KUR’AN VE “ZAMANIN İMAMI”

 



"İmam" kelimesi Kur’an’da yedi yerde kullanılmıştır, çoğulu “eimme” (imamlar) ise beş yerde geçmektedir. (Bkz. Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 6.)

Söz konusu ayetlerden hiçbirinde, belirli bir şahıs için “zamanın (tek) imamı” tabirinin kullanımına imkân verecek bir anlam mevcut değildir.

Bir ayette Firavun ve adamları için “Onları ateşe çağıran imamlar (eimmeten) kıldık” (Kasas, 28/41) buyurulduğu dikkate alınırsa, Allahu Teala tarafından dünyada imam (lider, önder) yapılmış olmanın her zaman bir meziyet ya da üstünlük anlamına gelmediğini söylemek gerekir.

Herkes, kendisine tabi olanlar için bir “imam”dır.

Kâfirler ve fasıklar da imamsız değil, onların da imamları (ulu önderleri vs.) var. 

Ateşe kendi başlarına gitmiyorlar, koyun sürüsü gibi peşine takıldıkları "ulu"laştırılmış önderlerinin izinde yol alıyorlar. 

*

Bir başka ayette İsrailoğulları için şöyle buyurulmaktadır:

“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin bir inançla iman ediyor olduklarında (kesin inançlı olduklarında), içlerinden, emrimizle doğru yola yönelten imamlar çıkardık.” (Secde, 32/24)

Buradan anlaşılıyor ki, sabretmedikleri ve iman zaafı gösterdiklerinde aralarından imamlar çıkmayabiliyordu.

Yani onlar arasından, “peygamberlere varis” olan (ve “zamanın imamı” diye adlandırılabilecek biri) her zaman zuhur etmeyebiliyordu.

Nitekim, Hz. İsa a. s.'dan sonra İsrailoğulları arasından "onları doğru yola yönelten" imamlar çıkmadı.

İmamları yok değildi, vardı, her zaman da oldu, fakat onları "doğruya" iletmiyorlardı.

Bu imamlardan Sabetay Sevi, Mesihliğe bile soyunmuştu.

*

Her devir için tabi olunması gereken bir "zamanın imamı"nın bulunması gerekiyorsa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zuhurundan önceki yıllarda "zamanın imamı" kimdi?

Kimlerdi?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Benden önceki zamanın imamı falandı, ben ondan bu vazifeyi devraldım"mı demişti?!

Hz. Musa a. s.'a Tûr'da "Şimdi falanın zamanın imamlığı görevi bitti, görevi sen devraldın" mı denilmişti?!

Yani "Her zamanın, 'uyulması zorunlu' bir imamı mutlaka vardır, olmalıdır, akıl bunun böyle olması gerektiğini söyler, mesele zamanın imamını tanımakta" türünden bir hurafenin dayanağı bulunmuyor. 

Diyanet’in Kur’an Yolu: Türkçe Meâl ve Tefsir kitabında, yukarıya mealini aldığımız ayet hakkında şunlar söyleniyor (C. 4, s. 360):

“Kur’an’ın birçok yerinde İsrâiloğulları’na verilen nimetlerden ve kendilerine sağlanan üstünlükten söz edilir. Fakat burada da vurgulandığı üzere içlerinden doğru yolu gösteren rehber ve önderler çıkarılması şeklinde tezahür eden büyük nimet, onların sağlam bir imana sahip olmaları ve Allah’ın buyruklarına uyma hususunda güçlüklere karşı direnmeleri, inançlarını muhafazada azim ve sebat göstermeleri şartına bağlanmıştır. Bu niteliklerini kaybettiklerinde nimeti ve ilâhî desteği de hak etmez duruma düşmüşlerdir.”

*

Bir başka ayette “imamlar” kelimesi şöyle geçer:

“Kuşkusuz Firavun ülkesinde ululuk taslamış (ulu önder ilan edilerek tanrılaştırılmasını sağlamış), halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakmak suretiyle güçsüz düşürmeye çalışıyordu. O, bozgunculardandı.

“Biz ise o ülkede güçsüz düşürülmek istenenlere lütufta bulunmak, onları imamlar yapmak ve onları vârisler (mirasçılar) kılmak istiyorduk.” (Kasas, 28/4-5)

Görüldüğü gibi ayette Firavunistlerin ve İsrailoğulları’nın tabi olmaları gereken bir “zamanın imamı”ndan söz edilmiyor.

Evet, Allahu Teala’nın İsrailoğullarını imamlar yapmak istediği bildiriliyor. (Bunu, konuyla ilgili diğer ayeti gözönüne alarak, içlerinden imamlar çıkarılması, başlarındaki imamın/yöneticinin “kendilerinden olması” olarak anlayabiliriz.)

O gün için insanların hiç imamı yok değil elbette, Firavun ile yaranı, ülkelerinde imamlar durumundalar, fakat “ateşe davet eden imamlar”..

İsrailoğulları ise “zamanın imamı”na tabi olma değil, imamlar yapılma durumundalar.

*

Bir başka ayette imam kelimesi şu şekilde tekil olarak geçmektedir:

“Her insan topluluğunu kendilerinin imamıyla birlikte çağıracağımız o günde (hesap gününde) kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir zulme uğramayacaklar.” (İsrâ, 17/71)

Burada söz konusu olan, her insan topluluğunun (külle ünâsin), kendilerine ait önder ile (bi imâmihim) çağırılmaları..

Buradan anlaşılıyor ki her insan topluluğunun bir imamı var, fakat “zamanın imamı” diye bir imam türü yok.

Bununla birlikte, belirli bir topluluğun üyesi için, o topluluğun kendi yaşadığı zamandaki imamından söz edilebilir elbette.

Söz konusu imam, o kişinin “zaman-ı-nın imamı” olur, evet, “zaman-ı”nın imamı.. “zaman”ın imamı değil.

Hadîslerde bu şekilde “zaman-ı-nın imamı”na (mevcut halifeye) tabi olmaktan söz ediliyor, fakat “zamanın imamı” diye bir tabir geçmiyor.

*

Ayetlerde “imam” kelimesi başka anlamda da kullanılıyor. Mesela Tevrat, iki ayette “imam ve rahmet” (imamen ve rahmeten) olarak nitelendirilmektedir (Hûd, 11/17; Ahkâf, 46/12).

Bu anlamda bir “zamanın imamı”ndan söz etmek mantıklı olabilir, fakat imamlığı kendinden menkul kimseler belki de kendilerine bu şekilde şerik/ortak koşulmasından pek memnun olmayacaklardır.

İmam kelimesi Hicr Suresi’nin 79’uncu ayetinde ise “önde olan yer ya da yol” anlamında geçiyor.

Yine Yasin Suresi’nin 12’nci ayetinde de “imam” kelimesi yer almaktadır:

“Şüphe yok ki biz, ölüleri dirilteceğiz! Onların yapıp öne sürdüklerini ve geriye bıraktıklarını yazmaktayız. Herşeyi, açıklayıcı bir kitapta (imâmin mübînin) sayıp kaydetmişizdir.”

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.

 

"BÜYÜK KUTLAMALARI BÜYÜK YIKIMLAR İZLER"

 

("BİZ KUTLAMIYORMUŞUZ, KUTLAMA YAPANLARI HABER YAPIYORMUŞUZ GİBİ ÇEK PANPA!")


Erdoğan'ın seçim zaferi: Eğlence durmuyor... Yurtdışından da görüntüler gelmeye devam ediyor

30 Mayıs Salı 2023 14:52

Cumhurbaşkanı Seçimi'nin ikinci turunda, Cumhur İttifakı'nın adayı Recep Tayyip Erdoğan rakibi Kemal Kılıçaroğlu'nun önünde seçimi kazandı.

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nin önünde bir konuşma yaptı.

Külliye'nin önünde vatandaşlar Erdoğan'a sevgi gösterisinde bulundu.

Yurdun dört bir yanından gelen görüntülere Almanya başta olmak üzere dünyanın bir çok yerinden kutlama görüntüleri gelmeye devam ediyor. 


Almanlar, seçimi kutlamak için sokaklara dökülen Türkler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor.

Odatv.com

(https://www.odatv4.com/guncel/erdogan-in-secim-zaferi-eglence-durmuyor-yurtdisindan-da-goruntuler-gelemeye-devam-ediyor-30656044)

*

SAVAŞ SANATI'NDAN ALINTILAR 

(Sun Tzu, Savaş Sanatı, çev. Adil Demir, İstanbul: Kastaş Y., 2008.)


...  açgözlülükten kaçınmak, zaferi kutlamamak yapılacak en iyi şeydir. Zaferi kutlayanların gözünü kan bürümüştür ve bu tür insanların dünyaya yararı olamaz

... kazanan savaşçı, duygusallıktan uzak, soğukkanlı, kararlı savaşçıdır. Öfkeli, kızgın, öç alma peşinde olan savaşçı kaybetmeye mahkumdur. 

Askerlikte başarılı olanlar askercilik yapmazlar, savaşta iyi olanlar kızmazlar, düşmanlarına karşı galip gelenler, düşmanlarına karşı herhangi bir duygu beslemezler.

*

Elimde tuttuğum ve ödüllendirdiğim üç hazinem var. Birisi şefkat, ikincisi tutumluluk, üçüncüsü ise başkaları üzerinde öncelik iddia etmemek

Şefkatten cesaret doğar, tutumluluk bize görüş sahası sağlar, başkaları üzerinde öncelik iddiasından kaçınma da yaşam güvenliği getirir. 

Şefkati, cesareti ve tutumluluğu bırakan, alçakgönüllülüğü terk ederek saldırganlığı tercih eden kısa zamanda yok olur. 

Savaşta şefkat zafere ulaştırır, savunmada şefkat ise güvenliği sağlar.

*

Yüce bilgelik açık olmaz. Yüksek kazancın reklamı yapılmaz. 

Sorun ortaya çıkmadan çözüldüğünde kim buna akıllılık der? Zafer, savaşılmadan kazanıldığında cesaretten kim söz eder?


“ZAMANIN İMAMI” VE ŞİÎLEŞEN TARİKATÇILIK







Evet, “zamamın imamı” meselesini ayet ve hadîsler çerçevesinde ve fıkıh usulünün yol göstericiliğine başvurarak değerlendirmek gerekiyor.

Bu tabirin yer aldığı bir ayet yok, fakat hadîsler var.

O halde öncelikle konuyla ilgili hadîsleri bilmek gerekiyor.

Bu yapılırken de, istismarcı bir yaklaşımla işe gelenlerin alınıp, gelmeyenlerin göz ardı edilmesi gibi (Tevrat’ın mesajını bozup çarpıtan, bazı hakikatleri gizleyen Yahudilere yakışan) bir tutumdan sakınılması önem taşıyor.

İkinci olarak, rivayet edilen hadîslerin sahih olanları ile zayıf olanlarını aynı kefeye koymaktan, bunları aynı değerde görmekten sakınmak gerekiyor.

*

Durum buyken, “zamanın imamı” kavramını istismar edenlerin bir taraftan “sahih kaynak” ve “sahih İslam” edebiyatı yaparken diğer taraftan zayıf rivayetleri sahih olanlara tercih edebildiklerini görüyoruz.

İskenderpaşa Cemaati’ne ait zinde.info adlı sitede yayınlanmış olan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda geçen “Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir” şeklindeki ifadenin durumu bu.

Buradaki bir başka sakatlık, sanki hadîslerde sözü edilen “imam”larda manevî (ya da ruhanî) bir boyut söz konusuymuş gibi onların “din önderi, vazifeli kişi” kabul edilmeleri.

Burası, birilerinin Ehl-i Sünnet yolunu terk edilip Şia’nın şaşkınlık denizinin yutucu girdaplarına yelken açtıkları iskele durumunda.

*

Şiîlere özgü bir anlayışın savunulduğu, söz konusu yazıdaki şu ifadelerden de anlaşılmaktadır:

“Her peygamber varisi veli de, aynı şekilde kendisine verilen yetkileri ve görevleri kendi zamanında peygamberden sonra hakkıyla yerine getirir ve rabbinin davetine, görevini kendinden sonraki vazifeliye devrederek icabet eder.”

İşte bu “imam” anlayışı tam da Şiîlere özgüdür.

Hakkıyla yerine getirme” iddiası Şiîlerdeki “masumiyet” düşüncesinin muadili kabul edilebilir.

“Yetki ve görevleri” ifadesindeki “yetki” lafı da sorunlu.. Sorumlulukları/mükellefiyetleri (Ki Şeriat’le kayıtlıdır) anladık, fakat yetkiler ne demek oluyor?

“Görevini kendinden sonraki vazifeliye devretme” lafı da bir başka tuhaflık.. (Velî kelimesi tarikat kurumunu akla getirdiği için, burada, bir şeyhin birilerine mutlaka icazet vermesinin gerekmediğini hatırlamak gerekiyor. Ayrıca birden fazla kişiyi de vazifelendirebilir, mesela Yusuf-u Hemedanî k. s.’nun dört halifesi mevcuttu, onlardan Abdülhalık Gücdüvanî rh. a. Nakşbendiye tarikatı tarafından pîr kabul edilir, diğer halife Ahmed Yesevî k. s.’nun silsilesinden ise Bektaşîlik gibi tarikatlar zuhur etmiştir.)

Gerçekte, ilgili hadiste “Peygamber varisi” değil, “peygamberlerin varisleri” ifadesi geçer:

“ Muhakkak, âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz peygamberler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.”

(Hüseyin Akyüz, “ ‘Âlimler Peygamberlerin Vârisleridir’ İbaresinin Yer Aldığı Bir Hadisin Mutâbaat ve Şevâhid Açısından Değerlendirilmesi”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XV, Sayı: 28 (2013/2), s. 115)

Söz konusu varisler için velî tabiri kullanılmaz, onların alimler oldukları belirtilir.

Peygamberlerin varisleri olmak için özel görevlendirme gerekmiyor, yapacağınız tek şey, ilim öğrenmek.

Bunu nasib eden de Allahu Teala’dır.

Bu varisliğin gereğini yerine getirirseniz ne iyi, getirmezseniz sorumlu olursunuz:

“Sonra o kitâbı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere mîras kıldık. Onlardan nefsine zulmeden de var, orta yolda giden de var. Bir de onlardan Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçen var. İşte büyük lütûf budur!” (Fatır, 35/32)

*

“Zamanın imamı” tabirinin geçtiği hadislerden hareketle oluşturulan “imamet” düşüncesi, Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki temel ihtilaf noktasını oluşturuyor.

Konuyla ilgili bir doktora tezi yazmış olan Prof. Abdullah Ünalan’ın ifadesiyle “Şîa’ 15 kadar temel konuda Ehl-i Sünnet’ten ayrılmaktadır ki, esasta bunlar da İmamet’i farklı yorumlamalara dayanmaktadır”. (Abdullah Ünalan, Ehl-i Sünnet ve Şîa’nın İmâmet’te Dayandığı Hadisler, doktora tezi, Şanlıurfa: Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 4.)

Dolayısıyla, Şia’nın imamet (zamanın imamı) yorumunun, onların alâmet-i farikası durumunda olduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü bu imamet düşüncesi, diğer ayırıcı ön kabul ve varsayımlarının temelini oluşturmaktadır.

*

[Bu noktada Safevîler’i hatırlamakta yarar var.

Eşrefoğlu Rumî rh. a., Müzekki’n-Nüfûs adlı tasavvufî eserinde Şeyh Safî’den çok sık alıntı yapar.

Şeyh Safî, Şah İsmail’in büyük dedesi olup, Somuncu Baba (Hamideddin-i Aksarayî), Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdayî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi zatların tarikat silsilesi ona dayanır.

Bugün nasıl Mevlana Türkiye’de herkesin saygı duyduğu bir isimse, o gün de Şeyh Safî (Safiyyüddin Erdebilî) Anadolu’da öyle bir saygınlığa sahipti. Osmanlı Devleti nezdinde de durum buydu, İstanbul’dan her yıl tarikatın Erdebil’deki merkezine hediyeler gönderilirdi, tıpkı Mekke’ye giden Sürre alayları gibi. O gün için Şeyh Safî’nin şöhreti yanında Mevlana’nınki önemsiz sayılırdı.

Ancak tarikatın merkezinde postnişinlik Şeyh Safî’nin soyundan gelenlerin tekelindeydi, şeyhlik babadan oğula geçer hale gelmişti.

Bu torunlardan Şeyh Cüneyt Şia mezhebini benimsedi ve siyasî emellerine ulaşmak için Akkoyunlular’ın hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi ile evlendi.

Bu evlilikten doğan Şeyh Haydar, kızılbaşlığın mucididir, Çünkü müritlerinin kendilerine özgü bir alâmet/simge olarak kızıl başlık giymelerini istiyordu.

Böylece o dönemin sofu tarikatçıları kızıl başlık giymeye başladılar ve halk onlara “kızılbaş” demeye başladı.

Büyük çoğunluğunu Türkmen aşiretlerinin oluşturduğu bu cahil kızılbaşlar, eskiden Sünnî oldukları halde, Şeyh Cüneyt’e ve oğlu Şeyh Haydar’a uyarak Şiîleştiler.

Şeyh Haydar, dayısı Uzun Hasan’ın kızı ile evlenmişti, bu evlilikten dünyaya gelen Şeyh (Şah) İsmail, hem Şeyh Safî gibi bir efsanenin, hem de Akkoyunlular’ın en büyük padişahının torunu olarak büyük bir karizmaya sahipti, doğuştan liderdi, adam lider olarak doğmuştu.

İsmail’in doğuştan muazzam olan hırslarına devasa gaddarlığı da eklenince gözünü Osmanlı topraklarına dikmekte gecikmedi, Anadolu’da Şahkulu (Şah’ın Kulu) isyanları gibi isyanlar başgösterdi. Yavuz Sultan Selim onunla hesaplaşmak zorunda kaldı.

 O dönemden sonra Sünnî mutasavvıflar, Şah İsmail’in “laneti” yüzünden (gerçekte salih bir zat olan) Şeyh Safî’yi eserlerinde anmayı bıraktılar.

Safevî devletinin adı Şeyh Safî’den gelir, Alevî kelimesinin Ali isminden türemiş olması gibi. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde İran parasının “Şeyh Safî akçesi”, burada uygulanan kanunların da “Şeyh Safî kanunu” diye adlandırıldığını söylemektedir.

Kısacası, Safevî devleti, Şiîleşen bir tarikatın devletiydi.]

*

Şia’nın “zamanın imamı” anlayışını kısmen revize ederek benimseyen tasavvufî nitelikteki gruplar ve tarikatlar, bu anlayışlarını savunabilmek için Ehl-i Sünnet’le yollarını başka konularda da ayırmak zorunda kalmaktadırlar.

İmameti Hz. Hüseyin’in soyundan gelen “masum imamlara” tahsis eden Şia’dan farkları ise, Hz. Hüseyin’in soyu yerine “görevli veli”den söz ediyor olmaları. İttifak ettikleri husus ise, imamın insanlar tarafından seçilen bir lider olmayıp, “manen görevli” bir insan olmasıdır.

Mesele sadece (Allah dostu olma anlamında) velayet (velilik) olarak alındığında, bunun insanların tensibi ve seçimiyle değil ancak Allahu Teala’nın takdiriyle olacağı kesinse de, ümmetin seçimi (biati) esasına dayanan “imamet”in bu velayetin bir parçası haline getirilmesi, ya da velayete (veliliğe) imamet (liderlik/başkanlık) gibi bir dünyevî taht/koltuk imtiyazının sunulması, meselenin maneviyat konusu olmaktan çıkıp maddî menfaat çarkı haline gelmesi demek oluyor.

(Şeyhlik bilinen bir vasıf olmakla birlikte, velilik için aynı şey söylenemez. Bir başka ifadeyle, şeyhlik başka, velilik başkadır, ve kimin gerçekten velî olduğunu ancak Allahu Teala bilir. O yüzden eskiler bir kimse için “O, velidir” demek yerine, “O, mazannedendir [velî olduğu zannedilenlerdendir]” diye konuşurlardı.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında (istikamet üzere olan) bir tarikat şeyhinin konumu (İmam Gazalî’nin İhya’da ifade etmiş bulunduğu gibi) muallimlikten (eğiticilik ve öğreticilikten) ibaretken, istikameti kaybedip Şiîleşen (ve dünyevileşen) tarikatlarda şeyh, muallim olmaktan çıkıp “zamanın imamı” haline gelmektedir. (Bazılarının kullandığı “doğal lider” tabiri “zamanın imamı” olma iddiasına karşılık geliyor da olabilir, bilemiyoruz.)

İmamet meselesi ümmetin tensibi ve seçimiyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp “ilahî” bir konu haline gelince, Ehl-i Sünnet indinde “zamanın imamı” (kendi zamanlarındaki imam) olan şahsiyetler bile Şiî zihniyetliler tarafından dalaletle/sapıklıkla suçlanan, hatta tekfir edilen kişiler olabilmektedir.

Nitekim Şia’nın büyük bir kesimi, kendi inançlarına göre nassla imam tayin edilip görevlendirilmiş olan Hz. Ali’nin imametini tanımayıp halife/imam oldukları için Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ı dalaletle suçlamakta, “sahabenin büyük bir çoğunluğunun Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’ye biat etmedikleri için küfre girdikleri”ni ileri sürmektedirler.  (Mehmet Ümit, Hicrî Üçüncü Asırda Şiî-Mu’tezilî İmamet Tartışmaları ve İskâfî’nin Yeri, yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1996, s. 37.)

Müslümanların seçimi ve biatiyle belirlenen halife/imam (lider) düşüncesinin yerini “vazifeli” imam anlayışı alınca, önce, o “vazifelilik” birisine yakıştırılıyor, sonra bu yakıştırmaya kulp takılması için ayet ve hadîsler yanlış yorumlanıyor (hatta bazen hadis uyduruluyor), sonra da bütün bu uydurmalar bir tekfir mitralyözüne dönüştürülerek insanlar manevî katliama tabi tutuluyor.

İlk düğme yanlış iliklenince gerisi de öyle geliyor, bir yanlıştan nice yanlışlar doğuyor.

Bu Şiî dalaletini tasavvuf ve tarikatlara taşıyanlar ise, fıkhî hükmü “muallimlik”ten öteye gitmeyen tarikat şeyhini “zamanın imamı” (doğal lider, doğasında liderlik olan, yaratılıştan lider olan kişi) yapıyor.

“Zamanın imamı"nı tanıyıp bilmeyenlerin tekfiri ise (Şiîleşme ile laikleşmeyi mezceden yurdum tarikatçılığında) hal diliyle “zamane tarikatçılarının” kerameti kendinden menkul irfanına havale ediliyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"ZAMANIN İMAMI"NI "USÛL"ÜN (AKLIN VE NAKLİN) YOL GÖSTERİCİLİĞİYLE ARAMAK

 


Zamanın imamı” gibi tabirleri ayet ve hadîsler çerçevesinde ele almamız gerektiği açıktır.

Ancak, ayet ve hadîsler sizin “tekel”inizde olmadığına göre muhataplarınız da “Şöyle bir hadîs de var” diye hadîs okuma, “Şu ayetten biz şunu anlıyoruz” deme imkânına sahiptirler.

İşte tam da bu noktada devreye “usûl” (yöntem, metod) meselesi girmektedir.

Doğru anlama gibi yanlış anlama da söz konusu olabildiğine, doğru yorumlama gibi yanlış yorumlama da bir vakıa olarak önümüzde bulunduğuna göre, doğru ile yanlışı ayırmada hakemimiz “usûl” olacaktır.

Elbette usûl konusunda da tartışma yaşanabilir, fakat usulün en temelde akla ve mantığa uygunluk gibi bir şartı vardır.

Yani usûl (yöntem) diye ortaya atılan ilkelerin akla ve mantığa aykırı olmaması, kendi içinde çelişkili ve tutarsız, birbirini çürüten varsayımlar niteliği taşımaması gerekir.

Çelişkili, yani kendi kendisini yalanlayan bir "usûl"den söz edilemeyeceği gibi, akıl dışı ve mantıksız varsayımlar üzerine kurulu bir "usûl" de olamaz.

Çünkü mantıksızlık temeli üzerine kurulu bir mantıktan söz edilemez.

*

Fırka-i naciyeden, bir başka deyişle Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın temel şartı, nassları anlamada “usûl”e bağlılıktır.

Said Ramazan el-Bûtî, konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İslam’ın tamamı, Arapça ibare ve nasslardan kaynaklanmaktadır. Bilgi metodunun zarurî yolu ve onun zarurî usulü de akılla sabittir. Bu kurallar, nassların tefsirinde ve bu nassların içerdiklerinin belirlenmesinde sahih bilginin kayıt altına alınıp şüpheli ve batıl evhamların ona karışmasını engelleyici olup bir anlamda hakemlik yapan bir ölçüdür. Bu ümmetin selefinden dinlerine sadık müslümanlar, düşünce ve içtihatlarını bu ölçü ile zabt altına almışlardır. Bu ölçüye uyanlar kıyamete kadar var olacaklardır.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Selefiye, çev. Vecihi Sönmez, İstanbul: Bedir Y., s. 46)

Demek oluyor ki, usûlün temeli akıl ve mantıktır.

Evet, bir müslüman, akıl ve mantık temeli üzerine kurulu bu usûle (usûl-ü fıkıh) bağlı kalmak zorundadır. Çünkü bu, "doğru" bilgiye ulaşma yönteminin zarurî yoludur.

Usûl-ü fıkha dair eserleri inceleyen bir kimse, bu usûlün muhteşemliğinin farkına varır.

Aynı zamanda, dinî konularda çalakalem birşeyler yazmanın ya da rastgele konuşmanın cahilce (mantık dışı) ictihat yapmak olduğunu anlar.

*

Bunun da ötesinde, bir kimse, ayet ve hadîslerden bahsederken çok dikkat etmek, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözlerine ilave yapmaktan ya da anlamı bir şekilde bozacak biçimde eksiltmede bulunmaktan şiddetle kaçınmak zorundadır.

Aksi takdirde insan, Peygamber Efendimiz s.a.s. adına yalan uydurmuş olur. Ve böylelerinin ateşe gireceğini Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermiş durumdadır.

İşte bu yüzden ashabın birçoğu hadîs rivayet etme konusunda son derece ihtiyatlı davranmıştır.

Günümüzde ise, öyleleri var ki, bir yandan mezhepsizlik tehlikesinden söz ediyor ve güya bu zamanda ehliyetsizce ictihat yapanlara karşı duruyor, diğer yandan da, bırakın sadece ehliyetli olup olmadığına bakmaksızın (ayet ve hadîslere dayanarak) ictihat yapmayı, kendi kafasından dinî hükümler uyduruyor.

*

Evet, Said Ramazan el-Bûtî’nin Selefiye adlı kitabında genişçe izah ettiği gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, yani Resulullah’ın (s.a.s.) sünnetine tâbi olmak ve Ashab-ı Güzîn’in yolundan gitmek; öncelikle usûlüddîne ya da fıkıh usûlüne riayeti gerektirir.

Ayrıca, içtihadî konularda (hakkında açık hüküm bulunup da içtihat yapılamayacak konularda değil, salt içtihadî konularda) kendi görüşünü (içtihadını) ya da tâbi olduğu görüşü (mezhebi) tek hak anlayış olarak görmemek ve diğer ictihad sahiplerini (usule uygun içtihatta bulunan müçtehitleri) tekfir etmekten, sapıklıkla suçlamaktan kaçınmak gerekir.

Hakkında nass (tevil götürmeyen açık hüküm) bulunan konularda ictihad yapmak ve farklı bir düşünceyi savunmak söz konusu olamaz, “Mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur”.

*

İctihadın (ister mezhep şeklinde bir topluluk tarafından benimsensin, isterse tek bir kişinin görüşü olarak kalsın) tek başına delil olmadığını da bilmek gerekmektedir.

Bir mezhebe ait ictihad, aynı mezhepten olan kişiye karşı (mezhebi benimsediği için) delil olarak ileri sürülebilir, fakat başka mezhepten olan kişiye karşı delil olmaz.

Mesela bir Şafiî, Hanefî mezhebinden bir başkasına, “Bu böyle, çünkü İmam Şafiî şöyle demiştir” diyemez. İmam Şafiî’nin içtihat yaparken dayandığı ayet ve/veya hadîsi göstermek zorundadır.  

Çünkü gerçekte delil, ictihada medar olan âyet ve hadîslerdir. 

İctihatla varılan görüş değildir. 

*

İmam Pezdevî’nin ifade ettiği gibi, “Şeriatın aslı Kitap ve sünnettir. Bu asılda kusur etmek kimseye helâl olmaz.” (M. Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev. O. Keskioğlu, 5. b., Ankara, 2005, s. 266.)

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “Fıkhî fetvalardaki içtihatların kaynağı nasslar ve onların zahirlerinin delâlet ettiği anlamdır.” (Selefiye, İstanbul: Bedir Y., s. 39.)

Bir başka ifadeyle, ictihad (mezhepler), bizzat (kendi başlarına) hüccet değildir.

Yani, “Böyle bir mezhep de (görüş de, içtihad da) var, o halde bu, herkes için delil olur” denilemez.

Bu, mezhep imamları için böyle olduğu gibi, müceddid diye adlandırılan diğer büyük alimler için de böyledir.

Yani bir söz, salt İmam-ı Azam, İmam Gazalî, İmam-ı Rabbanî, İbn Teymiye, Vehhabîler’in hocası İbn Abdülvehhab, Said-i Nursî, Mevlana, İbn Arabî, Yunus Emre veya keramet sahibi filan velî tarafından söylendi diye dinde delil olma vasfına sahip olmaz.

Bunu el-Bûtî şöyle açıklamaktadır:

“… Eğer selef’in yönelişleri ve içtihatları bizzat [salt selefe ait içtihat olmaları nedeniyle] hüccet olsaydı, o zaman (ayrıca) delile ve dayanılacak bir dayanağa ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü bizzat kendisi delildir. Dolayısıyla bu birbirinden uzak, hatta birbirine zıt olan görüşlerin [içtihatların] hepsinin hak ve doğru olması gerekirdi.” (Selefiye, s. 38)

İctihad mertebesine ulaşmış bir âlimin yaptığı ictihadın hatalı bile olsa "bir sevap" kazandırması (Ki isabet ettiğinde "iki sevap" kazandırır) başka birşey, hatasız (hak) olması başka birşeydir. 

Liyakat sahibi bir müçtehidin her içtihadı doğru ve isabetli (hak) olmaz. Hatta peygamberler bile her içtihatlarında isabet edebilmiş değillerdir.

Peygamberler ile müçtehit alimler arasındaki fark, peygamberlerin içtihatlarının vahiyle mutlaka düzeltiliyor olmasıdır.

Çünkü peygamberlerin dinî konulardaki (sevab ve ikab konusu olan hususlardaki) beyanları, bizzat (kendi başına) delildir.

Alimlerin ictihat ürünü görüşleri ise kendi başına (bizzat) delil değildir.

*

İctihad mertebesine ulaşmamış bir kimsenin nasslara bakıp kendince yeni ictihatlar yapmaya çalışması veya kafadan “Bu bana göre böyle olmalıdır” demesinin ise hiçbir değerinin olmadığı açıktır.

el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Herhangi bir meselede, ‘Bu içtihadî bir meseledir’ sözümüzün anlamı, ‘Hükmün delilleri şaibe ve ihtimallerden kurtulmuş değildir’ demektir. O amelî ve itikadî meselelerde yaygın olarak vardır.” (Selefiye, s. 77)

Bir başka deyişle, içtihatlar gerçekte kesin bilgi oluşturmaz, ancak zan düzeyinde bilgi oluşturur (İçtihadî bir konuda icma gerçekleştiğinde, bir devirde bütün müçtehitler ittifak ettiğinde, onun doğruluğu kesindir).

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “İçtihat çoğunlukla, sahibini zan derecesinin üstüne çıkarmaz; dolayısıyla müçtehit hataya da düşebilir”. (Selefiye, s. 61)

*

Ancak, tevatüren bilinen (yani yalan üzerine toplanması mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilmiş bulunan) genel inanç esasları, farzların ve hükümlerin apaçık olanları, mesela beş vakit namazın farziyeti, güç yetirenlerin hac yapmalarının gerekliliği, ve mallarından zekât vermelerinin farz oluşu; faizin, zinanın, adam öldürmenin, hırsızlığın ve içkinin haram olması gibi hususlar, içtihada konu olmaktan uzaktır.

Senedi tevatür derecesine ulaşmayan ve haber-i ahad diye bilinen (mesela tek bir rivayet zinciri ile gelen) hadîsler ise, sahih oldukları bilinse bile, kesin bir şekilde şaibe ve ihtimallerden kurtulamamaktadır. 

(Mesela bir hadisi ashabdan 30 kişi aynı kelimelerle rivayet ettiğinde, onun doğruluğundan şüphelenilemez. Fakat ashabdan sadece bir kişinin rivayet ettiği ve hadîs kitaplarından birinin musannifinin “Bunu Rasulullah s.a.s.’den falan, ondan filan, ondan falanca, ondan da ben duydum” diyerek naklettiği bir hadiste ravilerden biri veya birkaçı hakkında bazen soru işaretleri ortaya çıkabilir.)

O nedenle, "ahad haber" durumundaki hadîsleri (sahih bile olsalar) dikkate almayanların fasık, asi ya da bid’atçi oldukları söylenebilmekle birlikte, tekfir edilememektedirler. (Selefiye, s. 61-63)

Bununla birlikte, el-Bûtî’nin ifadesiyle, Sahih haberin durumu katîlik ve kesinlik derecesine ulaşmasa da, zannîlik derecesinin en üst düzeyinde bulunmaktadır”. (s. 54)

*

Zayıf rivayetlere gelince.. el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Bu da kendi arasında birçok kısma ayrılmaktadır. Bunların hepsi tek bir hükmü içermektedir. O da, akaid ve sülûkî (amelî) konulara taalluk eden hükümlerde zayıf hadîse itibar edilmediğidir. Ancak zayıf hadîsi kıyasa tercih eden bazı kimseler de vardır. Bu da nazarî [teoride kalan] bir görüştür. Uygulama bunun aksine gerçekleşmektedir…. Fakat  hadîs âlimlerinin çoğuna göre, fazâil ile ilgili amellere giren konularda [farz olmayan fakat sevap kazandıran konularda], çok zayıf olmaması ve râvinin [günümüzde hadisi duyup ya da okuyup aktaranın] hadîsin sahih olduğuna inanmaması şartı ile zayıf hadîslerle amel etmek caizdir.” (Selefiye, s. 56)

Evet, bunlar, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olabilmek için dikkate alınması şart olan usûl esaslarıdır.

Bir de zamanımızın Ehl-i Sünnet ve Cemaat savunucusu olarak arz-ı endam eden bilgisiz tipler var ki, konuyu bilenlerin bunların yazdıkları karşısında, Ehl-i Sünnet anlayışının ayağa düşürülmesi yüzünden üzüntüden yürekleri parçalanmaktadır.

Cahilin birinin Millî Gazete’de çıkıp müctehitmiş gibi fetva vererek “zamanın imamı”na gıyabında biat teranesi tutturması, bunu vird-i zeban edinerek döne döne tekrarlaması, ve kimsenin de çıkıp “Sen ne saçmalıyorsun!” dememesi, şaşılacak birşeydir.

Daha da şaşırtıcı olan şu ki, kendisinin bu (İslam'ın güncellenmesi niteliğindeki) “asrın buluşu” icatlarına tepki gösterenleri açıkça ya da dolaylı olarak sapıklıkla suçlayabiliyordu.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...