PUTLAR VE “ÖRTÜLÜ” AKIL

 




Türkiye’de bir ara birkaç Atatürk heykeline saldırılmış, Prof. Hayrettin Karaman hemen kaleme sarılmıştı.

Yeni Şafak’ın 14 Eylül 2017 tarihli sayısında yayınlanan yazısına “Putuna söversen Allah’ına söverbaşlığını uygun görmüştü.

Onun sözlerinin de, bizim meramımızın da doğru ve tam anlaşılması için önce yazısını okuyalım:

Peygamberimiz (s.a.) Mekke’yi fethettikden sonra Kâbe’yi dolduran putları temizletti, bir sahâbîyi göndererek Taif’teki meşhur putu kırdırdı… Bunlar doğru, ama Hicretten önce de Kâbe putlarla dolu iken o ve ashabı orada ibadetlerini yaptılar ve putlara da dokunmadılar. Bu tarihte putlara dokunmanın faydasından çok zararı vardı, fetihten sonra ise onları orada bırakmanın o tarihte, o şartlarda ve o toplum için zararı vardı. Fayda-zarar hesabı yapmadan başka dinlerin kutsallarına dokunmak, onlara küfür ve hakaret etmek İslam’ın talebi değildir. İslam’ı tebliğ etmenin ve diğer dinlerin yanlış ve eksik taraflarını anlatmanın uygun yolları vardır ve ve yollar her zaman, her yerde aynı değildir.

Yanlış yapmanın acı bedellerinden birini de şu haberde görüyoruz:

“2001 yılında önce Afganistan’da Buda heykellerinin yıkılması bahanesi ve arkasından 11 Eylül olayları esnasında Burma Askerî Yönetiminin ülkede yaşayan Müslümanların El Kaide ile bağlantılı oldukları imalarıyla gerginlikler tırmandırılmıştır. 800’den fazla insan katledilmiş, 2000’den fazla insan yaralanmıştır. Akyab’da 6 Müslüman mahallesi tamamen yıkılmıştır. Budist rahipler öncülüğünde 1000’den fazla kişi Müslümanların dükkânlarına, evlerine ve camilerine saldırarak adeta bir yok etme faaliyetine girişmiştir.”

Bugünlerde içimiz acıyarak takip ettiğimiz Arakan Müslümanlarının katliamı için de başka bahaneler ve sebepler yanında Buda heykelinin kırılması ve ona yönelik hakaretler var.

Katliamın öncüsü ise eski Budist rahip ve 969 hareketinin lideri Ashin Wirathu. Sosyal medyada birçok takipçisi olan bu sözde rahip, Budistleri Müslümanlara karşı kışkırtıyor.  Müslümanlara karşı nefretini de, “Bir yılan nerede olursa olsun zehirlidir. Sadece bir tane var diye yılanı küçümseyemezsiniz. Nerede olursa olsun tehlikelidir. İşte Müslümanlar da böyledir” sözleriyle dile getirmişti.

Bu katliam ve Müslümanlara yapılan diğer zulümler karşısında Budist rahiplerin ikiye ayrıldığını görüyoruz: Bir kısmı Budizm’de şiddet yoktur, yapılan zulüm ve katliam dinimize aykırıdır” derken diğer kısmı Müslümanları yılana benzeterek başlarını ezmeyi savunuyor ve bu zulme fiilen de katılıyorlar.

Elbette Arakan zulmünün asıl sebebi şurada ve burada Buda heykellerinin kırılması ve hakaret edilmesi değildir, ama bu gibi eylemlerin yapılan zulmü kamuoyuna benimsetmek veya tepkiyi yumuşatmak için kullanıldığı da bir başka gerçektir.

Bir Müslüman Hristiyanların haçını çiğnerse Hristiyanlar da onun kitabını ayaklar altına alıp çiğnerler; Kur’ân’a göre Müslümanlar kitaplarını korumak için  mesela Hristiyanların haçına hakaret etmeyecekler.

Bugün Batı’da İslam ve Müslümanlar aleyhine yürütülen kampanyalar, İslam tehdidi, İslamofobi efsaneleri bazı Müslüman fert ve grupların yanlış, çirkin, yersiz davranışları ile terör eylemlerinden güç alıyor.

Müslümanlar olarak tepkilerimizi kontrol etmek durumundayız. Din adına konuşanlarımızın, savaş halinde olmadığımız başka din mensuplarına karşı şiddet ve nefret dilini kullanmaları, halkı buna teşvik ve tahrik etmeleri fayda değil, zarar getirir, getiriyor.

Şiddet yanlısı Budistlerin Arakanlı Müslümanlara yaptıkları zulmün hiçbir mazereti ve meşru sebebi olamaz, ancak düşmanın eline fırsat vermek de hikmetli bir davranış değildir. Müslümanın işi putları kafalarda ve gönüllerde kırmak olmalıdır.

*

Evet, kâfirlerin putlarına sövmemek lazım..

Aynı şekilde, kişinin bir başkasının annesine vs. sövmesi de, kendi annesine vs. sövmesi anlamına gelir. Çünkü, aynı cinsten karşılık verilir.

Bununla birlikte, Hayrettin Karaman’ın meseleyi bir ölçüde çarpıttığı görülmektedir.

Birincisi, Hicret‘ten önce putlara dokunulmamış olması, onlara asla dokunmamak gerektiğini göstermez. Çünkü Hz. İbrahim a. s., benzer şartlarda bunu yapmıştı.

Öte yandan, Hayrettin efendinin yazısının zamanlaması, bu hatırlatmayla, Atatürk heykellerine vs. yapılan saldırılara işarette bulunduğunu gösteriyordu.

Ancak, bu yazısıyla, tam da provokatörleri devreye koyan “çukur” odakların arzusu istikametinde kalem oynatmakta olduğunu anlaması gerekiyordu.

*

Yıllar önce, bir üniversitede yüksek lisans öğrencilerine “bilimsel araştırma yöntemleri” dersini veriyordum.

Bir gün sınıfa, Jacques Barzun ile Henry F. Graff tarafından kaleme alınmış olan Modern Araştırmacı adlı kitabı (çev. Fatoş Dilber, Ankara: TÜBİTAK, 1999) getirdim.

Kitabın birinci bölümü şöyle başlıyordu:

İngiliz Arkeolog Layard, Ortadoğu konusunda yazmış olduğu bir zamanların tanınmış kitabında, bir Türk görevlinin bir İngilizin sorusuna verdiği yanıtı içeren mektubunu yayımlamıştı. Mektup şöyleydi.

“Meşhur dostum, Ciğerparem!
Benden istediğin hem zor hem yararsız. Bütün zamanımı burada geçirdiğim halde, ne evleri saydım ne de yaşayanların sayısını araştırdım. Kimin katır yüküyle ne kaçırdığıyla, kimin neyi gizli saklı idare ettiğiyle hiç ilgilenmedim. Hepsinden öte, şehrin tarihine gelince, İslam’ın kılıcı buralara gelmeden önce gavurun ne haltlar yediğini, ne işler karıştırdığını ancak Allah bilir. Bunları araştırmanın bize bir yararı olmaz. Ruhum, canım! Sizi ilgilendirmeyen işlere karışmayınız.

Sefa geldiniz hoş geldiniz; Selametle gidiniz.” 

Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı ortada. Nazik bir dille vermekten kaçındığı üç şeye dikkat edin: Nüfus istatistikleri, iş raporları ve tarih. Günümüzde hangi alanda olursa olsun bu üç tip bilgi bulunmadığı takdirde yaşam durur. Dünyanın her yerinde, her an, bir konuda rapor yazmak için araştırma yapan birileri, çalışma yapabilmek için bu raporları okuyan, inceleyen başka birileri vardır. Raporlar, tahminin yerine bilgiyi geçirme çabalarımızın araçlarıdır. “Rapor” işlerin yürütülmesinde temel unsurdur.

*

Öğrencilere şu soruyu yöneltmiştim: “Sizce, bu devlet memuru, neden böyle bir mektup yazmış olabilir?

Öğrenciler, devlet memurunun tembelliği, cahilliği, iş bilmezliği vs. gibi birçok ihtimali dile getirmişlerdi.

Onlara şu minvalde şeyler söylemiştim:

Kitabın yazarlarının bu mektuptan hareketle, “Bu devlet memurunun hiç yıllık rapor hazırlamadığı” sonucuna varması, bilimsel araştırma mantığına aykırı bir acelecilik.. Böyle bir mektuptan hareketle bu sonuca varılamaz.

Ayrıca, muhtemelen yazarlar kendi alanları dışındaki konularla hiç ilgilenmedikleri için, işin içyüzünü anlamamış durumdalar. Kasten anlamamış görünmüyorlarsa tabiî..

Burada devlet memuru, ajan olduğunu düşündüğü İngiliz’le inceden inceye kafa buluyor, dalgasını geçiyor. Bu, ya çok uyanık bir memurdur, ya da söz konusu talebi üst makamlara iletmiştir ve onlardan, o İngiliz’i güzellikle başından savması emri gelmiştir.

*

Putların ya da heykellerin kırılmasını da, söz konusu kitabın yazarları gibi, acelecilikle hemen birilerinin fanatizmine, basiretsizliğine ya da cehaletine bağlamamak gerekir.

Türkiye’de ara sıra nükseden Atatürk heykellerine saldırı furyası, tesadüfen birbirini izleyen, aynı döneme denk gelen olaylar serisi değildir.

Belirli bir senaryoya göre piyonların ortaya sürüldüğü bir rezaletler komedyasıdır..

Maksat, iki üç tane Atatürk heykelinin zarar görmesine mukabil, iki milyon Atatürk heykeline putperestçe bir tazimin tahkim edilmesidir…

Ve yine maksat, Hayrettin efendi gibi dünyadan habersiz fakat âleme nizamat veren tipleri, kendilerinin ruhu bile duymadan kullanmak, böylesi yazılar kaleme almalarını sağlamaktır..

Evet, asıl maksat, Atatürk’ün asla sorgulanamaz bir “tanrı” gibi muamele görmesini sağlayacak bir ortamın oluşturulmasıdır..

Buna hizmet edecek bir “korku ve terör” şemsiyesinin Atatürk heykelinin üzerine örtülmesidir..

İnsanların, Atatürk’ün adı geçince, düşünemez hale getirilmeleri, korkudan adeta beyin felci geçirip “fikri köle, vicdanı köle” duruma düşürülmeleridir..

*

Gelelim Taliban‘ın Bamiyan Vadisi’ndeki meşhur Buda heykelini yıkmasına..

Hem bireysel düzeyde insan ilişkilerinde, hem de uluslararası ilişkilerde “mütekabiliyet/karşılıklılık” diye birşey vardır.

Hukukta da aynı şekilde suç ile ceza arasında orantı aranır.

Evlilikte bile, denklik (küfüv) gereklidir.

Eğer bir Buda heykeli yıkılmışsa, karşılığında bir caminin yıkılmış olması, cevabın verilmesi anlamına gelir.

Taliban, Budistleri Bamiyan Vadisi’ne toplayıp onları (bir zamanlar Sırplar’ın Boşnaklar’a yaptığı şekilde) koyun gibi boğazlamış mıydı?!

Gidip Budist mahallelerini mi yaktılar?

Budistlerin evlerine mi saldırdılar?

Taliban Buda heykelini yıkmadan önce de Müslümanlar benzer saldırılarla karşılaşmıyor muydu?!

Bütün suçu döndürüp dolaştırıp tekrar Müslümanlar’ın üzerine yıkmak için insanın gaflet katsayısının kaç olması gerekir?

Şimdi Arakan’da bunlar oluyor, oldu diye, diğer ülkelerde Müslümanlar, Budistlere saldırıyor mu?!

Balkanlar’da yıkılan camiler, Müslümanlar Hristiyanlar’ın haçını kırdıkları için mi yıkılmıştı?!

Arakan’da Müslümanlar, Buda heykellerine mi saldırmışlardı?!

*

Ebu Eyyub el-Ensarî, İstanbul kuşatması sırasında vefat ederken, surlara en yakın bir yere defnedilmesini vasiyet etmiş, böylece Eyüp‘te toprağa verilmişti.

Ordu geri dönerken Bizanslılar, “Siz gidince biz bu mezarı yerle bir ederiz” diyerek alay ettiler.

Bunun üzerine, ordu komutanı Yezid (Hz. Muaviye’nin oğlu), onların anlayacağı şekilde cevap verdi.

Şayet bunu yaparlarsa, Emevî hakimiyeti altındaki bütün hristiyan mezarlıklarını yerle bir edeceğine yemin etti.

Bugün İslam dünyasının sorunu, Hayrettin Karaman gibilerin (Ki, ne yazık ki, son tahlilde Fethullah Gülen’in “yerli ve milli”, uluslararası sulara açılamamış versiyonu kabul edilmeye elverişli) onlara akıl(sızlık) veriyor olması..

Bu kafayla Müslümanlar ezilmekten, sömürülmekten, öldürülmekten, sürülmekten, hakarete ve tecavüze uğramaktan kurtulamazlar.


E-KİTAP: KRİTİK-ANALİTİK OYUNUN ANALİZ VE KRİTİĞİ

 

https://www.academia.edu/99364388/Kritik_Analitik_Oyunun_Analiz_ve_Kriti%C4%9Fi


KRİTİK-ANALİTİK

OYUNUN ANALİZ

VE KRİTİĞİ

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 3

“KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNME” LAFI ÜZERİNE  “KRİTİK-ANALİTİK” NOTLAR 6

KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNMENİN KRİTİĞİ 24

KAD KİTAPÇIĞININ ANALİTİK KRİTİĞİ 38

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. El-hamdu li’llâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

İskenderpaşa Cemaati’nde (şimdilerde medyada Hakyolcular diye anılıyorlar) “kritik analitik düşünme (KAD)” eksenli çabalar 2003 yılı ilkbaharında Muharrem Nureddin Coşan tarafından başlatılmıştı.

Bildiğim kadarıyla bu yöndeki etkinlikler kesintisiz bir biçimde sürdürüldü.

İşi öyle büyüttüler ki, uluslararası sempozyumlar bile düzenlendi.

*

Prof. Ahmet Zeki Şengil’in oturduğum mahalledeki bir dernekte sunum yaptığı böylesi bir etkinliğe ısrarla özel olarak davet edilmiştim, gidip dinledim.

Aynı konuda konuşma yapmamı isteyen bir dernek de olmuştu. Orada, bunun önemsenecek ve herkesi ilgilendiren birşey olmadığını, daha öncelikli konular ve sorunlar bulunduğunu söylemiştim.

Çünkü kritik-analitik düşünme konusunun Cemaat mensuplarını boş yere meşgul edip yoracağını, sonuçta bir arpa boyu bile yol katedilemeden lüzumsuz tartışma ve laflarla zaman öldürüleceğini biliyordum.

Büyük çoğunluk bundan neyin kastedildiğini, neyin amaçlandığını, kendisinin buna niçin ihtiyaç duyduğunu bile anlayamadan, “avare kasnak” gibi konu etrafında dönüp dolaşacaktı.

Güya birşey yaptıklarını zannedecekler, fakat aslında vakitlerini semeresiz ve son tahlilde çok bir faydası olmayan, pratiğe aktaramadıkları laflarla öldüreceklerdi.

Düşünmeyi öğrenmekten düşünmeye vakitleri kalmayacaktı.

Şunun gibi:

Yüzmenin incelikleri, yüzmeyi sağlayan kasların özellikleri, yüzme sırasında harcanan kalori, yüzmenin sağlığa etkileri, farklı yüzme tipleri, nefes alış teknikleri, suyun kaldırma kuvvetinin fiziksel hesapları vs. hakkında detaylı bilgi edinecekler fakat bu arada yüzmeye zaman bulamayacaklardı. Hatta yüzme konusunda aralarında derin tartışmalara girecek, bunları tartışmak için değil yüzmek için öğrendiklerini unutacaklardı.

*

Bu, Cemaat’e, “Alın size bir oyuncak, bununla oyalanın, böylece ‘iyi saatte olsunlar’ı huylandıracak netameli konulara girmeden, suya sabuna dokunmadan kendinizi iyi hissetme imkânına kavuşmuş olursunuz” demek gibi birşeydi.

Bu “akl”ın arkasında “derin üst akıl” bulunmuyorduysa bile, bunun tam da onların aradığı şey olduğu kesindi.

Anlaşılan o akıl beni de “olta”ya çekmeye çalışıyordu.

*

2009 yılı Ekim ayında beni Ankara’dan arayan Mesut Doğan, başkentteki öğrencilere bu “kritik-analitik düşünme” konusunda bir konuşma yapmamı istediğinde ona şu mesajı göndermiştim:

Seyfi Say <sayseyfi@yahoo.com>

To:mesutdogancan@gmail.com

Tue, Oct 20, 2009 at 3:59 PM

Selam...

Mesut Bey kardeşim,

Ekteki dosyada, telefonda sözünü ettiğimiz konulardaki düşüncelerimi ayrıntılı bir şekilde aktardım. Bunlardan Nureddin Bey'i ilgilendirenleri Nureddin Bey'e de iletmiştim. Rahmetli Hocaefendi'nin vefatından sonra, tasavvuf ve tarikatlarla ilgili düşüncelerimi tekrar gözden geçirdim. Bazı konularda daha önce savunduklarımın aşırı ya da yanlış olduğu sonucuna vardım. Ekte gönderdiğim dosyada yaptığım eleştiriler aynı zamanda bir özeleştiridir, bir hata itirafıdır.

Bu yazdıklarımı sözkonusu öğrencilere anlatmamda sence bir sakınca yoksa, gelip anlatmayı düşünebilirim. Bence bir sakınca yok, ama bu yazdıklarımı birçoğu hazmedemez. Cevap da veremezler, fakat beni, yanlış şeyler söylemekle suçlayacaklar, doğrusunun ne olduğunu da anlatamayacaklardır.

Benden bekledikleri, "kritik analitik" düşünmeden, "Hikmet buyurdunuz efendim" demek olacaktır.

Selamlar...

*

Mesut beni bir daha hiç aramayacaktı.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM

 


Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman, 30 Kasım 2018 tarihini taşıyan “Şimdilik son yazı” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü “ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için” Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının ve iftiralarının biteceği yok.”

Görüldüğü gibi "fısk, fücur, dalalet, bid'at, küfür" gibi İslamî terminolojiye ait kavramları (din dilini) değil, laik-nasyonalist (siyasal dinsiz ve [en azından söylem düzeyinde] ırkçı) rejim dilini konuşuyor.

"Dar görüşlü, bağnaz, bölücü" diyor. 

Bana kimin dilini kullandığını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Söze“Kendi İslâm anlayışlarını Ehl-i Sünnet olarak takdim edip” diyerek başlamış durumda.

Açalım: Mesela Ehl-i Sünnet’in bizzat kendisinin, kendi İslâm anlayışını Ehl-i Sünnet diye takdim etmemesi düşünülebilir mi?

Bir grubun İslâm anlayışının “kendi İslâm anlayışı” olması, onu otomatik olarak Ehl-i Sünnet’in dışına mı iter?

Hayrettin Bey’in cümlesinin sonu, böylelerini Ehl-i Sünnet’ten ihraç (veya “aforoz”) ettiğini ortaya koyuyor.

Çünkü cümleyi “Ehl-i Sünnet dışı adamların yalanlarının…” diye bağlıyor.

Cümlesinin baş tarafında başkalarına yönelttiği suçlamayı kendisi yapıyor. Birilerini Ehl-i Sünnet’in dışına atıyor.

Ne demeliyiz buna, "dar görüşlülük, bağnazlık, bölücülük" mü demeliyiz?

*

Demeyelim.

Kendimize, "Onlar için Ehl-i Sünnet dışı nitelemesini yaparken haklı olabilir mi?" sorusunu yöneltelim.

Haklı da olabilir, delillerine bakmadan haklı ya da haksız demek doğru olmaz.

Fakat, yukarıdaki cümlesinde bu “aforoz“u için şu gerekçeyi gösteriyor:

“…yine Ehl-i Sünnet içinde farklı anlayış, usul ve yorum sahiplerini bu camianın hatta İslâm’ın dışına atan dar görüşlü, bağnaz, bölücü ‘ehl-i kıbleyi tekfir ettikleri için’ Ehl-i Sünnet dışı…”

İşte buna Mantık ilminde totoloji (eski tabirle devir) deniliyor.

Baştan birtakım anlayışları “yine Ehl-i Sünnet içinde” ilan ediyorsun, sonra bunun üstüne hüküm cümlesini oturtuyorsun.

İddiasını bu şekilde delillendiren bir adam hem ilim, hem de mantık bakımından sorunlu demektir.

Burada, Mantık ilmini okumuş olmayı kast etmiyoruz, “normal” bir insanın insan olması hasebiyle sahip bulunduğu “asgarî” mantığı kast ediyoruz.

(Yine de Hayrettin Karaman’ın, bu vadide Millî Gazete‘nin “boş beleş” yazarı Mehmet Şevket Eygi‘ye yetişmesi mümkün görünmüyor. Çünkü o, “totoloji”de, bir daha kırılması mümkün olmayan “çılgın” rekorlara imza atmış durumdaydı. Mesela, “Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at’ın ihtilaf ettikleri konuların tümünde Ehl-i Sünnet haklıdır, doğru yoldadır” şeklinde cümleler kurmuştu. Yani “Sağlıklı insan ile hasta insandan sağlıklı olanı ilkidir” zekâ düzeyinde cümleler.. İşte Türkiye’de bugün bu tür “deha sahibi” adamlar İslam’a “hizmet” ediyorlar. Ettiler. Böyle bir gecenin sabahından ne umulursa?)

*

Ehl-i kıbleyi tekfir (kâfir ilan etme) meselesine gelelim..

Bu tür ifadelerin ardına saklanmak, neyin kastedildiği açık bir biçimde ortaya konulmadıkça, yanlışa alan açma hokkabazlığından başka bir anlama gelmez.

Ehl-i kıble (kıblesi Kâbe olanlar), günahından dolayı tekfir edilmez. Yoksa, adam Ehl-i Kıble’den de olsa, itikaden küfür olan bir söz veya eylemi bile bile benimseyip savunursa kâfir olur.

Nitekim Allâme Âliyyü’l-Kârî şöyle demektedir:

Şu hususun bilinmesi lâzımdır ki, “Ehl-i kıblenin günah işlemesi sebebiyle tekfir edilmesi caiz değildir” diye bilginlerimizin ifade etmesinden maksatları, mücerret [salt] kıbleye yönelmek değildir. Rafızîlerden bazı sapıkların “Cebrail aleyhisselam vahiy getirirken aldanmıştır. Çünkü Allah Teala Cebrail’i Ali’ye göndermiştir, fakat o yanlış olarak Muhammed’e geldi” diye iddia eden ve Hazreti Ali’ye (haşa) ilah diyen rafızîlerin azgınları her ne kadar kıbleye yönelerek namaz kılsalar da onlar mümin değillerdir.

(Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Hüseyin S. Erdoğan, s. 431.)

İmam Gazzalî daha açık konuşmaktadır:

Bid’atçi (mübtedi’) [durumundaki Kur'an ve Sünnet'e vakıf bir âlim] eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [tek başına da kalsa diğer müçtehid âlimlerin ortak içtihadına, ortak aklına] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz [Dinde kesin delil olan icma oluşmaz]. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir [Başka bir konuda bid'at derecesinde hata yapmış olması bu konuda "mutlak biçimde" yanılıyor olmasını gerektirmez].

… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile [niyeti inkârcılık ve küfür olmasa bile] kâfirdir.

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, s. 301-302.)

*

İmdi, Türkiye’de bakıyoruz, Ehl-i Kıble‘yi asıl tekfir edenler, Hayrettin Karaman’ın hizmette ve hürmette kusur etmediği Erdoğan ile yandaşları. 

"Ilımlı müslüman" FETÖ bu laik (siyasal dinsiz) rejimin aforozuna uğrayınca onların söylemlerini birilerinin devam ettirmesi gerekiyordu. Bayrak yarışı devam etmeli, sancak yere düşürülmemeliydi. 

Mesela, Batı’nın, özellikle de ABD’nin terörist ilan ettiği müslümanlar için Erdoğan fırsat düştüğünde hemen “Bunların İslam’la bir ilgisi yoktur” diyebiliyor. 

Bayrağına ‘La ilahe illallah’ yazmakla, alnında Tekbir bandı taşımakla müslüman olunmaz” falan diye kafadan fetvalar verebiliyor.

Ya neyle müslüman olunurdu, yahudi fötrü gibi küfür simgelerini giymekle mi?

TBMM’de (laiklik gereği İslam’la, dinle imanla ilişkisiz ve/veya ona aykırı) Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmekle mi?!

*

Evet, Erdoğan, yukarıya aldığımız türden ifadeleriyle Ehl-i Kıble’yi resmen tekfir ediyordu.. Etti.

Yandaşlar da aynı dili kullandılar.. Şu anda ona muhalif olan (Davutoğlu gibi) eski yandaşlar da..

Evet, Erdoğan ve kafadarları birileri için gözlerini karartıp “Müslüman değiller” diyorlardı.. Daha ne desinler!

Ve buna karşı Hayrettin Karaman ile onun gibi ince kalpli merhamet abidelerinden itiraz kabilinden ne bir fısıltı, ne bir ürkek inilti, ne de bir utangaç vızıltı çıktı. 

Tıs yok.

"Tamam bunlar cahiller, katiller, azgınlar, hayvan oğlu hayvanlar, fakat ehl-i kıbleyi tekfir etmeyelim, bize yakışmaz" demediler. 

*

O adamları İslam’ın dışına itiyorsan, itikaden bunu gerektiren bir delil getirmen gerekir.

“Efendim bunlar terörist…”

Batı’nın terörist ilan ettiği insanlar arasında gerçek mücahidler de var.

Kimin terörist olmak suretiyle kâfir olduğuna artık Hristiyan Batı, NATO, ABD, Vatikan vs. mi karar veriyor?

Yani dünyada hiç mi mücahid yok?.. Bir tek senin mi askerin (Şeriat düşmanı Mustafa Kemal'in askerleri mi) ölünce şehid olacak şekilde savaşıyor, yani İslamî cihad ibadeti yapıyor?

Hadi diyelim ki, suçladığınız kesimlerin Batı tarafından terör olarak nitelendirilen eylemleri İslam açısından kesin olarak günah, bu durumda da, onları salt bu günahlarından hareketle nasıl tekfir edebiliyor, kraldan fazla kralcı, gâvurdan fazla gâvurcu olabiliyorsunuz?.

Hani günah başka, küfür başkaydı?

*

Karaman’ın yazısının devamı, onun, “hür iradeli, bağımsız birey” olmayı başaramadığını ortaya koyuyor.

Mesela şöyle diyor:

Cumhubaşkanımızın “Ne istediler de vermedik” dediği dönemde bazı kusurlarına, ifratların ve derhal tevil ederek örttükleri sonradan anlaşılan sapmalarına rağmen malum cemaatin de İslâm’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hâkim idi. Biz de faydasının zararından çok olduğuna kani idik.

Sorun şurada, faydası yanında zararı da olduğunu o günlerde söylemiyordun.

“İslam’a hizmet ettiği ve faydalı olduğu kanaati toplumda hakim” imiş..

Yani senin ölçütün bu: Toplumda hakim olan kanaat..

“Uydum kalabalığa”..

Toplumda hakim olan o kanaati benimsemeyenleri ise o günlerde dışlıyor, aşağılıyor, marjinal ilan edip küçümsüyordunuz. 

Onlara yine "bağnaz, dar kafalı, bölücü" diyordunuz.

Hışımla ve yarışırcasına..

Samanyolu TV‘de vs. kendinden memnun, mutlu bir yüz ifadesi ile hikmetler döktürüyor, Türkçe Olimpiyatları‘nda şarkı söyleyip oynayan kızları izliyor, İslam'a “hizmet” ediyordunuz.

Karaman bir de merhum Sabahaddin Zaim hocanın isminin ardına saklanmış..

Ne yani, Sabahaddin Zaim muhterem bir insandı ama, her sözü ve eylemi hüccet olan masum bir peygamber miydi?!

*

Karaman’ın yazısının sonu, Erdoğan'ı körü körüne izlemekte olduğunu ortaya koyuyor.

Tabiî burada da ölçütünün, “Erdoğan’ın, peşinden gidilmesi gereken bir lider olduğu” yönünde toplumda hakim olan kanaatten başkası değil..

Şöyle diyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı 25 Ocak 2014 tarihinde “Yüzyılın İslâm Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri” töreni düzenlemişti. Cumhurbaşkanımız orada önemli bir konuşma yaptı ve ilk defa bu grubun liderine karşı artık değişmiş olan kanaatini açık seçik ortaya koydu, şöyle diyordu:

“Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş âlim müsveddelerini bünyenin virüsü yok ettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkûm etmiştir. İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme, örgütleşme için bir araç olarak kullananları bu medeniyet hiç kabul etmemiştir ve etmeyecektir. İlmi iktidar için vesile görenleri bu medeniyet yine mahkûm edecektir.”

*

Türkiye’de ilmi, güç için, örgütleşme için bir araç olarak asıl kullanan, derini ve yüzeyseliyle devlettir.

FETÖ’yü üreten kim?.. Devlet.. MİT..

Şimdi FETÖ’yü yok etmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaları, eski huylarını bıraktıkları anlamına mı geliyor?

Ayrıca, FETÖ'ye karşı sergiledikleri tutumun benzerlerini, adını koymuyor ve yüksek sesle ilan etmiyorlarsa da, tehdit olarak gördükleri başka kişi ya da gruplara karşı da uygulamadıklarını nasıl söyleyebiliriz?

Senin haberin olmayabilir, fakat yaşayan bilir. 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca 22 yıl önce Avustralya'da ölmeseydi, sana bilmediğin ya da bilmiyor göründüğün bazı şeyleri anlatabilirdi. 

Şimdi bildiklerini gece karanlığında Eyüp sırtlarındaki mezar taşlarına ve servi ağaçlarına anlatıyor.

*

Şu taksimin güzelliğine bakın..

Mesela bir yerlerde mücahid olarak, Allah’ın sözü (Şeriat’i) yüce olsun diye çarpışanı, vatanını savunanı bile, Batılılar öyle tanımladığında hiç düşünmeden terörist kabul edebiliyorsun, fakat senin laik (siyasal dinsiz, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya iman ile öküze tapmaya eşit mesafede duran) devletin için çarpışıp ölen şehid oluyor..

Bu, (tıpkı FETÖ'de bulduğun özellikteki gibi) İslam’ı güç için istismar etme değil midir?

Anayasa’ya ve yasalara göre Diyanet’in görevi, laik (siyasal dinsiz) devlete “milli birlik ve beraberlik” gayesi çerçevesinde hizmetten ibaret..

Bu, İslam’ı, laiklik (yani siyasal dinsizlik) ve örgütleşme (milli birlik ve beraberlik adı verilen “ulusal çıkar”cı menfaat örgütleşmesi) için araç yapma değil midir?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."