MEVCUT MİLLETVEKİLİ YEMİNİ ANAYASA’YA AYKIRIDIR, DEĞİŞTİRİLMELİDİR!

 





 

Prof. Faruk Beşer’in Yeni Şafak’ta yayınlanan yazılarından birçoğu faydalı ve güzeldi.

Onlardan biri “Dindar gençler için asıl tehlike” başlığını taşıyordu.

Evet yazı güzeldi, fakat eksikti..

Ve bu eksiklik ne yazık ki çok önemliydi..

Önce yazısını okuyalım, sonra da eksik bıraktığı çok önemli noktaya değinelim:

İman ve İslam açısından tehlike ile karşı karşıya olanlar sadece gençler değildir, her aklı başında insanın bu dünyada kendini korumak zorunda olduğu düşmanları vardır. Bu kanun Hz. Âdem’den beri hiç değişmemiştir. Nefsin arzuları, şeytan ve şeytanlaşmış insanlar bu düşmanların başında gelir. Eğer şeytanın kendi mesleğini icra etmek için yetiştirdiği insanlar ve nefis bu düşmanlığı tam olarak yapamazsa şeytan dış güçleri devreye sokmaya çalışır ve başka hileler kullanır. Bu hilelerden biri, öğrenme ihtiyacı duymama, başkasının söyledikleriyle yetinme, aklını ve fikrini birilerine emanet etmedir. Oysa Kuranıkerim’de Allah ‘atalarımız böyle inanıyordu, biz de onlara uyuyoruz’ diyenlerin yanlış yolda olduklarını defalarca söyler. ‘Yaşayan da bir delille yaşasın, ölen de bir delille ölsün’ buyurur.

Dini kendi çıkarları için kullanmak isteyen bazı hainler de bundan yararlanır ve etrafına topladıklarını öğrenmemeye, söyleneni itiraz etmeden kabule teşvik ederler. Başta Kuranıkerim olmak üzere onların dini anlamayacaklarını onlara telkin ederler. Bunun için kitaplar dolduracak kadar edebiyat geliştirmişlerdir.

Bu insi şeytanlar da iki koldan çalışırlar. Bir kolu sapık tarikatlardır. Onlar da bu tahribatı iki sebeple yaparlar. Biri; dini, imanı, şeriatı, Kitabı, Sünneti yeterince bilmedikleri için kendilerini gerçekten mürşit sanmaları, insanları yoldan çıkardıktan sonra, Kuranıkerim ifadesiyle ‘güzel bir iş yaptıklarını zannetmeleridir’.

İkincisi, niyeti daha başlangıçtan bozuktur, özellikle de dini heyecanları olan cahil gençlerin kandırılıp sömürülmeye müsait olduklarını şeytanlıkları sebebiyle bildikleri için, onları bile bile kandırıp kendilerine kul köle yaparlar, onların maddelerini manalarını sömürürler.

Bunlara bakıp tasavvufu bir bütün olarak reddetmek de başka bir şeytani aldatmadır. Tarihten günümüze İslam’ı daha hassas ölçülerle, özellikle de nefis tezkiyesi ve ahlak olarak yaşamak isteyen sağlam bir tasavvufi damar hep var olagelmiştir. O halde mesele tasavvuf ya da tarikat meselesi değil, cehalet meselesidir.

Şeytanların insanları ve özellikle de gençleri yoldan çıkardıkları ikinci kol cihat gibi yüce bir duygunun yanlış anlatılması ve böylece de aslında çok nadir bulunan bu ulvi duygunun adeta topraklanıp, üstelik bir de başkaları adına heder edilmesidir. Bunun sebebi de yine cehalettir, yani İslam’ın temel doğrularının bilinmemesidir. Ya da yine hıyanettir, ipin ucu başkalarının elindedir.

Benim acizane gördüğüm manzara şudur. İslam’ın ve Müslümanların dış düşmanları bu iki zayıf noktayı da çok iyi tespit etmişler. Bugün bunları Müslümanların parçalanmaları ve kendi kendilerini bitirmeleri için kullanmaktadırlar. Bunun özel bilimini dahi yaptırıyorlar. Bugün sosyolojinin çatışma çıkarma, ya da istedikleri yerlerde çatışmaları önleme gibi alt dalları var. Vurmak kırmak, gücünü dağıtmak istedikleri İslam ülkelerini artık onlar için daha pahalı olan topla tüfekle, bomba ile değil, kendileri oluşturdukları bu tür örgütlerle perişan ediyorlar. IŞİD bunların en belirgin olanlarından biridir. Buna rağmen bizim imanlı ve cihat aşkıyla tutuşan pek çok gencimizin bunu gerçekten bir cihat hareketi olarak gördüğü ve katılmak için can attığı da ortada. Oysa cihat da, Efendimizin ifadeleriyle ‘kıyamete kadar devam edecektir’. Ama cihat düşmana karşı yapılır. Cihadın en büyüğü de bilgi ile olan cihattır. Etrafına on kişi toplayan cihat diye eylem yapmaya kalkışıyor, birileri de onu kullanıyor.

Müslümanları mağlup etmenin en etkili yolunun bu olduğunu öğrenen dış düşmanlar sadece bu örgütleri kendileri kurmuyorlar, ayna zamanda akidesi bozuk kişileri, tarikatları ve oluşumları da maddeten destekleyip onlara gaz veriyorlar. Tahribatı, dağılmayı, parçalanmayı, iç çatışmaları bu maşalar aracılığı ile yapıyorlar. Televizyonlar kurduruyor, ya da uygun olanları destekliyorlar. Bunlar o kadar açık yapılıyor ki, bilgi ve basiretle bakanların anlamaması mümkün değil.

O halde yapılacak iş, İslam’ın en öncelikli dairesinin herkes tarafından iyi bilinmesidir. Herkes âlim olamaz ama herkes bilgili ve akıllı bir Müslüman olabilir. Seyyid Kutup, Müslüman bir gencin temel İslamî bilgileri öğrenmedikçe ve İslam’ı kendi İslam’ı kılmadıkça başka şeylerle meşgul olmaması gerektiğini söyler. Eskiden tarikatlar da böyle imiş; kitaptan ve Sünnet’ten imtihanı geçemeyenler tarikata alınmazmış.

Tek başına Müslüman kalabilmek zordur, elbette güç birliği yapmak, yine Kuranıkerim’in ifadesiyle dürüst insanlarla beraber olmak önemlidir, ama hiç kimse İslam’ı paket program olarak alıp kullanmamalıdır. O yapıyorsa mutlak doğrudur denebilecek hiçbir âlim, hiçbir mürşit yoktur. Bu sebeple Allah bazı sahabileri Resulüllah’a dahi, ‘neden böyle, ya Resulüllah?’ diye sordurmuştur. Bu durum onların örnek nesil olması için Allah’ın özel olarak yaptığı bir şeydir.

*

Beşer “dış düşmanlar”ın oyunlarından söz ediyor.

IŞİD örneğini vermesi, akla ABD gibi güçleri getiriyor.

Ancak, bir de iç düşmanlar var..

Ve bunlar, sapık ya da cahil tarikatlardan ibaret değil.

İslam dünyası olarak bilinen devletler topluluğunun mevcut üyelerinin kimi kurumları da o sapık ya da cahil tarikatlardan daha iyi durumda değiller ne yazık ki..

Nitekim, ahir zaman ve kıyamet alametleriyle ilgili hadîslerde, bir zaman gelip samimi müslümanların sığınabilecek yer bulamayacakları, sultanlarından, yani devletlerinden zulüm görecekleri belirtiliyor.

*

Cihat kavramını IŞİD gibi CIA ürünü örgütler istismar ediyorlar da, mevcut laik (yani dini olmayan, dinsiz) devletler istismar etmiyorlar mı?!

Mesela, milletvekili, hatta sıradan bir memur yapmak için bile Atatürk ilke ve inkılaplarına (ve bu arada laikliğe, yani dinler arasında tarafsız kalmaya) bağlılık yeminini vatandaşlarına dayatan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisi için ölen askerlerine şehit unvanını veriyor ve cami önlerindeki cenaze merasimlerinde onları cennetle müjdeliyor.

Bu, istismar değil mi? Ya da bu da istismar değilse, istismar nasıl birşeydir?

*

Üstelik söz konusu milletvekili ve memuriyet yemini, mevcut Anayasa’ya da aykırı..

Mesela Madde 5’le çatışıyor:

“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

Bahis konusu yemin, insanın inanç ve fikir hürriyeti gibi en temel bir hakkını hukuk ve adaletle bağdaşmayacak şekilde sınırlıyor.

Çünkü, Atatürk ilke ve inkılaplarının kapsama alamına giren konularda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına fikir ve inanç hürriyeti tanımıyor.

Çağdışı (çağımızın dışında kalmış olması itibariyle çağ dışı) ölmüş bir adamın Atatürk ilke ve inkılapları denilen kişisel ve sübjektif düşünce ve icraatını insanlara sanki gökten inmiş vahiy gibi “mutlak gerçeklik” ve “dogma” olarak dayatması itibariyle de insanın manevî varlığının gelişmesini engelleyici nitelikte.

Bilimsel gelişme ve ilerlemeyi yok sayması itibariyle aklî gelişime de aykırıdır. Çünkü bu yemin, Atatürk ilke ve inkılaplarının kapsama alanına giren konularda aklın kullanımını yasaklıyor.

*

Bu yemin Madde 10’a da aykırıdır:

Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Lafta böyle, uygulamada ise Kemalist (Atatürkçü) zümre imtiyazlı.

Ayrıcalıklı.. 

Türkiye'de değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ayrıcalıklara sahip zümreler var.

Atatürkçülük (Kemalizm) bir “siyasî düşünce”..

Onu “felsefî inanç” kabul etmek de mümkün.

Peki Türkiye’de Şeriatçılarla Kemalistler kanun önünde eşit mi?

Kemalist/Atatürkçü, inandığı siyasal düşünce (Atatürk ilke ve devrimleri) doğrultusunda yemin ederek inancının gereğini yerine getirmiş oluyor.

Peki bu yemini etmek zorunda bırakılan müslüman (sosyolojik müslüman değil, inanç müslümanı) inancının gereğine göre yemin edebiliyor mu?

Tabiî ki hayır..

*

Zaten öyle yemin edilecek olsa hemen “Laiklik çiğneniyor, laiklik isterük!” naraları atılır, laikler savaş baltalarını topraktan çıkarmak için hemen kazma küreğe sarılırlar, savaş tamtamlarını çalan davulcu sanatkârları gulu gulu dansı yapmaya başlarlar.

TBMM eski Başkanı İsmail Kahraman’ın “içinden laiklik geçen” bir konuşması yüzünden bir bardak suda ne fırtınalar kopartıldığını hatırlıyoruz: Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve Akşener hemen “çılgın Türkler” olarak gözlerine ve sözlerine vahşi bir hava verip çılgınca nutuklar atmaya başlamışlar, sonra da sazı Erdoğan alıp Kahraman’a ayar vermişti.

Karamollaoğlu ise susmuştu.

“Ya hu bu ne çılgınlık! Biraz akıllı olun, hemen dellenmeyin!” demesi gerekirken susmuştu.

Çünkü Türkiye’de din ve vicdan hürriyetinin aslı astarı olmayan bir efsane, herkesin inanmış görünmeyi çıkarına uygun bulduğu büyük bir palavra olduğunu, kendisinin konuşması durumunda işin partisinin kapatılması noktasına kadar götürülebileceğini, derin devlet adı verilen her zaman aç laik (siyasal dinsiz) çetenin kan kokusu aldığı için ağzının suyu akarak kenardan olayı seyretmekte olduğunu biliyordu.

*

Bu yemin Madde 17’ye de aykırıdır:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

Peki bir müslüman böyle yeminle dayatılan dogmalar, siyasal düşünce ve felsefî inançlar karşısında kendi hür ve bağımsız manevî varlığını nasıl koruyacak ve geliştirecek?

Böylesi bir durumda hür ve bağımsız bir manevî varlıktan söz edilebilir mi?!

Edilemez!..

Çünkü, İslam dışı (İslam şeriatiyle yönetilmeyen) devletlerin ve rejimlerin temel özelliği, insanlara gerçek (tam) bir hürriyet vermemeleri, bir hürriyet illüzyonu ve içi boş söylemlerle, kırıntı kabilinden özgürlüklerle insanları aldatmalarıdır.

Bu gerçeği merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini açıklarken çok veciz bir biçimde anlatıyor:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Gelelim madalyonun arka yüzüne..

Ne yazık ki Anayasa türküsü salt bu hak, hukuk, adalet ve hürriyet nağmelerinden oluşmuyor.

Aralara korku filmlerindeki insanın yüreğini hoplatan çığlık ve gürültüleri hatırlatan ifadeler de serpiştirilmiş.

Mesela Madde 14:

“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.”

Bu madde mucibince, Müslüman’ın “manevî varlığını koruma ve geliştirme” faaliyeti istenilen (ya da fırsat bulunan) herhangi bir zamanda “laik Cumhuriyeti”, yani laikliği ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyet olarak yorumlanabilir.

Geçmişte yorumlandı..

Bu yüzden Milli Nizam Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi kapatıldı.

Madde 12 de aynı durumda:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

Mesela bir müslüman olarak Allahu Teala’nın haram kıldığı davranış ve eylemlerin yasaklanmasını talep ettiğinizde inancınız, maneviyatınız ve siyasal düşünceniz bu maddeye takılıp yere kapaklanabilir.

*

Bütün bunlar şu anlama geliyor:

Bir Kemalist/Atatürkçü ile bir müslüman yan yana geldiğinde ikisi vatandaş olarak eşit, fakat Kemalist olan, (Orwell’in tabiriyle) “daha eşit”..

Böylece, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır rh. a.’in Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde Fatiha Suresi’nin açıklarken anlattığı bir başka gerçeğe ulaşıyoruz:

Sözlü ve yazılı İslami eserlerde hürriyet, kişi haklarına sahip olmaktır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. [Orijinali: “Lisanı İslâm’da hürriyyet, hukukuna malikiyyet diye tarif olunur, (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir.”]

Hakların (hukukun) aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı her hangi bir kişi Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkûm olabiliyorsa  o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri (görev ve sorumlulukları) yalnız hakkın gereği için  değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. [Orijinali: Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. “Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.”]

Bundan dolayı Allahü Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına (hukukuna) sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allahü Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kâfil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. (Binaenaleyh Hak Tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmini hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.)

Evet, hukuk, işte budur!

Mevcut Anayasa’nın sözünü ettiği hukuk ise İslam açısından (Atatürk ilke ve inkılapları açısından değil, İslam açısından) Allahu Teala’dan başkasının kulu ve kölesi haline gelmekten ibarettir.

*

Faruk Beşer’in yazısına dönelim..

İslam dünyasında sorun sadece onun dikkat çektiği şekilde sapık ve/veya cahil tarikatlar değil.. Asıl sorun mevcut devletler ve rejimler..

O tarikatların birçoğunun bozuk hale gelmesinin sebebi ya da etkeni de yine bu devletler.. İstihbarat teşkilatları vasıtasıyla hepsini içeriden dizayn ediyor, bir zaman sonra tümden ele geçiriyorlar.

Bazen de yeni dinî hareketler ve dinî önderler üretiyorlar.

Mesela, Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harp tarafından keşfedilip sivriltilmiş olduklarını açıkladı. Daha önce de Latif Erdoğan gibi isimler Fethullah’ın CIA-MİT konsorsiyumunun adamı olduğunu dile getirmişlerdi. Buna göre, sonradan CIA, stratejik ortağı MİT‘e kazık atmış, Fethullah’ı tek başına kullanmaya başlamış bulunuyor.

28 Şubat’ın Müslüm Gündüz’ü de aynı durumda.. Benzer şekilde Nurcu grupların birçok liderinin derin devletin adamları oldukları biliniyor (Ki bazılarının adlarını Mehmet Kutlular ve Mustafa Kaplan gibi isimler açıkladılar).

Birçok tarikat, dergâh ya da tekkenin de vaziyeti böyle.. Bunlara tarikat niteliği taşımayan başka cemaat, grup, klik ve sivil hareketleri de ekleyebiliriz.

*

Evet, tarikatlardan önce devletleri, hem de yabancı devletler kadar İslam dünyasındaki devletleri konuşmamız gerekiyor.

Tabiî bir de partiler ve parti liderleri meselesi var.

Yani sorun sadece sapık ya da cahil şeyhler değil..

Mesela Erdoğan, Arap Baharı sırasında Tunus ve Mısır’da Şeriat’e karşı laiklik tavsiyesinde bulunmuş, İsmail Kahraman‘ın anayasa ve laiklik konusundaki malum açıklaması üzerine de o tavsiyesini tekrar hatırlatmıştı..

Dinde zorlama yoktur, Erdoğan istediği gibi inanabilir, Şeriat’e karşı laikliği benimseyebilir, fakat böyle bir siyasetçi 2017 referandumundan önce Bursa’da, kendisinin arzusu hilafına oy kullanacak vatandaşlara “Dünyanızı ve ahiretinizi tehlikeye atmayın!” diye seslenebilmişse, ortada şu sapık tarikatlar meselesi kadar ciddi ve önemli bir çarpıklık var demektir.

Halbuki, Hz. Ebubekir bile, yerine tavsiye ettiği Hz. Ömer için, “Kanaatimce en layık olan odur, fakat eğer zulmederse ben gaybı bilmem” demişti. “Ömer’in hilafetini kabul ederseniz ahiretiniz garanti” diye konuşmamıştı.


LAİKLERİN ÇÖZÜMSÜZ DİLEMMASI: İSLAMCILAR (İSLAMİSTLER) DÖNSÜN İSLAMCILIK KARŞITI (ANTİ-İSLAMİST) VE "DÜZEN" YANLISI OLSUNLAR, FAKAT DÜZENİN NİMETLERİNDEN DİNDARLIK ADINA UZAK DURSUNLAR

 





Kemalistler, eski İslamcıların "düzen"e uyum sağlamalarından gayet memnunlar, fakat bu uyumun, "düzen"in nimetlerine göz dikmek ve ellerine geçirmek gibi bir yan tesirinin (iktisatçı tabiriyle dışsallığının) olmasından rahatsızlar.

İstiyorlar ki bunlar siyasal açıdan düzene uygun bir zihniyete sahip olsunlar, fakat sivil hayatta sapına kadar İslamcı ve dindar kalıp harama dönüp bakmasınlar.

Hatta bu noktada “bir lokma, bir hırka” zihniyetini benimseyen zühd ehli insanlar haline gelsinler.

Dünyayı, dünyalığı, dünya nimetlerini, makam ve mevkileri, siyaseti, ekonomiyi kendilerine bıraksınlar.

İslam Şeriati'ne sırt çevirsinler, fakat İslam ahlâkıyla ahlâklanıp yardımsever, sabırlı, merhametli, affedici, kanaatkâr, mütevazı, boynu bükük vatandaşlar olsunlar.

*

Bir başka deyişle, İslam devleti idealinden vazgeçsinler, vazgeçmekle de yetinmeyip onun (Mehmet Metiner gibi fırıldakların yaptığı şekilde) aleyhinde bulunsunlar, fakat Türkiye Cumhurriyeti söz konusu olduğunda devletçilikten taviz vermesinler.

İslam'a devleti çok görsünler, fakat ırkçı laiklik (siyasal dinsizlik) ya da laik (siyasal dinsiz) ırkçılık söz konusu olduğunda devletleşmeyi onun en doğal hakkı kabul etsinler.

Şeriat'i aşağılasınlar, mesela Allahu Teala'nın "kısas" emrini tarihseldir filan diyerek kaldırıp atsınlar, "İslam'ı güncelliyoruz, hayatın bir parçası haline getiriyoruz" diyerek kendi heva ve heveslerinin güncel tezahürlerini İslam diye pazarlasınlar, bu tür konuları laik demokrasinin parlamentosunun keyfine bıraksınlar, fakat şapka için adam astıran önderlerinin bu tarihsel vahşeti için tek kelime etmesinler.

Dindarlar ahlâk adına dövene elsiz, sövene dilsiz olsunlar, "Allah'ın askerleriyiz, mücahitleriz" demeyi İslâm ahlâkı adına yanlış kabul etsinler, fakat laikler "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" dedikleri zaman bunu yine ahlâk adına saygıyla karşılasınlar.

Eski İslamcı yeni anti-İslamcı anasının gözü ahlâk ve irfan pazarlamacıları "Her inanca saygı duymalıyız" desinler (Ki diyorlar), fakat laikler "Şeriat, İslam inancının bir parçası, dolayısıyla bir inanç olduğu için her inanç gibi ona da saygı duyuyoruz, ona da saygısızlık yapmayız" demeye tenezzül etmesinler, ve kendini dindar zanneden müseccel sahtekârlar "Bunların inancı da böyle, Şeriat'i aşağılamalarına saygı duymalıyız" diye düşünsünler, yani yüzlerine tükürüldüğünde "Yağmur yağdı, ya Rabbi çok şükür" diye karşılık versinler. 

Cihad ve mücahid kelimelerini unutsunlar, fî sebîlillah cihad (Allah yolunda cihat) anlayışının yerini seküler-laik-ırkçı nitelikte "vatan için savaş" alsın, Allah yolunda savaşmayı vahşet, devlet için ölmeyi ise kutsal vazife kabul etsinler, şehitliği Allah için cihat edenlere değil de (isterse ateist olsun) devleti için savaşanlara yakıştırsınlar.

Kur'an'ın şeriat (hukuk ve adalet) anlamına gelen hükümlerine (dolaylı ifadelerle ya da açıkça) karşı çıksınlar, İslam'ın güzel ahlâk kategorisine giren tavsiyelerini ise benimsesinler, öyle ki, güzel ahlâk adına munis, itaatkâr, hakkından vazgeçmeyi fazilet bilen zahid insanlar olsunlar, dünyalıklardan, dünya nimetlerinden uzak durarak bunları laik-seküler ya da ateist vatandaşlara terk etsinler.

*

Kazın ayağı öyle değil işte..

Adam İslam Şeriati'nden vazgeçtiği zaman ahlâklı olmuyor, ahlâk istismarcısı bir sahtekâr oluyor.

Çünkü böylesinde ahlâk olsa önce Allahu Teala'ya karşı ihlaslı ve samimi olur, onun dinini olduğu gibi kabul eder, kesip biçmez.

Ancak "derin düzen" ya da derin devletin böylesi ahlâk ve irfan işportacısı ahlâksızlara ihtiyacı var. Şiddetle..

Bu tür irfan ve ahlâk edebiyatçısı ahlâksızlar sayesinde düzen muhalifi müslüman kitleyi içeriden çökertiyor, suret-i haktan gelen ajanları marifetiyle dindar insanların aklını ve gönlünü çeliyor.

Müslüman camiaya hitap eden nüfuz (tesir/etki) ajanı durumundaki birtakım edebiyatçı, şair, hikâyeci, romancı, vaiz, hoca, köşe yazarı, gazeteci, kanaat önderi, sivil toplum aktivisti şahıslar bu tür masalları bozuk plak gibi durup dinlenmeden tekrarlıyorlar.

Tekrarladılar.

Ve geldiğimiz noktada Türkiye'de maalesef ortaya bir İslam'sız müslümanlık çıktı.

Bu İslam'sız müslümanlığın pazarladığı ahlâk ve irfana gelince.. Bunlar aslında müslümana özgü bir ahlâk değil, ateistlerin, mecusilerin, Hristiyanlar'ın ve Yahudiler'in alkışlayacağı türden içi boş "evrensel" lafazanlıklar.. 

Büyük ölçüde nefs-i emmare sahtekârlık ve riyakârlıkları..

*

Durum bu olunca, "derin düzen"in, anti-kapitalist fakat "düzen"baz müslüman tipinin reklamını yapacak insanlara şiddetle ihtiyaç duymakta olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Mesela, İhsan Eliaçık adlı boş adamın lüzumsuz saçmalıklarının birileri tarafından sürekli gündeme getirilmesi, onun ömrünü bu ihtiyaca cevap verecek şekilde heder etmesiyle ilintili gibi görünüyor.

Bu aykırı ve ilginç tipin gündeme gelmek için her fırsattan yararlanıp sokak şovları vs. sergileyerek seyyar açık hava tiyatrocusu gibi anlamsız gösteriler yapmasını, söylemlerindeki anti-kapitalist sadelik, doğallık, denge, ölçülülük ve dürüstlük vurgusuyla uzlaştırmak zor. 

Anti-kapitalist fakat nasılsa "Reklamın iyisi kötüsü olmaz" mantığıyla kapitalist reklamcı uyanıklığının destanını yazmaktan, reklamı beleşe getirip siyasal pazarlamacılığın tüm numaralarını hayata geçirmekten geri kalmıyor. 

Tam bu noktada başka birileri devreye giriyor, onu müslüman kitleye "rol model" olarak sunuyorlar: "İhsan gibi olun, anti-kapitalist müslüman olarak dünyadan elinizi eteğinizi çekin, 'düzen'i benimseyin, zinhar Şeriatçı, İslamcı olmayın! İslam'ın ahlâk kısmını alın, şeriat (hukuk düzeni) kısmını atın! Ahlâk siz müslümanlarda, kanun yapma imtiyazı ise biz laiklerde (siyasal dinsizlikçi ayrıcalıklı birinci sınıf vatandaşlarda) olmalı. Adalet ve hakça paylaşım bunu gerektiriyor."

Tabiî İhsan bir "rol model" olarak biraz uç noktada duruyor, durmak zorunda.. Halihazırda kapitalist olmayı başarmış, kapitalist "düzen"bazlığın tadı damağında kalmış müslümanlara "anti-kapitalist" müslümanlığı beğendirmek, bu uyanık tüccar taifesine onu pazarlamak biraz zor.

Fakat dert değil, raflarda her zevke, her keyfe, her yaşa ve başa göre ürün var. Kapitalist müslümana da Şeriat'siz ahlâk, "düzen"baz irfan, İslamcılık düşmanı müslümanlık, ince zevk sahibi şehirlilik, rafine sanatçı ruhu sunuluyor. 

Seçenek bol..

*

Evet, Ebu Zer edebiyatçısı İhsan Eliaçık‘ın eylem ve söylemleri eski solcuların, sosyalistlerin, laiklerin ve (eski İslamcıların çağdaşlığa intibak ederek düzenin nimetlerinden yararlandıklarını görüp kahırlanan) Kemalistlerin hoşuna gidiyor 

Ancak, bu şahsın görüşlerine bakıldığında, Ebu Zer-i Gıfarî r. a.’in çizgisi ile bir ilgisinin bulunmadığı görülüyor.

Bir röportajında “Türkiye’de İslamcılık miadını doldurdu mu? ‘Devlet kurma hayali’ akamete mi uğradı?” şeklindeki bir soruya, bu şahıs şöyle cevap vermiş:

“… İslamcılık İslam’ın bir şekilde yorumudur, kendisi değil. Bu yorum daha çok siyasallık, yani din-devlet ilişkileri üzerinde yoğunlaşır. Burada bana göre eski-İslamcılık yani 1930-90 yılları arasında vücut bulmuş İslamcı yorum İslam devleti veya şeriat devleti şeklinde bir kavram üretmiştir. Bununla kastedilen ‘Allah’ın hükümlerini hayata hakim kılma’ veya ‘şeriatı getirmek’ diye ifade edilen argümandır. Ben bu anlayışın evrim geçirerek daha rafine hale doğru ilerlediğini, yani dönüştüğünü düşünüyorum. Bunu bozulma veya savrulma olarak görmüyorum.”

(http://ihsaneliacik.blogspot.com/2005/04/soylesi-mili-gazete.html)

Böylece, işi getirip rafine (laikleştirilmiş) müslümanlığa bağlıyor.

Beyefendi bunu bozulma ve savrulma olarak görmüyormuş. 

Düzenin rafinerisinde imbikten geçirilmiş bu İslamcılığın nasıl birşey olduğunu daha sonraki ifadeleri ortaya koyuyor:

“Bunun tipik göstergesi şudur; 1979 İran devriminde ön safta; ‘Hükümet-i İslami, Cumhur-i İslami’ sloganları ile yürüyen, ABD elçiliğini basan öğrenciler, 1999’da 7 kişinin öldüğü Tahran Üniversitesi’nin önündeki gösteride ‘Ya adalet devleti ya da yeniden devrim’ diye bağırdılar. Bunlar devrimin çocukları. Eski İslamcılık ile Yeni İslamcılık arasındaki farkın simgesel göstergesi işte budur. Devlet talebinden vazgeçmek diye bir şey yok. Eğer bir yerde haksızlık, adaletsizlik, vurgun, soygun, haram yiyicilik, rüşvet, ahlaksızlık varsa devlet talebi de olacak tabi. Meydanı bunlara mı bırakacağız? Burada neyi istediğin önemli. İslamcı talepler artık giderek, namaz, oruç, Kur’an’da geçen hükümleri aynen uygulama olmaktan çıkıyor. Dinin özündeki şeyi istemeye doğru dönüşüyor.”

İşte meselenin püf noktası burası.

İş dönüp dolaşıp geliyor, “dinin özü” noktasına bağlanıyor.

Bu “dinin özü” öyle bereketli bir tarla ki, orada ne istersen yetişiyor.

Mesela “Anadolu müslümanlığı”nı savunanlara göre “dinin özü” insan sevgisi. Allah’ın kulun ibadetine ihtiyacı yok.

Şeriat’in uygulanmasına ise hiç ihtiyacı yok.

*

Gerçekte dinin özü tevhidden ve Allahu Teala’ya şirk koşmamaktan ibaretken, böylesi “dinin özü” edebiyatçıları bize çok farklı şeyler söylüyorlar.

Lafları ilk anda kulağa hoş geliyor. Fakat sahte bir “dinin özü” edebiyatı ile dinin gerçek özünü bulandırmaktan ve sulandırmaktan başka birşey yapmıyorlar.

Eliaçık’ın “dinin özü” tarifi de buna benzer birşey. Bize dinin özünün ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Nedir dinin özü; iyilik, adalet, ahlak, doğruluk, dürüstlük…”

Görüldüğü gibi Eliaçık kaşla göz arasında işi Şeriat devleti talebinden alıp iyilik ve ahlâka getiriyor. 

Sanki Şeriat bunları zaten içermiyormuş gibi. 

Ve devam ediyor:

“Devlet bu ilkeleri esas almasın mı? Bunlara dayalı bir devlet kurulmasın mı? Eğer devlet varsa bu doğrultuda dönüştürülmesi için çalışılmasın mı? ‘Allah adaleti emreder’ ayetini meclisin duvarına asmanın ne sakıncası var? Dinin evrensel ahlak değerlerine en çok devlet adamlarının ihtiyacı var. Hatta ekonominin temelinde bu ‘haram’ ve ‘helal’ kavramları yer almalı.”

Buraya kadar iyi.. Bu sözlerin altına kim imza atmaz ki..

Fakat ardından facia geliyor:

Adalet Devleti çalışmamda bu konuları uzun uzun anlattım… Formül şöyle olabilir; Dinin itikad ve ibadet hükümleri tümüyle halka bırakılır. Ahlak hükümleri devletin manevi temeli olur. Hukuk hükümleri de zamanın gelişimine ve evrimine bırakılır.

*

Görüldüğü gibi, Şeriat devletinden “adalet devleti”ne yatay geçiş yapmış bulunuyoruz. 

Sanki gerçek adalet devleti Şeriat devleti değilmiş gibi.. 

Şeriat devletinin kaynağı belli, bu “adalet devleti” ise, bize İhsan Eliaçık’ın hediyesi.

Bu adalet devletinde itikad ve ibadet hükümleri tamamen halka bırakılıyor. İsteyen inanıyor isteyen inanmıyor. İsteyen ibadet ediyor isteyen etmiyor.

Tam laiklik. 

Bu devlette ahlak hükümleri devletin manevî temeli oluyormuş. Maddî temeli bile değil. 

Yani gerçekte böyle birşey yok, işin lafı var.

Peki fıkhî hükümler, Şeriat, İslam hukuku?…

Eliaçık’a göre, “hukuk hükümleri zamanın gelişimine ve evrimine bırakılır”mış..

Gerçekteyse Şeriat, Bediüzzaman'ın dile getirdiği gibi "adalet-i mahz"dır. 

Saf, pür, katışıksız, lekesiz, arı duru, tertemiz adalet..

Şeriat karşıtlığının olduğu yerde ise zulüm vardır.

Bu iki yönden zulümdür: Birincisi, yeri gökleri, herşeyi yaratan, atomlardan yıldızlara kadar herşeye bir düzen ve intizam veren Allahu Teala’yı topluma ve devlete düzen vermekten aciz kabul etmektir. Bu, en büyük zulümdür.

İkrincisi ise, Allahu Teala’nın kullarını O’nun rahmeti olan şeriat nimetinden mahrum etme şeklinde tezahür eden zulüm..

*

Yani “Zaman sana uymazsa, ki genellikle uymaz, sen zamana uy”.

Kısacası, “zamanın gelişimi ve evrimi” bizi “laik ‘adalet’ devleti”nin kapısının önüne getirip bırakıyor. Devam ediyor “adalet devleti”nin mucidi:

“Adalet devleti dediğim fikriyatın din-devlet ilişkilerine yönelik yenilikçi yorumu budur. Zira bu hem din hem devlet tarafı için birer yeniliktir.”

Bunun din için bir yenilik olduğu söylenebilir de, devlet için hiç de öyle sayılmaz.

Kayserili Eliaçık, bilinen suratı boyayıp yeniden meydana sürmekten başka birşey yapmıyor.

Bu noktada çakma Ebu Zer İhsan, “dinden yararlanma” ifadesini kullanarak (ki buna istismar ya da sömürme demek daha uygun olur), bakış açısındaki yeniliği de göstermiş bulunuyor:

“Burada dinle pazarlık yapmaktan ziyade, dinden yararlanma biçiminin yeniden ele alınması söz konusudur.”

Dinle pazarlık yapılmadığı kesin, çünkü onun gerçekte söz hakkı yok. 

Dinden yararlanma var mı peki?

Tabiî ki var..

*

Bu noktada Eliaçık, pratik zekâ bakımından Gıfarlı Ebu Zer’den (r. a.) farkını da sergiliyor:

“Mesela Kur’an’daki hayız ve nifas ayetleriyle erkeklerin neden amel etmediği sorulamaz, çünkü konu onlarla ilgili değildir.”

Böylece Eliaçık, bin yıldır sorulup da cevap bulunamamış (!), “Kur’an’daki hayız ve nifas ayetleriyle erkeklerin neden amel etmediği” sorununa çözüm getirdikten sonra bize yeni bir “sentez” öneriyor:

“Aynı şekilde dinin, devletle ilgili olan ve olmayan hükümleri var. Burada bir analiz, bir çözümleme lazım. Bunun için de din-devlet birliği ile ona tepki olarak doğan din-devlet ayrılığından ziyade ‘din-devlet diyalogu’nu, yeni sentez olarak öneriyorum.”

Böylece, önümüze üç alternatif çıkıyor: Din-devlet birliği (Şeriat devleti), din-devlet ayrılığı (pür laiklik), din-devlet diyaloğu.

Eliaçık, din-devlet birliğini abrakabadra ile devre dışı bıraktıktan sonra, din-devlet ayrılığından ürkecek olanların gönlüne su serpecek müjdeyi veriyor: Din-devlet diyaloğu.

Ancak, bu din-devlet diyaloğunda dinin “pazarlık” gücü yok.

Sadece “dinden yararlanma/kullanma” var.

Buna "istismar" da denilebilir.. Semeresinden faydalanma..

Böylece, “Türkiye tipi laiklik” yeni bir ambalaj içinde yeniden piyasaya sürülmüş oluyor.

Bu da, dönüp dolaşıp "derin düzen"in 7.7 şiddetindeki İslamcıları laikleştirme depremi projesinin merkez üssüne kamp kurmamız anlamına geliyor.

Soru şu: Kayserili müteahhit İhsan'ın tam da bu noktaya müslümanlar için çürük çarık bir gökdelen dikme işgüzârlığı sergilemesi laikler için mutlu bir tesadüften mi ibaret, yoksa ardında bir mühendislik dehası mı yer alıyor?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."