ADALETİN MUTLAĞI VE İZAFÎSİ

 




CHP’nin genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun, 2017 yılında elinde “adalet” pankartıyla Ankara’dan İstanbul’a yürümesi hatırlardadır.

Eski genel başkanlar olsa ancak “laiklik” ya da “çağdaşlık” yazan bir pankart ile yürürdü.

Yahut elinde Atatürk‘ün resmi olur, “Atatürk ilke ve inkılapları” için feryad ü figan koparırdı.

Veya elindeki pankartta “Cumhuriyet” vs. gibi birşey yazıyor olurdu.

Kılıçdaroğlu bunları yapmadı. Sloganı tek kelimeydi: Adalet.

AKPARTİ ya da AKP demeye alıştığımız için unutuyoruz, iktidar partisinin adı, Adalet ve Kalkınma Partisi.

Her cuma, hutbede okunan ayet-i kerime, “Allah adaleti … emreder” diye bildiriyor.

*

Bu noktaya nasıl geldik?

“Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” şeklindeki klişe söz çerçevesinde olaya bakanlar, “CHP biraz değişti” diyebilirler.

Aslında CHP çok fazla değişmedi. Genetik kodları yerinde duruyor.

Fakat, karşısındakiler değişti.

Erdoğan’ın 2014 yerel seçim kampanyasına kongre şehri Sivas‘tan, Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı yad ederek, “yeniden İstiklal Harbi” vs. diyerek başlamış olduğunu unutmayalım.

Aynı yıl cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasını da Samsun‘dan başlatmıştı. Yine Atatürk‘ü yad ederek.

Hristiyanlar, din adamı olduğu için Augustinus gibi papazlara saint/aziz unvanını layık görmüşler, Erdoğan’ın Atatürk’ü niçin “Aziz Atatürk” diye andığını ise henüz çözebilmiş değiliz.

Laiklik dersen, Erdoğan tutup Mısır ve Tunus‘taki Şeriat düzeninden bile rahatsız olurken, onlara laiklik tavsiye ederken, tutup ona karşı laiklik davası gütmek biraz abes olurdu.

Garibim Şeriat, Türkiye'de adı anılmayan, kimsenin dönüp bakmadığı, antika niyetine bile değer atfetmediği sahipsiz bir ecdad mirası olarak kalmıştı.

Boynu bükük, yitik ve yetim.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.

*

CHP’nin temel ilkeleri, altı ok‘u biliniyor: Laiklik, devrimcilik, cumhuriyetçilik, halkçılık, devletçilik, milliyetçilik.

Bir de Erdoğan’ın rabiasına, “dörtlü”süne bakalım: Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet.

Milliyetçilik var mı? Var!

Devletçilik var mı? Var!

Laiklik zaten savunuluyor.

Halkçılık dersen o da yine “tek millet” anlayışına dahil.

Cumhuriyetçilik dersen, “Rejim meselesi 1923’te kapanmıştır” diyen, Erdoğan..

Devrimcilik dersen, “çağdaş uygarlık düzeyi“ne ulaşma da değil, aşmadan söz eden o ve ekibi.

Garip bir denklem: Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin isminde yer alan cumhuriyeti savunuyor, Atatürk’ü “aziz” diye yâd ediyor, Kılıçdaroğlu ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adında yer alan “adalet” kavramına sığınıyor.

CHP’liler, Erdoğan’ın Atatürk, cumhuriyetçilik vs. konularındaki samimiyetine inanıyor olacaklar ki, onu, “Atatürk’ü, cumhuriyet kavramını vs. istismar etmekle” suçlamıyorlar. Suçlamadılar.

Fakat AKPARTİ’liler, Kılıçdaroğlu’nu adalet kavramını istismar etmekle suçladılar.

Adalet galiba tapulu arazileriydi.

*

Kılıçdaroğlu adalet kavramını istismar ediyor olabilir mi?

Olamaz diye bir şey yok, insanoğlu çiğ süt emmiştir, mümkündür. (Aslında CHP’ye yakışırdı da.)

Bu durumda, yürüyüşü nedeniyle Kılıçdaroğlu’nu suçlayanların, adalet kavramına açıklık getirmeleri, ve onun talebinin, adalet değil, adaletsizlik ya da imtiyaz/ayrıcalık istemek anlamına geldiğini anlaşılır bir biçimde izah etmeleri en doğrusuydu.

Bunu yapmaya girişiyor gibi görünenlerden birisi, iktidarın gönüllü fedaisi Hayrettin Karaman’dı.

Ancak, Karaman’ın o günlerde yazdıklarına baktığımızda, onun, Kılıçdaroğlu “adalet” dedi diye, neredeyse adalet kavramına savaş açmaya kalkıştığını fark ettik.

Yeni Şafak gazetesinde “Adalet” başlığı altında yayınlanan 22 Haziran 2017 tarihli yazısında şunları söyledi: 

Gezi’nin bahanesi kesilen birkaç ağaç idi, yürüyüşün bahanesi de adaletsizlik.

Adaleti herkes, her zaman ve her yerde istemeli, gerçekleşmesi için elden gelen gayret meşru yollardan sonuna kadar sarfedilmelidir; bu hususta fikir ayrılığına yer yoktur. Ama başkalarına adil davranılmadığı, haksızlık yapıldığı, başkaları hak ettiğini alamadığı zamanlarda seslerini çıkarmayan, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen, sonra “kendi değerlendirmelerine göre adaletsizliğin” ucu kendilerine dokununca gürültü koparan, toplumu adalet için yardıma çağıran kimselerin samimiyetleri arızalıdır ve davranışları işe yaramaz.

“Kendi değerlendirmelerine göre adaletsizlik ” kaydını niçin koydum?

Çünkü mutlak adaleti de evrensel hukuka göre izafi adaleti de gerçekleştirmek imkânsıza yakın derecede zordur ve nadirdir.

Bir ülkede harici müdahaleler olmadan uygulanan mevzuata göre gerçekleşen hukuki-izafi adaletle yetinmek zorunluluğu vardır.

Yargı kararlarını tartışanlar,  bir davada adaletin gerçekleşmediğini iddia edenler eğer hakimin tarafsız davranmadığı, delilleri doğru değerlendirmediği veya baskı altında kaldığı konusunda sağlam bilgiye ve belgeye sahip iseler haklıdırlar. Kendilerini kanun ve hakim yerine koyar, “bize göre şöyle olmalıydı, olmadığı için adalet yok” diyenler ise haklı sayılamazlar.

Her şeye rağmen bir ülkede, samimi olarak adâlete dikkat çekmek ve haksızlıkları önlemek için yapılacak meşru eylemlerde bulunmak hem gerekli, hem de faydalıdır, ama samimi olmak şartı vardır. Diğer değerler gibi adaleti istismar ederek ülkede fitne ve fesat çıkarmak, toplumun huzur ve istikrarını bozmak kimsenin hakkı olamaz ve böyle bir durum ortaya çıktığında engellenir.

Bu girişten sonra adalet kavramının bizim kültürümüzdeki anlamı, yeri ve değeri hakkında birkaç yazı kaleme almanın faydalı olacağını düşündüm. Bu yazılarda yalnızca hukuki adaleti değil, sosyal ve ahlakî adaleti de ele almaya çalışacağım.

Yargı kurumuna ait olan hukuki adaletin izafi de olsa gerçekleşebilmesi şu şartların varlığına bağlıdır:

* Kuvvetler ayrılığı: Yargıçların ve yargıya ait kurum ve kuruluşların mevzuata kavuşturulması, elemanlarının atanması gibi konularda yasama ve yürütmenin işi ve yetkisi olacaktır ve bu, kuvvetler ayrılığına zarar vermez, ama muhakeme safhasının bütün aşamalarında savcılar ve hakimler mutlak manada hür ve bağımsız olacaklardır. Bu konudaki önemli handikap yargı elemanlarının ahlaklarıyla da ilgilidir. Bir savcıya, bir hakime hariçten siyasi, ekonomik vb. baskı yapılmasa bile onların kendi ideolojilerini ve bağlılıklarını aşamamaları adaletin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Tabii bu konuda da alınan ve alınacak olan tedbirler vardır.

* Ülkede belli iktidar odaklarının menfaatlerini değil, toplumun menfaatini ve evrensel manada hukuki adaleti gerçekleştirmeye yönelik mevzuatın bulunması.

* “Geciken adalet adalet değildir” hükmü doğru olduğundan yargının mümkün olan en kısa sürede sonuçlanabilmesi için gerekli bütün tedbirlerin alınması.

* Yargıda tanıklıklar, deliller, raporlar… önemli olduğu için bunları sağlayan şahıs, kurum ve kuruluşların dürüst, erdemli ve adaleti önceler olmaları.

Bu şartların oluşması için gayret ve himmet yürüyen ve yürümeyen bütün vatandaşların vazifesidir; bu vazifenin tamamını yerine getirmeye talip olmayanların adalet diye pankart taşımalarının bir anlamı ve faydası yoktur.

Karaman’ın olaya nasıl baktığı şu cümlesinden belli:

“… mutlak adaleti de evrensel hukuka göre izafi adaleti de gerçekleştirmek imkânsıza yakın derecede zordur ve nadirdir.”

Yani şunu demek istiyor: “Vıdı vıdı edip kafa şişirmeyin. Zulümse zulüm, öpüp başınıza koyun. Dünyada zaten adalet diye birşey yoktur.”

Temel argümanı bu..

Zulmün, adaletsizlik ve haksızlığın genel kural olduğunu, adaletin ise “gerçekleşmesi imkânsıza yakın derecede zor” olan nadirattan bir zümrüdüanka olduğunu kabul edecekmişiz.

Bu esas ya da temel ilkenin yanındaki “yedek lastik” ise, “samimiyet” ölçümü..

Karaman’a göre, samimiyet herkeste bolca bulunan birşey, nadirattan değil, dolayısıyla o şartı getirmek gerekiyor.

Diyelim ki bir haksızlığa uğradınız, hak aramak için önce “adalet konusunda samimi” olmanız gerekiyormuş.

*

Adalet isteme konusunda samimi olmak başka, adaletsizliğe uğradığını düşündüğünde adalet talebinde bulunmak başka birşeydir.

Kılıçdaroğlu gibilere verilecek cevap bu olmamalıdır.

Adalet isteyen adama “Dünyada zaten adalet yok, hem sen samimi de değilsin” demek, o kişinin gerçekten zulme uğramış olduğunu dolaylı biçimde itiraf etmek anlamına gelir.

Ayrıca, samimiyet gibi sübjektif/öznel bir kıstasla “niyet okuma” tavrı içine girmek, vicdanları baskı altına alma derecesine varan bir zulmün varlığını akla getirir.

*

Başka insanları ancak objektif/nesnel hukukî/şer’î kıstaslara göre değerlendirme konusu yapabilirsiniz. 

Ahlâkî ölçütler ise, kişinin kendi kendisini değerlendirmesi için vardır.

Mesela bir insan kendi eylemlerini daima samimiyeti ve ihlası açısından sorguluyorsa, o kimse ahlâklı bir insan demektir.

Tabiî bunu sessiz sedasız kendi vicdanında yapması gerekir, insanlara duyuruyorsa, bu da bir riyakârlık-gösterişçilik ve ahlâksızlık demek olur.

Günümüz insanı ise, bu ahlâkî sorgulamayı kendisi için yapmak yerine, başkalarına karşı bir silah olarak kullanıyor.

Bu, katmerli ahlâksızlıktır, hatta ahlâksızlığın en acımasız, en zalimce biçimidir.

Başkalarını samimiyet açısından sorgulamak da aslında bu türden bir tutum olmaya çok uzak değildir.

Karşındaki insan samimi olduğunu sana ispat etmek zorunda değil ki!..

Hatta, hakkını araması söz konusu olduğunda, hiç kimsenin samimi olma zorunluluğu bile yoktur, olamaz.

Senin bir başkasında bir hakkın varsa, bunu isteyebilmek veya alabilmek için samimi olman neden gerekli olsun ki?.

Bunun samimiyetle ne ilgisi var?

*

Kılıçdaroğlu’nun adalet vurgusu 15 Temmuz’dan sonra başlayan süreçle ve Enis Berberoğlu’na verilen ceza ile de ilgiliydi.

Verilen cezaların adalet açısından anlamını tartışmak yerine, bizzat adalet kavramını sorgulamak ve itibarsızlaştırmaya çalışmak, akla ziyan bir durumdu.

Kendi ayağına kurşun sıkmaktı.

Akıl, izan, hikmet ve basiret eksikliğiydi.

Daha kötüsü şu:

“Samimi değilseniz adalet istemeyin. Samimiyseniz de, adaletin gerçekleşmesi imkânsız denecek kadar zor birşey olduğunu kabul edip vıdı vıdı etmeyin, fitne fesat çıkarmayın, huzurumuzu bozmayın” şeklindeki bir söylemi, zulmün, zorbalığın, baskının ve haksızlığın “düzen, istikrar ve asayiş” adına savunulması izleyebilir.

İzler.

Yarın milli seçim piyangosunun talihlisi Kılıçdaroğlu gibi biri olursa aynı söylem sizin de şansınıza çıkabilir ve size çakabilir.

*

Hayrettin Karaman, daha önce, 17 Mart 2016 tarihinde, “Yargı bağımsızlığı” başlığı altında şunları yazmıştı:

Mahkemeler, taraflardan birinin beklediği gibi hükmederse alkışlanıyor, işine gelmeyen bir hüküm verirse aleyhte konuşmalar başlıyor; kimi hakimleri suçluyor, kimi onları etki altına alarak adaletten ayıran başka güç odaklarını itham ediyor. Bugünlerde itham edilenlerin başında da iktidar var. İddiaya göre iktidar yaptığı düzenlemelerle ve elindeki imkanları kullanarak hakimleri etki altına almış. Onlar da korku içinde hareket ediyor, hukukun ve vicdanın gereğini yerine getiremiyorlarmış.

Pek çok örnek var ya, yakın tarihlere ait iki örneği hatırlayalım:

İki gazetecinin tahliyesi hükmünü veren mahkeme ve hakimler yerlerinde duruyorlar, iktidar bu hükümden memnun kalmadığı halde kimsenin onlara dokunduğu ve dokunacağı yok. 

Burada bir duralım.

Sözü edilenler 15 Temmuz’dan sonra da yerlerinde duruyorlar mıydı, bilmiyoruz.

Ancak, birçok kişiye sonradan dokunulduğunu biliyoruz.

Yazıya dönelim:

Cumhurbaşkanı’na hakaret edenler eğer gazeteci olursa “ifade özgürlüğünü kullanmış oluyorlar”, “apaçık hakaretleri suç sayılmıyor” buna hükmeden savcılar ve hakimler de yerlerinde duruyorlar. 

15 Temmuz’dan sonra da böyle miydi, bilmiyoruz.

Karaman’ın yazısına dönelim:

Evet hakimler ve savcılar, hükümlerini beğenmeyenler tarafından haklı veya haksız olarak suçlanıyorlar, aleyhlerinde konuşmalar oluyor, yazılar yazılıyor, fakat bu özgürlükçüler bu defa ağız değiştiriyorlar, tenkitleri ifade özgürlüğü sayacak yerde “yargıya müdahale” olarak değerlendiriyorlar, asla hata etmez ve günah işlemez bildikleri (böyle takdim ettikleri) hakimleri savunuyor, tenkit ve ifade özgürlüğü hakkını kullananlara hakaret ediyorlar. 

Tabiî Karaman, Kılıçdaroğlu’nun bir - bir buçuk yıl sonra “tenkit ve ifade özgürlüğünü” kullanmak için yollara düşeceğini bunları yazdığı sırada bilemezdi.

Sözlerine şöyle devam ediyor:

“Kanunları da yargılamayı da beşer yapıyorsa, bunlar peygamber olmadıklarına göre elbette hata edecekler, günaha da gireceklerdirSiyaset adamlarını potansiyel hatalı ve günahkâr, yargı adamlarını ise peygamber gibi ahlaklı ve hatasız kabul etmenin isabet ve adalet neresinde!

Karaman bu ifadeleri Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü sırasında kullansaydı şunu demiş kabul edilecekti: Kılıçdaroğlu gibi siyaset adamlarını potansiyel hatalı ve günahkâr, yargı adamlarını ise peygamber gibi ahlâklı ve hatasız kabul etmenin isabet ve adalet neresinde!

*

Bunları yazmış olan bir adamın artık adalet konusunda söyleyeceği birşey olamaz.

Susması gerekir.

Ancak, şunu söylemek gerekiyor: Yargı adamlarının peygamber gibi ahlâklı ve hatasız kabul edilmemesi gerektiğini söylemek marifet değil.. Türkiye’de “fiilen” (resmen değilse de fiilen) böyle kabul edilen bir kurum var: MİT.

Bunun isabet ve adalet neresinde diye sorabiliyor musun? Yok!

Türkiye’nin âleme öğüt verme, nasihat etme, sözde emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker yapma heveslisi isimleri neden MİT’i hiç eleştirmez?

Kimisi korktuğundan (Ki bunda da haksız sayılmazlar), gücü zayıfa yettiğinden, kimisi de zaten MİT için çalışan sahtekârlar oldukları için.

Devletçi ve içi boşaltılıp laikleştirilmiş bir sahte “Müslüman”lık davası ile, İslamcılık diye bilinen hakiki İslam davasının önünü kesmek isteyenler, tabiî ki MİT’i asla eleştirmezler.

*

Karaman’ın yazısı şöyle devam ediyor:

“Meclis’e bakın, bir kanun tasarı veya teklifi görüşülürken aleyhte konuşanlar neler söylüyorlar, ama sonunda kanun çıkıyor; birilerine göre hıyanet, öbürlerine göre doğrusu bu! Demek ki, hakimleri bağlayan kanunlar da zulme araç olabiliyor.”

O halde bizzat düzeni ve kanunları, hatta parlamento kurumunu tartışmak gerekir.

Karaman’ın yazısına dönelim:

Gelelim hakimlere ve savcılara.

Biz nice hakim ve savcı görüyoruz ki, ya istifa ederek veya emekli olunca sağ veya soldan bir partiye kapak atıyor, militan bir siyasetçi olup çıkıyor. Peki bu kişiler partiye girmeden önce tarafsız, vicdanlı, adil idiler de bir gün içinde kimyaları değişti, tarafgir, partizan, belli bir görüş ve ideolojiye angaje hale mi geldiler! Bir gecede değişmeleri mümkün olmadığına göre bu halleri ve nitelikleri ile hakimlik yaparken onların adaletine nasıl güveneceğiz? 

Karaman’ın bu sorusu için muhtemel cevabı şu olabilir: Eğer “samimi” değilsek, mecbur güveneceğiz.

Karaman’ı okumaya devam edelim:

“Siyasetçinin de iyisi kötüsü vardır, hakimin ve diğerlerinin de. Bir sınıfı mutlak manada kötülemek, diğer sınıfı da mutlak manada aklamak adil ve gerçekçi değildir.”

Karaman’ın bakış açısı çerçevesinde “samimi” olmayanlar bu hükümden muaf gibi görünüyor.

Yazıya dönelim:

Dinimize göre adaletin, iyiliğin, güzelliğin mihengi kesin hüküm içeren naslar ile, içtihada açık alanlarda yapılan içtihatlardır. Beşerin yaptığı yorumlara ve içtihatlara beşeri zaafların karışmaması da mümkün değildir. Şu halde adalet izafidir.

Laik sistemlerde ölçüt kanunlar ve vicdandır. Bunların da nereye kadar hatasız kusursuz olabileceklerini ifadeye çalıştım.

Kanun değil, hukuk diyenler, evrensel kurallardan söz edenler de var; onlara da sormak gerekiyor: Bunlar var ise bu kadar zulüm dünyanın her yerinde niçin var! 

Hasılı adalet izafidir, her hükme itiraz eden olur, hükmü veren de itiraz eden de beşerdir ve beşer şaşar

Karaman’ın bu çok bilinmeyenli denklemini çözmeye bizim zayıf matematiğimiz kâfi gelmez, fakat hükümlere itiraz edenler “samimi” iseler “beşer şaşar” olmaktan muaf oluyorlar, “beşer şaşar”lıktan azade “şaşmaz yanılmaz”larımızın samimi olmadıklarını düşündükleri kişiler ise bu muafiyetten yararlanamıyorlar gibi görünüyor.

Karaman, yazısını şöyle bitiriyor:

“Bir zamanlar milletin sevdiği ve saydığı kişiler konuşmalarına dikkat ederlerse saygınlıkları ile bu fani dünyadan göçüp giderler, dikkat etmezlerse kimse onlara dokunmaz, dokunmuyor, ama dönek olur mide bulandırırlar.”

Karaman’ın bu laflarıyla kime “çaktığını” bilmiyoruz.

İlk anda akla gelen isim Abdullah Gül, fakat liste uzun olmalı.

*

Demek ki adalet isteyip vıdı vıdı etmemek, yöneticilerimizin kafasını şişirmemek gerekiyormuş.

Zaten adalet izafî imiş..

Adalet izafî olunca zulüm de izafî olur ama bu bahse girmeyelim, laf uzar, içinden çıkamayız.  

Ancak, Karaman’ın başka ifadeleri, kendisini yalanlıyor.

Okuyalım:

İslâm Hukûkunun Genel Karakteri

Hukuk insan ile diğer insan ve toplum, insan ile eşya arasındaki ilişkileri, hakları ve tasarruf yetkilerini düzenleme ihtiyacından doğmuştur. Bir yerde insan varsa onun bulunduğu yer ile ve yaşamak için muhtaç bulunduğu eşya ile arasında bir ilişki vardır. İnsan tek başına var olamayacağı ve varlığını devam ettiremeyeceği için bir insanın bulunduğu yerde zarûrî olarak başka insanlar da bulunacak, bunların da benzer ihtiyaçları olacaktır. İki veya daha fazla insan aynı şeye tek başına sahip olmak, aynı şey üzerinde tek başına tasarruf yetkisine sahip bulunmak istediğinde bu insanlar arasında “anlaşmazlık” ilişkisi doğacaktır ve doğmuştur.

Toplum hayatı anlaşmazlık ilişkisi içinde yürüyemeyeceği için insanlar, biri önceden anlaşmazlıkların doğmasını önleyici, diğeri de anlaşmazlık doğduktan sonra yeniden düzeni ve anlaşmayı sağlayıcı kaideler koymak, toplumun gücü ile bu kaideleri yürütmek ihtiyacını hissetmişlerdir. 

Hukuk işte bu kaideler bütünüdür.

Tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir yerde toplumun bütün fertleri, eşit hak ve selâhiyetler içinde bir araya gelerek hukuk kaidelerini koymaya muvaffak olamamışlardır. Kaideler hemen daima belli bir zümre tarafından, yahut onların güdüm ve hâkimiyetinde olanlarca konmuş, bunun tabîî neticesi olarak da hak ve selâhiyetler dengesi onların lehine bozulmuş, bu bozuk dengeye, yanlış ve tersine bir isimlendirme ile “adâlet” denilmiş, hemen bütün beşerî hukuk sistemlerinde hukûkun amacı olan adâlet böylece yörüngesinden saptırılmıştır.

Halbuki Allah Teâlâ’nın elimizde bulunan son vahiy mecmûasında (Kur’ân-ı Kerîm’de) O’nun adâlet demek olan dengeyi vaz’ettiğini ve bunun hayatta gerçekleştirilmesini kullarından istediğini görüyoruz.

Buna göre en azından müslümanlar için hukûkun ana kaynağı ilâhî irâdedir ve bir mutlak adâlet vardır; bu mutlak adâlet Allah Teâlâ’nın koyduğu dengedir (mîzândır), bu dengenin gerçekleştiği yer ve ilişkide mutlak adâlet yakalanmış olur, yakalanmadığı yerde ise iyi niyet ve usûle riâyet şartıyle izâfî adâlete ulaşılmış olunur.

(http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0895.htm)

*

Demek ki Karaman da “beşer şaşar”mış..

Karakolda doğruyu söyler, mahkemede şaşırırmış.

Demek ki, “fikrî” döneklik kimsenin tekelinde olan bir nimet değilmiş.


AYNI MADALYONUN İKİ YÜZÜ

 




“İktidarı kim tenkit edemez, hep över, toz kondurmaz, daha doğrusu bu pozisyonu devamlı göz önüne koyar ve korumaya çalışır?

“Sanırım böyle bir tavır ve davranış iktidardan kendisi veya grubu adına menfaatlenen ve bu menfaati korumak ve büyütmek isteyen kimselere aittir.”

Yukarıdaki ifadeler Hayrettin Karaman‘ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir yazısının ilk cümleleri.. (Bkz. “İktidar tenkit edilir ama…”)

Karaman ayrıca şunu da söylüyor:

“Samimi ve yapıcı tenkit iktidarı desteklemek demektir, ülke/kamu menfaatini önde tutmak demektir, iktidara ve kamuya en büyük zararı verenler, şahsi menfaatleri için hatalara göz yuman; işi gücü yalakalık ve yağcılık olanlardır.”

Ancak Karaman, yazısına “Ama…” diyerek devam ediyor.

Diyor ki:

“Eğer iktidarın bir hatası, bir kusuru, bunun kaynaklandığı sorumlu merkez ile görüşerek, onların da açıklamalarını aldıktan sonra doğrudan kendilerini uyararak ve doğru olanı söyleyerek düzeltilebiliyorsa önce bunun denenmesi gerekir.”

Bu ifadelerde doğruluk payı var.

Ancak, böylesi düzeltme teşebbüsleri daha çok icraata ilişkin hususlarda olabilir.

Kamuoyu önünde dile getirilen görüş ve fikirlerin tartışması ise yine kamuoyu önünde yapılmalıdır.

Çünkü bunlar kapalı kapılar ardında sadece size söylenen sözler değildir.

*

Hayrettin Karaman’ın bir başka “ama”sı ise şöyle:

“Tenkit iyi niyetli, yapıcı ve bu niteliklere uygun üslupta olmalıdır. Muhalefetin kötüye kullanacağı usulsüz tenkitler kale alınmaz, her ne pahasına olursa olsun savunmaya geçilir.”

Bu da, tümüyle yanlış değil..

Ancak, “muhalefetin kötüye kullanacağı usulsüz tenkitleri kaale almamak, her ne pahasına olursa olsun savunmaya geçmek” de iyi niyetten, yapıcılıktan, “uygun üslup”ta olmaktan uzaktır.

Ne ki, Hayrettin Karaman burada geleneksel çifte standardını olağanüstü bir gözbağcılık ya da abrakadabra ile okurlarına “yutturuyor”.

İktidara düşen sorumluluk, muhalefetin kötüye kullanıp kullanmamasına ve usulsüz olup olmamasına bakmadan, haklı tenkitleri dikkate almasıdır.

*

Bir Hayrettin Karaman’ın şu yazdıklarına bakın, bir de Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye verdiği öğütlere (Biri imparatorluk kurar, diğeri ise minik bir site devletini bile batırır):

Ey oğul!

Beysin.. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana..

Güceniklik bize, gönül almak sana..

Suçlamak bize, katlanmak sana..

Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..

Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana..

Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..

Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana..

Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.. 

Hayrettin Karaman’dan bir Şeyh Edebali irfanına, hikmetine ve bilgeliğine sahip olmasını beklemiyoruz, fakat hiç değilse iktidara tanıdığı “her ne pahasına olursa olsun savunmaya geçme ya da inatçılık yapma” hakkını, tenkitçilere de tanıması..

Ya da, tenkitçiler için getirdiği iyi niyet, yapıcılık ve uygun üslup şartıyla iktidarı da mükellef tutması, tenkitleri böylesi bir yaklaşımla göğüslemesi gerektiğini kabul etmesi..

*

Gelelim Karaman’ın bir başka “ama”sına:

“Tenkit yalnızca hatalı ve kusurlu olanı seçip ilan etmekle olmaz; iyi, doğru, faydalı olanı da dile getirmek, takdir ve teşvik etmek gerekir.”

Gerekir ama, tenkit eden kişi, çareyi bilmiyor olabilir. Çaresini bilmiyor diye, yanlışı tenkit etmeyecek mi?!

Mesela, İstanbul’daki trafik sorunundan şikâyetçi olmak için vatandaşların önce trafik sorununun nasıl çözüleceğine dair muazzam projeler hazırlaması mı gerekiyor?!

Yani insan haddini bilip, “Ben bu işlerden anlamam, size akıl vermek haddim değil, ama şunun bir yolunu bulun, bizi bu dertten kurtarın. Sabah akşam çektiğimiz çileyi, sizin gibi makam araçlarından inmeyen büyüklerimiz ne bilsin!” diyemez mi?!

*

Devam ediyor Hayrettin Bey:

“Hata, eksik, kusur” kavramı da önemlidir. Önce bunda anlaşmak gerekir. Mesela muhalefete ve muhalif yazarlara göre iktidarın “doğru, faydalı, eksiksiz” olan hiçbir kararı ve icraatı yoktur.

Bu bakış açısı, bir cedel aracı olarak işlevsel olabilir, fakat yersiz ve lüzumsuzdur, çünkü aynı şey iktidar yanlısı ya da yandaş çevreler için de söylenebilir. Onlara göre de iktidarın hiçbir hatası, eksiği ve kusuru bulunmamaktadır.

Aynı şey, Karaman’ın şu tespitleri için de geçerlidir:

“Ayrıca ictihad, görüş, değerlendirme… farklarına dayalı olarak da hata değerlendirmesi farklı olabilir. Birilerinin görüşlerini iktidarın devamlı kendi görüşü ile değiştirmesini beklemek de doğru değildir. İktidar ehli ile istişareden, gerekli araştırma ve incelemeleri yaptıktan sonra kararını alır ve uygular; doğru söze kulak vermemiş ise, hatada ısrar etmiş ise, zarar vermiş ise seçimde hesabı görülür ve bedelini öder.”

Bu, iki taraf için de geçerlidir. Dolayısıyla, dile getirmeye bile değmez.

*

Gelelim tabiri caizse zurnanın zırt dediği noktaya..

Karaman şöyle diyor:

Ben referandumdan önce bir yazı yazmıştım, tıpkı “örtülü sigara” başlıklı yazım gibi bunu da maksadımın dışına çekerek eleştirenler, hatta hakaret edenler oldu. O yazımda özet olarak şunu demiştim: Bir inancı, bir davası olan insanların bir iktidarı desteklemelerinin ölçütü, o iktidar ile dava arasındaki ilişkidir. Eğer iktidar -davanın sahibi olmasa da- başarıya ulaşması bakımından elverişli ise ve herkesin (başka inanç, dava ve hedef sahiplerinin de) içinde oldukları gemiyi tehlikeye sokmuyorsa desteklenir, değilse desteklenmez.

Fıkıhta, “Vacip olanı tamamlayan, vacibin yerine getirilmesine yardımcı olan şey de vaciptir” diye bir kural vardır. O yazımda bu kurala da atıfta bulunmuştum.

Yine aynı noktada duruyorum.

*

Karaman burada yanlış noktada duruyor.

Ve, bir fıkıhçıya yakışmayacak ciddi bir hata yapıyor.

Herşeyden önce, söz konusu kuralı yanlış ifade ediyor: Tamamlayan şey ile yardımcı olan şey farklıdır, tamamlayan şeye vacip denilebilse bile, salt yardımcı olan husus aynı kapsama girmez.

TDV İslâm Ansiklopedisi‘ndeki “Vâcip” maddesinde konuyla ilgili yeterli bilgi mevcut.

Oradan aktaralım:

Vâciple İlgili Bazı Usul Konuları…. 2. Vâcibin ancak kendisiyle tamamlandığı şeyin de vâcip sayılıp sayılmayacağı. Bedreddin ez-Zerkeşî bu konuda şöyle bir tasnif yapar: a) Vâcibin vücûbu [vacip oluşu] onu tamamlayan şeye bağlı ise tamamlayan ister sebep ister şart isterse engelin bulunmaması şeklinde olsun vâcip değildir. Zira bu durumda emir mutlak değil mukayyeddir [kayıt ve şarta bağlıdır]. Meselâ nisap miktarı [sorumluluk gerektiren miktar] mala sahip olmak zekâtın vücûb sebebidir; ikamet [yolcu olmamak] ramazan orucunun vaktinde tutulmasının vücûb şartıdır; nisap miktarını eksiltecek ölçüde borçlu olma zekâtın vücûbuna engeldir; ancak mükellefin [yükümlünün] bu sebebi veya şartı teşkil etmek ya da engeli ortadan kaldırmak için çaba sarfetmesi vâcip değildir. b) Vâcibin vücûbu gerçekleşmiş olmakla birlikte meydana gelmesi onu tamamlayan şeye bağlı ise iki ihtimal söz konusudur: Tamamlayan şey vâcibin bir parçası ise bunun vâcip olduğunda görüş ayrılığı yoktur. İkinci ihtimal tamamlayan şey vâcibin mahiyeti dışında kalıp onun sebebi veya şartı olabilir. Meselâ namaz için temizlik (tahâret) şart olduğuna göre namaz emri tahâretin de vücûbunu gösterir mi? Bazı âlimler tarafından mukaddime [öncül] diye anılan bu meselede ihtilâf edilmiştir (el-Baĥrü’l-muĥîŧ, I, 223-229). Usulcülerin çoğunluğuna göre -mükellefin gücü dahilinde olmak kaydıyla- ister sebep ister şart olsun mukaddime de vâciptir ve bu vücûb anlamı mutlak vâcibin vücûbuyla ilgili sîganın [emir kipinin] delâletinden çıkar…. 6. Vâcibi gerektiren sebeple vâcibin engelinin bir arada bulunması. Şâfiî usulcüleri bu durumda vücûbun hiç gerçekleşmediği ve gerçekleşip sâkıt olduğu [düştüğü] yönünde iki görüşün söz konusu edildiğini belirtip bazı meselelerde bu konudaki tercihe pratik sonuçların bağlanabildiğini belirtirler (Mv.F, XLII, 342).

*

Evet, bir usul kaidesini bu şekilde tahrif edip “tamamlayan”ı “yardımcı olan” şekline dönüştürmek, bir fıkıhçıya yakışmaz.

Bu, ya koyu bir cehalet, ya da dini bile bile tahrif etmeye çalışmak demektir.

Vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey ile, tamamlanmasına yardımcı olan şey bir olamaz.

Kaldı ki, Karaman’ın sözünü ettiği konuda “tamamlanmasına yardımcı olduğu düşünülen ya da iddia edilen şey”den söz etmek gerekir.

Vacibin kendisi ile tamamlandığı şeyler, aslında bilinen şeylerdir. Onlarda, yardımcı olup olmayacağına ilişkin tartışma yaşanmaz.

*

Kısacası, Hayrettin Karaman, fasit görüşüne dayanak üretmek için bir usul kaidesini çarpıtmaktadır.

Bunu, bu açıklıkta söylemek zorundayız.

Çünkü, korunması gereken, ilkelerdir, şahıslar değil.

Aksi takdirde, bu din, şahısların oyuncağı haline getirilmiş olur.

Ancak, Karaman’ın asıl hatası başka..

O, vacibin tamamlanmasına yardımcı olacağını iddia ettiği bir şeyi vacip kabul ederken, riayet edilmesi gereken asıl vacibi devre dışı bırakmaktadır.

Karaman’ın “kuş dili“ni “insan dili”ne çevirirsek, şunu demektedir: İslamî bir düzenin kurulması, Şeriat’in uygulanması vaciptir. Akparti iktidarı da bu vacibin gerçekleşmesine yardımcı olacaktır, dolayısıyla onu desteklemek vaciptir.

*

Sorun şurada: Bu Akparti iktidarı, aynı zamanda, müslüman kitleye itikadî bir dönüşüm yaşatmakta, onları, “Şeriat’e gerek yoktur, laiklik daha iyidir” noktasına getirmektedir.

Erdoğan açıkça bunu savunuyor..

Ve onun peşinden gidenler de bu anlayışı savunmaya başlamış bulunuyorlar.

Pratikte Akparti iktidarı, vacibin tamamlanmasına bırakın yardımcı olmayı, en büyük engel durumuna gelmiş bulunuyor.

Çünkü, CHP gibi partilerin asla yapamayacağı bir şekilde müslüman kitleyi zihniyet bakımından dönüştürüyor, laik kafalı ve düzenci hale getiriyor.

Kale, içten çökertiliyor.

İçerden işgal ediliyor.

Bunu, “derin düzenciler” biliyor ve görüyorlar.

Bu “dönme dolap”ta Hayrettin Karaman gibilere düşen rol de, fıkıh usulü kaidelerini tahrif ederek millete masal anlatmaktan ibaret.

*

Bu açıdan bakıldığında, FETÖ ile Akparti‘nin aynı madalyonun ya da madenî paranın iki yüzü olduğunu kabul etmek gerekir.

Bir tarafta resim var, diğer tarafta rakam yazılı..

Vatandaş resme tükürüyor, sonra da öbür tarafı çevirip rakamı öpüyor.

Madalyon aynı madalyon.. Para aynı para..

FETÖ mantalitesi ile Akparti zihniyeti de aynı..

FETÖ‘cülere göre de, vacip (yani İslam’ın hakim olması) siyasetle, Siyasal İslam’la, politika yoluyla olmuyordu, hiç parti kurmadan, “iyi saatte olsunlar“ı ürkütmeden toplumu, toplumsal mekanizmaları ele geçirmek, buradan hareketle yavaş yavaş devlet kurumlarına sızmak ve onları denetler hale gelmek gerekiyordu.

Aynı şekilde, “uluslararası düzen“le de iyi geçinmek, onları ürkütmeden faaliyet göstermek gerekiyordu.

Ancak, geldikleri nokta, “Hristiyan ve Yahudi güdümlülük“ten ibaret oldu.

Hayrettin Karaman’ın desteklediği Akparti’nin zihniyetine göre de, Kemalistleri ve laikleri ürkütmemek gerekiyor.

Ancak, geldikleri nokta “Kemalizm ve laiklik güdümlülük“ten ibaret..

*

Aslında Karaman, zeki (ya da kurnaz) bir adam..

Yazısında “davanın sahibi olmasa” da kaydını koyarak, muhtemel eleştirilerin önünü kesmeye çalışıyor.

Fakat, aynı zekâvet ve fetanet, vacib kavramına ilişkin fıkıh usulü kaidesini aktarırken buhar olup uçuyor.

Akparti, davanın sahibi olmamayı geçtik, davadan vazgeçmeyenlerin sopa ya da havuç seçenekleri ile “düzene uydurulduğu” bir projenin taşeronudur.

Akparti, “derin düzenciler” açısından, Şeriatçı kitlenin (yani vacibe inananların) havuç (dünyevî imkânlar, ihaleler, paralar, makamlar, şöhret, geziler, ödenekler, tahsisatlar, yönetim kurulu üyelikleri, harcırahlar, ödüller vs.) vasıtasıyla zihniyet düzeyinde laikleştirilme operasyonunun ta kendisidir.

Bu dönme dolapta Hayrettin Karaman gibilere düşen rol ise, Aydın Ünal‘ın bir yazısında dile getirdiği şekilde “uyuşturma“dan ibaret.

Yani bir yandan Erdoğan “Laiklik de laiklik” derken, diğer yandan Karaman gibilere “Ver haşhaşı hacı.. Daya narkozu!” deniliyor.

“Yok, ben haşhaş almayayım, kalsın, sevmiyorum ama sayenizde yemiş gibi de oldum zaten, başım döndü” diyenler ise, “Acaba havucun yerini sopa alır mı, arkalarında tuttukları ellerindeki sopayı konuştururlar mı?” diye endişe ve tedirginlikle bekliyorlar.

Ağızlarının tadı diye birşey kalmıyor.

Yedikleri içtikleri burunlarından geliyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."