DİYANET’İN ANLATMADIKLARI VE ANLATAMAYACAKLARI

 



“Diyanet’e yaptırılmayanlar” da diyebiliriz.

Bu liste uzun..

Diyanet, Şeriat konulu hutbe okuyamaz.

Hutbelerde tağuttan, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”den, Kur’an’da geçen “Hizbullah” tabirinden söz edemez.:

“Kim de Allah’ı, Resûl’ünü ve müminleri velî (dost) edinirse şüphesiz ki Allah’ın taraftarları (hizbullah), kesinlikle üstün gelecek olanlardır.” (/Mâide, 5/56)

Türkiye’deki Hizbullah’a gelince… 

Nasıl IŞİD’in (DAEŞ’in) ipi CIA’in elindeydiyse, bunların ipi de (ip konumundaki önde gelen örgütleyici ve planlayıcı kilit şahıslar) Türkiye “derin”lerinin elindeydi. 

O iplerin peşine takılıp sürü olmayı kabullenenler ise kurbanlardı. 

İslam için mücadele ettiklerini zannediyorlardı, fakat gerçekte "derin Türkçü ve Atatürkçülerin" piyonlarıydılar.

Bilmiyorlardı.

Tıpkı Kürtlük için mücadele ettiklerini zanneden PKK'lıların aslında ABD ve Avrupa'nın "Büyük Ortadoğu Projesi" gibi yaldızlı lafların ardına gizlenen emperyalist emellerine hizmet ediyor olmaları gibi. 

Evet, Türkiye Hizbullahı, Kur'an'daki hizbullah değildi, dindar Kürt potansiyeli PKK’ya karşı kullanmak için icat edilmiş "çakma" hizbullahtı.

Üyeleri, ne yaptıklarından, niye ve kim için savaştıklarından habersiz kullanışlı saflardı.

Derinler, bu çakma hizbullah taşı ile bir değil iki kuş birden vurmayı başardılar.

Birincisi, PKK'lılara karşı kullanılacak bu beleş (maaşlı personel olmayan, masrafsız), ölümü kayıp sayılmayacak ve ölmeleri durumunda cenazeleri Diyanet'in camilerinde şehit diye kaldırılmayacak "ihraç fazlası defolu vatandaşlar"ın sırtına pis işleri sıfır maliyetle yüklemiş oluyorlardı.

İyi işti.

İkinci olarak da, bunlar arasındaki kan kokusundan zevk alan tiplerin cinayetleri sayesinde "dindarlık ile gaddarlık ve terör" arasında özdeşlik kurma, Şeriatçılığı ve İslamcılığı itibarsızlaştırma hedeflerine ulaşmış oluyorlardı.

*

Nitekim Nazlı Ilıcak, Sabah’ta yayınlanan 28 Şubat 2013 tarihli “28 Şubat’ta MİT’in rolü” başlığını taşıyan yazısında bu noktaya dikkat çekmişti.

Onun yazdığına göre, MİT'in 25 Şubat 1997 tarihli bir raporu "İrticai faaliyetlerin önlenmesine dair tedbirler" başlığını taşıyordu. 

Rapor, 28 Şubat’ta, yani üç gün sonra toplanacak olan Milli Güvenlik Kurulu’na sunulmak üzere hazırlanmıştı.

Bu rapordaki tavsiyelerden biri şuydu:

Hizbullah ve benzeri terör örgütü mensuplarının eylemleri medyada sergilenmeli, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeli.”

Yani "İslam terörü"... Burada dinden kasıt, İslam..

PKK'nın, DHKP-C'nin, Dev-Sol'un vs. yaptığına bu MİT laik (siyasal dinsiz) terör demez, fakat devletin kendisi gibi derin unsurlarının ürettiği çakma hizbullaha hemen etiketi yapıştırır: Din (İslam) terörü.

Siz var ya siz, sizi tavsife kelimeler yetmez.. 

Sizin bu vatanperverliğinizin, bu akla hayale sığmaz hizmetlerinizin karşılığı eksiksiz olarak ancak ahirette Allahu Teala tarafından verilebilir. 

Kulların buna gücü kâfi gelmez.

Evet, derin devlet, 1990'lı yıllarda Türkiye'nin çakma hizbullah müsveddesi ile bir taşla iki kuş vurmuş oldu.

Sonra CIA, muhtemelen kendisinin Erbakan hükümetinin yıkılması hedefine yaptığı unutulmaz katkılarına karşı teşekkür kabilinden 1999 yılı baharında "bebek katili" Abdullah Öcalan'ı paketleyip MİT'e teslim etti, ve PKK bir süre sesini kesti..  

Hizbullahçılara ihtiyaç kalmamıştı.. 

O yüzden 2000 yılının Ocak ve Şubat aylarında bunların defteri dürüldü, liderleri de öldürülerek sırlarıyla birlikte öbür dünyaya postalandı.

*

Evet Diyanet, Kur'an'daki hizbullahı anlatmaz, anlatamaz.

Diyanet’in başka anlatamadıkları da var tabiî..

Mesela siyaset kurumuna, “Dine müdahale edemezsin” diyemez.

Laik (siyasal dinsiz) devletin “ulusal çıkar” hesaplarına endeksli bir “paralel din” üretme çabalarına yüksek sesle karşı çıkamaz.

Tevhid inancının gerçek mahiyetini ve şirkin siyasal boyutunu cuma hutbelerinde dile getiremez.

Bu tür konular, ancak ehlinin ve meraklıların baktığı kitapların tozlu sayfalarında unutulur gider.

Bir hadiste Allah’tan başka herhangi bir şey üzerine yemin edilmesinin şirk sayıldığı da belirtilmiştir (Müsned, I, 47)” ifadesi TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Şirk” maddesinde yer alabilir, fakat Ankara’daki ekabiri rahatsız edeceği için cuma hutbelerinde asla söylenmez.

Söz konusu ansiklopedinin aynı maddesinde yer alan şu ifadeler de, Atatürk ilke ve inkılaplarına teğet geçtiği için hutbelerde asla konu edinilmez:

Resûlullah, Hz. Ömer’in Câhiliye’den kalma bir alışkanlıkla babasının adına yemin ettiğini duyunca, “Allah atalarınız adına yemin etmenizi yasaklamıştır; yemin edecek kimse Allah adına yemin etmeli veya susmalıdır” demiştir (Tirmizî, “Nüźûr”, 8).

*

Diyanet, insanların bir şapka için bile idam edilebilecek kadar önemsiz görüldükleri, yani “dünyaya bedel olduğu” palavrasıyla “dolmuş”a bindirilen safdil Türk’ün on paralık bir şapkadan bile daha değersiz kabul edildiği “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li günlerde kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde merhum büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken dikkat çektiği çağdaş şirk gerçeğini de, hutbelerde dile getiremez.

Bilindiği gibi, söz konusu ayette yahudi ve hristiyanların haham ve rahiplerini “rab” edinmiş ve Allahu Teala’ya şirk koşmuş oldukları belirtilir. 

Adiyy bin Hatem r. a.’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, bunun, haham ve rahiplere ibadet edilmesinden değil, toplumda haram (yasak) ve helallerin (serbestlik) onlar tarafından belirleniyor olmasından kaynaklandığı ifade edilmiştir.

Ayetin tefsirinde merhum Elmalılı hoca, günümüzde haham ve rahiplerin yerini parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Yani, parlamenterler/milletvekilleri, Allahu Teala’nın ve Resulü’nün bildirimlerini hiçe sayarak, kendi keyiflerine göre, “Şu yasak, şu da serbest” demekte, böylece haham ve rahiplerin geçmişte oynadıkları rolü oynamaktadırlar.

Batı teokrasisindeki Kilise kurumunun muadili, Batı demokrasisinde parlamento (millet meclisi) olmuştur.

Biri hristiyanlıktaki şirk, diğeri ise laik (siyasal dinsiz) şirktir.

*

Diyanet bunları anlatamaz.

Fakat, İslam hakkında ileri geri konuşmuş olan Mustafa Kemal Atatürk’ü hutbelerde rahmet, minnet ve şükranla anar. Anmıştır.

Sanki adam Kur’an’da adı geçen bir peygamber.

Kur’anda Şeriat kelimesi var, tağut var, hizbullah var, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” bahsi var, fakat Atatürk yok.

Durum böyleyken, bakıyorsunuz her milli-yerli bayramda MİT iltisaklı olduğu iddia edilen medya mecralarında “Hutbede niye Atatürk yok?” diye bir gürültü, bir patırtı, bir şangırtı, bir şamata, bir bağırtı, bir çağırtı..

Arsızlık ve şirretliğin bini bir para..

Fakat Atatürk için böyle cazgırlık yapılırken “Hutbelerde niye Şeriat yok, niye tağuttan sakındırma yok, niye Allah’ın indirdiği ile hükmetme vurgusu yok?” diye bir kişi bile sormuyor.

Bağırtı çağırtıyı geçtik, bir mırıltı, bir vızıltı, bir fısıltı, bir inilti bile yok..

Atatürkçüler müslümanın cuma hutbesi üzerinde glu glu dansı yapıp tepinirken müslüman, morfin verilip uyuşturulmuş gibi sessiz ve donuk.. 

Ölüden farksız..

Yani bütün suç Diyanet’te değil.. Böyle cemaatin böyle Diyanet’i olur.

*

Fakat, Diyanet’in de, bu morfinlenmiş cemaati hayata döndürmek gibi bir vazifesi var.

O yüzden, “Bugün kendilerine bol keseden hizbullah diyenler sizi yanıltmasın, Kur’an’a göre hizbullahın anlamı şudur” diye hutbe okumalıdır.

Bakara Suresi’nde geçen “Dinde zorlama yoktur” hükmünün hemen ardından bildirilen “Kim tağutu inkâr ederse…” ifadesinin ne anlama geldiğini açıklamalıdır.

Casiye Suresi’nin 18’inci ayetini okumalı, Şeriat’i reddedenin, aşağılayanın, kabul etmeyenin buz gibi kâfir olduğunu, tevbesiz ölmesi durumunda ebedî cehennemlik olacağını belirtmelidir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin, Maide Suresi’nde belirtildiği üzere kâfir olacaklarını, inkâr etmediği, reddetmediği, aşağılamadığı halde hükmetmeme hatasını işleyenlerin ise fasık ve zalim olacaklarını, bunlara “iyi müslüman” denilemeyeceğini anlatmalıdır.

*

Fakat Diyanet bunları anlatmaz.

Anlatamaz.

Anlattırmazlar.

Başkaları anlattığı zaman da hemen “vazifeli” birileri ellerinde çamur dolu kovalarla meydana fırlarlar, bir yandan marjinal ve aşırı birtakım kişi ve grupların halkın dinî duygularını istismar etmeye çalıştıklarını söylerken diğer yandan da o hedef kişi ve grupların üzerine vahşi çığlıklar atarak çamur dökerler.

Bu, hayatımızın rutini.. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan bir Türkiye geleneği..

Evet, Diyanet bazı gerçekleri anlatmaz, anlatamaz, anlatanlar da, “Diyanet’in temsil ettiği ‘sahih İslam’ çizgisinden sapanlar” olarak lanetlenirler.

*

Diyanet’in çizgisinden sapan herkes doğru yolda değilse de, hepsi de yanlış yolda mı?!

Mesela, şu yazdıklarımızı Diyanet, hutbelerinde anlatsa, bizim burada yazmamıza, yorulmamıza gerek kalmazdı.

Sorun şurada: Bizi kaç kişi duyuyor, Diyanet’in hutbelerini kaç kişi dinliyor?

Bu tür gerçekleri söylemek farz-ı kifayedir. Diyanet söylese başkalarının üzerinden sorumluluk kalkacak.

Diyanet sorumluluğunu yerine getirmiyor, getiremiyor, sonra da Diyanet’in sorumsuzluğu, ölçü haline getirilerek başkalarına da dayatılmaya çalışılıyor.

Laik (siyasal dinsiz) “düzen”bazlık böyle bir şey..

*

Durum buyken, birtakım Diyanet’çi ve İlahiyatçı burnu büyük şaklabanların kültürümüzdeki “Hem kel hem fodul” deyiminin hayattaki karşılığı olmak için yarıştıkları, “Diyanet’in çizgisinde olmayan”lara sataştıkları görülüyor.

Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu adlı boş kafa da bunlar arasında yer alıyor.

Devlete, düzene, rejime karşı hiçbir hakikati dile getirmeyen bu parazit ses, herkese akıl verirken Türkiye’de “her köşe başında bir din tüccarı ortaya çıktığını” söyleyebilmişti.

Galiba adam her köşe başının çetelesini, kaydını kuydunu tutmuş, fişlemiş.

Belki de haklıdır, her köşe başında değilse de cennet vatanımızın köşe başlarında din tüccarlarının “kutsal” devletin gölgesinde bağdaş kurup oturmuş oldukları dikkate alınırsa, sözlerinde bir haklılık payı vardır.

Din tüccarlarını tanıyor olması da doğal karşılanabilir, muhtemelen aynı işi yaptıkları için birbirlerini sözlerinden ve gözlerinden tanıyorlardır.

Ama bu “sınırlı sorumlu doğrucu Davut” şunu söylemiyor: Türkiye’de en büyük din tüccarı Atatürkçü (Atatürk ilke ve inkılaplarını “gökten inen kitaplar”a tercih eden) ve laik (siyasal dinsiz) devlettir.

Bu devlet, İslam hukukuna, Şeriat’in adaletine karşıdır, fakat tanrılık rolü oynayıp ölüsüne Şeriat’in şehadet rütbesini bağışlar.

Bardakoğlu efendi, (Süleyman Soylu’nun tabiriyle) “sıkıysa” bunu da söyle..

*

Din tüccarlarının durumu, Bardakoğlu gibi tiplerin ipliğini pazara çıkaran şu ayetlerde açıklanmıştır:

Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!

(Âl-i İmran, 3/187)

Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a varis olan bir nesil geldi. Şu geçici dünyanın değersiz malını alır ve “(Nasıl olsa) biz bağışlanacağız” derlerdi. Kendilerine benzeri bir mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri okumamışlar mıydı? Halbuki, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç düşünmüyor musunuz?

(A’râf, 7/169)

*

Bu Diyanet ile İlahiyat fakülteleri, “resmen” ancak laik düzenin ve yöneticilerinin izin verdiği doğruları söyleyebilir.

İzin vermediklerini ise asla!

Onların izin vermedikleri doğrular kitapların okunmayan satırlarında gömülü kalır.

Hutbe ve vaazlara ise “resmî, akredite doğrular” gelir.

Ve istisnaların gücü, bu genel kaideyi yenmeye yetmez.

*

Yıl 2018..

Aylardan Eylül..

Eylül’ün 21’i Cuma günü..

Cuma namazını Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii’nde kılmıştım.

Namazdan önce ilçe müftüsü vaaz etti, Diyanet’in kurban organizasyonunun ve de devletimizin bölünmez bütünlüğünün filan reklamını yaptı.

İmam hutbe için minbere çıkarken de müezzin, cemaati şu niyetle Fatiha okumaya davet etti: "Kahraman asker ve polislerimizin, istihbaratçılarımızın muvaffakiyeti için…"

Evet, aynen böyle..

“İstihbaratçılarımızın (yani MİT’in) muvaffakiyeti için Fatiha…”

Demek ki, Diyanet'çe, kahraman asker ve polislerimizin, hele de istihbaratçılarımızın “muvaffak” olmak için yaptıkları çalışmaların meşru (Şeriat’e uygun), helal, hatta farz ya da vacip olduğu kabul ediliyor.

*

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’sı ve yasaları öyle söylemiyor.

Kahraman asker ve polislerimizin, hele de kahraman istihbaratçılarımızın en başta gelen görevinin, ülkeye Şeriat’in gelmesine fırsat vermemek, yani “Allah’ın indirdikleri ile hükmedilmesi”ne engel olmak olduğunu biliyoruz.

Özellikle de MİT ya da istihbaratçılar için durum bu.

En hassas oldukları noktalardan birinin bu olduğunu biliyoruz.

Ülkeye Şeriat gelmesin, Allahu Teala’nın emir ve yasakları kanunlaşmasın da, ne olursa olsun! 

Zihniyet bu.

Mısır ve Tunus’ta bile Şeriat olmasın, yerine Atatürk laikliği gelsin, çünkü ne olur ne olmaz, yarın o ülkelerden etkilenen vatandaşlarımız çıkabilir.

Kahraman asker, polis ve istihbaratçılarımızın arasından belki nazar boncuğu kabilinden tek tük Şeriatçılar çıkabilir, fakat çalıştıkları “kurum”ların amentüsü böyle..

Ve bu kurumlarda ne yazık ki şahısların (hele da azınlıkta kalan, gerçek düşüncelerini bir ölçüde gizlemek zorunda kalan şahısların) eğilimlerinin esamisi okunmaz.

*

Böyle bir laik (siyasal dinsiz) devlette, Diyanet’in müezzini, camide kahraman istihbaratçılarımızın muvaffakiyeti için Fatiha okutturuyor.

Eğer illa da istihbaratçılar camide anılacaksa, onların ıslahı için Fatiha okunması istenebilir.

Fakat laik Türkiye'de Diyanet, onların ancak “muvaffakiyet”i için dua edebilir, ıslahı için edemez.

Neden?

Yoksa onlar, ıslahlarının temenni edilmesinden münezzeh ulvî varlıklar mı?

Onlar, bu topraklarda Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışının yerini almaya başladığı görülen Devletiyye mezhebine göre, peygamberler gibi masum, günahtan korunmuş kullar mı?

Evet, Türkiye’de din, devlete karışmıyor, karışamıyor, fakat istihbaratçılar camileri içeriden ele geçirmişler.

*

İstihbaratçılar demişken “gizlilik, takiyye, olduğundan farklı görünme” konusu üzerinde durmakta fayda var.

Haber7.com’da 3 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan bir haberin başlığı şöyleydi: “Görmez’den FETÖ tepkisi: İslam’la alakası yok!”

Bu, “tekfir” etmenin, kâfirlik ithamında bulunmanın, dinden çıkarıp aforoz etmenin kibar şekli oluyor.

İslâm’la alâkası olmayana ne denir? 

Kâfir denir, bu kadar basit.

“Yaptığının İslam’la alâkası yok” dersen, amelini İslam dışı kabul etmiş olursun, fakat “Senin İslam’la alâkan yok” demek, “Sen müslüman değilsin” demektir.

Diyanet’in, ve laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti devletinin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yeminiyle göreve başlayan yöneticilerinin böyle çifte standartları, perhiz edebiyatına eşlik eden lahana turşusu ziyafet şenlikleri de var.

Evet, söz konusu habere göre, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez şunları söylemiş:

İslam dininde mutlak bağlılık temel ilkeleredir. Ahlak dinimizin en temel ilkesiyken, bu örgüt kendini gizleme, haram işleme, iki dilli konuşma, yalan söyleme, şantaj yapma gibi gayri ahlaki yöntemlere başvurmuştur. … Bu örgüt en başta aile bağlarını yok etmeye çalışmış, sonra onların dini ve milli duygularını kullanmak istemiştir.

…  bu örgütün ne insanlıkla ne de İslam’la bir ilişkisi olamaz.

Görmez, “kendini gizleme, haram işleme, iki dilli konuşma, yalan söyleme, şantaj yapma gibi gayri ahlaki yöntemlere başvurma”dan söz ediyor.

Bu ifadeler öncelikle gizli servisleri / istihbarat örgütlerini akla getirmez mi?!

Mesela, TRT’nin MİT’i anlatan Teşkilat dizisine bakalım..

Diziye göre MİT’te kendini gizleme, iki dilli konuşma, yalan söyleme, şantaj yapma, haram işleme gibi gayri ahlâkî yöntemlerin hepsi var. Daha fazlası da mevcut.. Örnekler verip lafı uzatmayalım.

İmdi, camide müezzin vasıtasıyla cemaate istihbaratçıların muvaffakiyeti için Fatiha okutturan Diyanet’in başkanı Görmez efendi ne demek istiyor, “Bunlar ‘paralel devlet’ için günah, ‘paralel olmayan devlet’ için ise caizdir, caiz olmanın da ötesinde muvaffakiyeti için dua edilmesi gereken sevaplı işlerdir, cennetin anahtarıdır, bunları yapanlara yasal dokunulmazlık sunma daha da büyük sevaptır” mı demek istiyor?

Ve de, “Son Peygamber sallallalhu aleyhi ve sellem’den sonra gelen ‘daha daha son’ peygamberimiz Makyavel gibi zatlar, amacın aracı meşru kıldığını öğretmiştir” türünden bir inanca mı sahipler?

*

Görmez efendi “Dinî ve millî duyguların kullanılması”ndan da şikâyetçi..

Haksız değil, FETÖ bunu yaptı.

Fakat, yaşarken mücahit olması mümkün olmayan, başta laiklik (siyasal dinsizlik) olmak üzere Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalması istenen, “Allah’ın indirdiği hükümler”in devlet düzeyinde uygulanması için savaşması söz konusu olmayacak insanları, evet bu insanları, laik (siyasal dinsiz) devlet için can vermeye davet etmek, ve sonra bunlar ölünce, ateist bile olsalar şehit ilan edip bunu da cami avlusunda söylemek, “dinî duyguların kullanılması” ve istismar edilmesi midir, değil midir?

Görmez, "İslam dininde mutlak bağlılık temel ilkeleredir” de diyor.

Doğru söylüyor.

Pekiii, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık İslam’ın temel ilkelerinden biri midir?

Anayasası ile Atatürk’e “mutlak bağlılık” isteyen laik (siyasal dinsiz) bir devletin İslam açısından durumu nedir?

Vaaz üslubuyla “aşk ile bir daha” soralım: Anayasası ile Atatürk’e “mutlak bağlılık” isteyen laik (siyasal dinsiz) bir devletin İslam açısından durumu nedir?

Şeriat’e (Allah’ın indirdiği hükümlere) bağlılığı bir tarafa bırakıp Atatürk’e bağlılık arzetmek ile Fethullah’a bağlılık arzetmek arasında, İslam açısından ne fark vardır?

Var mıdır?

“Kaf Dağı’nı assalar belki çeker de bir kıl,

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl.”


ÖLDÜRMEKTEN DAHA BETER OLAN

 





Diyanet’in 15 Ocak 2016 Cuma günü okuttuğu hutbe şöyleydi:

Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sizden sadece zulmedenlerle sınırlı kalmayacak fitneden sakının. Ve bilin ki, Allah’ın cezası oldukça şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25.)

Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz bahtiyar kimse, fitnelerden uzak kalandır. Bir musibete uğradığında sabredendir. Yazıklar olsun fitneye sebebiyet verenlere ve destek olanlara!” (Ebû Dâvûd, Fiten ve Melâhim, 2.)

Kerim Kitabımızda farklı anlamlarda kullanılan fitne kelimesi aynı zamanda “imtihan” anlamına gelir. …

Kimi zaman da imtihanımız, türlü huzursuzluklara, karışıklıklara sebep olan fitne karşısındaki tutumumuzdur. Yüce Rabbimiz, fitnenin öldürmekten daha kötü, daha korkunç olduğunu belirtir. Peki fitne neden bir insanı öldürmekten daha kötü ve korkunç olarak takdim ediliyor bizlere? Çünkü fitne, kin ve husumete sebep olur. Kardeşliğimizi ve birliğimizi sarsar, gücümüzü zayıflatır. Fert ve toplumların güne ve yarına dair umudunu yerle bir eder.

Fitne, insanların onurlarını, şeref ve haysiyetlerini zedeler. Fitneyle iştigal etmek zihni kirletir, gönlü kirletir, dili kirletir. Fesat peşinde koşan ve insanları birbirine düşürmek için çalışanlar, sadece şeytanın amacını kolaylaştırırlar. Benliğindeki fitne duygusu, kişinin yalnız kendisini değil, aynı zamanda toplumu ve hatta insanlık ailesini tarumar eder. İşte bu nedenledir ki, Yüce Rabbimiz ve Peygamber Efendimiz, fitneyi değil, ıslahı; çatışmayı değil, kaynaşmayı esas almamız hususunda bizleri sıkça uyarır. Kerim Kitabımız, fitne çıkararak huzursuzluk ve kargaşaya neden olanların ahirette ağır bir cezaya çarptırılacaklarını bildirir. (Bürûc, 85/10.)

Tarih, fitnenin sebep olduğu nice yıkımlara, nice kıyımlara, nice karanlık dönemlere şahit olmuştur. Geçmişte yaşanan kavgaların, savaşların, katliamların birçoğunun temelinde fitne vardır. Biz de geçmişte türlü fitnelere maruz kaldık, türlü fitnelerle imtihan edildik. Bugün de ülke olarak, millet olarak en ağır imtihanlardan geçiyoruz. Birlik beraberliğimize kast eden ve bizi birbirimize düşürmek isteyenlerce fitne ateşi her geçen gün bütün şiddetiyle körükleniyor. Pek çok kardeşimiz ve masum insan, fitnenin sebep olduğu hain saldırılarla, vicdan ve insafını kaybetmişlerin sınır tanımayan vahşetleriyle can veriyor. Cehaletten kaynaklanan taassupla, birtakım mihrakların yönlendirmesiyle her türlü şiddet ve cinayeti meşru gören bir anlayış, kalbimize bir hançer gibi günden güne saplanıyor.

Diğer yandan hiçbir ahlaki değer ve sınır tanımaksızın ortaya atılan ve aslı astarı olmayan ithamlarla diller kirletiliyor, zihinler ve gönüller bulandırılıyor. Fitne ve huzursuzluklara sebep olunuyor. Görsel ve sosyal medyada asılsız söz ve töhmetlerle nice masum insanın onur ve haysiyeti, izzet ve şerefi ölçüsüzce dile dolanıyor. Oysa en büyük fitnelerden biri, bir insanın onur ve haysiyetine kast etmek değil midir? En büyük zulümlerden biri, dili zehirli bir ok haline getirerek nazargâh-ı ilahî olan kalpleri yaralamak değil midir?

Bizler, geçmişten günümüze her zorluğu, her imtihanı Rabbimizin emirlerine, Peygamberimizin öğütlerine riayet ederek geçtik. Fitne, fesat, kaos ve desiseleri basiretle, ferasetle hep birlikte aştık. Gönülleri bir, hüzün ve kederleri bir, gayeleri bir kardeşler olduk. Öyleyse geliniz, bugün de millet olarak bizi kuşatan, yarınlarımızı tehdit eden fitne ve güçlükleri aşabilmek için rahmet, adalet, hak ve hakikat dini İslam’a sımsıkı sarılalım. Hep birlikte fitne ateşini söndürmenin yollarını arayalım. Bizi birbirimize düşürmeye yönelik tuzak ve komplolara, içimizden ve dışımızdan beslenen fitne uzantılarına karşı uyanık olalım. Farklıklarımızı bir eksiklik, ayrılık ve çatışma nedeni değil, bir zenginlik vesilesi olarak görelim. Kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi her türlü aidiyet ve çıkarın üstünde tutalım. Önyargılardan sıyrılarak birbirimizin izzet, onur ve haysiyetini saygın, muhterem ve mükerrem görelim. Allah’a, Peygambere, ahlaki değerlere gönül vermiş müminler olarak fitne ve fesadın değil, ıslahın öncüsü olalım. Boş, asılsız, aslına vakıf olmadığımız, fitneye sebep olan dedikodu ve töhmetin peşinde koşarak ömrümüzü ve zamanımızı israf etmeyelim. Elimizle, dilimizle, hâsılı bütün bir bedenimizle bir gün mutlaka hesaba çekileceğimizi unutmayalım. …

*

Bunlar, kulağa hoş gelen, ilk anda hatasız gibi görünen güzel sözler.

Ancak, son tahlilde laik zihniyetle yazılmış bir hutbe.

Hutbeye göre, farklılıklarımızı zenginlik olarak görmeliymişiz.

Hangi farklılıkları?

Her ihtilaf rahmet olmadığı gibi, her farklılık da zenginlik değildir.

Bazı farklılıklar fakirliktir, çirkinliktir, kötülüktür, şirktir, nifaktır, küfürdür, müptezelliktir.

Her farklılık nasıl zenginlik olabilir ki?!

*

Hem siz mesela resmî dil söz konusu olduğunda bunu neden hiç hatırlamıyorsunuz?

Neden o zaman hemen farklılık düşmanı tekelciler haline geliyorsunuz?

Farklılık zenginlikse, Anayasa’nın ilk dört maddesinin de farklılıklara açık olması gerekmez mi?

Mesela Ankara ebediyen başkent olmak zorunda mıdır? Mekke gibi kutsallığı mı var?

Osmanlı niçin başkenti Bursa iken daha sonra Edirne'yi başkent yapmıştır?

Madem farklılıklar zenginlik, “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez anayasa maddelerinden söz etmek, milleti fakirliğe mahkum etmek, farklılıkların zenginliğinden mahrum etmektir” diye niye diyemiyorsunuz?

Farklılıklar zenginliktirmiştir!..

Mesela haktan hukuktan, doğrudan iyiden ayrılıp farklılık sergilemek zenginlik kaynağı olabilir mi?!

*

Asıl facia, bu lafların camide, bir hutbede söyleniyor olmasıdır.

Bunları yazdıranlar ve okutanlar vebal altındadır. 

Hutbedeki saçmalıklardan, daha doğrusu manevî cinayetlerden biri de, birlik ve beraberliğimizi her türlü aidiyetin üzerinde tutmamız öğüdü..

Birlik ve beraberliğimiz, hak dine aidiyetimizden daha mı önemlidir?!

Birlik ve beraberlik çağrısı yaparken aidiyetlerin hepsini bir torbaya koyup değersizleştiriyorsanız, birlik ve beraberlik sizin putunuz olmuş demektir.

Evet, asıl facia, bunların bir hutbede söyleniyor olmasıdır.

Konjonktürel nitelikteki, (belirli bir tarihe ve coğrafyaya özgü olması itibariyle) “tarihsel” olan (yani evrensel olmayan, zaman ve mekân üstü nitelik taşımayan), kadere ve takdire inanmayan birinin tesadüfî olarak nitelendireceği arızî bir birlikteliği, birlik ve beraberliği, zamanlar ve mekânlar üstü olan İslamî aidiyetin üstünde gören bir anlayış, şirkin ta kendisi olur.

Diyanetçiler, uyur gezer halde hutbe metni yazmamalı, laflarının ucunun nereye gittiğine dikkat etmelidirler.

Milletin laik efendilerinin hoşuna gidecek lafları yazmaya kendilerini fazla kaptırmamalı, bu arada Allahu Teala'nın gazabına uğrayıp çarpılabileceklerini hesaba katmalıdırlar.

*

Fitne konusuna gelince..

Öldürmekten daha beter olan fitne, insanların ölümden sonrasını mahveden fitnedir.

Çünkü dünya hayatı geçicidir. “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ahirette ise ölüm yok, sonsuzluk var.

Öldürmekten daha beter olan fitne, hakkın açık ve yalın bir biçimde savunulmasına doğrudan ya da hileli yollarla engel olunması, hakkın batıla karıştırılması suretiyle batıla hak bir görünüm verilerek insanların aldatılıp batıla meylettirilmesi, ve böylece batılın peşine takılan insanların ahiretlerinin mahvolmasına sebep olunmasıdır.

İnsanların İslam’a göre küfür ve şirk olan sözleri söylemeden kimi vatandaşlık haklarından yararlanmasına izin verilmemesi, bunun sonucu olarak, baştan istemeyerek söyledikleri bu sözlere vatandaşların zamanla alışıp benimsemeleri, öldürmekten beter olan fitnelerdendir.

Bugün camilerde böylesi laikleştirilmiş hutbeler okunurken Şeriat’in önemine dair bir hutbenin asla okutulmayışı, okutulmasına müsaade edilmeyişi, bu yüzden halkımızın büyük çoğunluğunun Şeriat karşıtlığının küfür olduğunu hâlâ bilmiyor olmaları, devletin birtakım kurumlarının Diyanet'i (bu küfür nedeni olan cehaletin sürmesine neden olacak şekilde) din ve vicdan hürriyetinden mahrum bırakması, öldürmekten beter olan bir fitnedir.

Eğer malum devlet kurumları Diyanet'i perde arkasından buna zorlamıyorlarsa, Diyanet kendi inisiyatifi ile böyle hareket ediyorsa, o takdirde Diyanet'in bizzat kendisinin hıyanet içinde olduğu, Türkiye'deki camileri bir tür mescid-i dırar'a dönüştürdüğü, Diyanet'in fitnenin lokomotifi haline geldiği kabul edilmelidir.

*

Merhum büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili adlı muhalled eserinde Bakara Suresi’nin 191 ve 193’üncü âyetlerini tefsir ederken fitne konusunda şu bilgileri vermektedir:

… Gerçi öldürme, aslında fena bir şeydir. Fakat fitne de öldürmeden daha şiddetlidir, daha ağırdır. Çünkü öldürmenin zahmet olması çabuk geçer, fitneninki devam eder. Öldürme, insanı yalnız dünyadan çıkarır. Fitne ise hem dinden, hem dünyadan eder. Bunun için fitneye tutulmaktan ise o fitneyi çıkaranları öldürmek veya ölmek, yahut da çıkardıkları fitneyi kendi başlarına yıkmak elbette daha iyidir. “Ehven-i Şerreyn” (iki şerrin en zararsızı) tercih edilir” kaidesi de bu gibi nasslardan çıkarılmıştır.

FİTNE: Aslı, sözlükte, karışığını almak için altını ateşe koymaktır. Bundan sıkıntı ve belaya sokmak mânâsında kullanılmıştır ki burada bu mânâyadır. Yani vatandan çıkarmak gibi, insanları azaba uğratacak bela ve sıkıntı öldürmekten daha ağırdır.

Ölümden daha ağır ne vardır, demeyiniz. Çünkü ölümü temenni ettiren durum, ölümden daha ağırdır. 

Bu sözün gelişinde insanı vatanından çıkarmanın da ona, ölümü temenni ettirecek fitne ve sıkıntı cümlesinden olduğuna işaret vardır. 

Şirki küfrü yaymak, dinden dönmek, Allah’ın yasaklarını çiğnemek, genel sükuneti bozmak, vatandan çıkarmak hep birer fitnedirler. Müminin -Allah korusun- dönüp kâfir olması, öldürülmesinden ağırdır.

Doğru yola girmiş olan müminlerden bazı kimseler, Mekke müşrikleri tarafından küfre döndürülmek için azaba uğratılıyor, onlar da, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler.” (Bakara, 2/154) ilâhî emri gereğince ölmeyi göze alıp Allah’ın izni ile dayanıyorlardı. Bu şekilde haram ayda ashabdan bazılarını müşrikler öldürmüşler, bu da müslümanların gücüne gitmişti.

İşte bütün bunlar “Fitne öldürmeden daha ağırdır” prensibinde özetlenerek harb ilânının sebebi kısaca ifade buyurulmuş ve müslümanlar fitneyi ortadan kaldırmak için Allah yolunda ya gazi veya şehid olmaya teşvik edilmiştir.

Nüzul sebebi özel ise de söz, fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını ifade ettiğinden hüküm geneldir. 

193- “Onlarla o şekilde savaşın ki, hatta fitne, yani şirk ve ayrılık olmasın da, din hep Allah için olsun, yalnız Allah’a boyun eğilip, itaat edilsin.” Halbuki, “Allah katında gerçek din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19). Bu bakımdan, bunlarda gerçek tevhid dini olan İslâm’dan başka bir din bulunmasın. Fitnenin başı olan şirk kalksın. Bunun için Peygamber (s.a.v.): “Ben bu insanlarla ‘Lâ ilâhe illallah’ diyecekleri ana kadar savaşmakla emredildim. Onu dedikleri zaman benden canlarını kurtarırlar” buyurmuştur.

*

Demek ki, fitnenin başı şirktir.

Öldürmekten beter olan fitne de, insanları şirke çağırmak, şirke götürmek, şirki “Farklılıklarımız zenginliktir” diyerek güzel göstermektir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...