoşuna gidip gitmemesini umursamadan bunun uydurma olduğunu söylemiş, eserlerine yazmışlar.

Batı’da vatan kavramı son yüzyıllarda laik-seküler “ulus-devlet”çilik ideolojisi çerçevesinde kutsal bir iman esası haline getirildiği ve bizimki gibi ülkelerde batılılaşma saplantısı “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” politika haline geldiği için, Ankara İlahiyat Eşkıyalığı Ekolü gibi Goldziherci şakiler “Vatan sevgisi imandandır” türünden uydurmaları sorun olarak görmüyorlar.

Onlar ancak, hadîs uydurmacılığının ikinci şekli söz konusu olduğunda devreye giriyorlar.

Çarkı tersine döndürüyor, “tersinden uydurmacılık” yapıyor, sahih hadîslerin uydurma olduğu uydurmasından oluşan bir balonu deccalâne bir ustalıkla şişiriyorlar.

*

Uydurma diye kesip biçmeye çalıştıkları hadîsler ise “tesadüfen” hep küresel küfür düzeninin ve onun (İslam dünyasındaki) yerli-milli ve de laik (siyasal dinsiz) acentalarının keyfini bozan hususlarla ilgili..

Hadîslerin devletin düzeni ve devlet başkanlığı (hilafet) konularında gündeme getirdiği ilkeler, onların başta gelen karın ağrısı..

İşte, şişirilmiş boş beleş balonlar demetinden ibaret oldukları halde “ekol” afra tafrası ile ahkâm kesen Goldziher “manevî döl”lerinin hilafet konulu hadîslere olan alerjilerinin altında yatan etken bu..

Atatürk ilke ve inkılaplarının en okkalısı olan (İngiliz-yahudi konsorsiyumu destekli) hilafetin ilgası politik manevrasına karınca kararınca destek olup omuz vermek, fiilen yok edilmiş olan hilafeti zihniyet düzeyinde de bitirmek için, kendilerini rezil kepaze ve madara etme pahasına akla ziyan saçmalıkları yazıyorlar, ve serapa mantık sefaleti olan hezeyanlarını akademik eser diye, bilimsel çalışma diye ortaya sürüyorlar.

Hilafet öldü, çıfıtlık ise kıtalar dolaşıyor, çıfıt yabanlar bayram yapıyor.


ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 6

 

Evet, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıtın, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış olduğunu belirtmiştik.

Yahudilerin böyle hareket ettiklerini, hem Tevrat ayetlerinde hem de peygamberlerinin sözlerinde zaman ve zemine göre değişiklikler yaptıklarını, dinlerini “donukluk”tan kurtarıp “yaşanabilir” hale getirmek için sürekli güncelleme ve “düzeltme”lere başvurduklarını biliyoruz:

“Ve onlardan bir fırka da vardır ki, Kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu Kitap'tan sanasınız diye. Halbuki o Kitap'tan değildir. Ve derler ki, «O Allah katındandır.» Halbuki o, Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.” (Ömer Nasuhi Bilmen meali, Âl-i İmran, 3/78)

Allahu Teala böylece Goldziher tipi çıfıtların durumunu açıklıyor.

Hz. Musa’ya indirilmiş olan Tevrat’ı bile tahrif edebilen, kendi peygamberlerinin sözlerini değiştirebilen, hatta onları ahlâksız insanlar gibi gösterebilen bu çıfıtların, kendi sabıkalarını, adlî sicil kayıtlarını ortaya döken Kur’an hakkında ne tür “iyilikler ve güzellikler” düşüneceklerini varın siz hesab edin!

*

Bu çıfıtlar herhalde, İsrail’in oğullarından, kendi soylarından olmadığı için, bile bile inkâr ettikleri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin doğru anlaşılması ve yaşanması, uydurmalardan arındırılması için alın teri dökecek değiller.

O alın terini, elimizdeki hadîs kitaplarını binbir meşakkat ve hadsiz hesapsız fedakârlıkla meydana getirmiş olan İmam Buharî, İmam Müslim ve İmam Tirmizî gibi müstesna âlimlerimiz döktüler.

Uydurma rivayetlere geçit vermemek için son derece ince eleyip sık dokuyucu doğruluk kriterleri belirlediler, yalan ve dolanların sızmasına izin vermeyecek aşılmaz ve geçilmez bariyer ve duvarlar ördüler, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “hadîs usulü (metodolojisi)” geliştirdiler.

Öyle ki, bugün revaçta olan tarih kitaplarındaki anlatılara (rivayetlere) o “usûl” (yöntem) uygulandığında ortada neredeyse tarih diye bir şey kalmıyor.

Diyelim ki elinizde bin sayfalık bir tarih kitabı var, o usulü uyguladığınızda geriye beş, bilemediniz 10 sayfalık “sağlam” (güvenilir) bir şey kalıyor. Gerisi “zayıfın da zayıfı” güvenilmez rivayet kategorisine giriyor.

Bazı kitapları ise toptan çöpe atmanız gerekiyor. Çünkü, yazılanlardan tek bir cümle bile hadîs usûlünün güvenilirlik kriterlerini karşılayamıyor.

*

Ancak, hayatında bir tane bile hadîs usulü kitabı okumamış Caner Taslamanlıman gibi şımartılmış ekran külhanbeyleri, kahvehane berduşu edasıyla yaylanarak oturdukları televizyon yayınlarında (bazen gömleklerinin üst düğmelerini de çözerek raconun gereklerini tamamlamayı unutmadan), İmam Buharî gibi hadîs imamlarımızı itibarsızlaştırmak için deve sidiği servisi bile yapabiliyorlar. (Galiba içmek için evlerinde epeyce miktarda stoklamışlar, lâzım olduğunda ellerinin altında.)

Pîrleri Çıfıt-ı Azam Goldziher sergerdesinin izinde sidik yarışı yapıyorlar.

Goldziher çıfıtı “Ecdadımın ajan tıynetlileri münafıklık yaparak Müslümanlar arasına sızma konusunda yeterince başarılı olamamışlar, onların Peygamberleri adına hadîs uyduramamışlar, âlimleri devreye girip hemen ‘Bunlar uydurmadır, mevzudur’ demişler, geriye tek bir yol kaldı, bari onların ellerindekilere uydurma diyelim, dinlerini bu şekilde bozalım der de, onun yerli milli manevî veletleri (döletleri) boş durur mu?!

*

Sadece Caner Taslamanlıman gibi ekran soytarıları değil, bütün bir Ankara Manen Ölü Goldziher Dölü Ekolü ayaktakımı da, pîrleri çıfıtın kesip biçip diktiği yahudi kefenini hadîs-i şerîflere giydirmek için canhıraş bir gayret gösteriyor, acayip ter döküyor, neredeyse kendilerini paralıyorlar.

İbn Haldun’un Mukaddime’sinde, “Sanatlarda fazîlet (üstünlük) başlatanlarındır, fakat kemâl (olgunluk ve gelişmişlik) onların izleyicilerine nasip olur” anlamına gelen bir tespit mevcut.. Çıfıt-ı Azam Goldziher’i pîr kabul edip onun Çıfıtiye tarikatını yayma işini bu ülkede Mehmed Said Hatipoğlu adlı duayen soytarı başlatmış olmakla birlikte, boynuz kulağı geçer hesabı çıfıtlığı kemâle erdirme arsızlık, densizlik ve şirretliği Caner Taslamanlıman gibi kendini bilmezlere nasip olmuş durumda.

Evet, sağ olsa da çağdaş müritlerinden mesela İlyas Canikli’nin şu satırlarını okusaydı çıfıt Goldziher herhalde “Bu kadar saçmalamayı ben bile beceremezdim, beceremedim, bu kadarına cesaret edemedim, ektiğim tohumlar Türkler’in başkenti Ankara’da, hem de onların ilahiyat fakültelerinde filizlenip yeşermiş, ortaya bir ebucehil karpuzu tarlası çıkmış, artık ölsem de gam yemem, gönül rahatlığıyla Cehennem’de emeklilik moduna geçebilirim” derdi:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

İmam Buharîlere, İmam Müslimlere, İmam Tirmizîlere artık Goldziher gibi çıfıtların saldırması gerekmiyor.

Goldziher çıfıtının manevî döllüğünü en büyük asalet unvanı kabul eden, ona yaraşır "dölüt" olmak için hezeyanlarını bir harf bile atlamadan ezberleyip tekrarlayan yerli milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden) ilahiyatçı kepazeler, bayrağı ondan devralmış durumdalar.

Çıfıtlık bayrağını yere düşürmemek için işkembeden atıyor, Goldziher’den düşünmeden, sorgulamadan aldıkları “ezber”lerini, içinde “düşünce” kelimesini kaynattıkları kapkara çıfıt kazanına daldırıp daldırıp çıkarıyorlar.


ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 5

 

Kaldığımız yerden devam edelim..

İlyas Canikli’nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlıklı doktora tezini prototip (numune, örnek) metin kabul ederek, “Ankara Ekolü” adlı ses telleri güçlü bağırtkan ve çığırtkan ilahiyatçı soytarılar çetesinin boş beyinlerinin röntgenini çekiyorduk.

Tez adlı mahut paçavranın bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluştuğunu, konuyla ilgili ilk yazıda dile getirmiştik.

Paçavranın ikinci bölümünün başlığını da yazmıştık: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

Tavşanın suyunun suyu kabilinden çıfıt Goldziher’in gölgesinin gölgesi (yani Mehmed Said Hatipoğlu’nun izdüşümü) olmak için yerlerde sürünüp debelenen bu sürünme meraklısı şahsın kafaya taktığı hadîs, “iki halife” meselesiyle ilgili..

*

Bilindiği gibi, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi yahudi, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğunu iddia ediyor.

İftira ve uydurmalarına taktığı yaldızlı kulp bu: Dönemin siyasetinin ilmî faaliyete etkisi.. Siyasetçilerin ulemayı satın almaları..

Evet, böylesi saiklerle (yani devletin başına geçenlere yaranma, onlardan nemalanma maksadıyla) hadîs uydurmaya kalkışacak kadar zıvanadan çıkan deccallar ve münafıklar yok değiller, böyleleri her zaman mevcut olmuşlar.

Ancak, İslam uleması Peygamber hadisi diye rivayet edilen sözleri yazarken son derece titiz davranmış, değil yalan söylemeleri muhtemel olan kişilerin, unutkanlık gibi masum insanî kusurları bulunan dürüst şahısların rivayetlerini bile güvenilmez kabul etmişlerdir. 

Ümmetin Kur’an’ı nazil olduğu gibi ezberleyip sonraki kuşaklara aktarma hassasiyeti hadîsleri rivayet konusunda da kendisini göstermiş, böylece Kur’an bize hiç değişmeden ulaştığı gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri de doğru bir şekilde aktarılmıştır.

Ayrıca ulema, işi bu noktada da bırakmamış, hadîsleri rivayet eden kişilerin durumlarını da (sonraki kuşaklar bilsinler diye) kayda geçirmişlerdir.

*

Çıfıt Goldziher’in dindaşı ve ırkdaşı Yahudilere gelince..

Onlar, değil peygamberlerinin sözlerini, Allahu Teala’nın kitabı Tevrat’ı bile değiştirmek, yaşadıkları döneme göre çağdaşlaştırıp güncellemek için deccallik sanatının bütün imkânlarını seferber etmişler, böylece ortaya, hak sözlerle çirkin, gülünç, edepsiz ve aptalca sözlerin karışımından oluşan bir Tevratımsı çıkmıştır.

Yine Yahudiler, Pavlos (Paul) örneğinde görüldüğü gibi, sözde Hz. İsa’ya iman etmiş gibi görünüp İncil’e de müdahalede bulunmuşlar, eklemeler çıkarmalar yapmışlar, böylece birbirinden farklı 100 (yazıyla yüz) kadar İncil üretilmiş.

Sonra da, (siyasî/politik etkilere açık bir sivil toplum faaliyeti sonucunda değil, bizzat siyasetin/devletin, yani Bizans’ın emriyle), bu İncil’lerden dört tanesi dışındakiler yasaklanmıştır.

Bu arada İncil’in aslı (ya da aslına en uygun versiyonu da) yasağa kurban gitmiştir.

Geriye dört ayrı İncil kalmıştır.. Sanki dört ayrı İncil vahyedilmiş gibi.. Seç beğen al..

Fakat Hristiyanlar durumlarından memnunlar..

*

Evet, çıfıt Goldziher’in milleti, kitap bozmakta, peygamberlerin sözlerini çarpıtıp ters yüz etmekte mahirdir.

Bunlar, (Bakara Suresi’nde geçtiği gibi) daha Hz. Musa a. s. zamanında bile, kendilerine verilen “Hıtta!” demeleri emrini “hınta”ya çevirerek Allahu Teala ile, Allahu Teala’nın kelamı ile alay edebilmiş dengesiz bir gel-git akıllılar topluluğu.. 

Dolayısıyla, bu hilekâr ve düzenbaz çıfıtların, kendilerini (herkesin düştüğü, düşebildiği hatalar ile malul) masum ve mazur insanlar olarak göstermek için kıyas bi’n-nefs (modern psikolojideki tabirle yansıtma/projection) denilen savunma mekanizmasına başvuruyor olmaları ‘doğal’ karşılanabilir.

Bu, onların doğasına/tabiatına, mizacına ve meşrebine uygun bir durum.. Bu anlamda doğal..

Goldziher adlı çıfıtın güvenilir ve doğru (sahih) hadîs kitaplarımızı “uydurma” ilan etmesi, onun yahudiliğinin doğal sonucu..

“Delidir, ne dese yeridir” hesabı “Yahudidir, her haltı yiyebilir” diyerek kendi işimize bakmamız, aldırış etmememiz gerekiyor.

*

Ancak, “yahudileşme temayülü”ne kendilerini kaptırmış olan yerli-milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden yerli-milli) ilahiyatçılar taifesi, Goldziher’in dağarcığındaki pislik yığınını son katresine kadar ülkemizdeki sözde “İslam araştırmaları” çalışmalarına sıvama gayreti içindeler.

Bunların “ezber”lerine baktığımızda, çıfıt Goldziher’in yahudice fitnelik ve fesatlıklarının tıpkısının aynısını büyük bir huşu, huzu/hudu ve cezbe (kendinden geçmişlik) hali içinde tekrarlamakta olduklarını görüyoruz..

Sadece bunu yapsalar..

Bir de bunu yaptıktan sonra “Ben de Goldziher oldum, ben de gâvur gibi makale yazabiliyorum” diye havalara giriyor, kendi kendilerine hayran oluyor, hallerinden memnun bir kendini beğenmişlik, enaniyet, gurur ve kibir hali içinde pişmiş kelle gibi arsızca ve utanmazca sırıtıyorlar.

“Hıtta”yı “hınta” yapma geleneğini sürdürüyorlar.

*

Evet, Allahu Teala’ya sonsuz hamd ü senalar olsun ki kitabımız Kur’an’da bir harf bile değişmemiştir.

Aynı şekilde Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek sözleri de bize sahih bir şekilde ulaşmıştır.

Hangi rivayetlerin zayıf olduğunu, ihticaca, delil kabul edilmeye elverişli olmadığını da biliyoruz.

Bunu, o sözleri mukaddes bir emanet bilerek aynen hafızalarına nakşeden, sonraki kuşaklara aktaran ravîlere (salih, Allah korkusu taşıyan selefe) ve söz konusu rivayetleri bize ulaştırmak için bütün bir ömürlerini harcamış olan İmam Buharî, İmam Müslim, İmam Tirmizî, İmam Ebu Davud, İmam Nesaî, İmam İbn Mace, İmam Ahmed bin Hanbel ve diğer hadîs imamlarımıza borçluyuz.

Bir de, mazinin sisleri içinde sıradağlar gibi, Himalayalar gibi heybetle dimdik yükselen bu yıkılmaz ilim kalelerine don kilot saldıran Don Kişotumsu çıfıtlar var..

Biri, Goldziher..

Ardında da “manevî döl”ü durumundaki diğerleri.. Kimisi don kilot, kimisi donsuz ve kilotsuz, baldır bacak..

En tiz sesli çığırtkan tip Mehmed Said Hatipoğlu gibi görünüyor.. Ardında da, temel alâmet-i farikaları suratlarındaki ortak angutluk mührü olan talebeleri..

Topuna birden Ankara Kel Fodullar Ekolü deniliyor.. Döl Ekol.


‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 4 


Bir önceki yazıda, Ankara ‘Sünnet’sizler Birliği divanelerinden İlyas Canikli’nin şu akademik ve de epidemik vecizesi üzerinde durmuştuk:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Bu yazı serisinin ilk ikisinde, bahis konusu rivayetlerin sübutunun kesin olduğunu ortaya koymuş, üçüncüde ise, onların “Hz. Peygamber döneminde” gündeme gelmemiş (yani hiç söylenmemiş) olması iddiasının “gaybı taşlama” (ya da “zaman makinalı” yolculuk macerası) anlamına geleceğine dikkat çekmiştik.

Ankara ‘sünnet’sizlik ekolünün bahtsız üyesi İlyas, tuhaf sayıklamalarıyla yeterince kepaze olmadığını düşünüyor olacak ki, bir de, söz konusu rivayetlerin “ilk halife seçiminde gündeme gelmemiş” olduğunu söyleyerek zekâsı hakkındaki kanaatimizi pekiştiriyor.

Şunu demek istiyor: Böyle bir hadîs mevcut olsaydı ilk halife seçiminde (Hz. Ebubekir’in halife olması hadisesi sırasında yaşanan tartışmalarda) gündeme gelirdi.

Oysa gündeme gelmemiştir, dolayısıyla Hz. Peygamber s.a.s. tarafından böyle bir hadîs söylenmiş olamaz.

Zekâyı görüyor musunuz!.. Analar neler doğuruyor.

*

Meseleyi, zekâ yaşı sekizi aşmayan angut sünnetsizlerin de anlayacağı şekilde basitleştirerek ve somutlaştırarak anlatmamız gerekiyor.

Zahmetli iş..

Ne yapalım ki, angutlar da merhameti hak ediyorlar. Sünnetsizler ekolünün bütün kulağı kesikleri dikkatle dinlesin, bu iyiliğimizin kıymetini bilsinler.

Özellikle de Caner Taslamaklıman’ın idolü duayen bön jön Prof. Mehmed Said Hatipoğlu’nun iyi dinlemesi gerekiyor, çünkü İlyas’ın dahiyane bir buluş gibi ortaya koyduğu “ilk halife seçiminde gündeme gelmeme” uçuk kaçık kriterinin kâşifi, ilahiyat sinemasının bu ihtiyarlayıp çaptan düşmüş jönü..

Onun bu babda sergilediği maskaralıkların çetelesi hayli uzun, sonraki yazılarda inşaallah hak ettiği özel ilgiyi göstereceğiz, fakat şimdilik biz, İlyas’ın kafayı taktığı hadîsin “ilk halife seçiminde gündeme gelmemesi” bahsi üzerinde duralım.

*

İlk halife, Hz. Ebubekir r. a…

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ebû Bekir” maddesinde, halife oluş serüveni şu şekilde özetlenmiş:

Ensarın Sakīfetü Benî Sâide’de toplanarak halife seçimi konusunu görüştüğünü öğrenince Hz. Ömer’le birlikte oraya giden Hz. Ebû Bekir, ensar ve muhacirlerden birer emîr seçilmesini isteyen sahâbîlere bu görüşün doğru olmadığını, İslâm birliğini sağlamak için tek lider etrafında toplanmak gerektiğini söyledi. Aday olarak da Hz. Ömer’le Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı gösterdi. Fakat sahâbîler onun halife olmasını uygun görerek Mescid-i Nebevî’de kendisine biat ettiler.

Olay, özetle bu..

Konuyla ilgili rivayetleri İslâm Tarihi adlı eserinde toplamış olan merhum Asım Köksal Hoca, olayı (dipnotların önemli bir yer kapladığı büyük punto harfler ve birer cümlelik paragraflarla) 15 sayfada anlatıyor.

Beş on dakikada okumak mümkün.

Oysa, olay sırasında saatler süren tartışmalar yaşanmış..

Konuyla ilgili rivayetler, olayın sadece can alıcı önemli noktalarına işaret ediyor.

Bu tür olaylar sonradan anlatıldığında, hiç kimse yaşanan tartışmaların tamamını aktarmaz, aktaramaz. Çünkü genelde, ancak verilen kararın oluşumunda etkisi bulunan sözler hatırlanır. Ve ancak o tür sözler aktarılmaya değer bulunur.

Dahası, insanlar söz konusu sonuçla ya da kararla doğrudan ilgisi bulunmayan sözleri, sırf o tartışmalar sırasında söylendi diye aktarmayı, gereksiz ve yersiz bulurlar.

Dolayısıyla, sadece eldeki rivayetlere bakarak, “Orada bu rivayetler dışında bir şey konuşulmuş olamaz, falanca hadîsin orada söylendiği bu rivayetlerde geçmediğine göre, konuşulmamıştır. Konuşulmamış olduğuna göre de, böyle bir hadîs yoktur” şeklindeki bir mantık, Afrika ormanlarının uzun kuyruklu bir maymunu için doğal karşılanabilirse de, doktora tezi yazmış bir Ankara Angut Sünnetsizler Birliği mensubu için bile hoşgörü sınırlarını zorlayan tahammülfersa bir aptallıktır.

*

Modern ilahiyat sinemasının aklı kıt jönleri anlamakta zorlanacağı için bir örnekle daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim..

Bilindiği gibi Sakarya Savaşı öncesinde bir Eskişehir bozgunu yaşanmış, Yunan ordusu Polatlı’ya kadar gelmişti. Ankara’nın düşmesi an meselesiydi.

Bu yüzden Mustafa Kemal (O sıralarda henüz Atatürk soyadını almış değildi), TBMM’nin ve TBMM hükümetinin Kayseri’ye taşınması kararını almıştı.

"Birinci Meclis" buna itiraz etti (Çünkü sonraki "seçme" meclisler gibi Mustafa Kemal'in "seçtiği" isimlerden oluşmuyordu.. Kayseri'nin şanssızlığı.. Başkent olma fırsatı heba oldu).. 

Evet, Birinci Meclis'teki çatlak sesler, Ankara’da oturduğu yerden “kurtuluş savaşı” veren Mustafa Kemal’in cepheye, ordunun başına gitmesini istediler.

Kahraman Mustafa Kemal bunu kabul etmedi.

Direndi.

Tam dört gün (evet, dört koca gün) gidersin, gitmezsin tartışması yaşandı.

Sonunda Mustafa Kemal, birincisi TBMM’nin bütün yetkilerinin kendisine devredilmesi (Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör olması), ikincisi, bir yenilgi durumunda kendisine hesap sorulmaması şartıyla (Çünkü “çılgın” değil) cepheye gitmeyi kabul etti.

(Hayır, “Mevzubahis olan benim istikbalimse vatan da teferruattır” diye bir vecizesi yok.. "İstikbal göklerdedir" var.)

*

Mevzumuza dönersek..

Bu dört günlük tartışmalara şahit olan insanların yıllar sonra mesele hakkında konuştuklarını farz edelim..

Dört günlük uzun tartışmalara dair bütün söyleyecekleri, üç beş dakikalık bir özeti geçmeyecektir.

“Mustafa Kemal’i cephede görmek isteyenlerin gerekçeleri şuydu, cepheye gitmeyip Ankara’da koltuğunda oturmak (daha doğrusu Kayseri’ye postu sermek) isteyen M. Kemal’in buna yanaşmak istememesinin ardındaki etkenler şunlardı” diye üç beş cümle söyleyip susacaklardır.

İmdi, olay daha sonra birileri tarafından dört dakikada hikâye edildiğinde, bu, dört gün boyunca insanların sadece bunları söylemiş olduklarını iddia etme imkânını herhangi bir kimseye verir mi?!

Şöyle olduğunu mu düşünmeliyiz: TBMM kürsüsüne bir konuşmacı çıkıyor, bir cümle söylüyor, sonra 15 dakika susuyor, ardından iki cümle daha ediyor, bir yarım saat susuyor, arkasından birkaç kelime daha sıralıyor, böylece dört koca günde toplamda beş dakika eden bir konuşmalar bütünü ortaya çıkıyor..

Böyle mi düşünmeliyiz?

*

Eğer bir yerde yapılan uzun bir tartışmanın tamamı tutanağa geçirilmiyorsa, sonradan yapılan üç beş dakikalık bir özete bakarak bir kimsenin, “Bakın gördünüz mü, şu şu konular konuşulmamış” diye hüküm vermesi için, ondaki budalalık katsayısının kaç olması gerekir?

Ne yazık ki böylesi budalalıklar Türkiye’de akademisyen diye ortalıkta dolaşan boş beleş Goldziher şakirtlerinin (Ki kafalarının içi gibi dışını da ona benzetmeye çalıştıkları, "sünnet"ini milim milim takip ettikleri gözümüzden kaçmıyor) alâmet-i farikası durumunda.

Prof. Mehmed Said Hatipoğlu ve İlyas Canikli gibi tipler (her ne kadar Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibilere yetişemiyorlarsa da) bu budalalık ikliminden nemalanıyor, burdan ekmek yiyorlar.

*

Aklı ve mantığı yerinde olanlar için bu kadarı bile fazla olmakla birlikte, Hatipoğlu ve Canikli gibi tiplerin kronik belahetini tedaviye bu açıklamalar yetmez.

Takviye dozaja ihtiyaç var.

Bir sonraki yazıda devam edeceğiz inşaallah.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...