BİR ELİNDE KALLAVİ ATATÜRKÇÜLÜK CIMBIZI, BİR ELİNDE NAYLON DİNDARLIK AYNASI, UMURUNDA MI ŞERİAT, İSTİKAMET!

 










Meral Akşener adlı ukala, 2019 yılında Diyanet kurumu hakkında şöyle bir açıklama yapmıştı:

Kendi kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, #30Ağustos‘ta okuttuğu Cuma hutbesinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anmaması tarihimizi inkâr etmektir.
Diyanet’in Cumhuriyetimizin değerlerine böyle ihanet etmesi ayıptır, yazıktır, vicdansızlıktır!

— Meral Akşener (@meral_aksener) August 31, 2019

Bir defa, Atatürk sıfırdan bir Diyanet kurumu oluşturmuş değil..

Osmanlı’daki Şeyhülislamlık kurumunun tabelası değiştirilmiş durumda.

Osmanlı’da şeyhülislam protokolde neredeyse sadrazama (başbakana) denk olduğu halde Cumhuriyet’le birlikte onun konumu statü kaybına uğramıştır.

Atatürk Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştur derseniz haklısınızdır, fakat Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur derseniz, devlet işlerinden hiç anlamadığınız anlaşılır.

*

İkinci olarak, her 30 Ağustos bahanesiyle Zafer Bayramı konulu bir hutbe okunması din açısından bid’at, laiklik açısından ise “devletin dine müdahalesi”, yani laikliğin çiğnenmesi anlamına gelir.

Hadîste belirtildiği gibi “Her bid’at dalalettir (sapmadır)”.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Bedir Savaşı’nın yıldönümü vesilesiyle zafer hutbesi mi okuyor, anma merasimi mi düzenliyordu?!

Dört Halife, Mekke’nin fethinin yıldönümü münasebetiyle her yıl fetih hutbesi mi okutuyordu?!

Böylesi bir 30 Ağustos konulu demirbaş hutbe uygulaması İslam açısından caiz olmadığı gibi, anayasal düzen açısından da yanlıştır, Anayasa’ya aykırılık teşkil eder.

Anayasa’daki laiklik kuralının çiğnenmesi demektir.

Bu, mesela Fener Patrikhanesi’ne dinî törenleri sırasında Zafer Bayramı kutlaması yapmaları talimatını vermek gibidir. İbadete karışma anlamına gelir.

Din namına yapılmamakla birlikte, dinî mahiyet taşıdığı için, Anayasal düzene aykırı “teokratik” (din devletine özgü) bir uygulama demek olur.

Özü bakımından din dışı, şekli bakımından ise teokratik bir uygulamadır.

Ey Atatürkçü ahmak, laikliğin düşmanlarını, laikliği katledip mezara gömenleri, Türkiye'yi paganca bir teokrasiye mahkum edenleri tanımak istiyorsan aynaya bak!

*

Tarihi inkâr konusuna gelince..

Atatürk’ün İslam ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki aşağılayıcı sözlerini görmezden gelmek, işte tam da bu, tarihi inkârdır.

Bu Meral hanımı 28 Şubat sürecinde mert bir kadın diye tanımıştık, meğer fırıldağın ta kendisiymiş.

Atatürk’ün cami ile, cemaatle bir işi var mıydı?

Yoktu!

Cumhurbaşkanlığı döneminde akşamdaaaaan akşama içtiği doğrudur, fakat bayramdan bayrama bile camiye uğramamıştır.

Dolmabahçe Sarayı’nın yanı başında Dolmabahçe Camii var, gidip de bir cuma namazı kılmış mıdır?

Hayır!

*

Evet, bazı insanlar inançlıdır, fakat ya tembellikten, ya ihmalkârlıktan, ya da “Ha bugün başlıyorum, ha yarın” diyerek ertelemekten ibadetsiz kalabilirler.

Atatürk’ünkü öyle değil..

Murat Bardakçı‘nın televizyon ekranında ifade ettiği gibi, Atatürk ateisttir (tanrı tanımaz), boşuna kıvırmayın”.

Bardakçı, 15 Kasım 2014 tarihinde HaberTurk kanalında yayınlanan Tarihin Arka Odası programında şunları söylemişti:

Atatürk’ün “Gökten inen kitaplar, gökten indiği söylenen, düşünülen kitaplar” ifadesiyle kastettiği kitaplar Kur’an-ı Kerîm’dir ve diğer kitaplardır. Ya bunu niye saklıyoruz Allah aşkına, kıvırmayalım. “Dünyaca bilinmektedir ki bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler”, bakın bu, Atatürk’ün ifadesiyle Halk Partisi’ni de bağlar, o dönemde ama. “Bunun kapsadığı prensipler,” aslında yenileştirilmiş metin ama, bu doğru gibi, “yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamımızı, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. … Bu, materyalizmdir. … Gökten indiği sanılan kitaplar ve hurafe dediği kitaplar …, hurafe diyor Kur’an’a. Bu laiklik mi, … materyalist bir konuşmadır o. … O metnin aynı mealde Afet hanımın çıkardığı Medenî Bilgiler kitabında da birkaç metin daha vardır, çok daha ağırdırlar. Ya bunları saklamaya, ya 80 sene geçmiş, ya 70 sene geçmiş, neyi saklıyoruz? Birileri bu sözleri suiistimal edecekler, aleyhinde kullanacaklar diye sözleri çarpıtmaya, hayır öyle demek istemiyor, böyle demek istiyor … gibi saçma birşeye getirmeye gerek yok. Bilimsellikten uzaklaşmayalım. Bunlar dine reddiyedir. Bunu söylemekte bir şey yok ki, açık açık söylemek lazım. … “İkra bismi Rabbi safsatasını esas tutmuş Araplar uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam’dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler.” Efendim devamını söylüyorum, niçin yazıyor bunları, Tarih Kurumu’na yazıyor: “Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görün.” Bunu yazın diyor. … Yav kardeşim, Atatürk “beyni sulanmış hafızların dini” diyor, yani bunu niye saklıyoruz yav! Bu, yani n’olur kıvırmayalım artık, senelerdir Türkiye’de bu yapılıyor. Meclis’teki o meşhur konuşması, açılış konuşmasıyla, Medenî Bilgiler kitabındaki el yazısıyla Afet hanımın yayınladığı örnekler ateist metinlerdir. … Bu metinler açıkça reddiyedir dine. Bunu açık açık söylemek lazım. Hiç kıvırmayalım. … O metinler dine reddiyedir. Bu, Atatürk düşmanlığıymış. Yani adamcağızın kendi yazdıklarını okumak düşmanlık oluyor. Yani kendi kendine düşmanlık yapıyor adam. Allah Allah! Yani ne deyim bilemiyorum. Yani o Atatürk’ün yazdıklarını, kendi yazdığını okumak Atatürk düşmanlığı mı?! … Yav böyle bakmayın birşeye yav, kraldan fazla kralcı olmayın, açık açık yazmıştır. Nasıl okursun sen bunları diyorlar. Ayıptır ya yaptığınız ayıptır. … Ayıptır ya, hiç yakışmıyor bu devirde böyle bir şey. Allah Allah!

Evet, Atatürk’ün durumu bu.

Bu yüzden, bayram namazı kılmasını geçtik, Atatürk bayram tebriğine cevap vermezdi”. (Murat Bardakçı,"Atatürk'ün 1931'deki bilinmeyen bir kararı", HaberTürk Gazetesi, 11 Ağustos 2019.)

Adam yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’nın ayetleri için “safsata” demiş mi?. Demiş..

Hak din İslam için “beyni sulanmış hafızların dini” demiş mi?.. Demiş.

Yerlerin ve göklerin, yaşadığı toprakların yaratıcısı Allahu Teala’nın “İkra” diye başlayan yüce ayetini aşağılamış mı?..

Aşağılamış.

*

İmdi, bütün bunlar Allahu Teala’yı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i, Kur’an’ı, İslam dinini aşağılamak değilse (Ki bunlardan sadece biri bile adamı İslam’dan çıkarır), o zaman birileri çıkıp Atatürk’ün Nutuk kitabı için “safsata, beyni sulanmış ahmakların kitabı, Selanik çocuğunun yaveleri” filan desin bakalım, ne oluyor?

Adam inançsız olabilir, fakat bu milletin dinine hakaret etmemeliydi. Buna hakkı yoktu.

Ayrıca, tarihçilere tarihi tahrif etme emir de vermemeliydi.

Safsatanın ta kendisi olan sözlerine göre, müslüman olan ecdadımız tutmuş İslam öncesi Türk uygarlığının eserlerini imha etmişmiş..

Göçebe, attan inmeyen bir kavmin uygarlığının eserleri kıl çadır, yün kilim vs. olur, onun da ömrü bellidir. Çadır kurduğu yere Roma hamamı türünde hamam yapacak hali yok ya..

Şaman ayinlerinin yapıldığı bir ibadethanesi de yok, çayırlık çimenlikte davulla birşeyler söylüyor. Eğer uygarlık ürünlerinden kastın davul zurna ise, hâlâ Anadolu’da kullanılıyor, al Çankaya’da çal oyna!

Allah Allah!.. Sanki Türkler müslüman olunca gidip Bilge Kağan’ın yazıtlarını parçalamışlar. Kitabeler orada olduğu gibi durmuş. Başka birşey inşa etseydin onlar da dururdu.

*

Meral Akşener adlı Ataist bayana göre, Diyanet, cuma hutbesinde Atatürk’ü anmadığı için ona düşmanlık yapmış oluyormuş.

Diyanet, “Atatürk’ün şöyle şöyle sözleri var, bu sözleriyle küfre düşmüş olduğu açıktır, onun rahmetle anılması diğer dinlere göre caiz olabilir, fakat İslam’a göre değildir” mi demiş de, Atatürk’e karşı, Akşener adlı Ataistin ifadesiyle “ayıptır, yazıktır, vicdansızlıktır”lık bir iş yapmış.

Hayır, sadece Atatürk’ten hutbelerde (her sene de değil, bazı seneler) ismini anarak bahsetmemiş.

Keşke Ali Rıza ile Zübeyde’nin çocuğu da İslam hakkında hiç konuşmasaydı, sussaydı.

Yapmadı.. İslam’a olan düşmanlığını söze ve yazıya döktü.

Atatürk’ün “beyni sulanmış” demesiyle Kur’an hafızları beyni sulanmış hale gelmez, fakat, laiklik gereği devletin dine karışamayacağı bir ülkede hutbelerde Atatürk gibi İslam’ı aşağılamış birinin rahmetle anılmasını isteyecek kadar nobran, küstah, arsız ve utanmaz hale gelebilen Atatürkçülerin, müslümana “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmayı çok gören Kemalistlerin, beyni sulanmış angut sürüngenler oldukları doğrudur.

*

Akşener adlı haddini bilmez Ataiste göre Atatürk’ün hutbede anılmaması Cumhuriyet değerlerine ihanetmiş..

Peki, Atatürk’ün İslam hakkındaki ifadeleri İslamî değerlere ihanet midir, değil midir, bunu niye söylemiyorsun?

İslamî değerler için Atatürk’e tepki göstermiyorsun, fakat Cumhuriyet değerleri için (Atatürk aleyhinde tek bir cümle kurmadıkları, laflarını safsata, beyni sulanmışlık vs. diye nitelendirmedikleri halde) Diyanet’e, Diyanet’in şahsında müslüman halka düşmanlık yapabiliyorsun.

Sen kime tapıyorsun, Allahu Teala’ya mı, Atatürk’e mi?

Allah Allah!

*

Bir yahudi, hristiyan veya budist benim için “O, bizim inancımıza göre kâfirdir, bizim dinimizin kâfiridir, bizim dinimizden değildir, bize göre o cehennemliktir derse, benim bundan rahatsız olmaya hakkım var mıdır?

Yoktur!

Rahatsız olmak bir tarafa, bundan memnuniyet duymam gerekir.

Hatta şöyle demem gerekir: “Sizin dininizin mümini olmaktan, sizin dininizin ölçülerine göre sözde Cennet’i hak ediyor olmaktan Allahu Teala’ya sığınırım.”

Eğer onların benim için kâfir demelerinden ve beni cehennemlik ilan etmelerinden gocunuyorsam, gizliden gizliye onların inancını tasdik ediyorum, kendi dinimden, inancımdan, kanaatlerimden şüphe duyuyorum demektir.

Onların dinlerinin/inançlarının batıl/geçersiz olduğuna inandığıma göre, o inançları çerçevesinde benim için verdikleri ahiret hükmünü neden dert edeyim ki?!

Gülüp geçmekten başka bir tepki neden vereyim ki?!

*

Diyanet, Atatürk hakkında olumsuz (saygısızlık kabul edilebilecek) herhangi bir beyanda bulunmuyor.

Türkiye’de bir Atatürk’ü Koruma Yasası mevcut olduğu için, bulunamıyor diyenler de çıkabilir.

İmdi, Atatürk’ün Cumhuriyet’in ilanından sonraki söylem ve eylemlerine bakıldığında, onun için “imanlı” demenin mümkün olmadığı açıktır.

İslam’a göre de, “imanlı” olmayan herhangi bir kimse için Allahu Teala’dan rahmet dilemek, bizzat Allahu Teala’ya karşı işlenmiş bir haddini bilmezliksaygısızlık, küstahlık ve edepsizlik demek oluyor.

Hutbelerde Atatürk’ü anmamak Atatürk’e saygısızlık yapmak anlamına gelmez.

Tam aksine, İslam, Hz. Peygamber s.a.s. ve Kur’an karşıtı sözleri dikkate alındığında, hutbelerde anılmamasını, onun hatırasına ve düşünce mirasına saygı gösterme olarak kabul etmek gerekir.

Atatürk’ün, inanmadığı bir dinin mensupları tarafından rahmetle anılmaya ihtiyacı yoktur.

Ayrıca, nasıl Atatürk Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i saygı ile anmak zorunda değilse, bizim de onu saygıyla anma gibi bir yükümlülüğümüz yoktur.

Olamaz.

*

Atatürk hesabına Diyanet’i eleştiren züppelerin, İslam’ın ilkelerini gözmezden gelmek bir tarafa, tarihî gerçeklere gözlerini kapadıkları, İslam düşmanı emperyalist/sömürgeci oryantalistlerin uydurma, çarpıtma ve hurafelerine sarıldıkları görülüyor.

Yaptıkları şey bilimsel yöntem açısından sahtekârlığa, insaniyet açısından ise alçaklığa ve düşüklüğe karşılık geliyor.

Müslümanın sözüne kulaklarını tıkıyor, İslam düşmanlarının iftira ve yalanlarının ise borazanlığını yapıyorlar.

Ülkemizdeki Atatürk karşıtı diye damgalanan insanların yazdıklarına baktığımız zaman ise, iddialarını ispat için öncelikle Atatürk’ün bizzat kendi ifadelerine ya da Falih Rıfkı Atay gibi has adamlarının tanıklıklarına başvurduklarını görüyoruz.

Cumhuriyet’in ilk hükümetlerinde iki ayrı bakanlıkta bakan olarak görev yapmış bulunan Dr. Rıza Nur gibi Atatürk’ün eski “kanka”sı isimlerin tanıklıklarına bile, başka şahitler tarafından desteklenmedikçe itibar etmiyorlar.

Hele yabancıların yazdıklarına hemen hiç itibar etmedikleri görülüyor.

Buna rağmen, Atatürk’ün icraat, eylem ve söylemleri, tek başlarına, onun İslam açısından (evet, İslam açısından) dinsiz, inançsız (imansız) ve ateist (veya belki deist) olduğunu ortaya koyuyor.

Aslında Diyanet’in bunu açıkça ifade etmesi, ve “İslam’a göre (evet İslam’a göre,) Atatürk’e rahmet dilemenin Allahu Teala’ya karşı küstahlık, edepsizlik, haddini bilmezlik ve saygısızlık olacağını” açıklaması gerekiyor.

Bu açıklamanın yapılmaması, yani Atatürk’ün durumunun görmezden gelinmesi, aynı zamanda, millete ve Atatürk’ün kendi mirasına karşı da saygısızlıktır.

*

Kemalistler/Atatürkçüler Atatürk’ü kendi inançları ya da ideolojileri çerçevesinde diledikleri gibi hayırla yâd edebilirler.

Ediyorlar da..

Atatürk ağızlarında besmele olmuş.

Her meydanda bir Atatürk heykeli, her devlet dairesinde Atatürk resmi, paralarda Atatürk, pullarda Attatürk..

Diyanet’in veya Atatürk’ü sevmeyenlerin “Bu ne ya, bu kadarı ne tarihte görülmüş ne de başka ülkelerde var, bu şahısperestlik, bu ilkel kral yüceltmeciliği irticası bize yakışmıyor” deme gibi bir tavırları yok.

Böyle konuşmak bir tarafa, bir inilti, bir fısıltı, bir vızıltı, bir mırıltı ile “Hutbemize karışamazsınız, hutbelerde nelerden bahsedilebileceği hususu devletin karışabileceği birşey değildir, bunu din belirler, Atatürk’ünüzün beğenmediği ayet ve hadisler belirler, laikseniz tutarlı ve dürüst olun, laikliğin gereğini yapıp dine karışmayın” bile diyemiyorlar, kendilerini savunamıyorlar.

Hiç gerekmediği halde özür üstüne özür diliyorlar.

Artık, müslüman olduğunu söyleyeni ve söylemeyeni ile Kemalistlerin de, Diyanet’i veya genel olarak Müslümanlar’ı Atatürk’ü rahmetle anmakla yükümlü görmenin, Firavun ve Nemrut dönemlerine yakışan akılsızca bir zorbalık olduğunu anlamaları gerekiyor.


ERDOĞAN VE ULUHİYET/TANRILIK DAVASI

 



Nisan 2017’de yapılan anayasa referandumunun ardından medyada bir İslamcılık tartışması başlamış bulunuyordu.

Akparti iktidarının İslamcıları tasfiye ettiği iddia ediliyordu.  

Mayıs ayı başında Hindistan’a giden Cumhurbaşkanı Erdoğan, dönüşte uçakta, küçük tetikçi Cem Küçük’ün başlattığı bu “İslamcıların Akparti’den tasfiyesi” tartışmasına müdahil olmuştu.

Sözleri, son tahlilde, küçük tetikçiyi savunma niteliği taşıyordu.

Galiba, küçük tetikçi için, “Söyleyene değil, söyletene bak” dememiz gerekiyordu.

Zamanlama harikaydı..

Küçük tetikçinin sahne alışı da, Erdoğan’ın ona verdiği destek de, referandum sonrasına aitti..

Referandumdan önce İslamcı gibi konuşup yazanlar, köprü geçilmiş olduğu için şimdi İslamcıları ve İslamcılığı dövüyorlardı.

*

İlgili haberi okuyalım:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘İslamcılık tartışması’na nokta koydu: Tekkeye mürit aramıyoruz

Cumhurbaşkanı Erdoğan, aralarında Habertürk Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Selçuk Tepeli’nin de bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtladı.

‘PAZARA KADAR GELDİLER SONRA TRENDEN İNDİLER’

AK Parti’yi destekleyen yazarlar arasında, daha çok Türkiye’nin yeni dönemde nasıl bir dış politika vizyonu takip edeceği üzerinden çıkan bir tartışma var. Aynı günlerde özellikle Avrupa’dan ve NATO’dan önemli ve olumlu mesajlar geldi, Avrupa kurumlarının önde gelen bazı liderleri sizden randevu istedi. Görüşünüz nedir?

Burada iki ayrı soru var. Birinci konuya açıklık getirmem lazım. Bahsettikleriniz arasında, kurucusu olduğum partiyi geçmişte desteklemiş olanlar bulunabilir. Ama desteklerini daha sonra da aynen sürdürdüklerini düşünmüyorum. Daha sonra ibreleri değişti.

‘TEKKEYE MÜRİT ARAMIYORUZ’

Yol arkadaşlığı, gönül arkadaşlığı önemlidir. Yol arkadaşıysan, pazara kadar değil mezara kadar gidilir. Bunların bir kısmı pazara kadar geldiler, sonra trenden indiler. Hele son dönemde çok çirkin, kabul edemeyeceğimiz yaklaşımlara şahit olduk. Bu bir defa yolda, çizgide istikrarsızlıktır. Sırat-ı müstakim’den sapmadır.

‘İslamcı olanlar atılıyor, İslamcı olmayanlar getiriliyor’ deniyor. Bir siyasi partinin çalışmalarında, İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Tekkeye mürit aramıyoruz ki. Siyasi parti için esas olan, dürüst, ilkeli, vatanını milletini seven, parti ilkelerine uyacak insan aramaktır. Yapılması gereken budur. Ama bazıları işi tamamen şirazesinden çıkardı. İşi, kendi doğrularını benimseyen, belirledikleri çerçevede kalan insanları ‘doğru’, onun dışındaki insanları da ‘yanlış’ addetme noktasına getirdiler. Oysa kimsenin böyle bir hakkı yok. Onların da böyle bir hakları, yetkileri yok; benim de. Kaldı ki ebedi âlemin ölçüsü hiçbirimizin elinde değil. Kimse bunu teraziye çıkarmasın. Çok ağır olacak ama, uluhiyet davasına da kimse girmesin…

(http://www.haberturk.com/gundem/haber/1481700-cumhurbaskani-erdogan-islamcilik-tartismasina-nokta-koydu-tekkeye-murit-aramiyoruz)

*

Evet, Erdoğan uçakta, tekkeye mürit aramadıklarını, “dürüst, ilkeli, vatanını milletini seven, parti ilkelerine uyacak insan” aradıklarını da ifade etmişti.

Böylece, aslında, “parti ilkelerine uymaktan söz ederek”, bir partiye müritçe tabi olmanın formülünü de vermişti.

Yani adamın kendi ilkeleri olmayacak, parti ilkelerine uyacak..

İlkelilik buysa, ilkesizlik nasıl birşeydir?

Tekkeye mürit aramıyordu. Çünkü mürit (zamane müritleri değil, gerçek mürit) tarikatın ilkelerine uyan adamdır.

Erdoğan’a ise, tarikatın ilkelerine değil, laik (siyasal dinsiz) devletin yasalarına bağlı partisinin ilkelerine uyacak adamlar lazım.

Türkiye o hale geldi ki, artık mevcut yozlaşmış, laik siyasetin emrine girmiş tekkeler ve tarikatçı gruplar, Erdoğan’ın partisinin ilkelerine uyuyor.

Erdoğan da, onlara, layık oldukları teşekkürü sunuyor. Aşağılayıcı bir dille, tekkeye mürit aramadıklarını söylüyor.

Türkiye’nin manzarasına baktığımızda, tekkelerin bile Erdoğan’ın müridi haline geldiklerini görüyoruz.

*

Erdoğan’ın uçaktaki açıklamalarına göre, yol arkadaşlığı, yani parti yandaşlığı mezara kadar sürmeliymiş.

Yani bütün iradeni partine, daha doğrusu parti liderine teslim edeceksin.

Parti liderinin elinde gassalın elindeki ölü, mezara gömülmeyi bekleyen cenaze gibi olacaksın.

Böylece, Erdoğan’ın ilke derken neyi anladığı da ortaya çıkmış oluyor.

Mezara kadar kayıtsız şartsız itaat, kölece bir yol arkadaşlığı..

*

Erdoğan uçakta, küçük tetikçi Cem Küçük’ü eleştirenlere cevap olacak şekilde, ebedî âlemin ölçüsünün hiç kimsenin elinde olmadığını da söylemişti..

Ebedî âlemin ölçüsü, evet, insanlardan hiç kimsenin elinde değildir. O ölçü, Allahu Teala’ya aittir.

Fakat, o ölçünün elimizde olmaması, onu bilmememizi gerektirmez.

O ölçü, bilinmez birşey olsaydı, mümin ile kâfiri, doğru ile yanlışı ayıramazdık.

Ölçü, bizim elimizde değildir, fakat, bize öğretilen o ölçüyü iyi öğrenip kendimizi ona uydurma yükümlülüğümüz vardır.

Dünya imtihanı denilen şey budur.

*

Fakat, bunu söyleyen Erdoğan’ın, mezara kadar sürmesi gereken kölece bir yol arkadaşlığından söz edip ardından bu yol arkadaşlığından vazgeçilmesini “sırat-ı müstakimden sapma” olarak nitelendirmesi, ölçü olarak kendisinin yol arkadaşlığını kabul ettiğini ortaya koyuyordu.

Hem ebedî âlemin ölçüsünün hiç birimizin elinde olmayacağını söyleyecek, hem tekkeye mürit aramadığını, İslamcı olup olmamanın parti ilkeleri açısından hiçbir öneminin bulunmadığını ifade edeceksin, hem de seninle yol arkadaşlığı yapılmasından vazgeçilmesini, Fatiha Suresi’ne atıfla “sırat-ı müstakimden sapma” olarak nitelendireceksin..

Böyle bir “lider”e hangi ilkeli ve dürüst insan ayak uydurabilir, bilmiyorum.

Şu açık: Erdoğan’a ayak uydurmak için insanın ilkelerinin şunlar olması gerekiyor: İlkesizlik, omurgasızlık, dürüstlükten nasipsizlik, dalkavukluk, “Hikmet buyurdunuz efendimcilik”, hakkı ve hakikati umursamazlık..

*

Erdoğan, sanki çok tutarlı, mantıklı ve doğru şeyler söylüyormuş gibi, uluhiyet davasına girmemekten de söz etmişti.

Fakat kendisi, Fatiha Suresi’ndeki sırat-ı müstakimi (ki Allahu Teala’nın nimet verdiği peygamberlerin yolunda olmayı ifade ediyor), sanki o sureyi haşa kendisi vahyetmiş gibi, laik partisinin yol arkadaşlığına indirgeyebiliyor.

Etrafına da toplamış dalkavuklar güruhunu, onlar “Hikmet buyurdunuz efendimizzz” makamından başlarını salladıkça, kendisinde kim bilir nasıl bir müstesna akıl, idrak, fehim ve irfan bulunduğu zehabına kapılıyor.

Üstelik, referandum öncesinde, Bursa’da yaptığı konuşmada, referandumda hayır oyu verecek olanların dünyalarını ve ahiretlerini tehlikeye atacaklarını rahatça söyleyen de kendisiydi.

Evet, aynen bunu söylemişti.

Bir ay bile değil, iki hafta sonra ise “ebedî âlemin ölçüsünün kimsenin elinde olmadığını” açıklıyordu.

Köprüler ve insanlar..

*

Referandum öncesinde, ebedî âlemin ölçüsü olarak, kendisinin arzusu doğrultusunda evet oyu kullanılmasını gösteriyor.

Referandum sonrasında ise, İslamcılık önemsiz hale geliyor.

Ebedî âlemin ölçülerinden söz edip uluhiyet davasına girmeme edebiyatı yapıyor.

Fakat, bunda bile tam tutarlı olamıyor. Kendisiyle kölece bir yol arkadaşlığını sırat-ı müstakim olarak gösteriyor.

Demek ki, referandum öncesinde kendisinin ahiret için ölçü koyması, tanrılık (uluhiyet) davasına girmesi anlamına geliyormuş. Bunu da itiraf etmiş oluyor.

Bu beyefendi, Allahu Teala’nın şeriatine karşı Araplara laiklik tavsiye eden “sırat-ı müstakim” abidesi..

Allahu Teala’yı dünyaya karıştırmıyor.. Fakat kendisi ahireti bile tekeline almış..

*

Sonra da gelsin uluhiyet davasına girmeme edebiyatı..

Allahu Teala’nın ilkelerini, şeriatini, dinini hatırlatırsanız, kendinize değil Allah’ın yoluna çağırırsanız, uluhiyet davasına girmiş oluyormuşsunuz.

Kendi laik yolunuza, yol arkadaşlığınıza çağırmak ise, sırat-ı müstakimmiş..

Kimse onu ve partisini Allah’ın yoluna çağırmamalıymış, çünkü bu, uluhiyet davasına girmek olurmuş.

Ama kendisi, onunla laik yol arkadaşlığına şu veya bu nedenle son verenleri sırat-ı müstakimden sapmakla suçlama imtiyazına sahip..

Kendisine oy vermeyenlerin ahiretlerinin tehlikede olduğuna hükmetme mevkiinde..

*

Erdoğan’ın durumu bu..

Peki muhalifleri?

Onlar da “yağmurdan kaçılırken yakalanılacak dolu”yu temsil ediyorlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...