“ZAMANIN İMAMI” VE ŞİÎLEŞEN TARİKATÇILIK







Evet, “zamamın imamı” meselesini ayet ve hadîsler çerçevesinde ve fıkıh usulünün yol göstericiliğine başvurarak değerlendirmek gerekiyor.

Bu tabirin yer aldığı bir ayet yok, fakat hadîsler var.

O halde öncelikle konuyla ilgili hadîsleri bilmek gerekiyor.

Bu yapılırken de, istismarcı bir yaklaşımla işe gelenlerin alınıp, gelmeyenlerin göz ardı edilmesi gibi (Tevrat’ın mesajını bozup çarpıtan, bazı hakikatleri gizleyen Yahudilere yakışan) bir tutumdan sakınılması önem taşıyor.

İkinci olarak, rivayet edilen hadîslerin sahih olanları ile zayıf olanlarını aynı kefeye koymaktan, bunları aynı değerde görmekten sakınmak gerekiyor.

*

Durum buyken, “zamanın imamı” kavramını istismar edenlerin bir taraftan “sahih kaynak” ve “sahih İslam” edebiyatı yaparken diğer taraftan zayıf rivayetleri sahih olanlara tercih edebildiklerini görüyoruz.

İskenderpaşa Cemaati’ne ait zinde.info adlı sitede yayınlanmış olan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda geçen “Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir” şeklindeki ifadenin durumu bu.

Buradaki bir başka sakatlık, sanki hadîslerde sözü edilen “imam”larda manevî (ya da ruhanî) bir boyut söz konusuymuş gibi onların “din önderi, vazifeli kişi” kabul edilmeleri.

Burası, birilerinin Ehl-i Sünnet yolunu terk edilip Şia’nın şaşkınlık denizinin yutucu girdaplarına yelken açtıkları iskele durumunda.

*

Şiîlere özgü bir anlayışın savunulduğu, söz konusu yazıdaki şu ifadelerden de anlaşılmaktadır:

“Her peygamber varisi veli de, aynı şekilde kendisine verilen yetkileri ve görevleri kendi zamanında peygamberden sonra hakkıyla yerine getirir ve rabbinin davetine, görevini kendinden sonraki vazifeliye devrederek icabet eder.”

İşte bu “imam” anlayışı tam da Şiîlere özgüdür.

Hakkıyla yerine getirme” iddiası Şiîlerdeki “masumiyet” düşüncesinin muadili kabul edilebilir.

“Yetki ve görevleri” ifadesindeki “yetki” lafı da sorunlu.. Sorumlulukları/mükellefiyetleri (Ki Şeriat’le kayıtlıdır) anladık, fakat yetkiler ne demek oluyor?

“Görevini kendinden sonraki vazifeliye devretme” lafı da bir başka tuhaflık.. (Velî kelimesi tarikat kurumunu akla getirdiği için, burada, bir şeyhin birilerine mutlaka icazet vermesinin gerekmediğini hatırlamak gerekiyor. Ayrıca birden fazla kişiyi de vazifelendirebilir, mesela Yusuf-u Hemedanî k. s.’nun dört halifesi mevcuttu, onlardan Abdülhalık Gücdüvanî rh. a. Nakşbendiye tarikatı tarafından pîr kabul edilir, diğer halife Ahmed Yesevî k. s.’nun silsilesinden ise Bektaşîlik gibi tarikatlar zuhur etmiştir.)

Gerçekte, ilgili hadiste “Peygamber varisi” değil, “peygamberlerin varisleri” ifadesi geçer:

“ Muhakkak, âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz peygamberler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.”

(Hüseyin Akyüz, “ ‘Âlimler Peygamberlerin Vârisleridir’ İbaresinin Yer Aldığı Bir Hadisin Mutâbaat ve Şevâhid Açısından Değerlendirilmesi”, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XV, Sayı: 28 (2013/2), s. 115)

Söz konusu varisler için velî tabiri kullanılmaz, onların alimler oldukları belirtilir.

Peygamberlerin varisleri olmak için özel görevlendirme gerekmiyor, yapacağınız tek şey, ilim öğrenmek.

Bunu nasib eden de Allahu Teala’dır.

Bu varisliğin gereğini yerine getirirseniz ne iyi, getirmezseniz sorumlu olursunuz:

“Sonra o kitâbı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere mîras kıldık. Onlardan nefsine zulmeden de var, orta yolda giden de var. Bir de onlardan Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçen var. İşte büyük lütûf budur!” (Fatır, 35/32)

*

“Zamanın imamı” tabirinin geçtiği hadislerden hareketle oluşturulan “imamet” düşüncesi, Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki temel ihtilaf noktasını oluşturuyor.

Konuyla ilgili bir doktora tezi yazmış olan Prof. Abdullah Ünalan’ın ifadesiyle “Şîa’ 15 kadar temel konuda Ehl-i Sünnet’ten ayrılmaktadır ki, esasta bunlar da İmamet’i farklı yorumlamalara dayanmaktadır”. (Abdullah Ünalan, Ehl-i Sünnet ve Şîa’nın İmâmet’te Dayandığı Hadisler, doktora tezi, Şanlıurfa: Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 4.)

Dolayısıyla, Şia’nın imamet (zamanın imamı) yorumunun, onların alâmet-i farikası durumunda olduğunu söylemek gerekiyor. Çünkü bu imamet düşüncesi, diğer ayırıcı ön kabul ve varsayımlarının temelini oluşturmaktadır.

*

[Bu noktada Safevîler’i hatırlamakta yarar var.

Eşrefoğlu Rumî rh. a., Müzekki’n-Nüfûs adlı tasavvufî eserinde Şeyh Safî’den çok sık alıntı yapar.

Şeyh Safî, Şah İsmail’in büyük dedesi olup, Somuncu Baba (Hamideddin-i Aksarayî), Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin, Aziz Mahmud Hüdayî ve İsmail Hakkı Bursevî gibi zatların tarikat silsilesi ona dayanır.

Bugün nasıl Mevlana Türkiye’de herkesin saygı duyduğu bir isimse, o gün de Şeyh Safî (Safiyyüddin Erdebilî) Anadolu’da öyle bir saygınlığa sahipti. Osmanlı Devleti nezdinde de durum buydu, İstanbul’dan her yıl tarikatın Erdebil’deki merkezine hediyeler gönderilirdi, tıpkı Mekke’ye giden Sürre alayları gibi. O gün için Şeyh Safî’nin şöhreti yanında Mevlana’nınki önemsiz sayılırdı.

Ancak tarikatın merkezinde postnişinlik Şeyh Safî’nin soyundan gelenlerin tekelindeydi, şeyhlik babadan oğula geçer hale gelmişti.

Bu torunlardan Şeyh Cüneyt Şia mezhebini benimsedi ve siyasî emellerine ulaşmak için Akkoyunlular’ın hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi ile evlendi.

Bu evlilikten doğan Şeyh Haydar, kızılbaşlığın mucididir, Çünkü müritlerinin kendilerine özgü bir alâmet/simge olarak kızıl başlık giymelerini istiyordu.

Böylece o dönemin sofu tarikatçıları kızıl başlık giymeye başladılar ve halk onlara “kızılbaş” demeye başladı.

Büyük çoğunluğunu Türkmen aşiretlerinin oluşturduğu bu cahil kızılbaşlar, eskiden Sünnî oldukları halde, Şeyh Cüneyt’e ve oğlu Şeyh Haydar’a uyarak Şiîleştiler.

Şeyh Haydar, dayısı Uzun Hasan’ın kızı ile evlenmişti, bu evlilikten dünyaya gelen Şeyh (Şah) İsmail, hem Şeyh Safî gibi bir efsanenin, hem de Akkoyunlular’ın en büyük padişahının torunu olarak büyük bir karizmaya sahipti, doğuştan liderdi, adam lider olarak doğmuştu.

İsmail’in doğuştan muazzam olan hırslarına devasa gaddarlığı da eklenince gözünü Osmanlı topraklarına dikmekte gecikmedi, Anadolu’da Şahkulu (Şah’ın Kulu) isyanları gibi isyanlar başgösterdi. Yavuz Sultan Selim onunla hesaplaşmak zorunda kaldı.

 O dönemden sonra Sünnî mutasavvıflar, Şah İsmail’in “laneti” yüzünden (gerçekte salih bir zat olan) Şeyh Safî’yi eserlerinde anmayı bıraktılar.

Safevî devletinin adı Şeyh Safî’den gelir, Alevî kelimesinin Ali isminden türemiş olması gibi. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde İran parasının “Şeyh Safî akçesi”, burada uygulanan kanunların da “Şeyh Safî kanunu” diye adlandırıldığını söylemektedir.

Kısacası, Safevî devleti, Şiîleşen bir tarikatın devletiydi.]

*

Şia’nın “zamanın imamı” anlayışını kısmen revize ederek benimseyen tasavvufî nitelikteki gruplar ve tarikatlar, bu anlayışlarını savunabilmek için Ehl-i Sünnet’le yollarını başka konularda da ayırmak zorunda kalmaktadırlar.

İmameti Hz. Hüseyin’in soyundan gelen “masum imamlara” tahsis eden Şia’dan farkları ise, Hz. Hüseyin’in soyu yerine “görevli veli”den söz ediyor olmaları. İttifak ettikleri husus ise, imamın insanlar tarafından seçilen bir lider olmayıp, “manen görevli” bir insan olmasıdır.

Mesele sadece (Allah dostu olma anlamında) velayet (velilik) olarak alındığında, bunun insanların tensibi ve seçimiyle değil ancak Allahu Teala’nın takdiriyle olacağı kesinse de, ümmetin seçimi (biati) esasına dayanan “imamet”in bu velayetin bir parçası haline getirilmesi, ya da velayete (veliliğe) imamet (liderlik/başkanlık) gibi bir dünyevî taht/koltuk imtiyazının sunulması, meselenin maneviyat konusu olmaktan çıkıp maddî menfaat çarkı haline gelmesi demek oluyor.

(Şeyhlik bilinen bir vasıf olmakla birlikte, velilik için aynı şey söylenemez. Bir başka ifadeyle, şeyhlik başka, velilik başkadır, ve kimin gerçekten velî olduğunu ancak Allahu Teala bilir. O yüzden eskiler bir kimse için “O, velidir” demek yerine, “O, mazannedendir [velî olduğu zannedilenlerdendir]” diye konuşurlardı.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında (istikamet üzere olan) bir tarikat şeyhinin konumu (İmam Gazalî’nin İhya’da ifade etmiş bulunduğu gibi) muallimlikten (eğiticilik ve öğreticilikten) ibaretken, istikameti kaybedip Şiîleşen (ve dünyevileşen) tarikatlarda şeyh, muallim olmaktan çıkıp “zamanın imamı” haline gelmektedir. (Bazılarının kullandığı “doğal lider” tabiri “zamanın imamı” olma iddiasına karşılık geliyor da olabilir, bilemiyoruz.)

İmamet meselesi ümmetin tensibi ve seçimiyle ilgili bir konu olmaktan çıkıp “ilahî” bir konu haline gelince, Ehl-i Sünnet indinde “zamanın imamı” (kendi zamanlarındaki imam) olan şahsiyetler bile Şiî zihniyetliler tarafından dalaletle/sapıklıkla suçlanan, hatta tekfir edilen kişiler olabilmektedir.

Nitekim Şia’nın büyük bir kesimi, kendi inançlarına göre nassla imam tayin edilip görevlendirilmiş olan Hz. Ali’nin imametini tanımayıp halife/imam oldukları için Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ı dalaletle suçlamakta, “sahabenin büyük bir çoğunluğunun Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’ye biat etmedikleri için küfre girdikleri”ni ileri sürmektedirler.  (Mehmet Ümit, Hicrî Üçüncü Asırda Şiî-Mu’tezilî İmamet Tartışmaları ve İskâfî’nin Yeri, yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1996, s. 37.)

Müslümanların seçimi ve biatiyle belirlenen halife/imam (lider) düşüncesinin yerini “vazifeli” imam anlayışı alınca, önce, o “vazifelilik” birisine yakıştırılıyor, sonra bu yakıştırmaya kulp takılması için ayet ve hadîsler yanlış yorumlanıyor (hatta bazen hadis uyduruluyor), sonra da bütün bu uydurmalar bir tekfir mitralyözüne dönüştürülerek insanlar manevî katliama tabi tutuluyor.

İlk düğme yanlış iliklenince gerisi de öyle geliyor, bir yanlıştan nice yanlışlar doğuyor.

Bu Şiî dalaletini tasavvuf ve tarikatlara taşıyanlar ise, fıkhî hükmü “muallimlik”ten öteye gitmeyen tarikat şeyhini “zamanın imamı” (doğal lider, doğasında liderlik olan, yaratılıştan lider olan kişi) yapıyor.

“Zamanın imamı"nı tanıyıp bilmeyenlerin tekfiri ise (Şiîleşme ile laikleşmeyi mezceden yurdum tarikatçılığında) hal diliyle “zamane tarikatçılarının” kerameti kendinden menkul irfanına havale ediliyor.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"ZAMANIN İMAMI"NI "USÛL"ÜN (AKLIN VE NAKLİN) YOL GÖSTERİCİLİĞİYLE ARAMAK

 


Zamanın imamı” gibi tabirleri ayet ve hadîsler çerçevesinde ele almamız gerektiği açıktır.

Ancak, ayet ve hadîsler sizin “tekel”inizde olmadığına göre muhataplarınız da “Şöyle bir hadîs de var” diye hadîs okuma, “Şu ayetten biz şunu anlıyoruz” deme imkânına sahiptirler.

İşte tam da bu noktada devreye “usûl” (yöntem, metod) meselesi girmektedir.

Doğru anlama gibi yanlış anlama da söz konusu olabildiğine, doğru yorumlama gibi yanlış yorumlama da bir vakıa olarak önümüzde bulunduğuna göre, doğru ile yanlışı ayırmada hakemimiz “usûl” olacaktır.

Elbette usûl konusunda da tartışma yaşanabilir, fakat usulün en temelde akla ve mantığa uygunluk gibi bir şartı vardır.

Yani usûl (yöntem) diye ortaya atılan ilkelerin akla ve mantığa aykırı olmaması, kendi içinde çelişkili ve tutarsız, birbirini çürüten varsayımlar niteliği taşımaması gerekir.

Çelişkili, yani kendi kendisini yalanlayan bir "usûl"den söz edilemeyeceği gibi, akıl dışı ve mantıksız varsayımlar üzerine kurulu bir "usûl" de olamaz.

Çünkü mantıksızlık temeli üzerine kurulu bir mantıktan söz edilemez.

*

Fırka-i naciyeden, bir başka deyişle Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın temel şartı, nassları anlamada “usûl”e bağlılıktır.

Said Ramazan el-Bûtî, konuyla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İslam’ın tamamı, Arapça ibare ve nasslardan kaynaklanmaktadır. Bilgi metodunun zarurî yolu ve onun zarurî usulü de akılla sabittir. Bu kurallar, nassların tefsirinde ve bu nassların içerdiklerinin belirlenmesinde sahih bilginin kayıt altına alınıp şüpheli ve batıl evhamların ona karışmasını engelleyici olup bir anlamda hakemlik yapan bir ölçüdür. Bu ümmetin selefinden dinlerine sadık müslümanlar, düşünce ve içtihatlarını bu ölçü ile zabt altına almışlardır. Bu ölçüye uyanlar kıyamete kadar var olacaklardır.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Selefiye, çev. Vecihi Sönmez, İstanbul: Bedir Y., s. 46)

Demek oluyor ki, usûlün temeli akıl ve mantıktır.

Evet, bir müslüman, akıl ve mantık temeli üzerine kurulu bu usûle (usûl-ü fıkıh) bağlı kalmak zorundadır. Çünkü bu, "doğru" bilgiye ulaşma yönteminin zarurî yoludur.

Usûl-ü fıkha dair eserleri inceleyen bir kimse, bu usûlün muhteşemliğinin farkına varır.

Aynı zamanda, dinî konularda çalakalem birşeyler yazmanın ya da rastgele konuşmanın cahilce (mantık dışı) ictihat yapmak olduğunu anlar.

*

Bunun da ötesinde, bir kimse, ayet ve hadîslerden bahsederken çok dikkat etmek, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözlerine ilave yapmaktan ya da anlamı bir şekilde bozacak biçimde eksiltmede bulunmaktan şiddetle kaçınmak zorundadır.

Aksi takdirde insan, Peygamber Efendimiz s.a.s. adına yalan uydurmuş olur. Ve böylelerinin ateşe gireceğini Peygamber Efendimiz s.a.s. haber vermiş durumdadır.

İşte bu yüzden ashabın birçoğu hadîs rivayet etme konusunda son derece ihtiyatlı davranmıştır.

Günümüzde ise, öyleleri var ki, bir yandan mezhepsizlik tehlikesinden söz ediyor ve güya bu zamanda ehliyetsizce ictihat yapanlara karşı duruyor, diğer yandan da, bırakın sadece ehliyetli olup olmadığına bakmaksızın (ayet ve hadîslere dayanarak) ictihat yapmayı, kendi kafasından dinî hükümler uyduruyor.

*

Evet, Said Ramazan el-Bûtî’nin Selefiye adlı kitabında genişçe izah ettiği gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, yani Resulullah’ın (s.a.s.) sünnetine tâbi olmak ve Ashab-ı Güzîn’in yolundan gitmek; öncelikle usûlüddîne ya da fıkıh usûlüne riayeti gerektirir.

Ayrıca, içtihadî konularda (hakkında açık hüküm bulunup da içtihat yapılamayacak konularda değil, salt içtihadî konularda) kendi görüşünü (içtihadını) ya da tâbi olduğu görüşü (mezhebi) tek hak anlayış olarak görmemek ve diğer ictihad sahiplerini (usule uygun içtihatta bulunan müçtehitleri) tekfir etmekten, sapıklıkla suçlamaktan kaçınmak gerekir.

Hakkında nass (tevil götürmeyen açık hüküm) bulunan konularda ictihad yapmak ve farklı bir düşünceyi savunmak söz konusu olamaz, “Mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur”.

*

İctihadın (ister mezhep şeklinde bir topluluk tarafından benimsensin, isterse tek bir kişinin görüşü olarak kalsın) tek başına delil olmadığını da bilmek gerekmektedir.

Bir mezhebe ait ictihad, aynı mezhepten olan kişiye karşı (mezhebi benimsediği için) delil olarak ileri sürülebilir, fakat başka mezhepten olan kişiye karşı delil olmaz.

Mesela bir Şafiî, Hanefî mezhebinden bir başkasına, “Bu böyle, çünkü İmam Şafiî şöyle demiştir” diyemez. İmam Şafiî’nin içtihat yaparken dayandığı ayet ve/veya hadîsi göstermek zorundadır.  

Çünkü gerçekte delil, ictihada medar olan âyet ve hadîslerdir. 

İctihatla varılan görüş değildir. 

*

İmam Pezdevî’nin ifade ettiği gibi, “Şeriatın aslı Kitap ve sünnettir. Bu asılda kusur etmek kimseye helâl olmaz.” (M. Ebu Zehra, Ebu Hanife, çev. O. Keskioğlu, 5. b., Ankara, 2005, s. 266.)

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “Fıkhî fetvalardaki içtihatların kaynağı nasslar ve onların zahirlerinin delâlet ettiği anlamdır.” (Selefiye, İstanbul: Bedir Y., s. 39.)

Bir başka ifadeyle, ictihad (mezhepler), bizzat (kendi başlarına) hüccet değildir.

Yani, “Böyle bir mezhep de (görüş de, içtihad da) var, o halde bu, herkes için delil olur” denilemez.

Bu, mezhep imamları için böyle olduğu gibi, müceddid diye adlandırılan diğer büyük alimler için de böyledir.

Yani bir söz, salt İmam-ı Azam, İmam Gazalî, İmam-ı Rabbanî, İbn Teymiye, Vehhabîler’in hocası İbn Abdülvehhab, Said-i Nursî, Mevlana, İbn Arabî, Yunus Emre veya keramet sahibi filan velî tarafından söylendi diye dinde delil olma vasfına sahip olmaz.

Bunu el-Bûtî şöyle açıklamaktadır:

“… Eğer selef’in yönelişleri ve içtihatları bizzat [salt selefe ait içtihat olmaları nedeniyle] hüccet olsaydı, o zaman (ayrıca) delile ve dayanılacak bir dayanağa ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü bizzat kendisi delildir. Dolayısıyla bu birbirinden uzak, hatta birbirine zıt olan görüşlerin [içtihatların] hepsinin hak ve doğru olması gerekirdi.” (Selefiye, s. 38)

İctihad mertebesine ulaşmış bir âlimin yaptığı ictihadın hatalı bile olsa "bir sevap" kazandırması (Ki isabet ettiğinde "iki sevap" kazandırır) başka birşey, hatasız (hak) olması başka birşeydir. 

Liyakat sahibi bir müçtehidin her içtihadı doğru ve isabetli (hak) olmaz. Hatta peygamberler bile her içtihatlarında isabet edebilmiş değillerdir.

Peygamberler ile müçtehit alimler arasındaki fark, peygamberlerin içtihatlarının vahiyle mutlaka düzeltiliyor olmasıdır.

Çünkü peygamberlerin dinî konulardaki (sevab ve ikab konusu olan hususlardaki) beyanları, bizzat (kendi başına) delildir.

Alimlerin ictihat ürünü görüşleri ise kendi başına (bizzat) delil değildir.

*

İctihad mertebesine ulaşmamış bir kimsenin nasslara bakıp kendince yeni ictihatlar yapmaya çalışması veya kafadan “Bu bana göre böyle olmalıdır” demesinin ise hiçbir değerinin olmadığı açıktır.

el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Herhangi bir meselede, ‘Bu içtihadî bir meseledir’ sözümüzün anlamı, ‘Hükmün delilleri şaibe ve ihtimallerden kurtulmuş değildir’ demektir. O amelî ve itikadî meselelerde yaygın olarak vardır.” (Selefiye, s. 77)

Bir başka deyişle, içtihatlar gerçekte kesin bilgi oluşturmaz, ancak zan düzeyinde bilgi oluşturur (İçtihadî bir konuda icma gerçekleştiğinde, bir devirde bütün müçtehitler ittifak ettiğinde, onun doğruluğu kesindir).

el-Bûtî’nin ifadesiyle, “İçtihat çoğunlukla, sahibini zan derecesinin üstüne çıkarmaz; dolayısıyla müçtehit hataya da düşebilir”. (Selefiye, s. 61)

*

Ancak, tevatüren bilinen (yani yalan üzerine toplanması mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilmiş bulunan) genel inanç esasları, farzların ve hükümlerin apaçık olanları, mesela beş vakit namazın farziyeti, güç yetirenlerin hac yapmalarının gerekliliği, ve mallarından zekât vermelerinin farz oluşu; faizin, zinanın, adam öldürmenin, hırsızlığın ve içkinin haram olması gibi hususlar, içtihada konu olmaktan uzaktır.

Senedi tevatür derecesine ulaşmayan ve haber-i ahad diye bilinen (mesela tek bir rivayet zinciri ile gelen) hadîsler ise, sahih oldukları bilinse bile, kesin bir şekilde şaibe ve ihtimallerden kurtulamamaktadır. 

(Mesela bir hadisi ashabdan 30 kişi aynı kelimelerle rivayet ettiğinde, onun doğruluğundan şüphelenilemez. Fakat ashabdan sadece bir kişinin rivayet ettiği ve hadîs kitaplarından birinin musannifinin “Bunu Rasulullah s.a.s.’den falan, ondan filan, ondan falanca, ondan da ben duydum” diyerek naklettiği bir hadiste ravilerden biri veya birkaçı hakkında bazen soru işaretleri ortaya çıkabilir.)

O nedenle, "ahad haber" durumundaki hadîsleri (sahih bile olsalar) dikkate almayanların fasık, asi ya da bid’atçi oldukları söylenebilmekle birlikte, tekfir edilememektedirler. (Selefiye, s. 61-63)

Bununla birlikte, el-Bûtî’nin ifadesiyle, Sahih haberin durumu katîlik ve kesinlik derecesine ulaşmasa da, zannîlik derecesinin en üst düzeyinde bulunmaktadır”. (s. 54)

*

Zayıf rivayetlere gelince.. el-Bûtî şöyle demektedir:

“… Bu da kendi arasında birçok kısma ayrılmaktadır. Bunların hepsi tek bir hükmü içermektedir. O da, akaid ve sülûkî (amelî) konulara taalluk eden hükümlerde zayıf hadîse itibar edilmediğidir. Ancak zayıf hadîsi kıyasa tercih eden bazı kimseler de vardır. Bu da nazarî [teoride kalan] bir görüştür. Uygulama bunun aksine gerçekleşmektedir…. Fakat  hadîs âlimlerinin çoğuna göre, fazâil ile ilgili amellere giren konularda [farz olmayan fakat sevap kazandıran konularda], çok zayıf olmaması ve râvinin [günümüzde hadisi duyup ya da okuyup aktaranın] hadîsin sahih olduğuna inanmaması şartı ile zayıf hadîslerle amel etmek caizdir.” (Selefiye, s. 56)

Evet, bunlar, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olabilmek için dikkate alınması şart olan usûl esaslarıdır.

Bir de zamanımızın Ehl-i Sünnet ve Cemaat savunucusu olarak arz-ı endam eden bilgisiz tipler var ki, konuyu bilenlerin bunların yazdıkları karşısında, Ehl-i Sünnet anlayışının ayağa düşürülmesi yüzünden üzüntüden yürekleri parçalanmaktadır.

Cahilin birinin Millî Gazete’de çıkıp müctehitmiş gibi fetva vererek “zamanın imamı”na gıyabında biat teranesi tutturması, bunu vird-i zeban edinerek döne döne tekrarlaması, ve kimsenin de çıkıp “Sen ne saçmalıyorsun!” dememesi, şaşılacak birşeydir.

Daha da şaşırtıcı olan şu ki, kendisinin bu (İslam'ın güncellenmesi niteliğindeki) “asrın buluşu” icatlarına tepki gösterenleri açıkça ya da dolaylı olarak sapıklıkla suçlayabiliyordu.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


KRİPTO ŞİÎLERİN "ZAMANIN İMAMI" ABRAKADABRASI

 



Malum olduğu üzere, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı, bunlardan sadece birinin kurtulacağı (fırka-yı naciye / kurtulan grup olduğu) hadîs-i şerîfte bildirilmiştir.

Kurtulacak olanlar (yine hadîse göre) Hz. Peygamber s.a.s.’in ve ashabının yolu üzere olanlardır. (Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbn Mâce, Fiten, 17; Tirmizi, İman, 18)

Dalaletteki (yoldan çıkıp sapıtan) fırkaların Ehl-i Sünnet ve Cemaat ile her meselede ihtilaf halinde olduklarını düşünmemek gerekir. 

Kimisi kader, kimisi şefaat, kimisi kabir azabı, kimisi Allahu Teala’nın sıfatları, kimisi de imamet/hilafet gibi konularda Ehl-i Sünnet ile ihtilafa düşmüşlerdir.

Ancak, Ehl-i Sünnet dışı fırkaların hepsinin küfre düştüklerini, ebediyen cehennemlik olduklarını da düşünmemek gerekir.

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi bu konuda şöyle diyor:

“Sapık fırkaların hepsinin cehennemde olacaklarıyla murat, cehenneme girmeye müstehak olmalarıdır. Yoksa fiilen cehenneme girecekler manasına değildir. Çünkü itikadında ifrat veya tefriti sebebiyle cehenneme müstehak olduktan sonra itikadı küfre yol açmadığından Allah’ın afvıyla veyahut bir şefaatçının şefaatıyla cehenneme girmemek muhtemeldir. Ama itikadı küfre yol açarsa ebediyen ateştedir. Çünkü İslamî fırkalardan hariçtir. Ve itikadında küfür icab etmeyecek bir hatayı işleyen kimseye bid’atçı denir. Ve bid’atçı olan kimsenin cehenneme girmesinde devamlılık lazım değildir. Zira hadiste ‘Hepsi ateştedir’ hükmü mutlaka-i âmme olduğundan [genel mutlaklık ifade ettiğinden, devamlılık gibi bir kayıt ve şart ifade etmediğinden] vakitlerden bir vakitte velev bir dakika olsun cehenneme girmek hadisin doğrulanmasına kâfidir. Bundan dolayı cehennemde devam lazım gelmez.”

(Mehmed Vehbi, Akaid-i Hayriyye Tercümesi, İstanbul: Ahmet Kamil Matbaası, 1340/1921, s. 11.)

*

Evet, Ehl-i Sünnet ile Şia’nın ihtilaf ettikleri konulardan birini “zamanın imamı” meselesi oluşturuyor.

Şehristanî (ö. 548 h.), el-Milel ve’n-Nihal’de, İmamiyye Şiası içinde yer alan İsmailiyye hakkında şunları söylemektedir:

“Onlara göre arz hiçbir zaman zâhir ve belirli veya bâtın ve mestur (örtülü) olan, hayatta olup görevini yerine getiren bir imamdan hali kalmaz…

“Onların mezhebine göre, zamanının imamını bilmeden ölen kimse cahiliyyet üzere ölmüştür. Keza bir imama biat etmeden ölen kimse de yine cahiliyyet üzere ölmüştür.” 

(Muhammed Abdülkerim eş-Şehristanî, İslam Mezhepleri, çev. Mustafa Öz, İstanbul: Ensar, 2005, s. 192-193.)

Aynı şekilde Abdülkahir el-Bağdadî de (ö. 429 h.), el-Fark beyne’l-Fırak adlı eserinde, Batıniyye’den olan İsmailîler’in “zamanın sahibi olan imam”gıyapta biat aldıklarını belirtmektedir. (Abdülkahir el-Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, 4. b., Ankara: TDV Y., 2007, s. 183.)

Muhammed Ebu Zehra, İsmailîler hakkında şu bilgileri veriyor:

… bunlar, imamların gizli-saklı da olabileceğine ve ona itaat etmenin yine vacip olduğuna inanırlar. Yani, bu gizlilik onların imametine engel olmamaktadır….

“Bunlara “Bâtınî” denilmesinin sebeplerinden bir tanesi de, bunların çoğu zamanlarda “İmam gizlidir” demiş olmasıdır….

İsmailîlerin … görüşleri üç temel üzerinde kurulmuştur….

Bir: İlahi feyiz, Allah’ın imamlara lütfettiği marifetin bir parçasıdır.

İki: İmamın açık ve bilinen bir kişi olması gerekmez. Gizli ve örtülü bir kişi de olabilir. Bununla beraber, ona itaat etmek vaciptir….

Üç: İmam hiçbir insana karşı sorumlu değildir….

(Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasî, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi, çev. Sıbğatullah Kaya, İstanbul: Birim Y., 1993, s. 61-62.)

*

Ehl-i Sünnet uleması arasında, Batınîler’in/İsmailîler’in bütün bu konularda haktan sapmış oldukları konusunda ittifak vardır.

Öyle ki, sırf bunların imamet anlayışlarının Müslümanlar’ın itikadını bozmakta olduğunu gördükleri için, müteahhirîn uleması imamet/hilafet meselesini itikad kitaplarına almayı gerekli görmüşlerdir.

Günümüzde bazılarının bir yandan İsmailî/Batınî grupların dalaletten ibaret bu görüşlerini savundukları, diğer yandan da sözde Ehl-i Sünnet’i müdafaa davası güttükleri görülmektedir.

Bunların takiyye yapan şiî mi oldukları, veya Ehl-i Sünnet’in imamet/hilafet anlayışı konusunda koyu bir bilgisizlik içinde mi bulundukları belli değil. 

Belki tutarlı ve mantıklı düşünmeyi başaramayacak kadar dağınık bir zihne sahipler, veya belki hakkı kabul etmeyi gururlarına yediremedikleri için bile bile yanlışta inat eden, dertleri hak ve hakikat olmayan "din yolu haramileri" durumundalar.

İçyüzlerini Allahu Teala bilir.

Açık olan husus, imamet/hilafet konusunda Ehl-i Sünnet akidesini terk etmiş olan bu tür kimselerin Ehl-i Sünnet’i savunma adına ortaya attıkları fikirler konusunda dikkatli olmak gerektiğidir.

Çünkü bilerek veya bilmeyerek, dalalet ehli fırkaların görüşlerini Ehl-i Sünnet’e aitmiş gibi gösterebilmektedirler.

*

Bu Ehl-i Sünnet sabotajcılarının önde gelenlerinden biri, Özel Harb’in İslamî kesimdeki ağır toplarından Mehmet Şevket Eygi idi..

Millî Gazete’deki köşesinde yıllarca “zamanın imamı” edebiyatı yaptı durdu.

Vird-i zebanı olan tek hurafesi de bu değildi. 

Sözde Ehl-i Sünnet savunucusuydu, özde ise İsmailiyye propagandacısıydı.

Ehl-i Sünnet savunucusu geçinen bu "zamanın imamı" tutkunu, bir yazısında şöyle diyordu:

Bazı okuyucularım, “Zamanındaki İmam’a (Emîre) biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” hadîsi ile ilgili yazım üzerine, benden zamanın İmamının ismini soruyor. İçlerinden biri mesajında, bize isim ve adres vermezsen vebali senin üzerine olur diye yazmış.

Bundan yıllarca önce, Şeriata sımsıkı bağlı muhterem bir şeyh efendiye sormuştum: Zamanın İmamını bilmiyoruz. Ona nasıl biat edeceğiz? Şu cevabı vermişti: “Gıyabında biat edersiniz…” Yani “Ben zamanın İmamını bilmiyorum. Binaenaleyh o zat  kim ise, neredeyse kendisine biat ediyorum…” diyerek biat etmek gerekir.” 

(Millî Gazete, 14 Ekim 2008)

Vatandaşın delili, “Şeriate sımsıkı bağlı muhterem bir şeyh efendi” imiş.

Adı?

Adı yok..

*

Sözde adalet dağıtan "Şeriat dışı hukuk sistemi tiyatro kumpanyaları"nın “gizli şahit” komedyası türünden bir “Şeriate sımsıkı bağlı muhteremlik”..

Muhtemelen bu Şeriat’e sımsıkı bağlı muhterem şeyhi, Adnan Oktar’la birlikte yanında poz verdiği Kıbrıslı Nazım’dı..

Kıbrıslı Nazım, İngiltere’nin yeni kralı Charles’ın müslümanlığının propagandasını yapmasıyla tanınıyordu.

Türkiye’den de Adnan Oktar’ın şefaatçısıydı.

Nazım ile Adnan'ın arasından su sızmadığı için, bir ara Adnan, zamanın başbakanı Erdoğan''ın Nazım'a ulaşmak için kendisini aradığını, "Şeyh efendi"nin telefonunu istediğini söylemişti. 

*

Öncelikle, vatandaşın muhterem şeyh efendisinin kanaatinin şer’î açıdan hiçbir değerinin bulunmadığını söylemek gerekiyor.

Çünkü bu muhteremliği meçhul şeyhin lafı, zayıf hadîs kadar bile itimada şayan değildir, fıkhî bir hükme medar olacak bir delil olmaktan uzaktır.

Fıkıh usulünün sadece "u"sunu bile bilen, İslamî ilimlere bu kadarcık olsun vukufu bulunan biri, bu tür üfürükçü hokus pokuslarına itibar etmez. 

Çünkü "muhterem şeyh"in bu "sallama" fetvası, usulüne uygun olarak yapılmış bir içtihat da değildir.

*

Gıyapta biatmiş...

Böyle biri var mı yok mu, bilmiyorsun, fakat "Belki vardır" diye belki biat ediyorsun.

Demek ki maskaralık ve mantıksızlık alanında da rekor kırılabiliyormuş.

Böyle bir imam var mı, yok mu, bilmediğin gibi, varsa kimdir bu imam, Ali midir, Veli midir, onu da bilmiyorsun, fakat "Ya tutarsa" diyerek göle maya çalıyor, belki biat ediyorsun.

"Ali'yse Ali'ye biat ettim, Veli'yse biatim Veli'ye sayılsın" diyorsun.

Mesela cumhurbaşkanlığı seçiminde "hayırlı aday"ın kim olduğunu bilmediğin için sandığa gitmeden meseleyi hallediyor, diyorsun ki: "Ben gaybı bilmem, o yüzden adayların kim olduklarını bile öğrenmedim, adlarını bile bilmiyorum, oyum hayırlı olana, gıyapta ona oy veriyorum, oyum hayırlı olanadır, artık o kimse onu Allah biliyor, oyum ona sayılsın".

Bu soytarılığa demokrat kargalar bile güler.

Ayette geçen "dinlerini oyun ve eğlence edinen" taife bu tür "fetva"lar üreten soytarılar değilse kimlerdir?

*

Özel Harb'çi geveze yazar, (“Şöyle yapsanız da caiz olur” dercesine izin verir gibi konuşan) muhterem şeyh efendisinin durduğu yerde de durmuyor, bir adım daha ileri giderek, “Binaenaleyh … diyerek biat etmek gerekir fetvasını veriyor.

Gerekirlik, vücub demektir.

Meçhul bir şahsın, delilsiz, senetsiz sepetsiz, kafadan atma bir lafını şer’î konularda delil olarak ileri süren bir kimse ne şer’î delillerin ne demek olduğunu anlamıştır, ne de Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunu..

Fakat kendisini “Binaenaleyh gerekir” diye fetva verecek konumda görüyor.

Delili sağlam: İsmi meçhul (Belli de olsa kıymeti yok da, adamın cismini geçtik, ismi bile ortada yok) bir muhterem şeyh efendinin senetsiz sepetsiz bir üfürüğü.

*

Bu Mehmet Şevket Eygi, 1 Nisan 2013 tarihli Millî Gazete‘de yayınlanan  “Ümmet ve İmamet” başlıklı yazısında ise şöyle diyordu:

“Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) ‘Zamanındaki İmam’a biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur’ buyurarak Müslümanları uyarmıştır.”

Konuyla ilgili tek hadîs bu değil. (Hadîsler konusuna ileride döneceğiz inşaallah.)

Eğer yaşadığın zamanda Müslümanların böyle bir imamı varsa, yani İslam ümmetinin tümünün lideri olan bir halife mevcutsa, ona biat etersin.

Peki, böyle bir imam yoksa?

Yoksa, İmam Nevevî'nin belirttiği gibi, biat etmen diye bir şey de söz konusu olmaz. 

Üzerinden bu mükellefiyet kalkar. 

(Nitekim konuyla ilgili Huzeyfe r. a. hadisi bunu ortaya koyuyor. Bu noktaya ileride döneceğiz inşaallah.)

*

Ancak Mehmet Şevket Eygi, cahil bir müçtehit taslağı olarak içtihat ve fetva hizmetini bu noktada da bırakmamış, dinde reform anlamına gelen bir "güncelleme" ile maneviyat soytarılığı alanında yeni bir çığır açmıştı.

Söz konusu yazısından üç gün sonraki, yani 4 Nisan 2013 tarihli yazısında aynen şu ifadeler yer alıyordu:

“Biliyorum İslam’da din ve dünya ayrımı yoktur. İmam-ı Kebir’in aynı zamanda dünya işlerini de idare ve tanzim etmesi gerekir ama bugünkü şartlar altında böyle bir liderin olması çok zordur. Binaenaleyh geçici olarak ruhani bir lider de olabilir.”

Böylece dinde reform anlamını taşıyan, laikliğin de (siyasal dinsizliğin de) hatırını kırmayan bir fetva vermiş oluyordu.

İslam’da halife sadece dünya için, dünya siyaseti için gerekliyken, Allahu Teala ile ümmet arasında papalar ve papazlar gibi ruhanî aracılara ihtiyaç yokken, bu vatandaş tutup ruhanî bir zamanın imamı icat etmişti.

İslam'da yapılmış, hem laikleri (siyasal dinsizlik savunucularını) hem de Hristiyanları memnun edecek bir güncelleme.. 

Laikleri Şeriat'i uygulayacak bir halifeden kurtarıyor.. 

Sadece ruhlar âleminde hüküm süren bir İslam'a laikler dünden razılar, baştan beri kabul ettirmeye çalıştıkları şey zaten bu..

Mehmet Şevket'in güncellemesinde Hristiyanlar da unutulmamış.. 

Onlar da, "Hah işte din dediğin böyle olur, papasız, papazsız, ruhanî lidersiz din mi olurmuş, dönüp dolaşıp bizim çizgimize geldiniz işte" diyerek mutlu olabilirler.

Tamam, laikler için iyi, Hristiyan için de güzel.. Peki ya Müslümanlar?

Mehmet Şevket'in dünya işlerinde esamisi okunmayan bu ruhanî lideri müslümanlar açısından ne işe yarayacak, ne iş yapacak?

Daha dünyadayken cennetten arsa kapatılmasını mı sağlayacak, milletin günahlarını affederek "Hadi bakalım afvolundunuz, günah işlemekten korkmayın, ben buradayım, afvederim, babanız/papanız olarak afvedicilik benim en önemli hasletim" mi diyecek?

*

Bir müslüman hoşuna gitmeyen bir ayet ya da hadis okuduğunda hemen “Sen fetva veremezsin, hani icazetin, hangi medreseden icazet aldın? Sen ayet ve hadislerden hüküm çıkaramazsın” diyerek itiraz etme kurnazlığını adet edinmiş olan bu Özel Harp kurmayı, böylece, cahil müçtehitlik alanında bir inkılap yaparak laikliğin (siyasal dinsizliğin) arayıp da bulamayacağı bir Martin Luther kopyası olmayı başarmış bulunuyordu.

Yaptığı şey, “Zaman dine uymuyor, o halde dini zamana uyduralım, Hristiyanları örnek alarak ruhanî bir imamet/halifelik icat edelim, zaten Avrupa laikliği de böylesi bir ruhanîliği laikliğe aykırı kabul etmiyor, benimsiyor” demek gibi bir şey.

Ancak, bu zırvaları seslendirmiş olan şahıs, laflarının ictihatta bulunma ve fetva verme anlamına geldiğini anlamayacak kadar ya kendisinden habersizdi ya da takiyye yaparak insanları aptal yerine koyuyordu.

Neymiş, “bugünkü şartlar altında” bu iş olmuyormuş, o halde geçici olarak “ruhanî bir lider de olabilir”miş..

Böyle bir ifadeyi kullanan kişinin, eğer (herhangi bir mezhebe tabi olmayan) bağımsız müctehid ise, bize delillerini göstermesi gerekirdi.

Şayet müctehid olmadığını kabul ediyorsa ve bir mezhebin müntesibi ise (mezhepsiz değilse), mezhebinin imamının ve önde gelen âlimlerinin bu yöndeki bir ictihad ya da fetvasını göstermeliydi.

*

Aslında, bu mezhepsiz (sözde mezhepçi, özde mezhepsiz) şahsın ictihad yöntemi, “zamanın imamı” uydurmasındaki tavrı ile uyumluydu..

Geçici ruhanîlik düşüncesi insana Şia'nın mut’a nikâhını (geçici evlilik) hatırlatıyordu.

Yaptığı iş, “Biliyorum, İslam’da yarım saat sonra ayrılma koşuluyla evlilik olmaz. Ama bugünkü şartlar altında Aliler, Veliler için böylesi bir evlilik zor. Binaenaleyh geçici olarak ‘süreli’ bir evlilik de olabilir” demek gibi birşeydi.

Evet, yeni sorunlar için yeri geldiğinde ictihad yapılabilir. Ancak ictihad böyle “bugünkü şartlar”, “binaenaleyh” vs. gibi artistik laflarla yapılmaz. 

Bunun bir usûlü vardır.

Tahkîkü’l-menât, tenkîhü’l-menât ve tahrîcü’l-menât kavramlarını bile bilmediği kendi laflarından anlaşılan, kıyasın şartlarından habersiz olan biri, “bugünkü şartlar”, “binaenaleyh” filan tekerlemeleriyle ictihad yapıyor..

Fesubhanallah!.. La havle ve la kuvvete illa billah!..

Merhum Ahmed Davudoğlu’nun kitabının adı neydi: Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri.

Sağ olsaydı, yukarıda ictihadını aktardığım soytarı ve benzerleri hakkında acaba şu adla bir kitap yazar mıydı: 

Ehl-i Sünnet-i Savunma Davasında Ehl-i Sünnet Tahripçileri.

*

Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi, Türkiye, kendisini “en hakiki Ehl-i Sünnet” savunucusu zanneden (veya öyle pazarlayan) Batınîler ve İsmailîler ile dolmuş durumda.

Bunlar belki kripto şiî, belki değiller.

Bu, çok önemli de değil.. Yanlış yolda olduktan sonra ha "kendin" olmuşsun, ha kripto, ne fark eder?!

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."