ŞERİAT, LAİKLİK, SAYGI VE HADDİNİ BİLMEK

 







“Hatta daha ileri gidiyorum dinsizin bile, ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır.”

Bunu diyen kişi, Cumhurbaşkanı Erdoğan..

İdealindeki devlet, “dinsizin bile, ateistin bile inancına saygı duyan” devlet..

Karışmayan devlet değil, “saygı duyan” devlet..

Dinsizin, ateistin inancına saygı duyan devlet ne devletidir biliyor musun Tayyip Bey?

Küfür devletidir..

Çünkü küfür, “Şer’an ta’zimi vacip olanı tahkir, tahkiri vacip olanı ta’zimdir”.

Küfrün “fıkıh” literatüründeki tanımı böyle..

Okuduğun imam hatip lisesinde sana bunu öğretmemiş olmaları ne kadar kötü!..

Yok öğretiyorlar da sen öğrenememişsen o (senin açından) daha da kötü..

*

Bu devlet dinsizin de, ateistin de inancına saygı duyuyor, bundan şüphemiz yok..

Önünde saygı duruşunda bulunuyor.

Saygı duymadığı bir tek İslam.. İslam Şeriati..

Öyle ki, bu ülkede Diyanet’in camilerinde bazı Kur’an ayetlerinin meali asla okunmaz..

Onlara sansür uygulanır..

Hayır, devlet işlerinde değil, bizzat camideki hutbede..

“Mış” gibi yapılarak İslam’a saygı gösterildiği zaman da işin içinde genellikle bir “istismar” boyutu mutlaka vardır.

İmdi sen göğsünü gere gere “Hatta daha ileri gidiyorum dinsizin bile, ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır” diyorsun.. (http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/04/27/iste-erdoganin-isaret-ettigi-misir-konusmasi)

Peki “Hatta daha ileri gidiyorum Şeriat’e de devlet saygı duyacaktır” diye bir cümle kurabiliyor musun?

Kurmuyorsun..

Veya kuramıyorsun..

*

İşte bu da gösteriyor ki, bu devlet dinsizliğe, ateistliğe saygı gösteriyor, İslam’a saygı göstermiyor.

Dinsizlik ve atesitlik hesabına rahatça böylesi cümleler kurabiliyorsun, fakat “içinden Şeriat geçen” bir cümle kurmaya cesaretin ya da niyetin yok.

Sen bile böyle bir cümle kurmaya cesaret edemiyorsun..

Veya bunu istemiyorsun..

O halde sen hangi saygıdan bahsediyorsun?

*

Sen Şeriat kelimesini Türkiye’de ağzına bile almış (veya alabilmiş) değilsin, fakat ona, Mısır’da ve Tunus’ta saygısızlık yaptın..

Sanki Şeriat Allahu Teala’nın kullarına rahmeti değil de lanet birşeymiş gibi o devletlere Şeriat’i bırakmaları çağrısında bulundun..

Bu, saygısızlık değil midir?!

Değilse, saygısızlık nasıl birşeydir?

*

Yaptığının saygısızlık olup olmadığı konusunu başka bir örnekle kıyaslayarak tartışmakta fayda var.

2016 yılında dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Anayasamız bugünkü tarzda laik kalsın, fakat laiklik kelimesinin geçmesine lüzum yok, örnek aldığımız Avrupa’da böyle” diye konuştuğunda, sadece laiklik kelimesinin terk edilmesi talebi karşısında bile tüyleri diken diken olan Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli soyka troykası (haftalarca aç kalmış bir “insan eti sever” vahşi gibi) yamyamlık moduna girmişler, ülkede resmen siyasal bir kriz başgöstermişti.

Hayır, Kahraman “Laiklikten vazgeçelim” demiyordu, “Tanımlanmamış, içeriği belirsiz bir laiklik kelimesi istismara müsait, ona gerek yok” diyordu. (Bir de tutup lüzumsuz yere 1982 Anayasası'nı "dindar anayasa" ilan etti ve bu sözü çarpıtıldı.)

Bu değerlendirme karşısında malum yamyamgiller taifesi, “Hatta daha ileri gidiyoruz Şeriatçının bile, İslamcının bile inancına devlet saygı duyacaktır” şeklinde konuşmak (ve çok övündükleri çağdaşlıklarını, uygar yüzlerini göstermek) gibi bir politik olgunluk, insanca bir diyalog ve müzakere tavrı sergilemeye tenezzül etmediler.

Yamyamlık mesleğiyle ilgili bütün bilgi, sezgi, tecrübe, yetenek ve hünerlerini cömertçe teşhir etmeye koyuldular.

Laiklik kelimesinin Anayasa’da yer almaması teklifini (laikliğin kendisinin olmamasını değil), düşünce hürriyeti adına görmezden gelinebilecek basit bir "saygısızlık" olarak değerlendirmeyi akıllarının ucundan bile geçirmediler.

Bunu "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olma adına "saygı duyulması gereken bir fikir ayrılığı, farklı bakış açısı" olarak değerlendirmeye ise hiç yanaşmadılar.

Tam aksine, bunu laiklik düşmanlığı, laiklik denilen el ürünü beşerî "nass"a karşı açılmış bir savaş, kutsal laikliğe karşı işlenmiş affı imkânsız bir "laik günah" olarak değerlendirdiler.

İsmail Kahraman'ı imana ve tövbeye davet ettiler. 

Dahası, kan kokusu aldığı için gözleri iştahla parlayan CHP’li bir vampirimsi yamyam ağzının suyu akarak “kan dökme” demeci verdi.

Bunların zihniyetine göre Türk devleti laiklik putuna hizmet için icat edilmiş bir putperest kurum, millet de o put için kurban edilebilecek (kendisini kurban edip “şehit” olabilecek) önemsiz bireyler demek olduğu için, laiklik kelimesinin sadece kullanılmamasını istemek bile devlet, cumhuriyet ve millet düşmanlığıydı..

*

Erdoğan'ın Mısır ve Tunus'ta görmek istediği tablo, bu muydu?

Evet, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’a yaptığı “Şeriat’i terk” çağrısı nerden icab etmişti?..

Onlara, İsmail Kahraman gibi “Şeriat kalsın, fakat bu tabir anayasanızda geçmesin” bile demiyordu.

Resmen “Şeriat’i bırakın” diyordu.

İmdi, İsmail Kahraman’a gösterilen tepki açısından baktığımız zaman bu ne anlama gelmektedir?

Erdoğan böylece Şeriat’e (İslam’a) saygı göstermiş oluyorduysa, İsmail Kahraman’ın da laikliğe saygı göstermiş olduğunu kabul etmesi ve onun arkasında durması gerekirdi.

Gerekirdi, fakat öyle yapmadı..

İsmail Kahraman’ın kulağını çekti.. Çektirdi..

Oysa, bu olayı fırsat bilip, “Hatta daha ileri gidiyorum Şeriatçının bile, İslamcının bile inancına devlet saygı duyacaktır, benim Mısır ve Tunus'ta propagandasını yaptığım, onlara tavsiye ettiğim laiklik bunu gerektiriyor; bunu tecrübeli bir laiklik ihracatçısı, laikliğe sizden bile fazla sahip çıkmış bir 'laiklik gönüllüsü' olarak söylüyorum” demesi gerekirdi. 

Demedi..

Diyemedi..

Demek ki laikliğin aslı ile reklamlardaki tanıtımı farklı..

Demek ki laiklik dinsiz ve ateistin karşısında saygı duruşunda bulunmak, dine (İslam'a) ise sansürü (özgürlük kısıtlamasını) reva görmekten ibaret.


KARAMAN: "HERKES HADDİNİ BİLMELİDİR"

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman’ın bugünkü (11 Haziran 2023 tarihli) yazısı “sosyal medyatör”ler hakkında..

Başlığı şöyle: “Curcunaya bakar mısın!

Yazısı gayet güzel, yanlış bir şey yok..

Fakat eksik çok şey var..

Eksiklik, “sosyal medyatör”ler hakkında söylediklerinin devlet idarecileri hakkında da bir ölçüde geçerli olduğunu söylememesinde..

İkinci bir eksiklik de, sosyal medyadaki malum “trol çeteleri” konusuna değinmemiş olması..

Üçüncü bir husus da şu: Sosyal medyadaki üç beş arkadaşı tarafından takip edilen kişilerle onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca takipçisi olan kişilerin durumu bir olamaz.

Dördüncüsü: Sadece “sosyal” medya değil, güç ve para sahiplerinin kontrolündeki (anti-sosyal olanı da dahil) “asosyal” medya (televizyonlar, radyolar, gazeteler, internetteki haber siteleri ve dergiler) için de bazı uyarıların yapılması iyi olurdu.

*

Karaman’ın yaptığı uyarılara gelelim..

Şöyle diyor:

Bu sosyal medya icatlarından sonra herkes yazar, âlim, uzman, her şeyden anlar, mütefekkir… kesildi.

Asıyor, kesiyor, sövüyor sayıyor, Cumhurbaşkanından çiftçiye, mimardan doktora … kadar her bilim ve tecrübe dalı uzmanına akıl veriyor, tenkit ediyor, yol gösteriyor!

Bir de kendine dönüp ben kimim, yetkim ve yetkinliğim nedir, sözün sorumluluğu yok mudur… diye düşünmüyor.

Mide bulandıracak kadar bilgi kirliliği bulunan sosyal medya bu cesur cahillerin başlıca bilgi kaynağını teşkil ediyor. (…)

Ateş düştüğü yeri yakar, vatandaşların ihtiyaçları varsa ki, eksik olmaz, bunu âdâbı ve usulüyle hem organize hem de fert olarak ortaya koyar, çözüm ve çaresini sorumlulardan isterler, buna bir diyecek olmaz, aksine desteklenmeleri gerekir.

Bu sınırı aşıp ülke yönetimini ve hizmetini üstlenmiş sorumlulara pek çok çeşitli ve çetrefil konularda, problemlerde, icraatta, yapılan ve yapılmayan/yapılamayanlarda akıl vermeye, yol göstermeye, eleştirmeye ve değerlendirmeye sıra gelince herkes haddini bilmelidir.

Evet, bu sözlerde bir yanlışlık yok.

Sosyal medya ortamının mide bulandırıcı olduğu doğru mu? Doğru..

Cesur cahillerin curcunasından geçilemediği doğru mu? Bu da doğru..

Haddini bilip susması gereken bir sürü boşboğaz gevezenin aptalca laflarla bilgi kirliliği yaptığı doğru mu? Bu da tamamen doğru..

Fakat şu da doğru ki, bu tür “hadsiz cesur cahilleri” dinlemek, takip etmek zorunda değilsiniz.

Ancak, toplumsal açıdan etkili ve yetkili makam ve mevkileri, köşe başlarını ellerinde tutan insanların durumu böyle değildir.

Onlardan takip etmemekle yakanızı kurtaramazsınız, mesajlarını size bir şekilde ulaştırırlar. Kulağınıza gelir.

Hatta bazen, siz onları takip etmeseniz bile onlar sizi takip ederler.

Hatta bu takip “taciz takip” haline gelebilir.

Ne demek istediğimizi “bu işleri bilenler” anlıyorlar.

Bilmeyenlere de, Karaman’ın yazısının sonuna aldığı ayet-i kerime mealini hatırlatmaktan başka yapacak bir şey yok:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 17/36).

*

Sosyal medyanın boşboğaz cahil cesurları, onları takip edenler dışında kimseye seslerini kolay kolay duyuramazlar.

Devlet idarecilerinin topluma verdikleri mesajlar ise bir şekilde herkesi etkileyebilmektedir.

Dolayısıyla onlara da “bilmedikleri konularda ahkâm kesmeme, meselelerin içyüzünü iyice anlamadan karar vermeme, sözlerinin ne getirip ne götüreceğini hesap ederek konuşma” gibi konularda tavsiyelerde bulunulması gerekiyor.

*

Bir örnek vermekte fayda var..

Şu anda Türkiye’nin en etkili kişisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan.

Onun, sözlerine özellikle dikkat etmesi gerekiyor, çünkü o konuştuğunda sözleri üç beş kişiye değil, milyonlara ulaşıyor.

Sözlerine bakıyoruz, devrilen çamların cesameti ve adedi gözümüzü yıldırdığı için “La havle…” çekip susuyoruz.

Çünkü bazen bir cümlesindeki bir hatayı düzeltmek için onlarca, yüzlerce cümle kurmak gerekiyor.

Misal de verelim... Bir konuşmasındaki şu cümlesi:

 “Bugüne kadar Allah’ın rızasını ve insanımızın gönlünü kazanmak dışında hiçbir mükâfat beklemeden çalıştık, bundan sonra da aynı şekilde çalışmayı sürdüreceğiz.”

(http://haber.star.com.tr/guncel/cumhurbaskani-erdogan-daes-saldirilara-devam-ederse-daha-cok-zaiyat-verecek/haber-1108856)

Evet, oldukça uzun bir konuşmasının bir cümlesi böyle..

*

Sadece bu bir cümledeki hataları, görebildiğimiz kadarıyla sıralayalım:

Bir: "Bugüne kadar"lı bu ifade bir “masumiyet” ilanıdır.

Peygamberler dışında hiç kimsenin hayatı boyunca hep Allah’ın rızasını öncelemiş, nefsine hiç uymamış olması mümkün değildir.

Bununla birlikte peygamberler bile böyle konuşmamıştır. Konuşmazlar.

Yusuf a.s., zina ettiği için değil, etmediği için yıllarca zindanda kaldığı halde, konuyla ilgili olarak şöyle konuşmuştur: 

Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder….” (Yusuf, 12/53) 

Ayetler açık:

“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve fuhuştan kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” (Necm, 53/32) 

Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi? Hayır, yalnız Allah dilediğini temize çıkarır ve onlara kıl kadar zulmedilmez.” (Nisa, 4/49)

*

İki: Böyle konuşmak, haddini bilmemek, kendini beğenmek, kusurlarını görmemek ve “kerameti kendinden menkul” biçimde övünmek olarak değerlendirilebilir. 

… Allah kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/23)

Üç: Bu, yaptığıyla bile değil, yapmadığıyla, yapamayacağı şeyle övünmektir.

Yaptığıyla övünmek kötüdür, fakat yapmadığıyla övünmek çok daha kötüdür. 

“Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (Âl-i İmran, 3/188)

Dört: Allah’ın rızasının yanına ayrıca bir de insanların gönlünü kazanma amacını eklemek, aslında riya ve gösterişçiliğe açılan bir kapıdır. Gizli şirke (Ki riya, gizli şirktir, kulları Allahu Teala’ya ortak etmenin bir türüdür) yol açabilecek bir arızadır.

“Dinî konuda bile olsa, ne ilimle meşgul olmak ve ne de iman sebebiyle bile olsa kendi canını feda etmek, insanlar arasında şöhret ve itibar sahibi olmak şeklinde bir saik’e (gizli ve iç sebebe) dayanıyorsa, hiçbir işe yaramaz. Diğer herhangi bir başka sebep ve mülahaza değil de sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmek ve onun rızasını kazanmak bütün iş ve amellerimizin saikini teşkil etmelidir.” (Muhammad Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2, Yeni Şafak Gazetesi Kültür Armağanı, 2003, s. 754.)

*

Beş: Erdoğan, halihazırda cumhurbaşkanı..

Elindeki güç ve imkânların haddi hesabı yok denilebilir.

Acaba, yaptıkları karşılığında bir de mükâfat talep etseydi, alabileceği ne vardı? 

Bunu da söylese de öğrensek.. Yani mükâfat olarak millet bu kadar imkânları emrine vermenin yanı sıra ne yapacaktı, ona secde mi edecekti?! 

26 Ocak 2014 tarihinde AKP Düzce Milletvekili Fevai Arslan, Erdoğan için, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” demişti.

Kendisinde birazcık akıl kırıntısı olan kişi, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan kişinin” hâşâ “İkinci Allah” sayılması gerektiğini bilir.

Peki, bu rezil lafı söyleyen kişiye karşı Erdoğan ne yapmış, nasıl bir uyarıda bulunmuştu?..

Onu partiden ihraç mı etmişti? 

O sırada Akparti saflarında siyaset yapan Hüseyin Çelik, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Fevai Arslan’ın dil sürçmesiyle söylediği bazı sözlerin fazlasıyla istismar edildiğini” savunmuştu. Hepsi bu.

Ona gösterilen bütün tepki bundan ibaretti.

Üstelik, Fevai Arslan, bu sözlerinin ardından bir sonraki seçimde de milletvekili yapıldı.

*

Altı: Bundan sonra da aynı şekilde çalışmayı sürdürecekmiş…

Bundan sonraki hayatının nasıl geçeceğini nerden biliyorsun?

Sana vahiyle bir garanti mi verildi? 

Yoksa gerçekten “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde topladığını” ve böylece geleceğin senin takdirine bağlı hale gelmiş olduğunu mu düşünüyorsun?!

Düşünmüyorsan, nasıl böyle konuşabiliyorsun!..

*

Son olarak, her cuma hutbesinde imamın minberde okuduğu şu duayı (Niye her hutbede tekrarlandığı konusunda düşünülmesi dileğiyle) hatırlatalım:

“Ne‘ûzü bi’llâhi min şurûri enfüsinâ ve min seyyiâti a’mâlinâ.” (Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah’a sığınırız.)

 

SEDAT PEKER, MUHAMMED YAKUT, ALİ YEŞİLDAĞ, CEVHERİ GÜVEN VS.

 








Bir dost, Sedat Peker, Muhammed Yakut, Cevheri Güven ve Ali Yeşildağ gibi isimlerin iddiaları hakkında “Çoğu iftira” dedi.

“Kelebek etkisi”yle Türkiye’nin Ortadoğu politikasında önemli değişikliklere yol açan Sedat Peker fırtınası erken başlayıp bitmişti.

Muhammed Yakut ile Ali Yeşildağ ise, son seçim öncesinde infilak eden bomba düzenekleriydi.

İddiaları Türk medyasına yansımadığı, yansımasına müsaade edilmediği için ulaşabildikleri kesimler zaten öteden beri Erdoğan karşıtı çizgide olanlardı. 

Dolayısıyla yayınladıkları videoların kamuoyu üzerinde fazla bir etkisinin olması ve seçmen tercihlerini değiştirmesi beklenemezdi.

*

Seçim öncesinde bu adamların iddialarıyla birlikte Cevheri Güven’in kimi videolarını da izledim.

Biri Prof. Cevat Akşit’in savunma sanayii alanında görev yapan (Amerika’da tahsil görmüş) mühendis oğluyla ilgiliydi.

Cevheri, Cevat Akşit’in, hiç ilgisi yokken, Erenköy Cemaati’nden olduğunu söylüyordu. Ayrıca bazen Cevat Hoca’nın ismini de yanlış telaffuz ediyordu (Cavit mi ne, öyle bir şey diyordu).

Bu bana şunu düşündürdü: Cevat Hoca’yı tanıdığım için Cevheri’nin yanlışlarını hemen anlayabiliyorum, o halde yabancı olduğum konularda da böyle (kasıtlı veya kasıtsız) hataları olabilir, ve ben bunu fark edemeyebilirim.

Ancak, Cevheri gibi tiplerin hatalarını görenlerin (benim şimdi burada Cevat Akşit konusunda yaptığım gibi) hatalarını ortaya dökmeleri ve yanlış iddiaları hakkında kamuoyunu aydınlatmaları gerekir.

Biz onun Almanya’daki evini değil, iddialarının içyüzünü merak ediyoruz.

Aynı şey benzer isimler için de geçerli.

*

Özellikle istihbarat örgütleri yani gizli servisler adına çalışan gazeteci, aktivist vs. taifesi, okurlarının ya da izleyicilerinin saflığını ve iyi niyetini istismar eder, doğruların arasına yalanları ve iftiraları ekleyerek “algı operasyonu” yaparlar.

Türkiye’de sorun şurada: Sadece yukarıda isimlerini andığım türden “muhalif” şahıs ya da çevreler değil, “yerli milli” kabul edilen odaklar da çok rahat yalan söylüyor, milleti aldatıyorlar.

Bu noktada milli olma iddiasıyla ortaya çıkanlarla “gayri milliler” arasında bir fark yok.

Misal: “Nuh’un kelekleri” modunda yayın yapan, MİT iltisaklı olduğu öne sürülen Odatv..

Genel dindar kitleyi aşağılamak, psikolojik baskı altına almak için adi, bayağı, iğrenç ve çirkef her yöntemi kullanıyor.

Diyelim ki sakallı şalvarlı biri bir suç işledi, hemen onu mercek altına alıyor, büyütüp şişiriyor, devasa bir ülke meselesi haline getiriyor, ve de bu suçu sakallı ve şalvarlı olmanın bir uzantısıymış gibi gösteriyor, sakal ve şalvarı adeta potansiyel suç aletleriymiş gibi sunuyor..

Fakat başka kesimler için şu türden haberler yapmıyor: “Atatürkçü falan şu suçu işledi, filan laik şöyle bir dolandırıcılık yaptı, Atatürk ilke ve inkılaplarının sıkı takipçisi feşmekan şu ahlâksızlığı sergiledi…”

O zaman suç "şahsîleşiyor", ideolojiden, dünya görüşünden, yaşam tarzından, kılık kıyafetten, saç sakal mevzularından vs. bağımsız hale geliyor.

*

Evet, Odatv tipi yayın organları bu tür “Müslümanları aşağılayan” yayınlar yaparak “iktidar muhalifi” kesimlere kendilerini kabul ettiriyor, sonra da onlar nezdindeki kredilerini “Tamam iktidara karşıyız da, emperyalistlerin oyununa da gelmemeli, şu şu noktalarda iktidara destek olmalıyız” türünden yayınlar yapıyorlar.

Buradaki ahlâksızlık, affı asla mümkün olmayan cinayet şu: 

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ulusal çıkarları” için İslam tabiri caizse paspas yapılıyor.

Bu yolun sonu felâkettir.

“Hak sillesinin sedası yoktur, bir vurdu mu devası yoktur.”

Bu silleyi Osmanlı’nın son on yılının “ilerici-vatansever” İttihatçı beyinsizleri tattılar.

Onların son kalıntılarının defterini de, hırslı bir adam diyerek önünü kestikleri yoldaşları Mustafa Kemal dürdü, İttihatçı sergerdelerin cinayet, suikast, komitacılık ve darbecilik potansiyelini gayet iyi bildiği için hiç acımadan köklerini kazıdı.

Allahu Teala, Mustafa Kemal'i o ilerici-vatanseverlere de, bu beyinsizlerin yarım yamalak "dindarlık" gösterilerine aldanan dindarlara da musallat etti. 

Günümüzün yerli-milli, "İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa’sının geleneğini izleyip onların beyinsizliklerini allayıp pullayan" sivri zekâları, akıllarını başlarına almalıdırlar.

“Ulusal çıkar” işret sofraları için İslam’ı meze yapmaktan vazgeçmezlerse korkarım Osmanlı’nın son dönemindeki gibi bir fırtına daha yaşanır, o İttihatçı beyinsizlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hangi enkazın molozuna başlarını vuracaklarını bilemeyişleri gibi perişan olurlar.

Unutmasınlar: "Hak sillesinin sedası yoktur..."

*

Erdoğanizm'in savunucuları (yandaş medya) bu noktada çifte standart sergiliyor, MİT iltisaklı olduğu ileri sürülen maneviyat katilleri karşısında gereken tepkiyi vermiyorlar.

Bunun yanı sıra, yukarıda ismini saydığımız isimlerin yaptıkları türden “algı operasyonları"na aşkla şevkle alet oldukları, alet olmayı vatana millete hizmet saydıkları biliniyor.

Bir misal..

2015 yılının Şubat ayının sonlarında, yandaş gazeteler Sümeyye’ye suikast haberiyle yeri göğü inletmişlerdi..

Yine bir seçim dönemiydi..

7 Haziran’da seçim olacaktı.. 

Seçime üç - üç buçuk ay kadar bir zaman kalmıştı.

Yandaş gazeteler Sümeyye’ye suikast haberiyle ortalığı velveleye verdiler..

Habere göre, Emre Uslu’nun yönettiği @fuatavni_f hesabından CHP’li Umut Oran’la kan donduran yazışmalar ortaya çıktı. Kayıtlara göre, seçimlere yakın Fethullah Gülen’in ‘icaplarına bakın’ talimatıyla, Sümeyye Erdoğan’a suikast düzenlenecekti. Kiralık katilin İstanbul’a geldiği de yazışmalarda yer almıştı”.

Yandaş medyanın "algı operasyoncuları"ndan alıp ortaladığı topu sürmeye başlayan Erdoğan, 21 Şubat 2015 tarihinde yaptığı kahramanca konuşmada şöyle demişti: 

"Dün gazetelerde görmüşsünüzdür. Tehditler alıyoruz diye. Ailece tehditler aldığımızı söylemiştim. Ben ailem hepsi. Şimdi şeyler dökülmeye başladı. Kızımla ilgili, şahsımla ilgili tehditler ortaya çıktı. Biz bu yola çıktığımızda bir şey söyledik. Kefenimizi giyerek yola çıktık."

Ancak, Umut Oran söz konusu haberleri yapan gazetelere ayrı ayrı tazminat davası açmış, mesela Akşam gazetesi asılsız ve iftira içerikli yayınları nedeniyle 6 bin TL manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Star ise 10 bin TL. 

Çünkü suikast haberi düzmeceydi..

*

Erdoğan kefenini giyerek yola çıkmışmış da… Ailece tehdit alıyormuş da.. Şehadete inanıyormuş da…

Sen laikliğe Şeriat'in şehadetinden daha fazla inandığını Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat’e karşı laiklik” çağrısı yaparak ispatlamıştın..

Hadi Türkiye’de “Efendim, Türkiye’nin şartları malum; laikliği savunmazsak darbe olur, şu olur bu olur, üstelik kefenimiz hazır değil, şehadet için de şimdi çok erken, daha karpuz keseceğiz“ diyerek zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyorsunuz..

Peki Mısır ve Tunus’taki bu laikçiliğiniz neyin nesiydi?

*

Sonra, sen ailece tehdit alsan ne olur, almasan ne olur..

Koskoca bir devlet ve polisi, istihbaratı senin güvenliğin için çalışıyor.

Mesela bir devlet binasında senin de katıldığın bir toplantı oluyor, orada çalışan memurlar tam üç ayrı noktada aranarak işlerine başlayabiliyorlar.

Durumun bu..

Yediğin içtiğin kontrol altında.. Zehirlenmeyesin diye.. 

Sürdüğün hayat neredeyse Osmanlı padişahlarınınkinden bile daha güvenli, daha muhteşem ve görkemli.

Bir de, bu mazisi faili meçhullerle dolu ülkede sırf devletçilik dinine iman etmediği, vatan putunu yaldızlamadığı için nerede ne yaşayacağını bilemeden meçhule doğru yürüyen Allah’ın gariban kulları var.

Onlar, kefen ve şehadet edebiyatı yapmaya bile korkuyorlar.

Fakat, senin gibi özde laikçi sözde şehadetçilerle ve işbirliği yaptığın derin devletçilerle hesaplaşmak için Mahkeme-i Kübra’yı bekliyorlar.


SANA MECLİS'İN YOLLARI...

 











Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman gibi Erdoğanistler "şahsım" gibilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylemlerine yönelik eleştirilerini ya sağır numarası yapıp duymazdan geldikleri ya da ahmak veya dalgın rolü oynayarak anlamaz göründükleri için, bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığımız meseleyi biraz daha açalım.

Bizim anlatmak istediğimiz şu:

Erdoğan'ın başında bulunduğu AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi değildir. 

Dolayısıyla, İslamcı olanların onu İslamcılık adına eleştirmeleri doğaldır.

Bu parti, kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. 

Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. 

Parti programında buna dair tek bir ibare yok. 

Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. 

Ancak bu saygı, Erdoğan'ın Mısır ve Tunus'ta yaptığı "Şeriat'e karşı laiklik (siyasal dinsizlik)" çağrısının ortaya koyduğu gibi, "putperest, pagan ya da dinsiz" değerimsilere gösterilen saygının yanında biraz zayıf kalmaktadır. 

Bu parti hakkındaki ‘İslamcılık’ tanımlaması, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiştir. 

Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. 

Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. 

“Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 

2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. 

Yalçın Akdoğan bilmediğimiz bir adam değil..

Özel hayatındaki ilginçlikler yabancı büyükelçiliklerin raporlarına girmiş olan "Aşk, puro ve motosiklet" virtüözü Ömer Çelik de hepimizin bildiği biri..

Adam AK Parti'nin sözcüsü.. Bakanlık da yapmıştı. Partinin durumu buradan anlaşılabilir. 

Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. 

Ama benim bu parti hakkındaki fikri takibim bu yöndedir. 

*

Yukarıdaki tespitler ışığında varılacak sonuçlar, şunlardır:

Erdoğan'ın lideri bulunduğu AK Parti'nin İslamcılık (devleti İslam devleti haline getirme) diye bir derdi yoktur.

Bu parti, bir "düzen" partisidir.

İçinde her türden adam vardır: Kemalist, solcu, ırkçı, dinci/dindar, laik, İslamcı, eyyamcı, liberal, müslüman, hristiyan (Ermeni)...

Mukaddes değerlere saygılı olduklarını söylemekteler, fakat bu saygı, "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler" konulu ayetlere sıra geldiğinde buharlaşabilmektedir.

Dolayısıyla, İslamcıların bu partinin "İslamcılık dışı ya da karşıtı" söylemlerine itiraz etmeleri doğal karşılanmalıdır.

Bir İslamcının Erdoğan'ın her sözünü İslam'a uygun kabul edip onaylaması düşünülemez. Çünkü, parti olarak İslam'a uygunluk diye bir dertleri de, iddiaları da bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, bu partinin Müslümanlar için faydalı hizmetleri de yok değildir.

Fakat bu, kendilerine ait laik (siyasal dinsiz) söylemleri İslamcıların onaylamalarını ya da bu hizmetlerin hatırına İslamcılıktan vazgeçip Erdoğan gibi laiklik (siyasal dinsizlik) savunucusu haline gelmelerini gerektirmez. 

Dolayısıyla bir İslamcının Erdoğan'a "Bu Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) devletin cumhurbaşkanı olduğunun farkındayız, fakat laiklik meselesinde Atatürk'ün izinde gittiğin, Şeriatçı olmadığın için, Şeriat nazarında biat edilecek evsafta bir adam değilsin" demesinden daha doğal birşey olamaz.

(Tabiatiyle bir İslamcı/Şeriatçı, "Ben İslamcı değilim, müslümanım" diyen Temel Karamollaoğlu gibi tutup Kılıçdaroğlu'nun peşine de takılmaz, Erdoğanizm'den kaçarken Kemalci hale gelmez.)

Erdoğan Bey tenezzül edip İslamcı olmayacak, laiklik (siyasal dinsizlik) havarisi ve ihracatçısı olacak, fakat biz Erdoğancı olacağız, öyle mi?!

Yok öyle yağma!

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse: Yok öyle 25 kuruşa simit!

*

Okumakta olduğunuz yazının ilk bölümünde yer alan koyu (bold) kelimeler ve cümleler, bize ait değil..

Bunları yazan bir Yeni Şafak gazetesi yazarı: Ayşe Böhürler.

Bu bayan, AK Parti'nin kurucularından.. MKYK üyesiydi.

Son seçimlerde milletvekili aday adaylarını "mülakat" ile sınava tabi tutan komisyonlardan birinde görev yaptı.

Ve kendisi de Kayseri'den milletvekili adayı oldu.. Seçildi.

Sözleri, Akparti'nin "içeriden çekilmiş" sahici bir fotoğrafı durumunda.

Kendileri bütün bunları övünerek yazıyorlar, biz söyleyince ise kötü oluyoruz.

Evet, bu bayan aynen şunları yazmıştı:

“AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi ya da zirvesi değildir. Kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. Parti programında buna dair tek bir ibare yok. Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. ‘İslamcılık’, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiş. Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. İlk yerel seçimlerde CHP’den gelmiş çok aday ile konuşmuş birisiyim. “Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. Ama benim fikri takibim bu yöndedir."

(Ayşe Böhürler, "Sorun muhafazakârlık mı popülizm mi?" Yeni Şafak, 9 Mayıs 2020)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...