E-KİTAP: İSLAM’IN ŞERİATI, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) ‘DÜZEN’İ

 

https://www.academia.edu/101000818/%C4%B0slam%C4%B1n_%C5%9Eeriat%C4%B1_Laikli%C4%9Fin_Siyasal_Dinsizli%C4%9Fin_D%C3%BCzeni


İSLAM’IN ŞERİATI, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) ‘DÜZEN’İ

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENİN KODLARI

BANA ANAYASANI SÖYLE, SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM 5

“KÖTÜLÜĞÜ İSTEMEM, YAN CEBİME KOY!” 11

DEMOKRATİK “HERKES BANA ‘İTAAT’ ETSİN, ASAR KESERİM!” REJİMİ 17

ŞERİATÇILARI LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) HESABINA TUFAYA GETİRMEK 25

GAYRİMEŞRU MEŞRUİYET ANLAYIŞI 34

 

İKİNCİ BÖLÜM: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SAĞI SOLU, MUHAFAZAKÂRI DEVRİMCİSİ

AYNI MADALYONUN İKİ YÜZÜ 43

İSLAM DEVLETİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET 53

SİYASETTE ÖVME VE ÖVÜNME 60

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SEÇİMLER, DİNÎ FARZLAR 66

BİR DE LAİKLİĞİ BEYAN İLE LAİKLİĞE DAVET MESELESİNİ AÇIKLASA 83

NE YAZDI, NİÇİN YAZDI? 85

HAYRETTİN KARAMAN’IN MASALI 91

 “OLMAYACAK DAVA” 98

SORUN İSLAMÎ NİZAMA GÖRE YÖNETİLMEME DEĞİL, İSLAMÎ NİZAM ALEYHTARLIĞI 112

İSLAMCILIKTAN LAİKÇİLİĞE, İSLAM'DAN SİYASAL DİNSİZLİĞE 118

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TSE DAMGALI DİNDARLIK (YA DA KAMULAŞTIRILIP DEVLETLEŞTİRİLMİŞ DİN İSTİSMARI)

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM 129

DÂRU'L-HARB KONUSU 138

HANGİ GEÇİŞ DÖNEMİ? 163

SİYASETTE “YA HEP YA HİÇ” Mİ? 165

“SAHİH İSLAM” ETİKETLİ “SAHİH DEVLETÇİLİK” 175

DÜZEN, BEKA VE AHLÂK 185

TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK 194

AYNI NOKTADA DURMA İNATÇILIĞI 200

HAYRETTİN KARAMAN HANGİ SAİKLERLE YAZIYOR? 206

PUTLAR VE “ÖRTÜLÜ” AKIL 215

DEVLETİN KUCAKLADIKLARI VE KOVALADIKLARI 222

SENİN SANMAMAN YETMEZ! 241

ŞEYH ŞAMİL VE KAPIKULU MOLLALARI 250

FİTNEYLE MÜCADELE Mİ, FİTNEYE HİZMET Mİ? 253

SEYYİD KUTUB İSTİSMARI 256

*

AYNI NOKTADA DURMA İNATÇILIĞI

 

Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman “İktidar tenkit edilir ama…” başlığını taşıyan 9 Kasım 2017 tarihli yazısında şunları söylüyordu:

Ben referandumdan önce bir yazı yazmıştım, … maksadımın dışına çekerek eleştirenler, hatta hakaret edenler oldu. O yazımda özet olarak şunu demiştim: Bir inancı, bir davası olan insanların bir iktidarı desteklemelerinin ölçütü, o iktidar ile dava arasındaki ilişkidir. Eğer iktidar –davanın sahibi olmasa da- başarıya ulaşması bakımından elverişli ise ve herkesin (başka inanç, dava ve hedef sahiplerinin de) içinde oldukları gemiyi tehlikeye sokmuyorsa desteklenir, değilse desteklenmez.

Fıkıhta, “Vacip olanı tamamlayan, vacibin yerine getirilmesine yardımcı olan şey de vaciptir” diye bir kural vardır. O yazımda bu kurala da atıfta bulunmuştum.

Yine aynı noktada duruyorum.

Evet, Karaman’ın bu fetvası gaflettir..

Dalalettir..

Hıyanettir..

Gaflet, dalalet ve hıyanet oluşu, “iktidar“ı (yani Erdoğan‘ı ve Akparti‘yi) salt desteklemesinden kaynaklanmıyor.

Söz konusu desteği bir “vacip” olarak sunmasından, İslam’ı istismar edip kötüye kullanmasından, ve bu istismara alan açmak için İslam’ı tahrif etmesinden kaynaklanıyor.

*

Kurnaz Hayrettin efendi, bir yandan da “batıl cephesi”ne, “Siz endişelenmeyin, sizin için bizden yana bir tehlike yok” mesajı vermekten de geri kalmıyor.

“İktidar”ın herkesin kendi davası için “tehlike”siz olması garantisini veriyor..

Herkesin (başka inanç, dava ve hedef sahiplerinin de) içinde oldukları gemiyi tehlikeye sokmama şartı getiriyor.

Yani o başka inanç, dava ve hedef sahiplerine göz kırpıp işmarda bulunuyor.

Adeta, “Gemide keyfinizi sürmeye devam edebilirsiniz, biz sizin tehlikesiz biçimde menzil-i maksudunuza varmanız için burada kalem oynatıyoruz, birilerini FETÖ’den miras haşhaşla uyuşturmaya devam ediyoruz” demeye getiriyor.

*

Eğer “oy veren vatandaşlar“ın “iktidar”ın politikalarını desteklemesi vacipse, söz konusu “iktidar“ın o politikaları izlemesi evleviyetle vacip olur.

Akparti’nin izlediği politika ise, İslam açısından, en iyi ihtimalle, hak ile batıl’ın telfikinden/birleştirilmesinden ibaret..

Bunun değil vacipcaiz olması bile söz konusu olamaz.

Aslında burada telfikten söz etmek bile gereksizdir. Hakkın, batıl’ın emrine verilmesi söz konusudur.

Bu da, açıkça haramdır.

Hayrettin Karaman fıkhî gözbağcılık ve hokkabazlık sergileyip “vacibi tamamlayan”dan söz etmek yerine “haramı tamamlayan” sapmalardan bahsetme dürüstlüğünü göstermeye ne zaman başlayacak?

Galiba bu gidişle bunu sadece mahşerde yaptığına şahit olabileceğiz.

*

Türkiye’deki sözde özgürlükçü anayasal düzenin İslamî bir siyasal harekete izin vermediğini hepimiz biliyoruz.

Bu yüzden Erbakan, Millî Görüş ve Adil Düzen gibi tevriyeli ve tevilli ifadeler kullanıyordu.

Erdoğan ise, kendi siyasal hareketini “Millî Görüş gömleğini çıkardığını” söyleyerek başlattı.

Batı tipi “muhafazakâr demokrasi“yi savunduğunu söyledi.

Laikliği benimsediğini ilan etti.

Din devletini (İslam devletini) savunmadıklarını, din devletinin çağının geçtiğini ileri sürdü.

Din milliyetçiliğinin (İslam milliyetçiliğinin) ayaklarının altında olduğunu söyleme cüretini gösterdi.

Aziz Atatürk vurgusu yapmaya, onu “tüm yönleriyle kucaklama”dan söz etmeye başladı.

Üstüne üstlük, rejim yanlılarına, parti olarak gizli gündemlerinin bulunmadığı yönünde açıkça teminat verdi.

Düzenle ya da rejimle bir sorunları bulunmadığı yönünde güvence sundu.

Fakat bu arada, devlet ile milleti barıştırma adı altında, başörtüsüne kısmî özgürlük, imam hatip liselerine eşit haklar tanınması, okullarda Kur’an ve siyer derslerinin okutulması gibi müslüman halkı da memnun eden adımlar da attı.

Bu sayede, dinî hassasiyeti bulunan kesimlerin desteğini almayı sürdürdü.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s. ile ilk müslümanların Mekke’de neler yaşadıkları bilinmektedir.

Öyle bir boykota maruz kaldılar ki, bir ara onlarla bütün sosyal ve ekonomik ilişkiler kesildi, açlıktan ağaç yapraklarını yemek zorunda bile kaldılar.

Halbuki Mekke ileri gelenleri Peygamber Efendimiz s.a.s.’e “iktidar” olma fırsatını sunmuşlardı.

Said Ramazan el-Butî’nin Fıkhu’s-Siyre‘sinden okuyalım (çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, s. 126-8):

… Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, davetin seyri konusunda lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve nihayetinde hedefin, hakikate ulaşmak diye, her gördüğün yol ve sebebe sarılma yetkisini sana Şeriat koyucusu verdi mi? Hayır! Gerçekten İslam şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebep ve yollara başvurmayı da emretmiştir. O halde Allah’ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli bir yolun dışında; Allah’ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin hakkın değildir. Siyaset-i Şer’iyye ve hikmetin kabul gören birçok anlamları vardır. Fakat, sadece meşru kılınan sebep ve vasıtaların hududu dahilinde olması gerekir.

Az önce yaptığımız nakiller buna delildir. Resulullah’ın, Kureyş’in ileri gelenlerinden gelen başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabul etmesi, liderliği ve başkanlığı kendinde toplayarak, ileride bunu İslam davetinin gerçekleşmesinde araç olarak kullanması, [fıkhî derinlikten uzak yüzeysel bir bakışla] siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle de sultan ve hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesinin olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ideoloji ve ekol sahiplerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerini ve ekollerini kabul ettirebilmek için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geçirme fırsatını kullandıkları bir gerçektir.

Fakat Resulullah s.a.s. böyle bir siyasete girmeye ve bunu davası için bir araç olarak kullanmaya asla razı olmadı. Çünkü, bu bizzat davetin prensiplerine aykırı düşer.

Böyle bir tutumun, siyaset ve hikmet türlerinden telakkisi (sayılması) caiz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık olan ile yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Davalarında sadık olanlar, ismi [sözde] hikmet ve siyaset olan [ilkesiz] geniş bir yol üzerindeki gözbağcılarla ve deccallarla karşı karşıya kalırlardı.

Şüphesiz ki, bu dinin felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullanmada doğruluk ve şeref kaideleri üzerinde kurulmuştur [Makyavelist fırsatçılığı, yalancılığı, aldatmayı kabul etmez]. Nitekim gayeyi ancak doğruluk, şeref ve kelime-i Hak [hak söz, batıl sözler değil] kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i Hak, şeref ve doğruluk prensiplerinin tayin ve tespit etmesi gerekir [Gayenin sözde ulvîliği, güya bu gayeye yardımcı oluyor diye, araçların süflî olmasını kabul edilebilir hale getirmez].

Bundan dolayıdır ki İslam devletinin sahipleri, birçok hal ve durumlarda fedakârlık ve cihada mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin vermez [tehdit ve tehlikelerden kurtulmak için eğilip bükülemezler, saldırılara göğüs germek zorunda kalırlar].

Davette “hikmet” prensibinin, sadece davetçinin işini kolaylaştırmak veya meşakkat ve felaketleri bertaraf etmek için meşru kılındığını sanmak yanlıştır. Bilakis davette hikmetin (siyasetin) meşruiyetindeki sır sadece [Şeriat’in izin verdiği sınırları taşmadan] insanların akıl ve fikirlerine en uygun gelen yolları denemekten ibarettir [yoksa kolaylık var diye yanlış ve batıl araçlara yönelinmez]. Bunun anlamı şudur: Durumlar farklılaşır ve davet yolunun önüne, karşı çıkma ve yoldan alıkoyma gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet sadece savaş için araç gereç hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur [ya da hicret etmek, hicret imkânı yoksa sabır ve sebatla kendi davanı sahiplenmeye devam etmek olur. Gömlek çıkarıp davanı terk etmek, “davet yolunun önüne çıkan engeller” karşısında teslim bayrağı çekmek, Türkiye’de bazılarının laikliği savunmaya başlaması gibi o engelleri benimseyip savunmaya başlamak, küfür düzenine biat etmek, siyasal düzeyde İslam’ı savunmayacağı yönünde kâfirlere güvence vermek değil]. Gerçekten hikmet, ancak birşeyi yerli yerine koymak demektir [Küfür ayaklar altına alınır, hak ise yüceltilir]. Hikmet ile hilecilik ve teslimiyetçilik arasındaki fark işte budur. …

Özet olarak diyebiliriz ki; bir müslümanın, İslam’ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi birini değiştirmeye veya davet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında, Şeriat’ın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü hikmete; ancak Şeriat’ın hudutları, prensipleri ve ahlâkî kaideleri dahilinde sınırlandırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu takdirde hikmet olarak itibar olunur.


E-KİTAP: CUMHURİYET İLAHİYATÇILIĞI: TEFAKKUHSUZ FIKIH

 

https://www.academia.edu/100952239/Cumhuriyet_%C4%B0lahiyat%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Tefakkuhsuz_F%C4%B1k%C4%B1h

 

CUMHURİYET İLAHİYATÇILIĞI:

 

TEFAKKUHSUZ FIKIH


 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: sünnetsİz ehl-İ sünnet

İSLAM’DA RECM VAR MIDIR, YOK MUDUR? 5

İŞİTMEYEN ÖLÜLER 8

ŞEFAAT MESELESİ 14

NEDEN “ŞEHİT KORONALILAR” DEĞİL DE, “ŞEHİT SAĞLIKÇILAR”? 27

ADALETİN MUTLAĞI VE İZAFÎSİ 35

 HAYRETTİN KARAMAN, TEKFİR VE “SÜRGÜN İNEK” 37

YÜZYILIN HİZMETİ 52

 “SANA NE, BOŞ VEER” FIKHI 56

 

İKİNCİ BÖLÜM: MEZHEP VE İÇTİHAT

KAVGANIN PERDE ARKASI VE PERDE ÖNÜ 70

"USÛL, USÛL" DİYEREK USUL USUL USÛL'Ü KATLETMEK ("NEREDEYSE GÖKTEN BAŞIMIZA TAŞLAR YAĞACAKTIR!") 77

BÖLÜCÜ AVINDA 85

HAYRETTİN KARAMAN “FIKIH USÛLÜ”NÜ GERÇEKTEN BİLİYOR MU? 92

ÜÇ İHTİMAL 99

ÇOK KAFA YORMUŞ AMA ANLAMAMIŞ 105

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: CEMAATLER, TARİKATLAR, KURUM KURUM KURUMLANAN KURUMLAR

KOLAY DİNİN YORGUN DİNCİ VE DİNDARLARI 109

DİNDAR BİLİNEN CAMİADAKİ “GİZLİ GÜNDEM”LİLER 117

TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK 122

HOCALAR ŞEYHLER TAMAM.. PEKİ YA SİYASETÇİLER? 131

NEREYE NASIL DAVET? 146

NESEBİ SAHİH OLAN VE OLMAYAN ÂLİMLER 152

BİR ZAMANLAR ABANT’TA 160

UYARI VE MÜCADELE 165

UYARDIN DA NİYE KİMSENİN HABERİ OLMADI? 169

PARTİLER, LİDERLER VE MOLLALAR 171

HAYRETTİN KARAMAN VE TASAVVUF 175

HAYRETTİN KARAMAN VE FETÖ 180

DİNLER ARASI DİYALOG VE MEDİNE SÖZLEŞMESİ 182

 *

DİNLER ARASI DİYALOG VE MEDİNE SÖZLEŞMESİ

 

Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısında şunları söylüyordu:

Medine Vesikası bir toplumun şahsında Peygamber Efendimiz’in ümmete uygulamak üzere düzenlediği ilk anayasadır. Bugün etnisiteler arasında olan çatışmalar, kavgalar o dönemde kavimler, kabileler arasında sürüyordu, Medine Vesikası’nı kabul edenlerin arasında Yahudiler, Hıristiyanlar ve hatta müşrikler de vardı, fakat üst yetki sahibi Hz. Muhammed (s.a.) idi. Vesika bu topluluğun tamamı için “ümmet” ifadesini kullanıyordu. Burada “ümmet” bir siyasi birliği ifade ediyordu, ama bu birliğe katılanların dinleri ne olursa olsun onlara ümmet diyor ve aynı zamanda “bütün insanlığa gönderilmiş başka bir peygamber olmadığı ve olmayacağı” için potansiyel olarak [müslüman] ümmete dahil olan diğerlerini de kapsıyordu.

Bu ifadeler yeterince açık değil. Karaman’ın aşağıdaki sorulara cevap vermesi gerekiyor:

1. “Bilimsellik”, bir konu hakkında hüküm verirken, konuyla ilgili bütün verilerin dikkate alınmasını gerekli kılar. Eldeki verilerin sadece bir kısmını kullanarak çok sayıda farklı yorum üretmek mümkündür. Bu nedenle, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in hayatının sadece bir bölümünü dikkate almak, İslam’ı tam anlamayı sağlamaya yetmeyecektir; bütün bir hayatına bakmak gerekir.

Bu açıdan bakıldığında şu soruyu yöneltmek gerekir: Allah celle celalühu, “Medine Sözleşmesi” ile İslam’ı “tamamlamış”, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vazifesi de böylece sona mı ermiştir ki “örnek” olarak ısrarla bu uygulama gündeme getiriliyor?

2. Medine Sözleşmesi, Müslümanlar’la Yahudiler’i eşit konuma mı getiriyordu, yoksa Yahudiler “tabi” durumunda mıydı? Şu madde (ilk madde) ne anlama geliyordu:

“Bu, Peygamber Muhammed (a.s.) tarafından, Kureyşli ve Yesribli Mümin ve Müslümanlar’la onlara bağlanmış ve katılmış olanlar ve onlarla birlikte savaşanlar arasında yazılan bir yazıdır (belgedir).”

(Asım Köksal, İslam Tarihi, C. 8, s. 174.)

3. Yahudiler’in Müslümanlar’a katılıp bağlanması bir “tâbilik” olarak görülmeyecekse, Medine Sözleşmesi’ni küçük ölçekli bir uluslararası anlaşma kabul etmek gerekir. Aslında durum buydu, fakat Sözleşme, Yahudiler’e Peygamber Efendimiz s.a.s.’in izni olmaksızın birilerine savaş açma hakkı tanımıyordu.

Bu sözleşmede, Müslümanlar’ın tabi olmak zorunda olduğu Kopenhag kriterleri türünden hükümler de yoktu, AİHM gibi Yahudiler’e yargı yetkisi veren maddeler de.

Tam aksine hakem olarak Allah ve Resulü gösteriliyordu. Bununla birlikte Yahudiler, Sözleşme yapıldığı sırada o kadar da güçsüz değillerdi ve Peygamber Efendimiz s.a.s. onlara herhangi bir atıfette bulunmuyordu. Onların daha önce sahip olmadıkları ve Peygamberimiz s.a.s. tarafından kendilerine verilmiş hiçbir hak yoktu.

Nitekim daha sonra Peygamber Efendimiz s.a.s. Yahudiler’e Sözleşme’yi çiğnemeleri nedeniyle savaş açtı ve Medine’de Yahudiler “bir anlaşmanın tarafı olma” konumunu yitirdiler.

Soru şu: Peygamber Efendimiz s.a.s. neden yeni bir Medine sözleşmesi ile onlara haklar tanımadı da topraklarını ellerinden aldı?

4. Peygamber Efendimiz s.a.s., kendisiyle görüşmek üzere gelen Necran Hristiyanları ile başlangıçta neden diyaloğa girmedi? Misafir oldukları halde neden yüzlerine bile bakmadı?

5. İslam, puthaneleri mescitlerle birlikte koruma altına mı almaktadır? Peygamber Efendimiz s.a.s. neden Hz. Ali’yi 150 kişi ile Tayy kabilesinin putu Füls’ü yıkmaya gönderdi? (Köksal, C. 16, s. 103.)

6. Taifliler’in temsilcileri Peygamber Efendimiz’le Medine’de anlaşma yaptıklarında, Rabbe (Lât) putunun üç yıl müddetle yıkılmaması teklifleri neden kabul edilmedi? Onların iki yıl, bir yıl ve bir ay şeklindeki yeni önerilerine niçin hayır denildi? Puthanenin varlığına niçin müsaade edilmedi?

7. Berâe Suresi ile müşriklere hangi mesaj verilmiştir:

“Bu, müşriklerin içinden (kendileriyle) anlaşma yaptıklarınıza karşı Allah ve Resulü’nden bir ültimatomdur/ihtardır. Ey müşrikler! Haydi, yeryüzünde dört ay daha güvenlikle dolaşın!....” (Tevbe, 9/1-2)

8. Peygamber Efendimiz s.a.s. vefatı yaklaştığında neden “Arap Yarımadası’nda (başka bir rivayette: Arap toprağında) iki din bırakılmayacaktır” (Köksal, C. 18, s. 31) buyurmuştur? (Bu rivayet, Medine Sözleşmesi’nden daha az kuvvetli değildir. Ayrıca, daha sonraki döneme aittir.)

Ve yine neden Üsame bin Zeyd r.a.’i görevlendirmiş ve, “Ey Üsame, Allah yolunda, Allah’ın ismiyle savaşa çık! Allah’ı inkar edenlerle çarpış!...” buyurmuştur?

9. İmam Şatıbî, ibadetler için aslî ve talî maksatlar ayrımı yapar. Talî maksatlar, ancak aslî maksadı güçlendirdikleri oranda geçerli olurlar.

Mesela namazın aslî maksadı Allah’a kulluktur; Cennet arzusu ise bu aslî maksadı güçlendiren bir talî maksat olarak makbuldür. Riya ile kılınan namaz, aslî maksadı ortadan kaldıran bir maksada yaslandığı için merduttur.

Peygamberlerin asıl maksadının Allah’ın vahdaniyetini bildirmek ve insanları şirkten kaçındırmak olduğu açıktır. O halde neden Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şirke karşı verdiği mücadeleye değil de, sanki “demokrasinin kurucusu ve laikliğin bekçisiymiş gibi”, daha çok onun din hürriyetine verdiği öneme dikkat çekiliyor?

Dinde zorlama olmaması, putperestliğe saygı gösterilmesi anlamına mı geliyor?

10. Bakara Suresi’nde sözü edilen “bakara”nın kurban edilmesi ile ilgili olarak Elmalılı şunu söylüyor: Mısırlılar Apis öküzüne tapmaktaydılar. Yahudiler de bundan etkilenmişlerdi; buzağı olayı da bunu göstermektedir. Bakaranın kurban edilmesi emredilerek, Yahudiler’in kutsallaştırdıkları ve kurban edilemez saydıkları bir varlık gözden düşürüldü.

Bugüne gelirsek, bugünün kutsal inekleri daha soyut varlıklar. Millet iradesi/çoğunluğun arzusu bir put mesela. Bugünün yükselen değerleri/moda söylemleri, Apis öküzünün mübarekliği değil, başka şeyler.

Günümüzde, kimin neyi savunduğunu, ne demek istediğini çoğu zaman anlamak mümkün olmuyor. Kimileri müslümanları laik ve demokrat olmaya çağırıyor, tuzu kuru ve dünyası yerinde kimileri de, zekat gibi malî bir ibadetin ekonomik niteliğini unutarak ve Bakara Suresi’nin daha başında infak etmenin müttekîlerin sıfatlarından olduğunun belirtildiğini akıllarına getirmeyerek, hayalî ve hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek “ihtiyaçsız; yemeden içmeden yaşayan” bir müslüman birey icat ediyorlar.

Tuzu kuruların böylesi ihtiyaçsız müslüman bireylere ihtiyaçları var; çünkü böylece kendileri büyük malî imkanları sözümona moderniteye karşı cihat için, tebliğ için, entelektüel donanım için, İslam sanatları için gönüllerince kullanabilir, yoksul kitlelere de kanaat dersleri verebilirler. Yoksul halk bilgi bakımından da kanaatkâr olmalı ki, doğru yanlış ne söylenirse dinlesin. Onlar cahilliğe kanaat etsinler, fakat konuşup yazanlar asla konuşup yazma konusunda kanaatkâr olmasınlar.

Soru şu: Bugün acaba mücadele edilmesi gereken tutum ve uygulamalar, Samirî’nin buzağısı, Taifliler'in putu mu, yoksa birilerinin demokrasi ve laiklik, fikir ve entelektüel donanım adı altında pompalanan heva ve hevesleri mi?

“... sana gelen bunca ilmin arkasından tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz sen de zalimlerden olursun.” (Bakara, 2/145)


TÜRK BAYRAĞI, TÜRKİYE BAYRAĞI

 



Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nu vefatının ardından rüyamda görmüştüm.

Ayakta duruyor haldeydi, fakat hastaydı.

Ayrıca, rüyama göre, İsmailağa Cemaati’nin şeyhi Mahmud Efendi’den (ve cemaatinden) kendisi için bir şey yapmalarını istemiş veya bekliyor durumdaydı. (İstediği veya beklediği şey dua etmeleri de, hayır hasenat yapmaları da, Kur’an okumaları da olabilir, ne olduğunu aradan zaman geçtiği için unuttum.)

İmam Nablusî, rüya tabiri kitabında “Ölünün hasta olduğunu görse (hasta olduğu görülse), o ölünün kendisi ile Allah c. c. arasında olan şeylerden mes’ul olduğuna delalet eder” diyor.

Yazıcıoğlu’nun Allahu Teala’ya karşı nelerin hesabını vermek zorunda olduğunu bilemem, fakat şunu biliyorum, bütün dindarlığına ve hamiyyetine rağmen şu ırkçılık konusunda tam ve açık bir tavır sergileyememişti.

2002 yılında onların haftalık gazetesi Hür Gelecek’te sekiz dokuz ay kadar yazmış ve özellikle milliyetçilik konusu üzerinde durmuştum.

Bu yazılarıma Şehsuvaroğlu adlı sazende fikirle değil küfürle cevap vermeye kalkışmıştı.

O zaman Muhsin Bey, ahiret mesuliyetini düşünerek hareket etmemiş, konjonktüre ve parti içi dengelere göre davranmıştı. Gazetenin sahibi konumundaki ismin bana söylediğine göre, “Seyfi Bey’in yazılarına benim itirazım yok fakat parti tabanı kaldıramıyor” demiş bulunuyordu.

*

Bunları yazmamın nedeni, BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin bayrak konulu açıklamaları.

Destici, bir başka partinin Kürt kökenli genel başkanının "Türk bayrağının ismi bana problemli geliyor" açıklaması için NTV ekranında şöyle celalli ifadeler kullanmış, esmiş gürlemiş:

“Reddediyorum, Kabul etmiyorum. Bizim ay yıldızlı bayrağımız Türk bayrağıdır. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin bayrağıdır. Çünkü devletimizi temsil etmektedir. Ona yeni isim aramak kabul edilemez, doğru bulmam. Bunu çok açık ve net bir şekilde ifade ediyorum.”

İki tarafın hassasiyeti de aslında anlamsız..

Çünkü Türk bayrağı demekle Türkiye bayrağı demek arasında bir fark yok.

Türkiye kelimesi “Türklük” anlamına gelir. Ha Türk bayrağı demişsin, ha Türklük bayrağı, değişen ne?!

Evet, Türkiye kelimesi Türklük anlamına gelir, Nakşibendiye’nin Nakşibendîlik anlamına gelmesi gibi..

Cerrahiyenin cerrahlık anlamına gelmesi gibi..

Sıhhiyenin sıhhîlik anlamına gelmesi gibi..

Kırtasiyenin kırtaslığı/kâğıtlığı ifade etmesi gibi..

Narenciyenin narenclik (narenç türünden olma) demek olması gibi..

Evet, Türkiye, Türklük demektir.. Ha Türk bayrağı demişsin, ha Türkiye (Türklük) bayrağı, farkı ne?!

*

Türk bayrağına Türklük bayrağı (Türkiye bayrağı) diyerek bir Kürt’ün de sahip çıkmasına bir Türk'ün memnun olması gerekirken şunun verdiği tepkiye bak!

İnsan kötü niyetli olsa buna “ihanet” adını takabilir, fakat ihanet değil, aptallık..

Ve ırkçı cahillik..

Hayat tecrübem bana şunu öğretti, müsbet milliyetçilik diye bir laf ve bunun edebiyatı var, fakat müsbet milliyetçilik diye bir şey yok.

Irkçılığın müsbeti olmuyor.

Milliyetçilik; cahillik, kitlesel/kolektif bencillik, enaniyet, gurur, kibir, tekebbür, büyüklenme ve narsisizmden ibaret.

Müsbeti böyle cahillikler ve akılsızlıklar yaparsa menfîsi ne yapmaz!.

Evet insan, Destici gibilere bakınca şunu söylemekten kendisini alamıyor: “En akıllısı Deli Bekir, o da zincirde yatur.”

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...