BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI

 









ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 1 


Önümde Ankara İlahiyat’ta hazırlanmış bir doktora tezi var. Başlığı şöyle: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki”.

Tetkik, inceleme demek oluyor.

Başlık yanlış konulmuş, doğrusu şu olmalıydı: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Çarpıtılması ve İnkârı”.

Hazırlayan tipin adı İlyas Canikli.. İnternetteki malumattan anlaşıldığına göre şu anda doç. unvanıyla bir ilahiyat fakültesinde engin ve derin cehaletini öğrencilerle paylaşıyor durumda.

Tezin hazırlanması sürecinde danışmanlık yapan kişi ise Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu..

Danışmanlığını yapıp onayladığı teze bakarak Kırbaşoğlu’nun ilmî yeterlilik ve ciddiyet notunu veriyoruz: Sıfır.

Bu vatandaşın durumuna baktığımızda, notlandırma sisteminde bir yenilik yapıp “eksi” notlar da icat etmek gerektiği kanaatine varıyoruz.

Gerçekten de Hayri’nin hak ettiği not aslında “eksi 10”.. 

İlmî kepazelikte sınırları zorlamış.

*

İlyas Canikli’nin 2004 yılında assolistlik yaptığı bu ilahiyat eğlence ve gösteri merkezinde saz ekibi olarak yer alan jüri üyeleri ise şunlar: Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal, Prof. Dr. Mehmet Özdemir, Prof. Dr. Şamil Dağcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım.

Böyle eşsiz bir şova sazende olarak katkıda bulunmuş olmaları bu beyzadelere şeref ve övünç kaynağı olarak ölene kadar yeter.

Evet, İlyas’ın şovu sıradan bir şov değil.

O yüzden önümüzdeki birkaç yazıyı (istemeyerek de olsa) ona ayıracağız nasipse.

Eşsiz şovunun tam bir “tetkik”ini yapmamız durumunda tuğla kalınlığında kitap yazmak gerekeceğinden işin kolayına kaçacak, "Arif olana bir işaret kâfidir" diyerek mümkün mertebe kısa bir tetkikle yetineceğiz.

Umarım gücenmezler.

*

Söz konusu şov (tez) bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluşuyor.

Biz “tetkik”imizde şovdaki sıralamayı takip etmeyecek, İlyas’ın sanatçılıkta sınırları zorladığı noktaları öne alacağız.

İkinci bölümden bir örnekle başlayalım..

Bölümün başlığı şöyle: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

“İki halife de ne demek, nerden çıktı bu?” diyebilirsiniz.. Mesele şu: Hadîslerde Müslümanların iki halifesinin olamayacağı (yani iki devlet halinde bölünemeyecekleri, bir devletleri varken bölücü bir adamın halifeyim diye ortaya çıkarak bölücülük yapamayacağı ve bunun için silahlı terör anlamına gelen bir örgütlü isyan başlatamayacağı) bildiriliyor ve Müslümanların birliğini parçalayıp düzenini bozmak isteyen ikinci “sözde” halifenin (günümüzde PKK’lıların devletin şefkatli ve sevecen bombalarıyla parça parça edilip leş diye çukurlara atılmalarını hatırlatacak şekilde) öldürülmesi emrediliyor.

İşte, İlyas’ın ve hocası Hayri’nin dertlerinden biri bu.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle birşeyi söylememeliydi.. 

Söylememiş olması gerekiyor. Söylememiş olmalıydı..

O halde, laik (siyasal dinsiz) rejimin "siyasal ilahiyatçıları" olarak milletin “Söylememiştir” diye düşünmesi için gösteri ve şov sanatlarının bütün imkânlarını ve teknik hilelerini sonuna kadar kullanmaları lâzım.

Çünkü devlet İslam devleti olunca karpuz gibi bölünebilmeli, ulusçu (milliyetçi) açgözlü iştah şampiyonlarının önüne dilim dilim servis edilebilmeli..

Bölücülükle mücadele ancak “Tanrı korusun” Türk’ünün “ırk” esaslı devletine ait bir ayrıcalık olabilir..

Hatta İslam’ın (bölünmesi bir tarafa) devleti hiç olmamalıdır bile.. (İlyas, açıkça diyemese de bunu demeye getiriyor, sonraki yazılarda inşaallah eşsiz şovundaki bu türden ancak starlardan beklenebilecek performans şahikalarına da değineceğiz.)

*

Evet, assolist İlyas, şovunun ikinci bölümünü şu şirin laflarla bitiriyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

Görüldüğü gibi ilahiyat assolisti İlyas, çok düşünceli bir sanatçımız..

Onu düşünüyor, bunu düşünüyor, biraz ara verip kaşınıyor, sonra tekrar düşünüyor..

Düşünüyor da düşünüyor.

*

Sorun şurada ki, Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünüyor.

Kafası çalışmadan..

Bununla birlikte, hindide bulunmayan bir meziyeti var: Konuşabiliyor.

Fakat papağan gibi.. Ne söylediğinden, ne dediğinden haberi yok..

Ezbere şarkı söylüyor.. Sırf melodisi için.. Manasına aşinalığı yok..

Aşina olmadığını, ruhsuz ve akılsız bir “dijital ayna” olmaktan öteye gitmeyen “yapay zekâ” gibi hazırlamış olduğu “İki Halife Hadisinin Geliş Yollarının Şematik Olarak Gösterilmesi (Şema:3)” başlıklı şema da gösteriyor. (s. 151)

*

Şemadan şunu anlıyoruz:

İlgili hadîsi tam dokuz (rakamla 9) âlim, senediyle (rivayet zinciriyle, hadisin kendilerine hangi aktarıcılar vasıtasıyla geldiğini söyleyerek) eserlerine almışlar: Müslim, Ebu Davud, Beyhakî, Heysemî, Taberanî, Ebu Yusuf, Kudâî, Neysaburî ve Ebu Avane.

Ancak, ravîleri (rivayetçileri, aktaranları) ortak değil.

Hadisi Peygamber Efendimiz s.a.s.’den dört ayrı sahabî rivayet etmiş: Ebu Said el-Hudrî, Abdullah bin Amr, Ebu Hureyre ve Abdullah ibni Ömer.

İmdi, “yapay zekâ” İlyas’ın hadis hakkında şüphe uyandırmak için diline doladığı Ebu Nadra’nın adı, sadece Ebu Said el-Hudrî r. a.’e ulaşan senette geçiyor.

Üstelik hadisi Ebu Said el-Hudrî’den sadece Ebu Nadra değil, Muttalib bin Abdullah bin Handab da rivayet etmiş.

*

Gelelim “yapay zekâ” İlyas’ın diline doladığı ikinci isme, Ebu Hilal’e..

Ebu Hilal’in ismi de sadece Ebu Hureyre kanalıyla gelen senette (rivayet silsilesinde) yer alıyor.

Şemaya bakıldığında ortaya çıkan sonuç şu: Bu hadis kesinlikle sahih.. İmam Müslim’in “Sahih”ine almış olması sebepsiz değil.

*

İlyas gibi “yapay zekâ”ların bu kadarına aklı yetmeyebilir (sonuçta yapay); bir de bunlar “güncellik” ve “çağdaşlık” meraklısı oldukları için çağımızdan örnek getirerek anlatılmadığında zihinleri patinaj yapabiliyor.

Dolayısıyla bunların biraz özel ilgiye, sabırlı bir hoşgörüye ve merhamete ihtiyacı var.

Mesela bir ilkokul çocuğuna birşeyi öğretirken biraz sabırlı olmanız, meseleyi onun anlayacağı şekilde basitleştirerek anlatmanız gerekir.

Assolist İlyas’a da (ilkokul birinci sınıf değilse de ikinci sınıf çocuğuna anlatır gibi) şunları söylemekte fayda var:

Bak İlyas, kulağını iyi aç, şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dört tane önde gelen adamına (Bakan Ali Yerlikaya, Bakan Fahrettin Koca, Bakan Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın) bir talimat verdiğini düşünelim..

Bunlar, talimatı birer yardımcılarına söylemiş olsunlar.

Bu yardımcılar da birer genel müdüre söylemiş olsunlar.

Genel müdürler de birer daire başkanına “Böyle bir talimat var” demiş olsunlar.

O daire başkanları da kendilerine bağlı birer şube müdürünü haberdar etmiş bulunsunlar.

Diyelim ki Ali Yerlikaya’nın meseleyi söylediği bakan yardımcısının adı (veya lakabı) Ebu Nadra.. Fakat, meseleyi diğer yardımcısı Mehmet Aktaş’a da söylemiş.

Sağlık Bakanlığı’nda mesele kendisine iletilen şube müdürünün adı ise Ebu Hilal..

İlk ödevin bu, İlyas.. Kafana iyice yaz..

*

Anladıysan devam edelim..

İmdi, bir gazetecinin Erdoğan’ın talimatından haberdar olduğunu, sonra da bunu haber yaptığını varsayalım..

Diyor ki: “Haberi önce Ali Yerlikaya’nın yardımcısı Mehmet Aktaş’tan duydum, sonra da başka pekçok kanaldan teyit ettim.” 

Buna karşı bir şaklaban çıkıp şöyle diyor: 

“Tamam Mehmet Aktaş böyle söylemiş olabilir, ama diğer Bakan Yardımcısı Ebu Nadra’nın sözüne itibar edenler de, etmeyenler de var. Biz etmeyenleri dikkate alıyoruz. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’ndaki şube müdürü için de kimileri 'Sözüne itibar edilir' kimileri de 'Edilmez' diyor. Bizce de edilmez. Dolayısıyla bu haber inandırıcı değil."

Buna karşı söz konusu gazeteci haberini şöyle savunuyor: 

"Benim meselem Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in güvenilirliği değil, bu haberin doğruluğu.. Haber bana sadece bu iki isim kanalıyla ulaşmış değil.. Hakan Fidan ile İbrahim Kalın'ın ekibi bu haberi doğruluyor. Ayrıca Ali Yerlikaya'nın bildirimi bana Mehmet Aktaş vasıtasıyla da ulaştı. Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in teyitini yok saymanıza razıyım, benim diğer haber kaynaklarıma güvenim tam."

Buna karşı söz konusu şaklaban şöyle bir çıkıntılık yapıyor: 

"Bana ne, bana ne, ben kabul etmiyorum, bana ne!.. Ben 'metin tenkidi' yapacağım.. Benim cumhurbaşkanım böyle bir talimat vermiş olamaz, vermemiş olmalıdır, bir 'metin tenkidi' yapacağım ve ona göre bu haberin doğruluğu konusunda hüküm vereceğim."

*

Şu rezil ve laubali, çivisi çıkmış Türk medyasında bile böyle bir dangalak şaklabanla karşılaşmanız mümkün değildir. 

Çünkü, medyanın (hayatın soğuk ve acımasız kurallarının hüküm sürdüğü) işleyişi içinde hiç kimse, böyle bir angutu karşısına alıp gazetecilik dersi vermeye, onu eğitmeye çalışmaz..

Ona doğrudan kapıyı gösterir, hiç konuşmadan kovarlar. 

Çünkü böyle bir akılsız dangalağa bir şey anlatmaya çalışmanın zaman kaybı olduğunu bilirler.

Çünkü böylesi dangalaklara laf anlatmak isteseniz de başaramazsınız. 

Cehaletin ilacı var da, ahmaklığın yok.

*

Ne yazık ki böylesi dangalaklar ilahiyat fakültelerinde sözde tez hazırlıyor, dinî konularda ahkâm kesiyor.

İlahiyat fakülteleri laçkalık ve seviyesizlikte Türk medyasına nal toplatır hale gelmiş olduğu için "ilahiyatçı dangalaklar"ın tekerine taş değmiyor.

İşleri tıkırında.. Atış serbest.. Andavallar cennetinde yaşıyor olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Doç., prof. vs. oluyor, İslam'ın Paul'ü (Pavlos'u), Augustinus'u, Martin Luther'i, Calvin'i olmak için canlarını dişlerine takıyorlar. 

Luther filan olamasalar da rezil ve kepaze olmayı hakkıyla başarıyorlar.

İlahiyat gazinosu assolisti İlyas ile hocası Hayri'nin durumu da böyle.. 


SİYASAL İSLAM VE LAİK SİYASETİN EMRİNDEKİ "SİYASAL" İLAHİYATÇILAR

 




Önceki yazılarda "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tabirinde sözü edilen cemaatin, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti) olduğunu” belirtmiştik.

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, “Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda “Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır” diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

“Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bunlar eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi ilahiyatçı makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile Hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.

*

Söze başlarken de belirttiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti)” anlamına geliyor.

Dolayısıyla konu halife/imam kavramıyla da ilişkili.

Bir sonraki yazıda, hilâfet kavramıyla ilgili hadîsleri “metin tenkidi” baltasıyla doğramak için bir doktora tezi yazmış olan bir ilahiyatçının arızalı beyninin tomografisini çekeceğiz inşaallah.


İLAHİYATÇI CEHALETİ VE "CEMAAT"

 



TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-i Sünnet” maddesinin yazarı Yusuf Şevki Yavuz’un “cemaat” kavramını tam açıklayamadığı ve İmam Şatıbî’nin konuyla ilgili ifadelerini de hem eksik aktardığı hem de yanlış yorumladığı görülüyor.

Çünkü söz konusu maddede yer alan "Cemaat kavramı, farklı şekillerde yorumlanmışsa da … İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265)" şeklindeki ifadesi doğru değil.

Çünkü İmam Şatıbî cemaatten sadece “ashab”ı anlıyor değil.

“Cemaat”ten kastın sadece ashab topluluğu olduğu kabul edilirse, sahabenin son ferdi de vefat edince cemaatin yok olup gitmiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Evet, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi ümmetin “cemaatsiz” zamanları olacaktır, fakat bu, ashabın vefatıyla değil, “tüm Müslümanların bağlılık arz edip biat ettikleri bir halife/imam tarafından yönetilen bir İslam devleti”nin bulunmamasıyla ortaya çıkan bir durumdur.

*

Yusuf Şevki Yavuz’un İmam Şatıbî’nin görüşlerini yanlış aktardığı, İmam’ın el-İ’tisam adlı eserinde yer alan şu ifadelerinden de anlaşılıyor:

“… (Cemaatin ne olduğu konusunda yanılan kişilerin) Bu konudaki görüşleri, kendisine ittiba edilmesi emredilen cemaatin --ki fırka-yı nâciyedir (kurtulmuş topluluktur)—, toplumun genelinin (kamuoyunun, umumun) üzerinde bulunduğu şey (üzerinde olma) olduğu anlayışı üzerine kuruludur. Böylece, gerçekte cemaatin, Hz. Peygamber’in (s.a.s), onun ashabının ve onlara güzelce tâbi olanların üzerinde bulundukları şey (üzerinde olma) olduğunu bilememiş oldular.”

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 1, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 21.)

Görüldüğü gibi, İmam Şatıbî sadece ashabdan söz etmiyor, “onlara güzelce uyanlar”ın (ve’t-tâbi‘ûne lehüm bi-ihsânin), yani Sünnet’e tabi olanların biraraya gelmek suretiyle oluşturdukları topluluğu da cemaat olarak nitelendiriyor (Ya da cemaate dahil ediyor).

Prof. Yavuz’un yazdığı satırlarda bu “onlara ihsan üzere tâbi olanlar” kaydı nerde peki?.. Ara ki bulasın, alıp başını Kaf Dağı’nın ardına gitmiş.

Burada “onlara güzelce uyanlar” ifadesiyle “yaşayan insanlar”dan söz edilmektedir.

Cemaat, sadece vefat etmiş olan ashabdan ibaret değildir.

*

İmam Şatıbî’nin sözlerini aktarmaya devam edeceğiz, fakat önce, İslam’ın siyasal boyutunu (siyasete ilişkin hükümlerini) geçersiz ilan etmek için Hristiyan ve Yahudiler ile onların içimizdeki işbirlikçilerinin çevirdikleri dolaplardan söz etmek gerekiyor.

İçimizdeki işbirlikçilerin bir kısmı İslam’a doğrudan cephe alıyor, onu çağdışı ilan ediyor, “Ortaçağ düzeni ve kafası” gibi laflarla aşağılamaya çalışıyorlar.

Bunlar geniş bir yelpaze oluşturuyor, aralarında ateistler de, deistler de, Kemalist/Atatürkçü laikçiler de, Şeriat düşmanı Türk ve Kürt ırkçıları/milliyetçileri de var.

Bunlar İslam’a cepheden, sağdan soldan, yandan arkadan saldırıyorlar.

Bir de İslam binasının temellerini içeriden yıkmak için uğraşanlar var.

Bunların bir kısmı bozuk itikatlı ve kötü niyetli oldukları halde suret-i haktan gelerek münafıklık yapıyorlar.

Onlara uyanların bazıları ise, yapılan ameliyenin temelleri sağlamlaştırma çabası olduğunu zanneden şuursuz kullanışlı ahmaklar topluluğu..

*

İslam binasını içeriden yıkmaya çalışanları da iki ana başlık altında ele almak mümkündür.

Bir grubu, liderleri dışarıdaki Hristiyan ve Yahudi “akıl hocaları”yla işbirliği ve dayanışma içinde olan sözümona dinî/İslamî grup, klik ve topluluklar oluşturuyor. Tipik örnek FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü).

İkinci grubu ise, bir yandan Türkiye’deki laik-Kemalist derin yapı ve örgütlerin yönlendirmesiyle icra-yı faaliyette bulunan, diğer yandan da Batılı oryantalist şeytanların vesvese ve hurafelerini tekrarlayarak sözde “aydın” din bilgini olmaya ve Batılılar’dan aferin almaya çalışan kişilik özürlü modernist-tarihselci ilahiyatçılar oluşturuyor.

“Bilimsel” şovmenlik ve artistlik derdindeki bu şahsiyetsiz güruh, cepheden saldıran ateistler ve ataist-ırkçı laikçiler gibi “çağdışı” filan türünden lafları tekrarlamak yerine, aynı anlama gelen “tarihsellik” gibi şekerle kaplı zehirli kapsülleri Müslümanlara yutturmaya çalışıyorlar.

Bunların bazıları (Prof. Ömer Özsoy ve Prof. Mustafa Öztürk gibi “öz” ve süzülmüş dangalaklar) Kur’an-ı Kerîm’e (Allahu Teala’nın kelamına) bile dil uzatabilmiş durumdalar. Allahu Teala’nın Kur’an’da “ahlâkî idealden taviz vermiş” olduğunu yazabilmiş olan Fazlur Rahman münafığının izindeler. Hatta onu aşmış durumdalar.

Ancak, “mevzubahis” olan mesela (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu) Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabı Nutuk olunca, nutukları tutuluyor, eleştirellik “teferruat” haline geliyor, “Ata”larının kitabında herhangi bir “dinî ya da ilmî hata” bulamıyorlar.

*

Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi “öz” dangalak olmayı başaramayan “düşük profilli” modernist-tarihselci ilahiyatçılara gelince, onlar, Kur’an’a dil uzatma “cesareti” sergileyemiyor, "öz" dengesizleri gıptayla seyretmekle yetiniyor, sadece, (Kur’an’ın doğru anlaşılması bakımından vazgeçilmez öneme sahip olan) hadîsleri (Sünnet’i) tahrif ve tahrip etmek için mesai sarf ediyorlar.

Suret-i haktan geldikleri için de, sözde, dini korumaya, uydurma hadîslerden ayıklamaya, ulemanın yorumlarının donmuşluğundan kurtararak  “güncellemeye”, ve “çağdaş” dünyada yaşanabilir hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun için öncelikle geçmişte muhaddislerin (hadîs âlimlerinin), nakledilen rivayetlerin sıhhatini tespit için yapmış oldukları çalışmaları, onların bize bırakmış oldukları devasa birikimi istismar ediyor, mesela “Tamam öyle bir hadîs var da onun ravîlerinden (aktarıcılarından) filan hakkında falan âlim şöyle bir olumsuz şey söylemiş” türünden gazeller okuyor, neredeyse bütün hadîsler hakkında şüphe uyandırmaya uğraşıyorlar.

Diyelim ki ravîler hakkında söyleyecek birşey bulamadılar, bu defa da, “Hadîsleri bir de metin tenkidine tabi tutmak lâzım” diyerek inkâr yoluna sapıyorlar.

*

Metin tenkidi diye ortaya koydukları şeyler ise genelde kendi geri zekâlılıklarının, önyargılarının ve idrak eksikliklerinin teşhirinden, Batılılar ve laikçiler karşısındaki aşağılık komplekslerinin ve yaranma arzularının dışavurumundan ibaret.

Böylesi “metin tenkitçisi” tipler her devirde çıkmış.. Mesela zamanında cahil bir sofunun, Allahu Teala’nın isimlerinden birinin, “kibir” kelimesiyle aynı kökten gelen el-Mütekebbir olduğunu duyunca, “Hâşâ, Allah mütekebbir olamaz, kibirlenmek Allah’a yakışır mı?!” demiş olduğu söylenir.

Bir başka “metin tenkitçisi” tipi, Mahmut Toptaş hoca bir yazısında şöyle anlatıyor (“Sağır Kef ve Tecvit”, Millî Gazete, 10 Ocak 2023):

Ahmet’in oğlu hafız oldu mu?

Ali amca Ahmet’in geldi mi?

Bu iki soru cümlesinde birinci cümlede Ahmet kelimesinin sonuna gelen N harfi normal bizim bildiğimiz N’dir.

İkincisindeki N ise Osmanlılar döneminde sağır kef dedikleri N’dir ve ses genizden gelir.

İşi, okumak ve yazmak olmayanlar için sorun yok.

Okuduğunu veya yazdığını anlama veya anlatma derdi olmayanlar için de sorun yok.

Halkımız, konuşurken farkında olmadan ikisini ayırt ederek doğrusunu söylüyorlar.

“Ahmet evine gitti, sen de kendi evine mi gidiyorsun?” derken ikinci “evine” kelimesindeki N harfini genizden söyler.

*

Geçen Cuma hutbesinin başlangıcında imamlarımız, Süleyman Çelebi’nin bir beytini okuyarak başladılar:

“Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi asan ide Allah ana”

Her iki mısranın sonu “ana” diye biter.

Benim Cuma namazı kıldığım caminin imamı, aklı başında, “Allah ana” kelimesinin nasıl yanlış anlaşılacağını bildiğinden “Allah ona” diye okudu.

Osmanlıca da ana kelimesinin ona denmesi için sağır kefle yazılırdı.

Latin alfabesinde sağır kef olmadığından zorunlu olarak “ana” yazılmış.

Ne olacak “ana” yazılır da ona okunur denemez. Birçok imamımız da “Allah ana” diye okumuşlar.

1975-79 tarihleri arasında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenci iken değerli hocalarımızdan Arif Etik merhum sınıfta anlatmıştı:

Okulun ders yılının başında açılış için müdür bey, Konya valisini, ikinci ordu komutanını ve diğer protokolü davet etmiş.

“Açılış günü ikinci ordu komutanıyla yan yana oturduk.

Bir ara bana eğildi ve, “Neden Hristiyanlar ‘Allah baba’ derler de biz Müslümanlar ‘Allah ana’ deriz?” diye sordu.

Ben de ona, “İlk defa sizden duyuyorum, siz nereden duydunuz?” dedim,

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı Mevlid kitabında:

“Allah adın her kim ol evvel ana

 Her işi asan ide Allah ana” diyor dedi.

Arif hoca, “Emin ol aziz yavrum dondum kaldım” demişti.

Hoca, açıklamasını yapmış.

Birinci mısradaki “ana”nın anmak anlamında olduğunu, ikinci mısradaki “ana”nın ona manasında olduğunu, ikisinin de sağır kefle yazıldığını ama Latincede sağır kef olmadığından böyle sorunlar olduğunu söylemiş.

*

Evet, modernist-tarihselci İlahiyat soytarılarının metin tenkitçiliğinin ne menem bir şey olduğunu (inşaallah izleyen yazılarda) bir doktora tezi örneğinden hareketle teşrih masasına yatıracak, daha sonra da “cemaat” konusuna (İmam Şatıbî’nin yarım kalan sözlerini de tamamlamak suretiyle) devam edeceğiz..


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...