PUTA SAYGI DUYAN, PUTPERESTLİĞİN GÜVENCESİ "GÜNCELLENMİŞ" TÜRKİYE MÜSLÜMANLIĞI

 



Yeni Şafak‘ın iki yazarı aynı gün aynı mesajı vermişlerdi.

Tarih 18 Kasım 2018’di.

O ikisinden biri, Yusuf Kaplan, şöyle diyordu:

“Önceki yazımda da dikkat çekmiştim: Başkalarının, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsallarına saygı duymak zorundayız. İslâm, başkalarının kutsallarına hakaret etmeyi yasaklar.”

Bu yazar, ne yazık ki İslam’ı tam bilmiyor.. Anlamamış..

Gelenekten de çok söz ediyor, ama onu da bilmiyor..

Şunu öğrenmesi lazım: İslam’ı ve de geleneği "modern Batılı" Heidegger’in, Husserl’in vs. gözlüğüyle anlamaya çalışırsan bir yere varamazsın.

*

Yusuf Kaplan'ın, tarihselci şarlatanların istismarcı Kur’an Müslümanlığı dalaveresine karşı (iyi niyetle) ilmihal müslümanlığı”nı savunduğuna da şahit olmuştuk.

İlmihal müslümanlığını savunması yanlış değil, fakat meselenin bundan ibaret olduğunu zannetmesi yanlış..

İşin gücün, bütün meşgalen okumak yazmak ise, Kur’an‘ı da anlamaya çalışmak, tefsir ve mealleri okumak zorundasın.

İlmihaller, namazını kılıp orucunu tutman, yani ibadetlerini yapabilmen için yeterlidir. Merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocanın Büyük İslam İlmihali gibi kitaplar ayrıca akaid ve ahlâk bahislerine de kısaca yer verir.

Fakat İslam, salt ibadet, ahlâk ve akaid bahislerinden ibaret olan bir din değildir.

*

İslam’ın bir devlet boyutu vardır. Uluslararası (ümmetler arası) ilişkiler boyutu vardır.

İslam, sadece neye inanacağını (akaid) değil, küfre karşı nasıl bir tavır ortaya koyacağını da öğretir.

Barışın nasıl bir barış, savaşın nasıl savaş olması gerektiği konusunda da yol gösterir.

Müşriklerle ve Ehl-i Kitap‘la kurulacak ilişkilerin muhtevasını ve sınırlarını da belirler.

Hangi devlete ne kadar bağlılık gösterileceğini de anlatır..

Ve sen bunları mevcut ilmihallerde bulamazsın..

Fakat, Kur’an‘da vardır.

Belki sadece meal okursan kimi konuları yanlış anlayabilir, veya eksik kavrayabilirsin.

Fakat, yeterli bir tefsiri okursan, meseleleri rahatça anlayabilirsin.

*

İmdi, senin “Başkalarının, bizim gibi düşünmeyenlerin kutsallarına saygı duymak zorundayız” lafına gelelim.

Bu ifade, som ve pür cehaletten, hatta dalaletten ve küfürden ibarettir.

Saygı duymaktan kastın salt hakaret etmemek ise, bu da, dalalet ve küfür olmasa da, meramını ifade bakımından yetersiz ve yeteneksiz biri olduğunu kabul etmeyi gerektirir.

Müşriklerin ve kâfirlerin kutsallarına saygı duymak zorunda olmamak bir yana, saygı duymamak zorundayız.

Çünkü küfür, ulemanın vurguladığı gibi, “şer’an ta’zimi (saygı gösterilmesi) vacip olanı tahkir (aşağılama), tahkiri vacip olanı ta’zim”den ibarettir”. (Bkz. Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in Nefsin Terbiyesi kitabı.) 

Eğer sen, başkalarının küfür ve şirkten ibaret olan kutsallarına saygı gösterirsen, kâfir olursun.

*

Fakat, başkasının kâfir olma, puta tapma hürriyetine ilişmezsin, bu, başka birşeydir.

Bu, Allahu Teala’nın Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” (Bakara, 2/256) emrine saygıdır, küfre değil.

Kâfire karşı "dinde zorlama" olmaması, kâfirin müslümana "dinde zorlama"da bulunmasına saygı gösterme anlamına gelmiyor.

Şimdi Türkiye müslümanlarının durumuna bakıyoruz, bırakın tâğutu tanımadıklarını ilan etmeyi, bu kavramı ağızlarına almaya bile cesaret edemiyorlar.

Türkiye’de kâfire dinde zorlama yok, fakat müslümana var.

Camide bile var.

Buyursun, Diyanet iki hafta cuma namazında üst üste Şeriat ve de tâğut konulu hutbe okusun, beni yalancı çıkarsın.

*

Türkiye’de Diyanet’e de dinde zorlama var, sıradan müslümana da..

Bunu kabul etmemesi için insanın zekâ özürlü ya da kaşar yalancı olması gerekiyor.

Evet, başkasının kutsalına hakaret etmezsin, bu da yine onların kutsalına duyulan bir saygıdan değil, Allahu Teala’nın “Onların, Allah’ı bırakıp taptıklarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler. Böylece her ümmete yaptıklarını süslü gösterdik. Sonra dönüşleri ancak Rablerinedir. O, yapmakta olduklarını kendilerine bildirecektir (En’am, 6/108) emrine saygıdır.

Sövmemek, saygı göstermek demek değildir.

Allahu Teala, kullarına bir irade vermiş, onlara kâfir olma hürriyetini tanımıştır, fakat kulların küfrüne razı değildir, ve küfürlerini MÜTHİŞ BİR AZAPLA cezalandıracağını bildirmiştir.

*

Bu hakaret etmeme tutumu, tasvip etme ya da saygı gösterme boyutuna ulaşınca, dalalete ve küfre dönüşür.

Onun için, senin o içeriğinde ne olduğunu bilmeden savunduğun geleneğin akaid kitaplarında, mesela Nevruz gibi müşrik bayramlarına saygı göstermenin, onlara değer verip kutlama programı düzenlemenin küfür olduğu belirtilir.

Mesela haça saygı göstermek küfürdür.

Hakaret etmeden, onun Allahu Teala’ya ortak koşma anlamına geldiğini, saygıya layık olmadığını söylemek zorundasın.

Haça saygı duyamazsın.

Resulullah s.a.s., boynundaki haçla kendisini ziyarete gelen Arap reislerinden Adiyy bin Hatem‘e (Hatem-i Taî’nin oğlu), “Çıkar o boynundaki putu!” demişti.

Puta saygı göstermemişti.

Hakaret de etmemişti.

Onun put olduğunu söylemek hakaret değildir.

*

Türkiye'de Atatürk bir puta dönüştürülmüştür. 

Daha onun sağlığında bile böyleydi, “Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya bize yeter!” diyorlardı.

Böylece hem Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa’yı tanrı yapıyorlar, hem de Kâbe’yi aşağılıyorlardı.

Bu kâfirliğe saygı göstermemiz düşünülemez.

Saygı gösterirsen kâfir olursun.

Bunun yanlışlığını anlatacaksın.

*

Gelelim Yeni Şafak’ın diğer (eski) yazarına, Hasan Öztürk'e..

Bu şahsı özellikle Erdoğan’ın uçağındaki sırıtkan yüz ifadesiyle tanıyoruz.

Yazısında şöyle diyordu:

Türk milletinin her bir ferdi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekliyle barışarak yoluna devam etmesinden başkaca bir seçenek yoktur. İç çatışmanın panzehiri budur.

Hiç olmazsa asgari özen, asgari saygı!

Bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesiyle bir şekilde barışmaktan kasıtları, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasının, tâğuta dönüştürülmesinin onaylanmasından ibaret.

Bu kurucu iradeyi, asla sorgulanamaz bir put olarak önümüze getiriyorlar.

“Tamam, onlar bu devleti kurdu, iş oldu bitti, biz şimdi geleceğe bakalım” demenize müsaade etmiyorlar.

*

Mesela, anayasa değişikliği tartışmaları söz konusu olunca birileri (Özellikle de CHP ve MHP’liler) hemen, “Kurucu Meclis’in belirlediği temel ilkeler değiştirilemez” diyorlar.

Bu temel ilkelerden anladıkları da İlk Meclis’in kabul ettiği 1921 Anayasası‘ndaki esaslar değil.

İlk Meclis tasfiye edildikten, Anayasa değiştirildikten sonra yapılan dayatmalar..

İşte bu, “Kurucu İrade” denilen iradenin (fiilen Mustafa Kemal'in iradesinin) putlaştırılmasından başka birşey değildir.

Yani Ali Rıza ile Zübeyde'nin oğlu, İstiklal Savaşı'nı yürüten Meclis'i tasfiye edip kendi iradesini kurucu irade diye dayatmışsa, bugünkü kuşaklar neden kendilerini onun iradesiyle ebediyen bağlı hissetsinler?!

Onun iradesi haşa Allah'ın iradesi mi?!

Bu millet de onun azat kabul etmez kulları mı?!

Bizim irademiz yok mu, biz irademizi Ali Rıza'nın ölmüş oğluna teslim etmek zorunda mıyız?!

Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma, sadece Zübeyde'nin oğluna ait bir imtiyaz mı?

Şu hale bakın, millete dindarlık öğreten bir gazetenin herkesten müslüman geçinen bir yazarı böyle küfür ve şirkten başka birşey olmayan, hem imana hem de akla aykırı bir kurucu irade masalını anlatabiliyor.

Evet, bu Hasan Öztürk, kıyıda köşede kalmış üç beş "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" müslümana da "bağımsız irade"yi çok görüyor, kurucu iradeyle barışmayı, yani ona teslim olmayı, kendi iradesinden vazgeçmeyi teklif ediyor.

Bu aklı (akılsızlığı) ona kimler veriyor, bu zırvaları ona kim yazdırıyor olabilir?

*

Tabiî ki barışmaktan kastettikleri, "kurucu irade"nin (yani Ali Rıza'nın ölmüş oğlunun iradesinin) putlaştırılmasından, onun kişisel kararlarına kıyamete kadar geçerli, değiştirilemez, reforma tabi tutulamaz vahiy muamelesi yapılmasından ibaret.

Peki, ben de diyorum ki, “Yaratıcı İrade (turşu kurma vezninde kurucu değil, yaratıcı irade, Allahu Teala'nın iradesi), Kur’an ile birtakım hükümler indirmiş, herkes onlarla barışık olmalıdır”.

Ha, benim gibiler bunu söyleyince beyefendilerin söylediği türkünün makamı değişiyor.

Buselik sopalık ve kürdili tehditkâr makamı devreye giriyor.

“Bak, bu dediğimizi yapmazsan iç çatışma olur ha, çatışırız, kemiklerinizi kırarız, sürüm sürüm süründürürüz, çocukken emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririz, ocağınıza incir dikeriz” anlamında aba altından sopa gösteriyorlar.

Hasan efendinin utanmadan yaptığı da bu.

Kurucu iradeniz sizin olsun, turşu mu kuruyorsunuz, bağdaş mı kuruyorsunuz, hayal mi kuruyorsunuz, ne kuruyorsanız kurun, fakat müslümana akıl vermeye kalkışmayın.

Müslüman, ancak Yaratıcı İrade'nin emrinde olur. 

*

Hayır, iç çatışma çıkmaması için karşımızdakiler Kur’an ve Sünnet’le barışmayacak, müslüman, Kurucu İrade denilen iradenin zulümlerini yok sayarak onun vahiy muamelesi görmesi istenilen iradesine teslim olacak.

Şu taksimdeki adalete, güzelliğe (!) bakın!

Hasan tipi iradesizler, bol maaşlı postlar, uçak-ı hümayunda beleş dünya seyahati vs karşılığında bu katakulliyi kabul edebilir.

Bu özgürlükleri var, fakat kendileri gibi düşünmeyenleri bu şekilde tehdit etmeye, korkutmaya hakları yok.

*

Bu şahıs, konu edindiğimiz yazısından bir önceki yazısında, “kurucu irade ile barışık olmayanları” dış güçlerle bağlantılı gibi gösterme densizliği de sergilemişti.

Ortada herhangi bir delil yok, iftira bol..

Tabiî bunu yaparak, kendisinin derin iç güçlerin medyadaki piyonlarından, satılmış ajanlardan biri olduğunun düşünülmesine yol açtı.

Bir gün sonraki yazısında ise, o izlenimi yok etmek için, dış güçler edebiyatı yerine iç güçlerin emrindeki provokatör olma hikâyesine geçiş yapmış durumda.

Bunların basit hile ve kurnazlıklarından biri de budur. Kendileri kullanışlı hizmetkârlar oldukları halde, Müslüm ve Fadime gibi zaten deşifre olmuş ve ıskartaya çıkmış ajanlara güya söverek “samimiyet pozu” verirler.

*

Dış güçlerle bağlantılı olmaya gelince..

Bu devlet laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, İslam devleti (müslüman devlet) olmadığı için, Hindu'nun ineğine ne kadar yakınsa, Allahu Teala'ya da o kadar yakın.

Bu devlet için Allahu Teala, Anayasa dışı bir "dış güç" durumunda.

Sözde iç barış için müslümanın, putlaştırılmış "kurucu irade" lehine kendi iradesinden feragat etmesini, kula kul olmayı kabul etmesini isteyenler şunu unutmasınlar: Yaratıcı İrade'ye savaş açılarak hiçbir barış gerçekleştirilemez.

*

"O inkâr edenler, Beni bırakıp da kullarımı velîler (iradelerini kendilerine bıraktıkları sahipler, yöneticiler, vasîler, koruyucular) edinebileceklerini mi (bunun cezasız kalacağını mı) sandılar?! Şüphesiz ki biz Cehennemi kâfirler için bir konaklama yeri olarak hazırladık!" (Kehf, 18/102)

DİNİ ALLAH’A HAS KILMAK VE TEKFİRCİLİK

 






Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın bir yazısındaki şu satırlar, Selefîler arasındaki aşırı ya da tekfirci bilinen grupların anlayışını yansıtıyor:

Hayat devam ediyor ve biz imtihan oluyoruz.. Bugün başka bir gündemi yazacağım.

Hep Müslümanların vahdetinden söz ediyoruz da, peki nasıl olacak bu iş. Sufi’si, Selefi’si, Şii’si yerinden milim kıpırdamayacak, kendini değiştirmeye yanaşmayacak, sonra da vahdet olacak..

Yok böyle bir şey.. Gerçekten vahdet istiyorsanız, dininizi Allah’a has kılacaksınız.. Yanılmaz önderlerin, liderlerin karizması çevresinde bir birlik iddiasında bulunmayacaksınız. Öyle haşa gayb tasarrufuna, kalpler üzerinde tasarrufa sahip liderlerle neyi istişare edeceksiniz, neyin şurasını yapacaksınız ki.

(http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdurrahman-dilipak/ortaya-karisik-17157.html) 

Evet, ikide bir Selefîlik düşmanlığı yapan Abdurrahman bunları yazmıştı. Kendisinin onlardan nasıl bir farkı varsa?!..

Bu ifadeleri, belirli kesimleri açıkça tekfir etmesi anlamına geliyor.

Çünkü, “dini Allah’a has kılmamak”, Kur’an-ı Kerîm’de, kâfirlerin/küfrün özelliği olarak anlatılmaktadır.

Dini Allah’a has kılmayanlar, kâfirdir, müşriktir:

“Vaktâ ki onlar gemiye binmiş olurlar, dini Allah'a tahsis etmek sûretiyle muhlisane (muhlisîne lehu’d-dîne) duada bulunurlar. Vaktâ ki, onları selâmetle karaya çıkardı mı, o vakit hemen şirke düşerler.” 

(Ömer Nasuhi Bilmen Meali, Ankebut, 27/65)

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayet-i kerimesinde bildirildiği gibi, Yahudiler ve Hristiyanlar hahamlarını ve rahiplerini rabler edinmişler ve böylece müşrik/kâfir hale gelmişlerdir.

Peygamber Efendimiz s.a.s., Yahudi ve Hristiyanlar’ın, haham ve rahiplerinin “Şu helaldir, şu haramdır” şeklindeki sözlerini Allahu Teala’nın açık emirlerine ve peygamberlerinin tebligatına aykırı olduğu halde kabul etmeleri yüzünden, o haham ve rahipleri rab edinme konumuna düştüklerini açıklamıştır.

Günümüzde Müslümanlar arasında da benzer durumlar yaşanıyor.

Gerçek ulemanın, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını açıkça duyurduklarını, alim bilinen kimilerinin de, bu emir ve yasaklarla çelişen birtakım “fetvaları” yaldızlı ve dolambaçlı ifadelerle dile getirdiklerini görüyoruz.

Yani, ulemadan bazısı “dini Allah’a has kılıyor”, bazısı da “kendi kafasından din uyduruyor”.

*

Ve, bu kendi kafasından din uyduranların, dini Allah’a has kılanları “tekfircilik”le suçladıklarına şahit oluyoruz.

Ehl-i Sünnet tekfir etmez” teranesiyle ortaya çıkıyor, gerçekten tekfir edilmesi gerekenleri bile tekfir edenleri “Selefîler, dini ideoloji haline getirenler, dinin manevî ve derunî boyutunu, ahlâkî yönünü görmezden gelenler, irfandan nasipsizler” filan diyerek yerin dibine batırıyorlar.

Fakat, “Sünnet ehli” (ehl-i Sünnet) olmanın ne anlama geldiğinden haberleri yok.

Öte yandan kimi konularda selefîce bir üslubu benimsemiş olduklarının farkında değiller.

Selefîlerin meziyetleri bunlarda yok, fakat kusurları eksiksiz olarak var.

*

Mesela, laiklik meselesinde durum bu.

Laiklik kavramı selefin kitaplarında mevcut değil (Burada seleften kastımız eski Ehl-i Sünnet uleması).

Onların zamanında laiklik diye bir ilke (ya da ideoloji) mevcut olmadığı ve bu kavram kullanılmadığı için laikliğin hükmüne dair bir şey söylemiş değiller.

Ancak, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi yakın dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, dini Allah’a has kılarak, laikliği benimsemenin küfür olduğu fetvasını vermişler.

Ehl-i Sünnet tekfir etmez” diye yazı döşenen zevata göre ise, müslüman olduğunu söylüyorsan bu sana yeter, ardından laikliği benimseyebilir, Şeriat yerine laiklik tavsiyesinde bile bulunabilirsin. 

Ve bu noktada, Ehl-i Sünnetçiliği de, Selefîliği de sahte olan bir “Ehl-i Sünnetçi Selefîlik” devreye giriyor, “Hani seleften hangi alimin kitabında laikliği benimsemenin küfür olduğuna dair bir kayıt var?! Demek ki laikliğin savunulmasında bir mahzur yok” diye akıl yürütüyorlar.

Şeytanî kepazeliği bu noktada bıraksalar iyi, laiklik karşıtlığı ve Şeriat savunuculuğunu İslamcılık adı altında lanetlediler. 

"Küresel küfür kumpanyası"nın Türkiye bayiliğini yapan bu alçaklara göre İslamcılık bir ideolojiydi, "din olan İslam"dan farklıydı.

Tam komedya, tam soytarılık.. Fakat bu akla ziyan imansız ve ahlâksız tiyatro bu ülkede oynandı.

*

Evet, Abdurrahman efendinin dikkat çektiği gibi, tasavvufî gruplar içinde sapıtanlar, şeyh ya da liderlerine yanılmazlık atfedenler, onları Allahu Teala’ya ait sıfatlarla muttasıf görenler mevcuttur.

Fakat, sapıtma, sadece onlara mahsus bir özellik değil.

Bir tarikatçı, (Ehl-i Sünnet'in keramet anlayışının sınırlarını aşarak) şeyhinin Allahu Teala gibi gaybı bildiğini ve insanlar ve eşya üzerinde Allahu Teala gibi tasarrufa sahip bulunduğunu, dilediğini hidayete eriştirebileceğini ya da günahlardan temizleyebileceğini kabul ettiğinde sapıtmış olur da, mesele gayb meselesi olmaktan çıkıp şehadet âlemine (şahit olunan, herkesin gözlemlediği âleme) geldiğinde, kulları Allahu Teala gibi yasa, kural ve hüküm (şerîat) koyucu kabul edenler sapıtmış olmaz mı?!

Biri, gaybî konularda kulları Allahu Teala’ya denk tutuyor, diğeri ise, şehadet âlemi söz konusu olduğunda, Allahu Teala’ya denk tutmak bir tarafa, O’ndan da yüce bir makama çıkarıyor. Allahu Teala'yı yok sayıyor.

“Milletimiz ve milletimizi temsil eden seçilmiş yöneticilerimiz Allahu Teala gibi hüküm koyabilirler” bile demiyorlar, “Aziz milletimizin ve yöneticilerimizin iradesi ve seçimi söz konusu olduğunda Allahu Teala’nın hükümleri (Şerîat) yok hükmündedir” diyorlar.

Demiyorlar mı?!

*

Evet, kulları, teşrî (kanun koyma, yasa yapma) hususunda Allahu Teala’dan daha yüce bir konuma çıkarıyorlar.

Allah’ın dini, dinin Allah’a has kılınmasını istiyor, bunlar ise, Batı’dan aldıkları, kendilerine Vestfalya Düzeni’nden ve mason Fransız ihtilalcilerinden miras kalmış laiklik ilkesi gereği, yönetim düzeyinde dinler arasında tarafsız kalmayı savunuyorlar.

“Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak” diyorlar, fakat “Tek Tanrı, Tek Din!” diyemiyorlar.

Onun yerine, “Laikiz” diyorlar…

Yani, “Tanrılar çok olabilir, varsın olsun. Dini Allah’a has kılmak şart değil, diğer tanrılara da pay kalsın. Bizim rejimimiz, bizim yönetimimiz bunlar arasında tarafsız olsun” demeye getiriyorlar.

Getirmiyorlar mı?!

*

Tamam, gaybî hususlarda Allahu Teala’ya ortak koşulmasından rahatsız olmanız gayet iyi birşey..

Peki şehadet âlemi söz konusu olunca neden “ayar”larınız birden bire bozuluyor?

Neden, küfre küfür, şirke şirk demiyorsunuz, diyemiyorsunuz?

Neden, Allah’ın dini (Şeriat) ile laiklik arasında seçim yapma durumu söz konusu olduğunda tercihiniz laiklikten yana oluyor?

Neden açıkça ya da dolambaçlı ifadelerle Şerîat’e (Allah’ın dinine) karşı laikliği savunuyorsunuz?

Neden sizin için millî irade ya da millet iradesi denilen talepler, Allah’ın hükmünden/iradesinden daha değerli?

Neden Şerîat’i değil de laikliği ve demokrasiyi savunuyorsunuz?

Neden, size sunulan laiklik ve demokrasiyi Şerîat’e göre sorgulamıyor, Şerîat terazisinde tartmıyorsunuz da, Şerîat hükümlerini demokrasi ve laiklik kriterlerine göre “sınırlı sorumlu” tarzda savunuyor ya da onlara bu kriterlerin izin verdiği kadar özgürlük ve hayat hakkı tanıyorsunuz? Tanınması gerektiğini kabul ediyorsunuz?

Neden?

Neden, neden, neden?

*

Abdurrahman gibi “laik düzen müslümanları” bunları yazmaz..

Öğüt veriyormuş numarasıyla Müslümanlığı ve Şerîat’i “korkunç” göstermek için ellerinden geleni yaparlar.

Son dönemde “laik devlet” kendi ürettiği “numaracı” bir Frankeştayn’a, FETÖ’ye savaş açmış bulunduğu için, dini Allah’a has kılmanın “gaybî” boyutu çerçevesinde, sözde dini savunuyormuş gibi yaparak, “laik devlet”lerine hizmet ederler.


FETÖ’DEN FARKLARI

 

 

Abdurrahman Dilipak, bir yazısında şöyle diyordu:

“Takiyeci ve kripto bir örgütle karşı karşıyayız ve daha kısa süre öncesine kadar bunlar her yerdeydiler ve herkesle yakın ve sıcak bir ilişki içindeydiler. Sağ-sol, Sünni-Alevi, Liberal-Milliyetçi farketmez. Dindar ya da seküler, dinsiz ya da başka dinden olabilir.. Milliyetçi, solcu olabildiği gibi PKK’lı da olabilir.. Hiçbir sabitesi yok.. Gülen’e küfredebilir ya da Allah’a yemin de edebilir.”

(http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/abdurrahman-dilipak/kim-paralelci-kim-degil-16943.html)

Evet, Dilipak, Gülenci örgüt için “Hiçbir sabitesi yok” diyor.

Sağ-sol, Sünnî-Alevî, liberal-milliyetçi olabilirlermiş..

Dindar ya da seküler olabilirlermiş..

PKK’lı bile olabilirlermiş..

Şimdi soralım..

Türkiye’de, eskiden “İslamcı” diye adlandırılan, şimdilerde nasıl adlandırılacakları ya da nasıl adlandırılmak istendikleri bilinmeyen malum “devletçi” topluluğun “sabite”si var mı?

*

Daha açık söyleyelim..

“Bayrak yarışı”nda sırayı Fethullah Gülen’den devraldıkları “devletçilik”ten başka bir sabiteleri var mı?

Şimdi bazıları çıkıp, “Adamın sağcı ya da solcu olması önemli değil, yerli ve millî mi (yani devletçi mi), önemli olan bu” demeye başlamadılar mı?!

Bu bazıları, işlerine gelince liberal, işlerine gelince de milliyetçi olmuyorlar mı?!

Bazen dindar (yani Şeriat’e bağlı), bazen de laiklik yanlısı olarak arz-ı endam etmiyorlar mı?!

PKK’lı olmadılarsa bile, Çözüm Süreci’nde bir Apocu gibi konuşabildiklerine şahit olmadık mı?!

Hangi sabiteden bahsediyorsun sen, Abdurrahman?..

Bu ülkede, devletçilikten başka sabitesi bulunan kaç kişi kaldı?..

*

Fethullah Gülen, 1980’li yıllarda sapına kadar “devletçi”ydi..

Devlet-i Ebed Müddet” başlıklı şiir yazmış belki de tek adam..

“Devletçi” olması sebepsiz değildi.. Devlet demek sonuçta güç demektir..

Devletçilik de, aslında “güçlüden yana olmak”tır..

O yüzden, her devirde “devletçilik”, parsayı toplamak, kolay yoldan bir yerlere gelmek isteyen herkesin vazgeçilmez ideolojisidir..

*

Fethullah Gülen’in de, devletçilik yapması sayesinde önü açıldı..

Baktı ki, devletçilik yapmak işe yarıyor, “bölgesel güç devlet” (Türkiye) için değil de “küresel güç devlet” (ABD) için “devletçilik” yapmanın daha kârlı olacağını hesap etti

Aslında adamın tutumunda değişen bir şey yok..

Şayet adamın “hakka bağlılık” diye bir derdi olsaydı, “derin”i ve yüzeyseliyle Türk devletinin emrine girme anlamında devletçi de olamazdı.

Bugün Atatürk ilke ve devrimlerini Şeriat’e (Allahu Teala’nın ve Resulü’nün ilkelerine, İslamî devrime) tercih eden, bunu açıkça söyleyip ilan eden bir devlete, yani İslam devleti olmayan bir devlete (ki İslam devleti olmayan bir devlete, İslamî terminolojide küfür devleti deniliyor) bağlılığı “yerlilik ve millîlik” adı altında yücelten insanların Fethullah Gülen’den “istikamet” açısından farkı nedir?.

*

Evet, Fethullah Gülen’i aslında “derin” devlet üretmişti..

Latif Erdoğan adını da koyuyor: MİT..

Adamın misyonu da, “İslamcılığı”, İslamî hareketi “devletçilik” hareketi haline getirmekten ibaretti..

Takiyyecilik ve kripto örgütçülük böyle başladı..

Ve kendi mecrasında ilerlerken yolu Amerika’ya uğradı..

*

Şunu belirtmek gerekiyor: FETÖ’nün takiyyeciliğinin ve kripto vaziyetinin ardında aslında Türk derin devleti vardır..

Bu takiyyecilik, aslında Türk devletini de, Türk halkını da içten içe çürütüyor..

Münafık, sabitesiz, ilkesiz, çıkarcı, dönek, yağcı, sahtekâr, güce tapınmacı, konformist, eyyamcı ve oportünist bir kitle haline getiriyor..

Sanki FETÖ’cüler takiyyeci de, diğer topluluklar daha mı iyi durumda?..

Şimdi söyleyin, devlet memuru olmak için bile insanların Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorunda kaldıkları bir ülkede, kim hangi sabiteyi muhafaza edebilir?!

*

Milletvekili oldunuz, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmezseniz, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözü geçersiz hale geliyor, göreve başlayamıyorsunuz..

Hiç kimsenin açıkça söylemediği fakat herkesin çok iyi bildiği gerçek şu:

Türkiye’de hakimiyet, ancak Atatürk ilke ve inkılaplarına samimi bir şekilde bağlı olmanız ya da onur, haysiyet ve kişiliğinizin ayaklar altında çiğnenmesini kabul ederek bu ilkelere bağlı olduğunuzu söyleme köleliğini kabullenmeniz durumunda, milletindir.

*

Böyle bir ülkede münafıklığın, sabitesizliğin, ilkesizliğin, çıkarcılığın, dönekliğin, yağcılığın, sahtekârlığın, güce tapınmacılığın, konformizmin, eyyamcılığın ve oportünizmin giderek kurumsallaşması, doğal hale gelmesi, halkın ruhuna işlemesi, bir devlet geleneğine dönüşmesi kaçınılmazdır..

Böyle bir devletin ve toplumun içten içe çürümemesi imkânsızdır..

Evet, devlet (siyasetçisi, memur kitlesi) ve toplum (sivil kuruluşlar) olarak bugün bu durumdayız..

FETÖ, bunun en açık ve yalın ispatıdır..

*

FETÖ’yü bu “münafık imalatçısı devlet geleneği” üretti..

Yenilerini de üretir.. Bu bataklıktan sivrisinekten başka birşey çıkmaz..

Üstelik, Türkiye’deki diğer oluşumların ilkelilik ve sabitelere bağlılık duyarlılığı bakımından FETÖ’den doğru dürüst bir farkı yok..

Hatta, daha kötü durumda olanları bile var..

*

Belki tek fark, onların ABD tarafından keşfedilmelerini sağlayacak bir potansiyellerinin bulunmayışı ve başlarında Fethullah Gülen gibi (kabul etmek gerekiyor) birikimli, yetenekli ve zeki bir liderin olmayışı..

Evet, FETÖ, neden değil, sonuçtur..

Asıl sorun, FETÖ’nün ortaya çıkmasına sebep olan zihniyet, yapı ve derin devlet geleneğidir..

Bu zihniyet, bu yapı, bu “kullanışlı münafık” üretme takıntılı derin devlet geleneği var oldukça, evet bu bataklık yaşatıldıkça, yeni sivrisinekler mutlaka üreyecek ve üremesine sebep olanları ısıracaktır.

Ekme-biçme yasası.. Neyi ekerseniz onu biçersiniz..

Dürüstlüğü değil münafıklığı, ilkeliliği değil takiyyeciliği teşvik ederseniz, o takiyye bir gün sizi de vuracaktır..

*

Gelelim Abdurrahman’a..

Abdurrahman’ın acaba sabitesi var mı?..

Bir ara vardı: Recep Tayyip Erdoğan..

Onun hakkında, yere göğe konduramayan yazılar kaleme aldı..

İkide bir kıyamet alâmetlerinden, Mehdî’den filan bahsediyordu, lafı döndürüyor dolaştırıyor, “Ya hu Mehdî’ye ne lüzum var ki, işte Erdoğan başımızda!.. Sonra, kurtarıcı beklemek doğru değil zaten, işte Erdoğan bizi kurtarıyor” anlamına gelen laflarla mesajını noktalıyordu..

Sonra bıraktı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...