HOCALAR ŞEYHLER TAMAM.. PEKİ YA SİYASETÇİLER?










Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman, “Beşer şaşar” başlığını taşıyan 22 Ocak 2017 tarihli yazısında şunları söylüyordu:

De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf: 110).

İmam Malik Medîne’de Peygamber Mescidi’nde ders verirken şöyle diyor: “Şu Ravza’da medfun bulunan zat dışında kim olursa olsun sözü kabul de edilir red de edilir”.

Âyetlere, açıklayıcı hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.) aittir; o da aslında ümmetinin her bir ferdi gibi bir beşerdir, bu bakımdan günah işlemesi ve yanılması mümkündür; ancak Allah Teâlâ onu ümmetine örnek kıldığı ve örneğin yanılması, günah işlemesi ümmetinin bunları doğru ve meşru bilmesine sebep olacağı için Peygamberini günah işlemekten korumuş (ma’sûm kılmış), dini hükümlerde yanılması halinde de bunu derhal düzeltmiş, yanlış olanın din hükmü olmasını engellemiştir.

Ehl-i Sünnet müçtehitleri ve mezhep imamları şu konuda ittifak etmişlerdir: Bir müçtehidin içtihadı diğerinin farklı içtihadını bozmaz ve geçersiz kılmaz. Her müçtehit isabet de hata da edebilir. İçtihat ehliyeti taşıyan ve usulünce içtihat eden bir alim içtihadında hata ederse bir sevap, isabet ederse iki kazanır. Allah katında isabetli olan içtihada göre kulluk eden de, hatalı olan içtihada göre kulluk eden de meşru yoldadır ve kulluğu bu cihetten makbuldür. 

*

Önce, muhtemelen dalgınlıkla yapılmış bir hataya işaret edelim..

Yazarın, "Âyetlere, açıklayıcı hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.) aittir" şeklindeki sözü doğru değildir.

Diğer peygamberler de aynı durumdadır. 

İkincisi burada "yanılmamak" kaydının işin içine katılmaması, sadece "günah işlememek"ten söz edilmesi gerekirdi.

Çünkü peygamberler de yanılabilirler, fakat bu yanılgıları günah işleme şeklinde olmaz.

İçtihatlarında hata ettikleri de olur, fakat onlar peygamber oldukları için hataları o şekilde bırakılmaz, düzeltilir.

Ulemanın ise böyle bir mazhariyeti yoktur. 

*

Evet, farklı içtihatlara saygı duyulabilmesi için öncelikle onların “ehliyet” sahipleri tarafından “usulünce”, yani usul-ü fıkıh çerçevesinde ve dini istismar için değil, hakkı bulma niyetiyle, ihlasla, sırf hakkı bulmak için yapılması gerekir.

Ehliyet sahibi olmayan ve usule uymak bir tarafa, onu bozanların görüşleri “meşru içtihat” değildir. 

Karaman’ın yazısına dönelim:

"İçtihatların farklı olması tefrikaya sebep kılınamaz, bütün müçtehitler ve onlara tabi olanlar din kardeşleridir, mezhep farkına dayalı dışlama ve ayrımcılık meşru değildir."

İşte burası, Karaman'ın dikmekte olduğu elbisenin dikişlerinin patladığı yer.

Ehliyeti olmayan ve usule uymayanların meydana getirdikleri mezhepler tabiî ki dışlanırlar ve onların meşru olmadıkları tabiî ki söylenir.

Karaman’ın bunu da açıkça belirtmesi gerekirdi. Fakat o başka bir yazısında ("Kucaklamanın sınırı", Yeni Şafak, 1 Ocak 2017) kendince birtakım “kırmızı çizgiler” icat ederek, mevcut laik devletin “laikliğe ayarlı” din anlayışı çerçevesinde zararlı görünenlerin dışlanmasını, hatta devlet tarafından bunlara karşı önlem alınmasını teklif etmişti.

*

Öte yandan, Karaman’ın, hak-batıl ayrımı yapmadan bütün mezhepleri eşitleyerek onları “din”den farklı birşeymiş, meşru değillermiş, adeta din dışı imişler gibi göstermiş olan Erdoğan’ı da açıkça uyarması beklenirdi.

"Güncelleme" lafı konusunda da tepki göstermesi, "İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız" diyen Erdoğan'a, "Sözünü ettiğin hükümler nassla sabitse dinin tam da kendisidir, yok eğer içtihadî hususları kastediyorsan bil ki, senin laiklik illetiyle malul ehliyetsiz ve keyfî sözde içtihadın o köklü içtihatları nakzedemez. Haddini bil!" demesi gerekirdi.

Demesi gerekirdi çünkü sonuçta Erdoğan da beşer.

Yoksa, yoksa o, beşer değil mi?

*

Karaman’ı dinlemeye devam edelim:

"Bir de gaybı bilme konusu var; Kur’ân-ı Kerim’in açık ve kesin ifadesine göre insanlar (beşer) ve cinler gaybı bilemezler. Hiçbir kimse yarın başına ne geleceğini, neyi kazanıp neyi kaybedeceğini, nerede hayatının son bulacağını bilemez."

Bu ifadeler de doğru olmakla birlikte eksik. Allahu Teala bildirirse de mi bilemez?!

Kur’an’ı yine öncelikle Kur’an tefsir eder. Bazen “mutlak”ını “takyid”, bazen de “mücmel”ini “beyan” eder. Ayetlerden biliyoruz ki gaybden bir kısmı, Allahu Teala’nın bildirmesiyle bilinir.

Hz. İsa a.s., insanların evlerinde neler sakladıklarını, ne yiyip içtiklerini biliyordu:

Ve İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): “Hiç şüphesiz ben, size Rabbinizden bir delil (bir mu'cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah'ın izniyle (o) hemen bir kuş olur! Hem Allah'ın izniyle(anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü'min kimseler iseniz, şüphesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.” (Âl-i İmrân, 3/49)

Hz. Yusuf a.s., rüyasını tabir ettiği kişilerin başına nelerin geleceğini haber vermiş ve bunun kesinleşmiş bir hüküm olduğunu belirtmişti.

Örnekler çoğaltılabilir.

*

Karaman’ın yazısına dönelim:

"Falcılara, büyücülere, cincilere, kâhinlere; hasılı gaipten haber verenlere inananlar Hz. Peygamber’e inanmamış olurlar."

Peygamberler dışındaki kimselerin gaipten verdikleri haberleri, bunlar büyücü, cinci, kâhin vs. olunca kesinlikle tasdik etmemek gerekir.

Salahı, takvası, doğruluğu, dürüstlüğü ve faziletiyle tanınmış, keramet sahibi diye bilinen kişilerin verdikleri haberlerin de doğruluklarının kesin bir garantisi yoktur, çünkü “keşf”te hata olabilir.

İsabetli görünseler bile (Kur'an ve Sünnet'ten delili bulunmayıp) salt keşfe dayanan bilgilerin tasdik edilmesi gerekmez. Gerekmemenin de ötesinde mahzurludur, bid'at kapsamına girerler. 

Ehl-i Sünnet itikadınca, ilham ve keşf “kesin” doğru bilgi kaynağı değildir.

Fakat bazen doğru da çıkabilirler. Mesela Akşemseddin k.s.’nun Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethedeceğini söylemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî’nin kabrinin yerini keşfetmesi gibi.

*

Karaman’ın yazısı şöyle devam ediyor:

Bu temel bilgileri niçin hatırlatmaya ihtiyaç duydum?

Ehl-i Sünnete mensup olmayı başkalarına bırakmayanlar var; bunların bir kısmı şeyhlerinin, önderlerinin, hoca efendilerinin, üstadlarının gaybı bildiğine, yanılmaz ve günah işlemez olduğuna inanıyorlar. Evet sorsanız “beşer şaşar, insan hata da eder günah da işler” diyorlar, ama sıra tabi oldukları kişiye gelince “Evet o da yanılabilir, günah da işleyebilir; bu sebeple ondan sâdır olan sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı almak, uymayanı almamak gerekir” demiyorlar, diyemiyorlar ve bunu yapmıyorlar! 

Karaman gibiler bu gerçekleri yazıyorlar, fakat sıra tabi oldukları Recep Tayyip Erdoğan gibi kişilere gelince ayarları bozuluyor.

Erdoğan gibilere "beşer üstü" muamelesi yapıyorlar, her yaptıklarına bir altın yaldızlı "hikmet" kulpu takıyorlar. 

“Evet o da yanılabilir, günah da işleyebilir; bu sebeple ondan sadır olan sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı almak, uymayanı almamak gerekir” demiyor, diyemiyorlar.

Böyle yapmadıkları gibi bunu yapanları suçlamak için bin dereden su getiriyorlar.

Herşey ortada..

*

Karaman şunları da söylüyor:

İslam bilinecek, her mümin kulluğunun gerektirdiği kadar din bilgisine sahip olacak (bu farzdır), sonra bu bilgisini hayatına uygulamaya çalışacak; iradesi ve gücü zayıf kaldığı için bir güzel topluluk (Allah’ın salih bilinen kulları) ile beraber olmak, Allah’ın salih bilinen bir kulunu örnek almak istiyorsa onların ve onun “herkesin bildiği, bilmesi gereken sahih İslam bilgisine” uygun olan davranışlarını örnek alacak, kendi yapamadığını onların nasıl olup da yapabildiklerini öğrenecek, imanı, iradeyi, Allah ve Resulullah sevgisini güçlendirecek tecrübe ve yöntemlerinden istifade edecek, ama Ehl-i Sünnet ilkelerine uymayan, ittifakla İslam dışı olduğu kabul edilmiş bulunan bir söz, bir davranış kimden gelirse gelsin onu reddedecek, kabul etmeyecek. 

Şurası bir gerçek:

Türkiye’de şeyhlere, hocalara, üstadlara, dedelere, grup ve topluluk liderlerine itiraz etmek, bizim milletimizin alışkın olduğu birşey değildir.

Mesela, FETÖ’ye “dünya lideri, İslam aleminin umudu” Recep Tayyip Erdoğan hazretlerinden önce itiraz etme bahtsızlığına uğrayan Nurettin Veren, neredeyse verem olmuştu ve vebalı muamelesi görmüştü.

Ancak partiler de aynı durumdadır, cemaatler ve tarikatlar gibidir.

Bu ülkede siyasal parti mensupları için de lideri ve liderin makbul (torpilli) adamlarını sorgulamak mümkün değildir, aforoza uğrar, hain ilan edilirsiniz.

Eğer o partinin mensubuysanız, parti ağalarının sözlerini tenkit edemez, “Yanlış konuşuyorsun kardeşim” diyemezsiniz. Kayıtsız ve şartsız itaat istenir.

Bazıları bunu açıkça söyler, bazıları da "Arife tarif gerekmez" fehvasınca "Anlarsın ya..." babından işaret diliyle ifade ederler.

Yağ çekme, doğru-yanlış demeden her yapılana bir kulp takma hürriyetiniz ise sınırsızdır.

Devlet kurumları ve (yasal olsun olmasın) sivil toplum örgütleri de böyledir.

Mesela siz Kürtçü hak hukuk, özgürlük fedailerinden "Apo'nun da gözünün üstünde kaşı var" diyene rastlıyor musunuz?

*

Aslında Karaman'dan beklediğimiz Erdoğan gibi siyasetçilere açıkça ve isim vererek karşı çıkması da değil..

Kullandığı genel ifadelere siyasetçileri de dahil etmesi..

Mesela yukarıya aldığımız ifadelerinde "şeyhlerinin, önderlerinin, hoca efendilerinin, üstadlarının" ifadesi geçiyor, fakat "parti liderleri, siyasetçiler" yok.

"Önderleri" lafının başına bir "siyasal" eklese, "siyasal önderler" dese, o da kabulümüz. 

Çünkü mesele sadece hacı hocanın konumunun abartılması değil..

Mesela.. Hristiyan tutuyor Hz. İsa'nın konumunu abartıyor, buna karşılık öbür müşrik de Firavun'a tapıyor.

Tamam "Şeyhim ne derse doğrudur" diyen, yanlış yolda, fakat "Parti liderim ne derse kayıtsız şartsız itaat ederim, liderim öl desin ölürüm, öldürürüm" diyenler de var.

Ya da, "Devletim ne isterse yaparım, öl derse ölürüm, öldür derse öldürürüm, benim için devletin emirleri tartışılmaz doğrudur" diye düşünenler, böylesi lafları söyleyenler de var.

Bu ikinci türden abartma "siyasal güç" de içerdiği ve maneviyatla sınırlı kalmayıp maddî alana uzandığı için ilkinden daha tehlikeli.

Belki de Karaman gibilerin bu tür konulara girmemeleri "tehlike" konusunda herkesten uyanık olmalarından kaynaklanıyor.

*

Durum biraz Mevlana'nın anlattığı hikâyedeki gibi..

Okuyalım:

Bir Yahudi, bir Müslüman, bir de Hıristiyan yolda arkadaş oldular. 

Bir mümin, iki sapıkla yoldaş oldu. Aklın şeytan ve nefisle arkadaş olması gibi.

Yol hali bu bir de bakarsın, bir Maraga’lı ile bir Rey’li arkadaş olur. Beraber yerler, beraber içerler. 

Baykuş, karga ve doğan, bir kafese düşebilir. Hapiste bir temiz kişiyle bir beynamaz arkadaş olabilir. 

Bir konaktaki kervansarayda doğu ve batı halkıyla Maveraünnehir’li bir araya gelir.

Aşağılık ve yüce kişiler, kış ve kar yüzünden bir kervansarayda günlerce beraber kalırlar. Fakat yol açıldı, mani kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri bir yana gider. ...

Bu üç yoldaş bir konağa vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti. ...

Şehirliler edep ve zeka ehli olurlar. Toy vermek, yoksul doyurmak da köylülere verilmiştir. ...

O iki yabancı, adamakıllı yemek yemişler, imtilaya uğramışlardı. O müslüman ise oruçluydu. 

Akşam namazı vakti o helva gelince müslüman, pek aç olduğundan yemek istediyse de, ikisi de "Biz boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da yarın yeriz. Bu gece sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım" dediler.

Mümin dedi ki: "Sabrı bırakalım da bu gece yiyelim, yarının sahibi var." Ona "Sen, böyle hikmet satarak yalnız yemek istiyorsun galiba" dediler.

Dedi ki: "Dostlar, biz üç kişi değil miyiz? Bana razı değilseniz pay edelim. Kime ne düşerse dilerse yesin, dilerse saklasın." İkisi birden hayır dediler, ....

... Onların kastı o müslüman’ın gam yemesi, o geceyi aç geçirmesiydi.

Tanrı'ya teslim oldu, boynunu eğdi, "Dostlarım" dedi, "baş üstüne, dediğiniz gibi olsun". 

O gece yatıp uyudular, sabahleyin kalkıp kendilerini bezediler. Yüzlerini ağızlarını yıkadılar. Her biri, kendi yolunca virdini okumaya koyuldu.

... Her üç dost da ibadetlerini bitirdikten sonra dostçasına birbirlerine yüz çevirdiler.

Biri dedi ki: "Her birimiz gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse bu helvayı o yesin, üstün olan alt olanın payını alsın." ...

Bunun üzerine önce yahudi, gördüğünü söyledi, .... 

Dedi ki: "Yolda önüme Musa çıktı. .... Musa’nın ardında Tur dağına gittim. Ben de, Musa da, Tur dağı da nura gark olduk, görünmez bir hale geldik. ..... Ondan sonra o nurdan bir kapı açıldı. O nurun içinden bir başka nur göründü. O ikinci nur, çabucak yüceldi. Ben de, Musa da, Tur dağı da... Üçümüz de o nurun doğmasıyla kaybolduk. ..."

O çıfıt böyle söyleyip duruyordu. 

Nice yahudi vardır ki sonu iyi olur. Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Müslüman olarak ölebilir, olur ya. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamı ile yüzünü çeviriyorsun. 

Ondan sonra hıristiyan söze geldi. Dedi ki: "Rüyada Mesih (İsa) göründü. Onunla dördüncü kat göğe, alemin güneşinin bulunduğu durağa çıktım. Gök kalelerinin şaşılacak şeylerini gördüm. Bu alemdeki alametlere hiç benzemiyorlardı. ..."

Hıristiyan da, "Hepiniz bilirsiniz ki" dedi, "bu yüce gök, şu eski yeryüzünden yüzlerce defa geniştir. Nerede gökyüzünü acayip genişlikleri, nerede şu yerin köşeleri, bucakları?"

Müslüman bunun üzerine dedi ki: "Dostlar, sultanım (Muhammed) Mustafa (s.a.s.) zuhur etti. Bana dedi ki: 'Onların birisi Tur’a gitti, Tanrı Kelîm’ine arkadaş oldu, aşk tavlası oynamaya girişti. Öbürünü de sahipkıran İsa aldı, dördüncü kat göğe çıkardı. Kalk a arada kalmış, zarar görmüş adam! Bari o helva ile yahniyi sen ye. O hünerli, sanatlı kişiler, koştular; devlet ve mevki mektubunu okudular. O iki faziletli er, lütuf ve ihsanlar buldular, meleklere karıştılar. Ey arada kalmış saf ve bön! Kalk, sıçra da helva kâsesinin başına otur!' "

Bu sözü duyunca Hıristiyan’la Yahudi "A haris (hırslı kişi)" dediler, "yoksa helvayı yedin mi?"

Müslüman, “O emrine itaat edilen padişah emredince, ben kimim ki buyruğuna uymayayım? Sen yahudisin, Musa’nın emrinden baş çekebilir misin? Seni iyi ve kötü bir şeye koşsa emrinden nasıl olur da dışarı çıkabilirsin? Sen de Mesih’e tabisin, hayır veya şer, herhangi bir işte Mesih’in emrine karşı durabilir misin? E... Artık ben nasıl olur da peygamberlerin övündüğü Peygamberimin emrinden dışarı çıkabilirim? Helvayı yedim tabii, şimdi de sarhoşum işte!” dedi.

Bunun üzerine "Vallahi" dediler, "rüya, senin rüyan. Bu gördüğün rüya, bizim yüzlerce rüyamızdan üstün. Ey neşeli zat, senin uykun uyanıklık. Rüyanın eserini uyanıklıkta bile görüyorsun."

(Mesnevî, C. VI, çev. Veled İzbudak, İstanbul: MEB Yayınları, 1988, s. 189-197.)

*

Evet, asıl mesele "şeyhler, hoca efendiler, üstadlar" değil, asıl mesele "parti liderleri, siyasetçiler, siyasal önderler, devletlular, devletçiler, derin devlet"..

Ve onlara sırtını dayayan hocalar, üstadlar..

Onların hükmü "maneviyat" aleminde kalmıyor, maddî aleme de uzanıyor. 

Asıl maneviyat onlarınki.. 

Onların maneviyatının etkisi maddiyatta da görülüyor.

*

Mesela, bu satırların yazarı, üniversitede akademisyen olarak görev yaparken, sırtını derini ve yüzeyseliyle "laik" devlete dayamış  "müslümanca düşünme" işportacısı Rasim Özdenören'in bazı yazılarını tenkit etmiş olduğu için baskı görmüş durumda.

Bir başka olay:

Sene 2016.. Aylardan Ağustos..

Babam, vefatına neden olan hastalığından dolayı hastanede olduğu için Sivas'tayım.. 

İkindi namazını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden emekli akrabam Murat Abi ile birlikte Yeni Cami’de kılıp, karşısındaki, sırtını Vakıf Subaşı Hanı’na vermiş kafeye geçiyoruz..  

Bu arada yanımıza ciddi bir yüz ifadesiyle iki sivil polis geliyor, akrabam kimliğini göstermek için cebine davranıyor.

"Hayır" diyorlar beni göstererek, "bu arkadaş için geldik. Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman aleyhinde yazı yazıyormuş."


GAYRIDAN ÜMMÎDİ KES





Hakk'dan özge nesne yokdur gayrıdan ümmîdi kes
Aç gözün merdâne bak Allah bes bâkî heves

Kande akl-ı kâsırın kande hayâl-i vasl-ı dost
Hiç Ankâ'yı şikâr etmek ola mı bir meges

Mâye-i ömrü yeter ednâya harc ettiğin zamân 
Matlab-ı a'lâyı bulmak kasdın eyle her nefes

Ey hevâ-yı nefse düşmüş gaflet ehli derd-mend
Tut elin bir kâmilin bulmak dilersen dest-res

Bahr-ı irfânda yedi deryâ değil bir katraca 
Kande kaldı ey Hüdâyî Nil ü Ceyhûn u Ares



Lugatçe

Özge : Başka, diğer, ayrı
Merdâne : Erkekçe, merdçe, yiğitçe
Allah bes bâkî heves : Allah yeter gerisi boş
Kande : Nerede
Akl-ı kâsır : Yetersiz akıl
Hayâl-i vasl-ı dost : Dost ile buluşma hayâli (burada "Dost"dan kasd edilen Allah'dır)
Şikâr etmek : Avlamak
Meges : Sinek
Mâye-i Ömr : Ömür cevheri
Ednâya harcetmek : Dünyevî ve nefsâni şeylere harcamak
Matlab-ı a'lâ : Yüce hedef (burada "Allah'a vuslat" ma'nâsındadır)
Hevâ-yı nefs : Nefsin arzuları
Gaflet ehli : Hak ve hakîkatleri göremeyenler
Derd-mend : Derdli, gamlı (burada ma'nevî hastalıklara mübtelâ olan ma'nâsınadır)
Kâmil : Noksansız, tam, (burada hakîkî mürşid ve insân-ı kâmil ma'nâsınadır)
Dest-res : Ermiş, eren, Hakk'a vâsıl olan bir zât
Bahr-i irfân : Ma'rifet denizi (burada "irfan" dan kasdedilen "ma'rifetullah" dır, sôfîler "ma'rifetullah"ı hududsuz bir denize benzetirler)
Katraca : Damlacık

(https://defter-i-ussak.blogspot.com/2016/05/hakkdan-ozge-nesne-yokdur-gayridan-ummidi-kes.html)

E-KİTAP: RU’YET-İ HİLAL RİSALESİ

 

https://www.academia.edu/93355146/Ruyet_i_Hilal_Risalesi


RU’YET-İ HİLAL

RİSALESİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

DİYANET İLMİHALİ’NİN YAZARLARINA BAYRAM GÜNÜNÜN TESPİTİ KONUSUNDA BİRKAÇ SORU 3

RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ  19

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 22

AKLA ZİYAN BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 31

AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 40

BAYRAM GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 59

KARAMAN’IN “AYNI GÜNDE ORUÇ VE BAYRAM” HURAFESİ 64

ASTRONOMİK CEHALETİN AYNI GÜN ORUÇ VE BAYRAM TAKINTISI 70

MODERN CEHALET: BAYRAM (TAKVİM) BİRLİĞİ HURAFESİ 76

*

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? 

(RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK)

 

Yeni Şafak gazetesinde yazan Prof. Faruk Beşer, kamerî aylar konusundaki hatasını sürdürmeye yıllarca devam etti.

Eski(miş) bir yazısından alıntılar yapacağız, fakat önce, nerede hata yaptığını söyleyelim: Elma ile armutu topluyor, iki ayrı takvimi birbiriyle karıştırıyor.

Ramazan ayı, Güneş takvimine göre belirlenen bir ay değildir. O yüzden, onu, Güneş takvimine göre belirlenen günlere uydurmaya çalışmak, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek işe başlamaktır.

Kamerî takvime ait bir günün (ki gün, “doğal” bir olayla, Güneş’in batışıyla başlayıp biter), Güneş takvimine göre belirlenen bir günle (ki kafadan atılıp belirlenmiş bir “gece yarısı saat 24:00” ile bitip başlar) örtüşmesini beklemek de, istemek de, düşüncesizliğin daniskasıdır.

Değil bu iki ayrı takvime ait günlerin birbiriyle örtüşmesi, Dünya’nın farklı kıtalarının günlerinin bile, aynı takvim çerçevesinde, birbiriyle örtüşmesi mümkün değildir.

*

Mesela, yıllar önce şöyle bir haber okumuştum (Milliyet):

2018'de kalkan bir uçak 2017'de indi

01.01.2018 - 16:13 | Son Güncellenme: 

Yeni Zelanda'dan havalanan bir yolcu uçağı, Hawaii'ye indiğinde halen 2017 yaşanıyordu. Sosyal medyada büyük ilgi gören olay, zaman içinde yolculuk esprilerini getirdi.

Yeni Zelanda'nın Auckland şehrinden 2018'in ilk dakikalarında kalkan bir uçak, ABD'nin Hawaii eyaletinin başkenti Honolulu'ya 2017'de indi.

Gazeteci Sam Sweeney olayı farketti ve bu ilginç durumu Twitter'dan paylaştı. "Hawaiian Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş 2018'de başladı ve uçak 2017'de inecek" ifadesini, #zamanayolculuk etiketiyle paylaştı.

Hawaiian Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş, Auckland Havaalanı'ndan 1 Ocak 2018'de yerel saatle 00:05'te kalktı ve Honolulu'ya 31 Aralık 2017'de 10:16'da vardı.

Auckland, Honolulu'nun 23 saat ilerisinde.

Twitter paylaşımının altına ilginç yorumlar da yapıldı.

Bir Twitter kullanıcısı "Yani, zaman içinde yolculuk yapabiliyoruz ama hâlâ uçan arabalarımız yok" dedi.

Bir başka kullanıcı ise, "Yani teoride yolcular yeni yılı kutlayıp, 24 saat içinde ikinci kez kutlama şansı yakalayacaklar" dedi.

Kaynak: BBC Türkçe

(https://www.milliyet.com.tr/dunya/2018de-kalkan-bir-ucak-2017de-indi-2583262)

*

Dünya işte böyle bir yer.

Herkesin günü kendisi içindir.

Güneş takvimi çerçevesinde de durum böyle.

Mesela, senenin 1 Ocak gününü alalım..

Türkiye’nin 1 Ocak günü ile Japonya’nın ve ABD’nin 1 Ocak günü birbiriyle örtüşmüyor.

Japonya 1 Ocak’ı yaşarken ABD 31 Aralık’ta oyalanmakta olabiliyor.

Yani belirli bir anda sadece gün değil, ay ve yıl da farklı olabiliyor.

Ve gece 24:00’ten bir dakika sonra biz Türkiye olarak 1 Ocak’a ve yeni yıla geçtiğimizde ABD hâlâ 31 Aralık’ı yaşamaya devam ediyor

Hani takvim birliği?

*

Evet, bir birlik var.. Fakat bu, itibarî.. Gerçek bir birlik değil.

Zaman dilimleri farklı.. Fakat sadece isimde birlik var.. Farklı zaman dilimlerine aynı ismi (mesela 1 Ocak ismini) veriyor, meseleyi kâğıt üstünde çözmüş oluyorsunuz.

O yüzden, yukarıya aldığımız haberde anlatıldığı gibi, 2018 yılının ilk dakikalarında Yeni Zelanda’dan havalanan bir uçak, yolcularını (güya) zamanda geriye götürüp, bir yıl öncesinde, yani 2017’de Havai’de yere bırakabiliyor.

Gün değil, yıl bile farklılık gösterebiliyor. Geçmişe (uydurma bir geçmişe) yolculuk yapabiliyorsunuz.

Kimse de buna, Güneş takvimini kullanan ülkelerin perişanlığı demiyor.

*

Gelelim Faruk Beşer‘in yazısına:

Yine Ramazan’ın tespiti, yine Müslümanların perişanlığı” başlığını taşıyor.

İlk paragraf şöyle:

“Meselenin önemli noktalarına tekrar değineceğiz ama uygulama açısından şu kuralı da söylemeliyiz: Resulüllah buyuruyor ki, ‘Oruca herkesin başladığı günde başlanır, bayram herkesin bayram ettiği gündür, kurban da herkesin kurban kestiği gündür’ (Tirmizi). Yani durum ne olursa olsun oruca hep beraber başlanır, hep beraber bayram edilir. Buna göre pazartesi hep beraber oruca başlayacağız, 4 Haziran Salı günü de hep beraber bayram edeceğiz. İşin uygulaması böyledir, başka türlü davranmak doğru olmaz. Bu hadisi şerifin bir işareti de şudur: Tespitte hata olsa bile Müslümanların birlikte hareket etmeleri, yanlış yapmamalarından daha önemlidir. Bu sebeple benim burada söyleyeceklerim kimseyi bağlamaz.”

*

Faruk Beşer’in anlamadığı, aklına getirmediği şu: Tamam, oruca Pazartesi günü başlayacağız da, her ülkenin Pazartesi’si farklı zaman dilimine karşılık geliyor.

Mesela, Japonya’nın Pazartesi’si başladığında biz hâlâ Pazar gününde oluyoruz.

Hele ABD’nin Pazartesi’si ile Japonya’nın Pazartesi’si birbirine hiç uymuyor.

Şimdi sen, Japonya’daki müslüman ile ABD’deki bir müslümanı itibarî Güneş takvimine göre aynı Pazartesi gününde oruca başlatırsan, yanlış yaparsın.

Kamerî takvimi Güneş takvimine uydurmaya çalışma şaşkınlığını ilim zannetmeyi Faruk Beşer gibi işgüzârlar artık bırakmalıdır.

*

Mesele, Müslümanların oruca Güneş takvimine göre belirlenen bir günde başlaması olarak ortaya konulduğunda, düğme yanlış iliklenmeye başladığı için, doğru hareket edilemez.

Yani sen burada kamerî takvimi değil, Güneş takvimini esas alıyorsun.

Halbuki, burada, Güneş takvimine göre belirlenen itibarî ve kıtalara göre değişen bir günün fıkhen hiçbir hükmü yoktur.

Burada ocak, şubat vs. diye bir ay yoktur.. Sadece Ramazan ayı vardır..

Yani, dünya müslümanları 1 Ramazan‘da oruca başladıklarını söyledikleri zaman, mesele hallolmuş, birlik sağlanmış olur.

*

Dünya’nın yuvarlak olması nedeniyle bu 1 Ramazan farklı kıtalarda farklı zaman dilimlerine tekabül eder.

Ayrıca, 1 Ramazan günü, Güneş takviminin tek bir günü ile asla örtüşmez.

Nasıl örtüşsün ki, Güneş takvimine ait bir gün bile dünyanın farklı kıtalarında farklı zaman dilimlerine karşılık geliyor, birbiriyle örtüşmüyorlar. ABD gibi batıdaki bir yerde mesela 6 Mayıs günü yaşanırken Japonya gibi başka bir yerde 7 Mayıs yaşanmaya başlamış olabiliyor.

*

Faruk Beşer’in yazısındaki bir paragraf şöyle:

“Ramazan’ı başlatmak için Hilal’i görmek bizatihi bir ibadet değildir. Önemli olan Ramazan ayını/şehrini doğru tespit etmektir. Bu tespit için Resulüllah (sa) kendi zamanında üç farklı yol göstermiştir: Hilal’i bizzat görmek, bu mümkün değilse Şaban’ı otuza tamamlamak, ya da takdir etmek. Takdir hesap demektir. Bu farklı metotlar da gösteriyor ki, asıl olan rü’yet değil, Ramazan’ın doğru tespitidir. Allah da (cc) Hilal’i gördüğünüzde demiyor da, Ramazan ayına/şehr-i Ramazana ulaştığınızda oruç tutun buyurur.”

İmdi, rü’yeti (görmeyi) bir tarafa bırakır, hesabı esas alırsanız, herşeyi bozmuş olursunuz.

Mesela, Güneş’in sabahleyin doğuşu, hesaba göre, rü’yetinden/görülmesinden yaklaşık 8 dakika kadar önce gerçekleşir. Güneş’in ışıkları bize 8 küsur dakika içinde ulaştığı için, Güneş’in doğuşunun farkına biz geç varırız. İşte burada, “Önemli olan Güneş’in doğuşudur, görülmesi değildir” denilemez. Yani, biz, Güneş’in doğuşunu görmedikçe, sabah namazını kılabiliriz.

Ramazan ayının başlaması da böyledir. Hesap doğru olabilir, fakat ibadet, salt hesaba göre yapılamaz.

Hesap, rü’yeti de dikkate alıyorsa, o başka..

*

Faruk Beşer’in diğer bir paragrafı şöyle:

“Tarihte Müslümanlar ibadetlerini doğru zamanlarda ve doğru mekânlarda yapabilmek için özellikle astronomi bilimini geliştirmişler ve meseleyi doğru anladıkları zamanlarda bu bilimden sonuna kadar yararlanmışlar. Hatta Hicri V. Asır’da yaşayan Subkî, ‘eğer bir gün hesap bize çok kesin sonuç verirse o zaman rü’yete değil hesaba bakarız. Çünkü önemli olan Ramazan’ı en doğru şekilde tespittir’ demiş. Müslümanlar varlığı anlamaktan uzaklaştıkça İslam’dan da uzaklaşmışlar.”

Rü’yetin ne zaman gerçekleşebileceğini hesapla belirleyebiliyorsan, belki rü’yete gerek kalmayabilir. Fakat rü’yet şartını tümden devre dışı bırakamazsın.

*

Beşer’in bir başka cümlesi, düşünmeden yazıp çizdiğini gösteriyor:

“Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez. Bu da güneşin, ayın ve dünyanın fezada aynı düzlemde buluşmaları anıdır, bu durum ayda bir kez gerçekleşir ve yeni kameri ay da bu kavuşum/içtima ile başlar. Bu sene Ramazan ayının başlangıcı olan kavuşum yarın (4 Mayıs cumartesi) Greenwich saatiyle 22.46, yani Türkiye saatiyle 20.46’dır. Bunun anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar. Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”

Bay Beşer, Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez diye birşey yoktur.

Mesela Güneş’in doğup gündüzün başlaması da kozmolojik bir ayettir ve dünyanın her yerine göre farklılık gösterir.

Yeni ayın başlangıcı da aynı şekilde beldeye göre farklılık gösterebilir.

Farklılık göstermeyen şudur: Mesela Güneş’in İstanbul’daki doğuş saati, İstanbul’da veya Tokyo’da yaşamanıza göre değişmez. Fakat Güneş’in doğuş saati/zamanı İstanbul’da ve Tokyo’da farklıdır.

Aynı şekilde, Ay’ın Dünya’ya göre belirli andaki konumu da, yaşadığımız bölgeye göre değişmez, fakat bu, kamerî ayın Dünya’nın her yerinde aynı anda başlayacak olması anlamına gelmez.

Faruk Beşer’in sözünü ettiği kavuşum, Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bu yüzden (Güneş’ten ışık yansıtamadığı için) görülememesidir.

Faruk Beşer’in 2019 yılına ait bu yazısından öğrendiğimize göre, o yıl kavuşum vakti, Türkiye’de, 4 Mayıs Cumartesi günü saat 20.46’ya denk geliyor (Bu sırada Japonya 5 Mayıs gününü yaşıyor).

Şimdi, Faruk efendinin cümlesine bakalım:

“Bunun anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar.”

Görüldüğü gibi Bay Beşer “rü’yet” şartını kaldırıyor, yerine “sahurun bitmemesi” şartını getiriyor.

Bu durumda, “Bütün dünya için Ramazan girmiştir” lafı saçmalık oluyor. Kendi yaklaşımı çerçevesinde şöyle demesi gerekirdi“Kavuşum, Ramazan’ın girmesi için tek başına yeterli değildir. Her ülke, kendi günü çerçevesinde o günün ilk sahur vaktiyle birlikte Ramazan’a girmiş sayılır.”

*

Faruk Beşer’in yaklaşımına göre, 5 Mayıs günü Hindistan’ın batısında kalan ülkelerin müslümanları oruç tutmalıdır. Onlar için Ramazan ayı girmiştir.

Fakat Japonya, Çin, Avustralya vs. gibi daha doğudaki ülkelerde yaşayan müslümanlar, 5 Mayıs günü oruç tutmayacaktır. Çünkü onlar için Ramazan ayı girmemiştir (veya Faruk Beşer kafa karışıklığına göre “tüm dünya” ile birlikte onlar için de girmiştir, fakat sahur vakti geçtiği için oruçtan muaflar).

Böylece Faruk Beşer, bu senenin 1 Ramazan‘ının Güneş takvimine göre, Hindistan’ın doğusundaki ülkeler için 6 Mayıs‘a, batısındaki ülkeler içinse 5 Mayıs‘a tekabül ettiğini kabul etmiş oluyor.

Faruk Beşer şunu da diyor:

“Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”

Diyanet’in kararı yanlış değil, doğrudur.

Çünkü, hesabı da, rü’yet şartını da dikkate alıyor.


SENİNLE KALMAYAN


 

BÜTÜN PARTİ RENKLERİ AYNI HIZLA CHP'LİLEŞİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZ OLANA, AK PARTİ'YE VERDİLER

 








Mesele sadece ülkenin İslamî düzene göre yönetilmemesi değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?

Asıl mesele İslamî düzenin artık "dindar" bilinenlerce de öcü olarak gösteriliyor olması arkadaş.. 

Buradaki “arkadaş”ı ismen de zikredelim: Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman.

Ama “arkadaş”tan kastımız aslında sadece o da değil, onun şahsında belirli bir kitle..

O, “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana” kabilinden bir Hasan.. Öne çıkıp sivrilmiş, sembol haline gelmiş bir Hasan..

*

Evet, Karaman, “Hidayet mi istismar mı?” başlığını taşıyan 26 Ocak 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

AK Parti baştan beri din hürriyeti manasında laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapacağını, din siyaseti yapmayacağını ilan ediyor. Bu sebeple mensuplarına, şahsî hayatlarında Müslümanca yaşamaya çalışsalar bile “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz” sorusu sorulamaz….

Halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan ve eksikli de olsa inancına uygun bir hayat yaşamak isteyenlerin sayısının da az olmadığı bir ülkede yönetimin düzeni demokratik ise, yönetimin, din hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, herkesin inancına göre yaşamasını kolaylaştırması ve bunun için her türlü tedbiri alması, düzenlemeyi yapması tabiidir.

*

Biz de, yıllardır bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Diyoruz ki, Akparti, “laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre” siyaset yapan, “din siyaseti” (yani İslamî siyaset) yapmayacağını açıklamış bir partidir.

Laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapması ise, peşine taktığı kitleyi “laikleştirmesi” anlamına geliyor ne yazık ki.

Dine hizmet gibi görünen icraatı varsa da, bunlar, görünüşe göre, “din siyaseti” izlemesinden kaynaklanyor. Bunlar, Karaman gibilere inanacak olursak, onun ya "dinsiz siyaset"inin ya da "siyasetsiz din"inin ürünü.

Bunları yapmak zorunda olduğunu,  yapmaması durumunda, “muhafazakâr” tabanı kaybedeceğini, iktidarda kalamayacağını ileri sürenler de çıkabilir.

Kısacası, söz konusu olanın din siyaseti değil, dindarların desteğini almayı sağlayan pragmatik ve çıkarcı bir “laik demokratik siyaset” olduğunu savunanlar, tezlerini desteklemek için Karaman'ın yukarıya aldığımız ifadelerini delil olarak ileri sürebilirler.

*

CHP'nin yeni söylemlerine gelince.. 

Akparti'yi taklit etmeye başladığını düşünenler olabilir, fakat belki de "kökleri"ne dönüyor.. 1923 öncesi köklere.. "Derin strateji"ye..

Kemalizm'in bu derin şişeye hapsedilmiş kadîm "ruh"u, gevşeyen kapaktan dışarıya sızmaya başlamış olabilir.. 

Mustafa Kemal Atatürk'ün 1922'ye kadarki nutuklarına bakarsanız Şeriatçılık, hilafetçilik ve İslamcılık konularında Taliban'a nal toplatmakta olduğunu görürsünüz.

1922 yılında ölseydi, şimdilerde "Hilafet ve Şeriat yolunda mücadele ederken" hayatını kaybetmiş bir "İslam mücahidi" olarak anılıyor olacaktı. Rıza Nur gibilerin hatıratları da yazılmayacağı için belki "evliya" bile yapılacaktı. Bir Selanikli Şeyh Şamil ya da Osman Batur olabilecekti. 

Bu ülkede şehit olmak, şehit sayılmak da, mücahit olmak da kolay.. Çünkü burası Afganistan değil. 

Görüyorsunuz, Saadetçiler laik Kılıçdaroğlu'nu mücahit ilan etmekten kaçınmadılar, CHP cenahı da buna itiraz etmedi..

Adamın mücahit olup olmadığına karar vermek için seçilmesini bile bekleyemeyen sabırsızlığa Türkiye'de "siyaset" adı veriliyor.

*

Hayrettin bey, Akparti mensuplarına “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?” sorusunun sorulamayacağını söylüyor.

Biz de zaten sormuyoruz.

Böyle bir dertlerinin olmadığını yandaş yazarlar (Karaman'lar, Özdenören'ler ve bir sürü lüzumsuz boş beleş ıvır zıvır kalemşor) kafasına vura vura öğrettiler bu millete.

Evet, kendi haddimizi de, Akparti'nin haddini de biliyor ve onlara “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?” gibi lüzumsuz ve yersiz bir soruyu yöneltmiyoruz.

Fakat, “Niçin İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsunuz?” diye sormaya da mı hakkımız yok?!

Evet, bizim açımızdan mesele, Akparti’nin ülkeyi İslamî düzene göre yönetmiyor oluşu değil.. Bunu ondan beklemiyoruz.. Meşe ağacından ceviz devşirilemez.

Sorun, İslamî düzen aleyhinde konuşuyor olmaları.

Onlardan, İslamî düzeni savunmalarını bile beklemiyoruz. 

Aleyhinde konuşmasınlar yeter.

*

Fakat, konuşuyorlar.

Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip, Şeriat’e karşı laikliği tavsiye etti.

Din milliyetçiliğinden de söz ederek, her türlü milliyetçiliğin ayaklarının altında olduğunu söyleyen de oydu.

Din devletinin, dinî siyasetin miadını doldurmuş olduğunu ileri sürmüş olan, o.

Erdoğan’a, “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsun?” diye sormuyoruz.

“Niçin İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsun?” diyoruz.

"Niçin laikliği Atatürk'ten bile daha hararetli biçimde savunuyorsunuz?" diye soruyoruz.

Atatürk hiç değilse İslam ile laikliğin uyuşmayacağını kabul ediyordu, siz ise İslam'ı laikleştiriyorsunuz. 

Bunu da söyleyemeyeceksek, Akparti’nin “laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre” izlediği siyasetin, Hayrettin Karaman’ın iddiasının aksine, “din hürriyeti” manası taşımadığı anlaşılır.

*

Evet, Tayyip Erdoğan ve Akparti, laik demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapıyor.

Ve evet, onlara, “Niçin ülkeyi İslamî düzene göre yönetmiyorsunuz?” diye sorma hakkımız da, bu şartlarda yok.

Fakat, onların da, bizim gibilere, “Niçin Erdoğan’ın 'laik demokratik' söylemlerini onaylamıyorsunuz, niçin eleştiriyorsunuz? Niçin din anlayışınızı Erdoğan’ın söylem ve icraatına endekslemiyorsunuz?” diye sorma hakkı olamaz.

Eğer din hürriyetine sahipsek, bu böyledir.

Aksi şunu demek olur: Size din hürriyeti getirdik, o yüzden bu hizmetimizin karşılığı olarak din hürriyetinizden vazgeçeceksiniz, laik düzeni benimseyeceksiniz.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."