E-KİTAP: EHL-İ BEYT VE MUAVİYE R. A.

 

https://www.academia.edu/100413350/Ehl_i_Beyt_ve_Muaviye_R_A


EHL-İ BEYT

VE

MUAVİYE R. A.

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ALEVÎLİK HZ. ALİ’Yİ SEVMEKSE…” LAFINDAKİ İSTİKAMETSİZLİK VE OMURGASIZLIK 3

MEHDİ VE MUAVİYE R. A. 6

İBN ARABÎCİ TASAVUFÇUDAKİ ŞİÎLİK 18

HZ. MUAVİYE VE EHL-İ BEYT 29

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ 36

GEÇMİŞİ BIRAK, YÜREĞİN YETİYORSA BUGÜNLE HESAPLAŞ! 45

PEMBE GÖZLÜKLÜ 48

BİR DE BEN HATIRLATAYIM 50

MEVLÂNÂ’DAN ŞİA’YA CEVAP 53

ŞİÎLİK FANATİZMİ 60

TEKFİRCİNİN PAPAZ KARDEŞLERİ 65

KILIÇDAROĞLU’NUN ÖNERDİĞİ KİTAP 70

*

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ

 

Prof. Hayrettin Karaman, “sahih İslam” hassasiyeti sergilemesiyle iştihar etmiş bir adam..

İslam’ın “sahih”liğini öyle dert edinmiş ki, sırf bu yüzden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vahiy kâtipliğini yapmış, Hz. Ömer’in de liyakat sahibi olduğunu düşünerek vali olarak atamış olduğu Muaviye r. a. gibi bir sahabîye, “Rasulullah s.a.s.’in ashabıdır” demeden, yer misin yemez misin babından dayıyor sopayı..

Mesela “İslam bir tanedir” başlığını taşıyan (Yeni Şafak, 27 Şubat 2014) yazısında şöyle diyor:

"Muaviye b. Ebu Süfyan’dan itibaren, Peygamber (s.a.)’in ifadesiyle ‘acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan’ saltanat düzeni başlamış, bu düzende devleti yönetenler ile onlara uyum gösterenler sahih İslam’dan sapmışlardır."

Muaviye r. a., sahih İslam'dan sapmışmış..

Yani sapıkmış..

"Sahih İslam"la bir ilgisi yokmuş..

Onunki "sahih olmayan İslam"mış.. İslam’ı gayrisahihmiş..

Bunu yazan adam, Yeni Şafak'taki köşesinde zamane düzenperestlerinin hatırı için periyodik biçimde "Ehl-i kıble tekfir edilmez" diye tepinen adam..

Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun" diyen Erdoğan'a toz kondurmayan adam..

Demek ki inandığı "sahih İslam" böyle birşey..

*

Kurnaz Hayrettin bey, “Peygamber (s.a.)’in ifadesi”ni neden tam olarak aktarmıyorsun?..

İşine gelmediği için mi?..

Hayrettin bey yerine biz, söz konusu hadîsi aktaralım:

“Nübüvvet içinizde, Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat/bir krallık/zalim yönetimler başa gelir; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” buyurdu ve sonra sustu. (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned,  4/273)

Hafız el-Heysemi; “hadisi, Ahmed b. Hanbel, Bezzar -daha tam-, Taberanî -bir kısmını- rivayet etmiştir; Ravileri sikadır.” diyerek hadisin sıhhatine hükmetmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226) Beyhakî de aynı hadise yer vermiş ve herhangi olumsuz bir beyanda bulunmamıştır. (bk. Beyhakî, Delailu’n-nübüvve, 7/413)

[Mustafa Çelik, “Hilafet Allah’ın vaadi, Peygamberin müjdesidir”, Yeni Akit, 3 Mart 2021; https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-celik/hilafet-allahin-vaadi-peygamberin-mujdesidir-35136.html]

Burada, en son gelecek olan peygamberlik tarzında hilafetMehdî’nin hilafeti olarak yorumlanmıştır.

İkinci olarak, buradaki meliklik (mülk/hakimiyet) kelimesi, “yönetimin babadan oğula geçmesi”ni değil, bir yönetim tipini ifade ediyor.

Üçüncü olarak, hadiste geçen ve “ısırıcı bir saltanat” diye tercüme edilmiş bulunan “mülkün adûdun” tabiri (Ki Karaman “acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan” diye çeviriyor) izaha muhtaçtır.

Nitekim, merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı kitabında bu kavram etrafında pekçok açıklamada bulunuyor (s. 81-90).

*

Merhum Ömer Nasuhi Hoca’nın yazdıklarını bir tarafa bırakıp kendimiz düşünelim..

Hadîsten anlıyoruz ki, “ısırıcı” (adûd) meliklik (mülk/hakimiyet sahipliği, hükümranlık, egemenlik, hâkim olma) ile ceberût (cebrde, zorlamada bulunan, zorba) meliklik/hakimiyet/sulta/egemenlik aynı şey değil.

Zorba/baskıcı olmayan bir “ısırıcılığı” nasıl yorumlamalıyız?

Isrıcı meliklik tabiri, baskıcı ve zorba (ceberut) olmasa da, sen ona yaklaşınca ya da o sana yaklaşınca kendisinden emin olamadığın, ummadığın bir zamanda seni ısırabilen bir rejimi akla getiriyor.

En doğrusunu Allahu Teala bilir.

Ceberut (baskıcı ve zorba) rejimin elinden ise uçan kaçan kurtulamaz.

Mesela “Şu şapkayı başına koyacaksın, koymazsan asarım” der ve asar.

Eğer onun resmî ideolojisini benimsemiyorsan sana fikirlerini insanlara her türlü kanalı kullanarak serbestçe ve etkili bir biçimde anlatma ve o doğrultuda örgütlü çalışma yapma imkânı vermez.

Öncelikle onun örgütlenme (dernek, vakıf ve parti kurma) ile ilgili yasalarına uyman, yani rejime biat etmen, onun getirdiği sınırlamalara ve yasaklara uyman gerekir.

Fakat bu da yetmez, “gizli” niyetler taşımadığından emin olmak isterler, şayet senden şüphelenirlerse takip ve tacize uğrarsın.

Kumpasa da uğrayabilirsin.. Yanına yörene adam yerleştirir, onlara birtakım uygunsuz işler yaptırırlar, sonra da onları bahane edip senin icabına bakarlar. (Alparslan Kuytul’un durumu biraz buna benziyor gibi.)

Diyelim ki, bu oyunlara da gelmedin.. Başın yine dertten kurtulmaz..

Misal, Nurettin Yıldız..

Odatv’nin 17 Nisan 2023 tarihli bir haberi şöyleydi:

Nurettin Yıldız’ın sicili kabarık… Tek adliyede 934 dosya… Odatv, şikâyet maddelerine ulaştı

Odatv, Nurettin Yıldız hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan şikâyet sayısına ulaştı.

Sicili kabarık çıkan Nurettin Yıldız’ın İstanbul’daki tek adliyede 934 dosyası var. 

Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız, kendisine yönelik eleştiri ve sözlerle ilgili sık sık adliyeye başvuruyor.

Ancak bugüne kadar Nurettin Yıldız hakkında kaç kişinin şikâyetçi olduğu bilinmiyordu.

Odatv, bunu araştırdı. 

İstanbul’daki 9 adliyeden sadece birindeki şikâyet sayısı Nurettin Yıldız hakkındaki rahatsızlığı gösterdi.

TEK BİR ADLİYEDE 934 SUÇ DUYURUSU

Nurettin Yıldız hakkında, sadece İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na toplamda “934” adet suç duyurusu yapıldı.

Yapılan suç duyurularının büyük bir kısmı, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”, “Hakaret”, “suç işlemeye alenen teşvik”, “suçu ve suçluyu övme” gibi suçlamalardan oluşuyor.

MİLLETVEKİLLERİ, SİYASİ PARTİ TEMSİLCİLERİ, STK’LAR

Nurettin Yıldız’ı savcılığa şikâyet edenler arasında milletvekilleri, siyasi partilerin temsilcileri, kadın ve çocuk dernekleri ile sivil toplum kuruluşları yer alıyor. 

Öyle ki, bazı davalarda mahkemeler de Nurettin Yıldız hakkında suç duyurusu yapıyor. 

ODATV YAZMIŞTI

İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde şikayetçi olarak yer alan Nurettin Yıldız’ı davanın hakimi de şikayet etmişti. Bu davayı ve hâkimin suç duyurusunu kamuoyu Odatv haberiyle öğrenmişti. 

(https://www.odatv4.com/guncel/nurettin-yildiz-in-sicili-kabarik-tek-adliyede-934-dosya-odatv-sikyet-maddelerine-ulasti-280948)

*

Görüldüğü gibi, Resulullah s.a.s., demokrasiden, cumhuriyetten bahsetmiyor.

Hilafetin yerini “ısırıcı hükümranlığın” alacağını, onu da “zorba” bir rejimin takip edeceğini bildiriyor.

Bu hadîs-i şerife göre, günümüz İslam dünyasında bütün yönetimler (Şeriat’ten saptıkları oranda) zorba/ceberut/baskıcı rejimlerdir.

Sadece “adûd” olsalar öpüp başımıza koyacağız.

Evet, görünüşte bir hürriyet vardır, fakat bu, resmî ideolojiye biat edenlere özgüdür.

Şayet resmî ideoloji ile aranız iyi değilse, kimi zaman açık, kimi zaman da “örtülü” yöntemlerle sizinle mücadele edilir.

Bu zorba rejimlerin, görünüşteki “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” edebiyatları, “özel yasalar”a tâbi, bir başka deyişle başına buyruk ve sorumsuz hareket etme imkânına sahip gizli servis faaliyetleri ile lime lime, delik deşik edilir.

Kimse de birşey yapamaz.

*

Resulullah s.a.s. ceberut derken doğru söylemiştir. Bugünkü yalancılar ise, bize hukukun üstünlüğü, hukuk devleti vs. edebiyatı yapıyorlar.

Bizim kurnaz müçtehit Hayrettin bey, acaba neden, Hz. Muaviye’ye “laf çakmak” için hadîse müracaat ederken, söz konusu hadîsin günümüzü de ilgilendiren kısmını atlıyordu?

Unutkanlıktan mı?

İmdi, şunu biliyoruz ki, Muaviye r. a.’in idaresi özü itibariyle meliklik olsa da, o, “hilafete karşı melikliği” savunmuyordu.

Hilafeti savunuyordu, ve kendisinin otoritesinin, halife olmasından, halife sıfatıyla biat almış bulunmasından kaynaklandığını söylüyordu.

Oğlu Yezid için biat sözü alırken de “Hilafeti bırakalım, artık meliklik düzenine geçiyoruz” demiyordu.

Ancak, şeklen hilafet sistemi devam ediyor olsa da, olayın özü itibariyle ortaya bir meliklik çıkmış bulunuyordu.

Bu kadarı, Muaviye r. a.’i ve ona tabi olanları “sahih İslam”dan sapmış olarak görmek ve göstermek için yeterli değildir.

Onların durumunu “günahkârlık” olarak nitelendirseniz bile bundan hareketle “sahih İslam”dan sapma suçlamasında bulunamazsınız.

Ayrıca bu meliklik durumunu “mutlak” olarak zulümle eşdeğer de göremezsiniz.

Meliklik (mülk) mutlak olarak zulüm anlamına gelmez.

Nitekim Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf’un şöyle dua ettiği belirtiliyor: “Rabbi kad âteytenî mine’l-mülki…” “Rabbim bana mülkten/meliklikten (nasip) verdin…”

*

Söz konusu hadiste “Emevîler (Ümeyye oğulları) hilafeti melikliğe çevirirler, böylece sahih İslam’dan sapar zulmederler, ardından amcam Abbas’ın torunları ve daha sonra da Türkler’den Selçuk’un ve Osman’ın nesli işi tekrar hilafete döndürürler” buyurulmuyor.

Eğer Muaviye r. a. için “İdaresi meliklikti, meliklik de zaten zulüm ve sahih İslam’dan sapma demektir” hükmünü verirseniz, aynısı Abbasîler, Selçuklular ve Osmanlı için de geçerli olur.

Onların da, “ısırıcı melikliği” sürdürmek suretiyle sahih İslam’dan saptıklarını kabul etmeniz gerekir.

Fakat, o yönetimlerin sahih İslam’dan saptıklarını söylemek için bu kadarı yeterli olmaz.

Sahih İslam’dan sapmakla suçlayabilmeniz için, adamın İslam’ın hükümlerini (yönetimle ilgili olsun olmasın) reddediyor olması gerekir.

Mesela Osmanlı, babadan oğula bir saltanat sistemini sürdürmüş ve kendisini halife ilan etmiş olmakla sahih İslam’dan sapmış olmaz, fakat uyguladığı sistemin tam anlamıyla İslamî olduğunu, İslam’ın istediği yönetim biçiminin tam da kendilerinin yaptığı uygulama olduğunu savunduğu zaman sapmış olur.

*

Şimdi gelelim bugünkü, adları cumhuriyet olan zorba (kanla ve içi boş irfan edebiyatıyla kurulan kanlı) diktatörlük rejimlerine..

Bunların cumhuriyet ve demokrasi masallarının hadîs-i şerifteki karşılığı “ceberut/zorba meliklik/hükümranlık” demek oluyor.

Birçok ülke bu zorbalığa bir de “laiklik” (siyasal dinsizlik) ekliyor.

İmdi ey Hayrettin Karaman, senin liderin Erdoğan’ın kalkıp Mısır ve Tunus’a gittiği zaman “Maşallah bizim Türkiye gibi dinsiz devlet değilsiniz, resmî dininiz İslam, bunun kıymetini bilin, İslam’ı tam ve sahih biçimde uygulayın” demek yerine “Şeriat’i bırakın, laik olun!” demiş olması, “sahih İslam”da neye tekabül ediyor?

Haydi bunun itikadî ve fıkhî hükmünü söyle!

Muaviye r. a. gibi ölmüş bir zat hakkında atıp tutmak kolay..

Vay “sahih İslam” edebiyatçısı vay!

*

Gelelim Hayrettin beyin bir başka yazısına.. Şöyle diyor:

“Hiçbir devlet, içine sızmış ve emri kanunlardan ve amirlerinden değil, devlet dışı şahıslar ve kuruluşlardan alan bir yapıya müsamaha edemez, farkına vardığında bu yapıyı derhal tasfiye eder.”

(“Cemaat, camia ve paralel yapı”, Yeni Şafak, 28 Şubat 2014.) 

Görüyor musunuz kurnaz müçtehit Hayrettin beydeki kıvırma yeteneğini!..

Hayrettin bey, Hayrettin bey, “devlete uyum sağlama”nın bundan daha iyisi bulunur mu?!

Vatandaş, “Hiçbir devlet … müsamaha etmemektedir” bile demiyor, “müsamaha edemez” diye konuşuyor.

Kullandığı dil tasvirî/deskriptif değil, normatif..

Devletten fazla devletçi, kraldan fazla kralcı, sulta sahibinden fazla saltanatçı, diktatörden fazla diktatörcü bir dille konuşuyor.

Sonra da, utanmadan Hz. Muaviye eleştirisi yapıyor.

Yukarıya aldığım cümleyi yazabilmiş birinin, Muaviye r. a.’den bahsetmeye yüzü olamaz!


ŞERİATÇILARI LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) HESABINA TUFAYA GETİRMEK

 


Prof. Hayrettin Karaman’ın bazı yazılarına baktığımızda, onun, Hz. Ali’nin ifadesiyle “hak söz ile batılı kastetme” konusunda uzmanlaşmış olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Yeni Şafak’ta “Anayasa ve laiklik tartışmaları (2)” başlığı altında 8 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan yazısında, lafı Türkiye’deki insanların Şeriat taleplerine getirmişti:

Şeriat düzeni isteyenlerin bu düzeni uygulamaya kendilerinden başlamaları gerekiyor. Önce Müslümanım diyenler gerçek manada ve bütünüyle Müslüman olacaklar, olmak için ellerinden geleni yapacaklar. İşleri, davranışları, işlemleri, hayatları –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olacak. “İslâmî olanı” olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak. Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek. Diyelim ki, yeterli sayıda insanı ikna etmek mümkün olmadı “şiddete, baskıya, silaha sarılarak”, bunun kaçınılmaz sonucu olacak iç savaş ve çatışma çıkararak amacı gerçekleştirme yolunu seçmek de yol değildir. Bırakın bugünün Türkiye’sini ve dünyasını, asırlarca öncesinde bile İslam alimleri (fukaha), İslam’dan sapan yönetimi yola getirmek isyansız ve silahsız olmuyorsa “iç savaş, kargaşa, düzenin bozulması, daha büyük zararlara uğranılması” manasındaki “fitne”ye sebep olmamak için sabredip beklemek gerektiğini söylemişlerdir.”

*

Karaman’ın bu ifadeleri, içinde, pekçok hatayı, bilinçli "saptırma"yı barındırıyor.

Sıralamaya çalışalım.

Bir: Şeriat isteyen insanların işe kendilerinden başlaması öğüdü yerinde, fakat bunu yaparken bir yandan da bütün bir Türkiye için Şeriat düzeni istemeye devam etmelerine bir engel yok. 

Bunu bir hata imiş, bir günahmış gibi dile dolamak, değil bir fıkıhçıya, sıradan samimi bir müslümana bile yakışmaz.

Eylem düzeyinde bu yönde herhangi birşey yapmaları mümkün olmayabilir, fakat zihniyet ve söz düzeyinde bunu her zaman savunmak zorundadırlar. Bu, müslümanlıklarının bir gereğidir.

Aksi takdirde, işe kendilerinden başlama ameliyesini de yapmamış olurlar.

"Ülke için Şeriat isteme" ameline de kendinden başlayacaksın.. Önce sen kendin, "Bu ülkeye Şeriat lazım" diyeceksin..

*

İki: İnsanların Şeriat düzeni talepleri için böylesi bir ön şart getirmek, batıldır.

İnsanın öncelikle kendisiyle meşgul olmak zorunda bulunması sosyal alandaki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

Diyelim ki sen İslam'ı iyi yaşayamıyorsun, günahkâr bir müslümansın, bu, senin başkalarının küfrüne razı olmanı mı gerektirir? Razı olduğun zaman sen de kâfir olursun. 

Aynı zamanda sen günahkârsın diye başkalarının günahına da razı olamazsın.. O zaman onların günahına ortak olmuş olursun, kendi günahlarına bir de başkalarının günahlarını eklersin. 

Sen günahkârsan "Madem ben günahkârım, o halde varsın devlet de, toplum da günahkâr olsun, Allah'ın hükümlerini (Şeriat'i) uygulamayarak Allahu Teala'ya isyan etsinler, tağutların emrine göre hareket etsinler" diye düşünmen mi gerekiyor?!

Üstelik bu ukala adamlar ikide bir "Ehl-i kıble günahından dolayı tekfir edilmez bilmem ne" diyerek ortalığı velveleye vermekten de geri kalmıyorlar.

Ehl-i kıbleye müslümanlığındaki kusurlarından dolayı "ülke için Şeriat isteme" hakkı bile tanımıyorsun, daha ne olsun!

Laikler dinsizlik namına "Sakın Şeriat isteme!" diyorlar, bu uyanıklar da sözde İslam namına aynı lafı tekrarlıyorlar: "Sakın Şeriat isteme!"

"Cümlesinin maksudu bir amma rivayet muhtelif."

Biri sol gösterip yine sol vuruyor, diğeri ise sağ gösterip yine sol vuruyor, hedefte birleşiyorlar.

Laik (siyasal dinsiz) tüzük kardeşliği..

*

Üç: Karaman’ın bu ifadeleriyle zekâsını kötüye kullandığını, (“işe kendinden başlama” kaydı getirerek ve fiilen mümkün olmayacak bir şartı kurnazca ileri sürerek) gerçekte mevcut düzen yanlılarına, statükoya, konformistlere ve eyyamcılara, istediklerini altın tepsi içinde sunduğunu görüyoruz.

Çünkü, Türkiye gibi ülkelerdeki laiklik uygulaması çerçevesinde insanların Şeriat talebinde bulunmadan önce “İşlerinin, davranışlarının, işlemlerinin, hayatlarının –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olması”nı istemek, birincisi kafadan hüküm uydurmaktır.

Bunun dinde yeri yoktur.

İkincisi, bu, gerçekte “kısır döngü” (eskilerin deyişiyle devr-i batıl) anlamına gelir.

Çünkü, şartların neye ne kadar elverdiği hususu, bizzat Şeriat tarafından belirlenmemiş olduğu için (Çünkü şartlar, şu anda ortaya çıkmış şeylerdir, Şeriat çerçevesinde oluşturulmuş şeyler değildir), insanlar arasında tartışma konusu olacaktır.

Birisi, şartlar çerçevesinde elinden geleni yapmış olduğu kanaatine varacak, bir başkası ise, “Hayır, öyle değil” diyebilecektir.

Ancak kurnaz Hayrettin efendinin, böylesi bir itiraza karşı hazırlıklı olduğunu görüyoruz.

Çünkü sözlerini şöyle sürdürüyor:

“‘İslâmî olanı’ olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak.” 

Böylece, kurnaz Hayrettin efendi, meseleyi getirip “olmayacak bir başka şart”a bağlamış oluyor.

Bu heyet nasıl teşekkül edecektir? 

Mesela, Cübbeli Rezalet'e göre, kurnaz Hayrettin efendi, İslam’ı tahrif ve tağyir etmek için mesai sarfeden bir sapık durumundadır. Bir başkasına göre de, kurnaz Hayrettin efendi âlim ve âmildir.

*

Dört: Kurnaz Hayrettin efendiye göre, “Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek”miş..

Bu da, aslında, kurnaz Hayrettin efendinin Müslümanlara eşek muamelesi yapması, “Yaz gelince…” masalları anlatması anlamına geliyor.

“Yeterli nokta” acaba neresidir? Bu da, üzerinde anlaşmanın mümkün olmadığı bir başka tartışma konusu..

İkincisi, İslam’ı doğru anlatmak için, “bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi” şartını getirmek, bir başka devr-i batıl üretmek, meseleyi getirip kısır döngüye bağlamaktır.

İslam’ı doğru anlatmazsanız, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi mümkün değildir.

Öte yandan, Hayrettin efendinin getirdiği şarta göre, İslam’ı doğru anlatmak için de, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesini beklemek zorundayız.

İşte burası, kurnaz Hayrettin efendinin kafasının kısa devre yaptığı yer.. Ya da kafasını şaşırtıcı bir ustalıkla kötülük için kullandığı nokta.

Zekâsını iyi niyetle kullanmadığı için, yaptığı kurnazlık sonuçta kendisini aptal insan konumuna düşürüyor.

*

İslam’ı doğru anlatmak için böylesi bir “yeterli noktadaki sayı” şartını getirmek, kafadan (halk deyişiyle işkembeden) fetva vermektir.

Sadece bu ifadeleriyle bile kurnaz Hayrettin efendinin “âlim ve âmil” insan sınıfına girme hakkını kaybettiğini söylemek mümkün olabilir.

Burada kurnaz Hayrettin efendi karşımıza cehaletin temsilcisi olarak çıkmaktadır, ilmin değil..

Şayet onu âlim kabul edersek, bu takdirde de, ilmini kötüye kullandığını, fasık ve facir olduğunu, bile bile İslam’ı tahrif ve tağyir ettiğini kabul etmek zorunda kalırız.

*

Beş: Bir ülkeye Şeriat’in hâkim kılınması konusunda sadece “sabır” ekolünün görüşüne yer vermek de gerçekte hakikati gizlemektir.

Mesela İmam-ı Azam, İmam Zeyd’i, görüşünün farklılığından dolayı “İslam dışı” olmakla suçlamamıştır.

Burası, içtihat konusu olan, farklı görüşlerin ileri sürülebileceği bir noktadır. İçtihat, içtihadı nakzetmez. 

Kurnaz Hayrettin efendi bu noktayı da gözlerden saklıyor.

İkincisi, "öldürmeden daha beter olan" fitne, tefsir kitaplarında açıklandığı gibi, insanların küfre ve dalalete düşmeye zorlanmaları, İslam’ı ve Şeriat’i tam ve eksiksiz olarak (en azından fikir beyanı düzeyinde) “savunma” imkânının bulunmamasıdır. 

Hayrettin efendinin istediği de tam bu..

Fakat bunu laik (siyasal dinsiz) yasakçılık adına yapmıyor.

Sözde İslam adına yapıyor. "Sen kendini düzelt, laik (siyasal dinsiz) düzenle uğraşma hadsizliği yapma" diyor. 

Bu işi iyi beceriyor, Yaşar Nuri Öztürk türünden adamlar gibi yüzüne gözüne bulaştırmıyor.

*

Altı: Şimdi, asıl meseleye, konunun özüne geliyoruz. 

Mesele, aslında Türkiye’ye Şeriat’in gelmesinin mümkün olup olmaması değil. 

Karaman’ın bu yazısından birkaç hafta önce, bir araştırmanın sonucuna göre, Türkiye insanının sadece yüzde 13’ünün Şeriat yönetimi istediğinin anlaşılmış olduğu medyada haberleştirilmişti.

Gerçekte, bu yüzde 13’ün de, spesifik meseleler söz konusu olduğunda, tam Şeriatçi olmadıkları anlaşılmaktadır.

Daha önce yapılmış benzer bir araştırma, Türkiye’deki “halis” Şeriat yanlılarının oranının yüzde 3 civarında olduğunu gösteriyordu. 

Böyle bir ülkeye Şeriat gelmez ve böyle bir toplum, Allahu Teala’nın nimeti ve rahmeti olan Şeriat’le yönetilme saadetine nail olamaz. 

*

Evet, burada mesele, Türkiye’ye Şeriat’in gelmesi meselesi değildir. 

Mesele, Türkiye’de yaşayan bir müslümanın serbestçe ve özgürce Şeriat talebinde bulunabilme hakkına sahip bulunmasıdır. 

Bugün, doğrudan olmasa bile, dolaylı yollarla müslümanlar bu haktan mahrum bırakılmaktadır.

Aslında, Hayrettin Karaman’ın bu yazısı da, son tahlilde, böylesi hak ihlallerine dolaylı olarak meşruiyet üretme, haklılaştırma ameliyesinin bir parçası durumundadır.

Fakat bunu, Hayrettin Karaman’ın malum derin odaklarla açık, söze ya da yazıya dökülmüş bir anlaşma ile yapmakta olduğunu sanmıyorum.

Ortada zımnî, sözlere dökülmemiş, hal lisaniyle dile getirilen bir uzlaşmanın, bir işbirliğinin mevcut bulunduğu görülüyor.

Hayrettin Karaman, düzen yanlılarının hoşuna gidecek şeyler söylüyor, derin düzenciler de, Hayrettin Karaman’a bu laik düzende “mutlu ve müreffeh, tehlikelerden ve korkulardan azâde” bir hayat sürmesi imkânını bahşediyorlar.

Birbirlerini iyi tanıyorlar. Ciğerlerine kadar biliyorlar.

MİT tarafından bilgilendirilen Kenan Evren, Hayrettin Karaman'a durduk yere Diyanet İşleri Başkanlığı teklif etmiş olamaz.

*

Yedi: Bir başka husus.. Şayet Hayrettin Karaman, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı “Şeriat’e karşı laiklik” propagandasında Erdoğan’a destek vermemiş olsaydı, Türkiye hakkında yazdığı bu ifadelerin bir parçacık da olsa samimiyet taşıdığına inanabilirdik.

Fakat ne yazık ki Hayrettin Karaman, “sıfır samimiyet” noktasında duruyor.

Karaman, Erdoğan’ın söz konusu açıklamalarının ardından Yeni Şafak gazetesinde “Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı kaleme almış, onu aklamaya çalışmıştı. 

Mısır için “şartlar” bahanesinin bulunmadığını bile bile..

Mısır’daki darbeci Sisi bile, Şeriat karşıtı olduğunu söylemiyor. O bile, Erdoğan’ın yaptığını yapmıyor, Şeriat’e karşı laikliği savunmuyor. 

Mısır’ın İhvan öncesindeki anayasası laiklik içermediği gibi, İhvan’a karşı Sisi’nin yapmış olduğu darbe de laiklik adına yapılmış bir darbe değil.

Mısır, laik bir ülke değil, "resmî din"i İslam olan bir devlet.

Zaten Suudi Arabistan ile Selefîlerin Mısır darbesi konusunda bize tuhaf gelen bir tavır içinde olmalarının nedenlerinden biri de, bu noktaydı.. (Burada İhvan’ın zulme uğramış olması ayrı konu.)

Ve, Erdoğan cenapları, böyle bir ülkeye gidip, İhvan’a, şartları umursamadan, Şeriat’i bırakıp laikliği savunmaları tavsiyesinde bulunabilmiş durumda..

Şartlar..

Demek ki, kurnaz Hayrettin efendi, şartlar lafıyla bizi aldatmaya çalışıyor.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...