LAİK-KEMALİST (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETÇİLİKTEN FETÖ'YE: İSLAM'I YERLİ-MİLLİ PUTPERESTLİĞİMİZ ATATÜRKÇÜLÜK İÇİN GÜNCELLEYECEĞİZ, ÖYLE KÜRESEL GÜNCELLEME YOK!





Bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazan, daha sonra Türkiye gazetesine transfer olan “devlet gibi  gazeteci” (yani "paralel devlet" formatındaki gazeteci) Cem Küçük, devlet adına konuşma yetkisini nereden almıştıysa, Hüseyin Gülerce (ya da Gülence) için “O, devletin adamıdır” diye yazmıştı.

Odatv de, “Biz demiyoruz, biz sadece haberciyiz, haber yapıyoruz” diyerek onun sözlerinin daha geniş kitleler tarafından duyulması için üzerine düşeni yapmıştı.

“Devletin adamları” birbirlerini az çok tanırlar, böyle sözde haber yapıyormuş ayaklarından ya da danışıklı dövüş babından birbirlerinin gündeme gelmesini sağlamakta üstlerine yoktur.

Odatv’nin haberi şöyleydi:

Bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’nin Cumhuriyet gazetesi iddianamesinde “tanık” olarak yer alması, Sözcü gazetesi soruşturmasında da adının geçmesi tartışılmaya devam ediyor.

Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk, Hüseyin Gülerce’nin FETÖ’nün yayın organı Zaman Gazetesi Genel Müdürlüğü yaptığına dikkat çekip, geçmiş dönemde yılda en az 3 kez FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in yanına gidip günlerce kaldığını, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra da 4 kez telefon konuşması yaptığını yazdı.

Gazeteciler Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı da Hüseyin Gülerce’nin FETÖ geçmişine dikkat çekerek eleştirmişti. Hüseyin Gülerce ise “A. Hakan, F. Altaylı, Y. Özdil; ByLock mu kullanıyorlar?” başlıklı köşesinde “Beni övselerdi, yerin dibine geçmem gerekirdi” diyerek kendini savunmuştu.

KÜÇÜK KRİPTODAN DESTEK

Kripto FETÖ’cü Cem Küçük ise, bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’yi savundu. Cem Küçük, “Hüseyin Gülerce devletin adamıdır” dedi.

Küçük, Türkiye gazetesindeki bugünkü yazısında Hüseyin Gülerce hakkında, “Organize şekilde saldırıya uğrayan Hüseyin Gülerce çok açık ve ilk kez söylüyorum ki büyük harfle DEVLET’in adamıdır. Sizlerin Gülerce’yi harcamaya gücü yetmez” ifadelerini kullandı. Küçük, köşe yazarlarının Gülerce hakkında yazdıklarına ilişkin olarak, “Bu yapılan şey düpedüz hainliktir ve bu alçakça iftiraları atanlar hiç şüphe yok ki bedelini ödeyecektir” diye tehdit savurdu.

FETÖ’ye ve liderine övgüleri arşivlerde olan, FETÖ’nün operasyonlarında hala kritik rol üstlenen Cem Küçük’ün, Hüseyin Gülerce’ye bu desteği tarihe not düşecek cinstendi.

*

Cem Küçük sözlerinin hesabını vermediğine, ona devletten bir itiraz gelmediğine, tam aksine o başkalarını hesap vermekle tehdit ettiğine göre, Hüseyin Gülerce’yi devletin adamı kabul etmemiz gerekiyor gibi görünüyor.

Şurası kesin ki, FETÖ bünyesi içinde faaliyet gösteren tek “devletin adamı” Hüseyin değildi.

Aralarında sürü sepet “devletin adamı” bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bunların bazılarının sözde devletin elinden kaçıyor gibi yurtdışına gittikleri de kesin..

Devletin istihbarat birimleri FETÖ’yü dışarıda başka türlü takip edemezler.

Bütün bunlardan çıkan sonuç ise şu: Madem ki FETÖ’nün içinde Hüseyin gibi devletin adamları var, ve bunlar FETÖ adına faaliyet gösteriyorlar, o halde FETÖ tarafından yapıldığını düşündüğümüz birçok iş aslında devletin işi olabilir.

Çünkü, FETÖ’nün içindeki devletin adamları FETÖ yapıyor gibi göstererek devletin adamlığını ifa etmekten geri kalmazlar.

Siz, FETÖ yapıyor zannedersiniz, gerçekten de o yapıyordur, fakat ardındaki üst akıl devlettir.

Davul FETÖ’nün sırtında, tokmak ise devletin elindedir.

Mesela şu “kaset” mevzuları…

Gerçekte kimin işiydi, bilen var mı?

*

Bu, sadece FETÖ için değil, Türkiye’deki tüm cemaatler için geçerlidir.

Mesela bakarsınız ki bir tarikat, boz kurtçuluk yapmaya, Türkler’in putperestlik dönemine ait bir totemin tozunu alıp parlatmaya başlar..

Zikir ehli olmaları gereken insanları kritik-analitik, yok babalitik mavalları altında içinden çıkamayacakları, nefeslerinin yetmeyeceği derin sulara daldırıp boğdururlar.

Her neyse, biz asıl konuya dönelim.. Hüseyin gibi devletin adamlarını göz önüne alınca şunu kabul etmemiz gerekiyor olabilir: Asıl paralel devlet, derin devlettir.

FETÖ paralelini, sırf İslamcılık davasını yok etmek için kurup geliştiren, başa bela eden, yüzyılın musibeti haline getiren de aslında odur.

“Fabrika kuran fabrika” gibi, paralel üreten paraleldir.

Derin devlet, her “paralel”in içine kaçmış şeytandır, azgın cindir.

Cem Küçük gibilerin paralel devlet gibi racon kesebilmelerinin nedeni de budur.

FETÖ, derin devletin melanetinin yanında fasa fisodur.

*

Fatih Altaylı’nın “MİT’e komploda Gülerce parmağı” başlıklı yazısı, devletin adamı Hüseyin’in FETÖ’yü paralellik oyununda ofsayta düşürmüş olabileceğini de düşündürmektedir.

Altaylı Habertürk’te şunları yazmıştı:

Fethullahçı Terör Örgütü’nün seçilmiş iktidara, devlete ve özellikle dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı “somut ve sert biçimde” saldırıya geçmesinin miladı, 7 Şubat 2012 olarak kayıtlara geçti.

O gün Başbakan Erdoğan ciddi bir ameliyat geçirdiği sırada, FETÖ elindeki yargı gücünü kullanarak MİT’e bir operasyon başlattı.

Bu operasyonun hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu açıktı ve bu durum o gün de yazıldı.

Peki hafızası zayıflara bir hatırlatma yapalım.

MİT’e operasyon yapılması gerekliliğini o günlerde Cemaat içinde ilk dile getiren, bunu somut biçimde “kayıt altına” alan yazıları kim yazdı?

Elbette ki Hüseyin Gülerce.

FETÖ’nün MİT üzerinden Başbakan’a karşı harekete geçmesinden tam 40 gün önce Gülerce, ilk işaret fişeğini attı.

28 Aralık 2011 günü Gülerce köşesinde şöyle seslendi:

“MİT’e bir operasyon yapılmalıdır. Başbakanlık’a bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bir soruşturma başlatılmalıdır.”

Gülerce bununla da yetinmedi.

2 gün sonra, 30 Aralık günü, Gülerce yazısını benzer biçimde tekrarladı: “MİT hakkında derhal bir soruşturma başlatılmalı.”

Gülerce’nin ikinci yazısından tam 38 gün sonra, Başbakan Erdoğan’ın hasta yatağında olmasından da istifade edilerek, Gülerce’nin hedef gösterdiği kuruma yönelik bir operasyon FETÖ’cü savcılar marifetiyle başlatıldı.

Erdoğan hastane yatağından aynı darbe girişiminde yaptığı gibi duruma el koymasa, FETÖ daha bu ilk hamlesinde başarıya ulaşacaktı.

Gülerce işareti vermiş, FETÖ’cü savcılar gereğini yapmaya kalkışmış, ama Erdoğan’a toslamışlardı.

Bu operasyonda Gülerce’nin parmağı olduğu aşikârdı. Düğmeye onun parmağı basmıştı.

İktidara yakın gazeteci Fikri Akyüz, o günlerde köşesinde Gülerce’nin bu yazısına dikkat çekti. Zaman zaman Ergenekon davalarına da eleştirel yaklaşımlar sergileyen Akyüz, iktidara yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen o gün bugündür işsiz.

Gülerce ise “sözde” itirafçı ve makbul.

Ve Gülerce’ye bazıları, “Devletin adamı” diyor.

*

Hüseyin Gülerce, bir fikir adamı ya da yazar olarak pek önemli biri sayılmazdı.

Ancak, “Cemaat”in ve/veya Fethullah Gülen’in bir tür yarı-resmî sözcüsü gibi görülmesi, onu dikkatle takip edilen bir adam haline getirmişti. 

Zaman gazetesinin ondan pekçok bakımdan üstün başka yazarlarının (mesela Ahmet Selim’in) hiç dikkat çekmemesine karşılık, Gülerce’nin sürekli gündeme gelmesinin nedeni buydu.

FETÖ adına konuşuyor gibi görünüyordu, gerçekteyse laik (siyasal dinsiz) devletin adamı olarak vazifesini yapıyordu.

Nitekim, Zaman gazetesinde yayınlanan 5 Temmuz 2013 tarihli yazısında, Mısır’la ilgili olarak (sözde müslümanca, özde laik Kemalist nitelikteki) şu düşünceleri seslendirmişti:

Mısır’daki darbenin anlattıkları…

Mısır’daki askerî darbe, hissiyat ile gerçeklik arasındaki acıklı hali ve ders veren farkları anlatıyor.

Müslüman Kardeşler’in iktidar denemesi, kötü bir sonla bitti diyebiliriz. Dileriz, Mısır bir iç savaşın, kardeş kavgasının içine düşmez.

Bir bahar düşünün, tekrar darbe hortlağı ile bitmesi, Arap dünyası için çok kötü oldu. Ne ibretliktir, laik kesim, liberallerle birlikte; Batı’nın hoş görüsü(!) ve himayesi ile darbe destekçiliği yaptı. Darbe için Tahrir Meydanı’nı kullandılar. Bir darbenin, havai fişek gösterileri ile kutlandığını da görmüş olduk… Benim gibi pek çok kişinin aklından geçmiştir sanırım, şu anda Türkiye’de yapılacak -Allah muhafaza- bir darbe için kim bilir ne çok havai fişek stoklayan vardır…

*

Gülerce, hemen herkesin kabul edebileceği bu genel geçer hakikatlerin ardından asıl mesajına geliyor.

Böylece, dile getirdiği birtakım doğruların, acı hapı yutturmak için onu şekere bandırma ameliyesinden başka birşey olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir tür aldatma..

Beyefendi, “İslam coğrafyasında mütedeyyin insanlar, yönetime talip olacaklarsa dini referans almamalıdırlar” fetvasını veriyor.

Emriniz olur!

“Dinî söylemi öne çıkarmasalar belki daha işlevsel olur” vs. gibi birşey söylese, niyetinin belki iyi olabileceğini düşüneceğiz, fakat öyle demiyor, “Dini referans almamalıdırlar” buyuruyor.

*

Dini referans almamak başka birşey, göstermemek başka birşeydir.

Mesela, bir insana, dinî söyleme başvurmadan, alkolün onu mahvedeceğini tıbbî bir söylemle anlatabilirsiniz. 

Fakat bir insana, “Alkol almanın haram olduğunu söylememelisin. Dinî söyleme başvurmamalısın!” dediğiniz zaman, gerçekte o kişinin din ve inanç hürriyetinin yanı sıra, düşünce ve inancını açıklama özgürlüğünü de yok etmiş olursunuz.

Türkiye’de dinsiz (putperest) derin devletin istediği tam da bu olduğu için devletin adamı da böyle konuşuyor.

*

Mesela bugün Batı’da, hristiyan demokrat partiler mevcut.

Bunlara, hristiyan olduklarını dile getirmeleri yasaklanmıyor.

Buna karşı belki, laik mantıkla, “Hristiyanlığın zaten pek fazla siyasal talebi/düzenlemesi yok” denilebilir.

Şayet bu itirazı haklı kabul edersek, o takdirde şunu söylememiz gerekir: Madem yok da, neden siyaset alanında hristiyan olmayı bu şekilde öne çıkarıyorlar?

Hristiyan olmayı öne çıkarmak, “Hristiyan değilsen benimle birlikte siyaset yapamazsın, siyasal hayata katılamazsın; önce hristiyan kimliğini kabul edeceksin” mesajını vermek değil midir?!

Din, siyasete bundan daha fazla nasıl müdahale edebilir?!

İsrail’de durum daha da katı.. 

Devletin adamı Hüseyin efendi, bu akılları “diyalog” içine girdiği yahudi ve hristiyanlara vermiyor, tutuyor hristiyanların salyangozlarını İslam ülkelerinde pazarlamaya çalışıyor. 

*

Ancak, Müslümanlar için “Dini referans almamalıdırlar” diyen Hüseyin efendi, bir sonraki cümlede klasik numaraya başvurup makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca her şeyden evvel dinin özü zarar görüyor” diyor.

Az sahtekâr değil!

Dinin referans alınması ile, dinin siyasete vasıta yapılması aynı şey midir ki, bir sonraki cümlende utanmadan böyle birşey “yumurtluyorsun”?!

Tabiî bizim Hüseyin efendi, usul-detay ilişkisini acayip bir mantıkla tepetaklak eden muhterem hoca efendisinden ders almış, nasıl kafa karıştırılacağını çok iyi biliyor.

Din, siyasette referans alınınca herşeyden evvel dinin özü zarar görüyor” şeklindeki bir cümlenin “manyakça” olacağını gayet iyi bildiği için, hiç çaktırmadan kurnazca makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca…” uzun havasına geçiş yapıyor.

Türkçe olimpiyatlarında şarkı dinleye dinleye, makamdan makama nasıl ustaca geçilebileceğini kavramış…

Böylece, usta işi bir abrakadabra ya da hokus pokus ile din’i referans almayı dinin siyasete alet edilmesine dönüştürdükten sonra, saygılı ve efendi bir mütedeyyin müslüman pozu ile şu hükmü veriyor: 

Dine karşı bir saygısızlık oluyor.

Yani, dini referans almak, dine karşı saygısızlıkmış…

Yerseniz..

*

Oysa Hüseyin efendi bu aklı diyalog içinde bulunduğu haham ve papazlara verebilirdi.

Mesela onlara, “İncil’i referans almanız, İncil’e saygısızlık oluyor beyler” diyebilirdi.

Aynı şekilde hahamlara da, “Yahudiliği referans almanız, Yahudiliğe saygısızlıktır” şeklindeki muhteşem bir zihnin olağanüstü mantıklı çıkarımını pazarlayabilirdi.

Bu kadar uzağa gitmeye gerek yok, adamı olduğu laik (siyasal dinsiz) devletin derin makinistlerinin karşısına Cüneyt gibi çıkıp naralar atarak “Atatürk ilke ve inkılaplarını referans almak, Atatürk’e saygısızlıktır, n’ayır, n’olamaz!” diyebilirdi.

Hayır, bunu yapmadı. Müslüman mahallesinde salyangoz satıcılığına soyundu.

Şu anda da bu işi iktidarın gazetesi Star'da yapmaya devam ediyor.

*

Gelelim Hüseyin efendinin yazısındaki bir başka cümleye (Ya da yumurtaya mı dersiniz, salyangoza mı, her neyse!):

Ayrıca kendisini samimi Müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlar.

Peh peh peh!..

Kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış!..

İlk cümlesinden hareketle konuşmak gerekirse, kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler, dinin referans alınmasından rahatsız olan insanlarmış..

Hem dinin referans alınmasından rahatsız oluyorlar, hem de bunların kendilerini samimi müslüman olarak görmelerini, kabul etmelerini saygıyla karşılamamız gerekiyor.

Yoksa kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış, hissetme kabiliyetleri azmanlaşmış bu kişilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerine ciğer dayanmazmış..

Bunların kendilerini dışlanmış hissetmemeleri için, dini referans alanların bizzat kendilerini dışlamaları gerekiyormuş.

*

Mesela, bu mantığa göre, Mısır’da halkın büyük çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen Mursi’den rahatsız olanlar, her ne kadar azınlık durumundaysalar da, kendilerini dışlanmış hissetmek gibi pek büyük bir bahtsızlığı yaşadıkları için, Mursi ile Mursi’ye destek veren çoğunluğun taleplerinin yok sayılması gerekiyor.

Sen de az uyanık değilsin, Hüseyin efendi!.. Öyle hocanın böyle çırağı!.. Öyle devletin böyle adamı!

Dört cümlede işi sağlama bağlama ustalığını gösteren yarım hoca Hüseyin efendi, beşinci cümlesinde şahlanıyor, cuş u huruşa geliyor:

Daha da önemlisi, birikmiş tepkilerin sonucunda yönetime gelindiği için hassasiyet gösterilmesi gereken temel meselelerde çoğunlukla farkında olmadan bir ötekileştirme zihniyetine saplanılıyor.

Kısacası, birikmemiş tepkilerle yönetime gelmenin bir yolunu bulmak zorunda bu insanlar..

Adeta, yakıt kullanmadan motoru çalıştırmak gibi fizik yasalarını dumur eden bir talebin üstesinden gelmek zorundalar.

Tepki birikmişse, gelmemeleri lazım, tepki birikmeyince de zaten gelemezler. Bu şartlar çerçevesinde nasıl gelineceğinin formülünü bulmak için Newton ve Einstein olmak bile yetmez ama, olsun..

Az uyanık değilsin Hüseyin efendi, bir de yeri geldiğinde ağlayabilme kabiliyetine sahip olsaymışsın, Fethullah efendinin yokluğu durumunda onun yerini çok rahat doldurabilirmişsin.

*

Ve Hüseyin efendi, son olarak, ağzındaki baklayı çıkarıyor:

Mütedeyyin insanlar için zemin; demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerlerdir.

Böylece, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerler” ile “referans alınan din”in farklı şeyler olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Madem öyle, neden şu “paylaşma” faaliyetlerinde tepe tepe dini referans alıyor, insanların dinî duygularını bu paylaşıma alet ediyordun?

Mesela, neden FETÖ çatısı altında “kurban” topluyordun?

Neden kurban kesme gibi dinî bir gelenek, senin paylaşma faaliyetlerinin eksenini oluşturuyordu?

Neden insanların zekâtlarının, sadakalarının peşinden koşuyordun?

Neden, dini referans göstermeden, salt “evrensel insanî değerler” adına yardım toplamıyordun?

Onu da geçtik, acayip çalgılar eşliğinde kız oğlan karışık hoplayıp zıplama, avaz avaz yâlelliler söyleme faaliyetlerine bile, dinden referans bulmak için Peygamber'li rüyalar anlatıyordun?

Dinî olmayan, “evrensel insanî değerler”e dayanan rüyaların suyu mu çıkmıştı?

Kerli ferli adamlar, “dırahşan” çehreli kızların oynamalarını, şarkı söylemelerini gerdan kırarak, gözlerini bel bel dikerek izliyor, sonra da bu tabloya Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalar vasıtasıyla alet ediliyor, bütün bu utanmazlıklara din, referans haline getirilmeye çalışılıyordu..

Niye o zaman “Dini referans göstermeyin!” demiyordun?

*

Demokrasi vs. diyorsun, iyi güzel, peki Mursi darbe ile mi cumhurbaşkanı atanmıştı?

Demokratik yollardan gelmemiş miydi, seçilmemiş miydi?

Hukuka uygun yollardan cumhurbaşkanı olmuş bir adamı “Benim hukukum yoksa da, tankım topum var” diyerek “tankın üstünlüğü” ilkesi eşliğinde alaşağı eden adamlar karşısında söyleyecek bütün lafın bu muydu?..

Evet, İslam açısından bakıldığında, dini referans almayanların, dini hayatın dışına itmeye çalışanların, dine düşmanlık yapanların tek bir referansı vardır: Heva ve heves.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesi vs. hepsi, işlerine geldikçe kullandıkları, acıkınca da utanmadan oturup yedikleri birer puttan başka birşey değildir.

*

Bunların hepsi aynı..

Bir taraftan dindarlık taslıyorlar, diğer taraftan da, İslam devleti mi (Allahu Teala'ya itaat edilen devlet mi) yoksa tağutî devlet mi (tağutlara, putlaştırılmış nesnelere ve kişilere tapılan devlet mi) olduğuna bakmaksızın devletçilik yapıyorlar.

Akıllarınca "Ne şiş yansın ne kebap!" babından hem Allahu Teala'yı, hem de yeryüzü tanrılarını idare ettiklerini düşünüyor gibiler.

Bunların dindarlıkları Kur'an'ın her ayetini kapsamıyor.

Mesela, Kur'an'da geçen tağut kelimesini duydukları zaman tüyleri diken diken olur. 

Şeriat, lügatlarından zaten çoktan çıkmıştır.

O kadar çıkmıştır ki, camiye bile giremez.. 

Cuma hutbelerinde siz hiç Şeriat'lı, tağut'lu hutbe dinlediniz mi?

Ve bu sözde "din hürriyeti" rejiminde dinleme şansınız var mı?!

Hakkı hakim kılmayı geçtik, onu söyleyemiyorsun bile, sonra da utanmadan hakkı hakim kılma edebiyatı yapıyorsun!

Bunlar, Allahu Teala'yı ve O'nun kahrını, azabını ne zannediyorlarsa!

*

Sonra da seni (din ve dünya) iş(in)de bir şerîat üzere kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin (heves, arzu ve) hevalarına uyma!” (Casiye, 45/18)

"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta (putlaştırılan önderlere ve nesnelere) ve cibt'e (küfrün temsilcilerine) inanıyorlar ve diğer inkar edenler için 'Bunlar, müminlerden daha doğru bir yoldadır' diyorlar." (Nisa, 451)


KATİL DERİN DEVLET, NİHAT VASITASIYLA “SARAY”A, “ÖRTÜLÜ İDAMLAR ŞART” MESAJI MI VERİYORDU?

 



Cellatsız saray çok yaşamaz”..

Nihat Genç’in odatv.com’da yayınlanan bir yazısının başlığı böyleydi..

Lafa FETÖ’den girmiş de, bakmayın öyle girdiğine..

Ondan bir önceki yazısında Diyanet’in cemaatler raporunu bahane ederek Türkiye’deki bütün cemaat, dinî grup ve topluluklara (tabiî müslüman olmaları şartıyla) kavgada söylenmeyecek lafları söylüyor, en ağır hakaretleri sıralıyordu.

Bu ipsiz sapsızın asıl derdi İslam’la..

Evet, ikide bir Osmanlı’ya küfreden, Atatürk’ü put haline getirmiş bulunan bu serseri, “Cellatsız saray çok yaşamaz” başlığı altında şunu yazdı: 

“Bugünden bakalım, veziriazam idamları Osmanlı’nın altı yüz yıl gibi uzun yaşamasına bir çok sebepten büyük bir sebep midir?”

Ona göre sebep..

Yani vesile:

“İdamlar çürümeyi önlüyor, rüşveti önlüyor, hırsızlığı önlüyor, devlette ikiliği önlüyor.” 

Önlüyordu da, Osmanlı niye çürüdü?.. 

Niye rüşvet önlenemedi?.. 

Niye hırsızlık aldı başını gitti?..

Niye ayanlar ortaya çıktı, devlette ikilik bile değil, “çoğulculuk” başgösterdi?

*

Bu cellatlı lafların anlamı şu:

Diyelim ki Muhsin Yazıcıoğlu “devlette ikiliğe” yol açıyor, öldürülmesi caiz olmanın da ötesinde vaciptir, gereklidir.

Birilerinin Allahu Teala’ya şirk koşmasını, yani “tanrıda ikiliği” savunmasını “saygıyla karşılamalıyız”, fakat devlette ikilik tehlikesi varsa, öldür gitsin!

Zaten “devlette birlikçilik” devleti; laikliği (siyasal dinsizliği) ile, “tanrıda ikilik” de değil “tanrıda çoğulculuğun” bekçisidir.

Küfrün, Allahu Teala’ya şirk koşulmasının garantisidir, güvencesidir. 

Bunun adını da laiklik (dinler arasında tarafsızlık) koymuşlardır.

*

Savunulan şu:

“Devlette birlik”, Allahu Teala için kılını kıpırdatmamalı, fakat kendisi (yani siyasetçi ve bürokratların “hükmetme tekeli”) söz konusu olduğunda “Muhataplarımın itirazları haklı mı, haksız mı, ben zulmediyor olabilir miyim?” diye kendisini sorgulamak yerine, “devlette birlik” adına cellatlarını ortaya sürmelidir.

Nihat soytarısının dediği bu.

Fakat günümüz cellatları Osmanlı devrindeki cellatlar gibi değil.. Türkiye bu alanda da ilerleme ve gelişme kaydetti.

Günümüzün cellatları saman altından su yürüterek işleri farklı götürüyorlar. Mesela enjeksiyon iğneleriyle geziyorlar.

Mesela muhaliflerinin yiyecek ve içeceklerini tatlandırsın diye ceplerinde zehir şişeciği taşıyorlar.

Mesela trafik kazalaayarlama enstitüsü gibi çalışıyorlar.

*

Bu Nihat soytarısının bu tür gevezelikleri rezil kepaze olma tutkusu yüzünden kendiliğinden yaptığını zannetmeyin.

Birileri ona yazdırıyorlar. Kamuoyunu bu tür canice fikirlere alıştırmak için böylesi zırvaları seslendirmesini sağladılar, sağlıyorlar.

Aynı derin adamlar, “devlette birlik” dedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) putperest kutsallığı adına muhaliflerin öldürülmesi için “siyasal dinsizliğin emrine girmiş sözde dindar” din görevlilerini, hoca zannedilen sahtekârları da devreye koyarlar mı?

Onlar maslahat, mefsedet, kamu yararı, asayiş, laik (siyasal dinsiz) devletin bekası, fitne vs. mavallarının ardına saklanarak, “hakkı söyleyen” insanların öldürülmesine fetva verirler mi?

Asıl fitnenin tam da bu laikçi “devlette birlik” zorbalığı adına “hakkı söyleyen” insanlara zulmedilmesi olduğunu bildikleri halde..

*

Derinlerin cani ruhlu uşağı Nihat’ın yazısına dönelim.

İdamlar, tek başına çürümeyi önlemez.. Şayet idamlar hukuksuzsa, hukuka aykırı bir biçimde haksız yere yapılıyorsa, işte bu, çürümenin ta kendisidir.

İnsana hayatı veren Allahu Teala’dır ve bir insan, ancak Allahu Teala’nın izin verdiği durumlarda ve gerekli şartların mevcut bulunması durumunda öldürülebilir.

Katillerin kısası gibi..

Günümüzde ise devlet, (meşruiyetini Allahu Teala’nın Şeriat’ini uyguluyor olmaktan değil de sözde tanrılaştırılan özde kul köle yapılan milletten aldığını söyleyen devlet) tanrı rolü oynama derdinde..

Tıpkı Nemrut ve Firavun gibi tanrılığa soyunuyor.. “Ben istediğimi yaşatır, istediğimi öldürebilirim” demeye getiriyor.

Bunu Nihat gibi adamlarına söyletiyor.

*

Evet, söz konusu “derin devletçi tetikçi yazar” şöyle diyor:

"Osmanlı yaklaşık 210 veziriazamdan (sadrazam) 44’ünü idam etti. Cumhuriyet Türkiye’si de bir veziriazam idam etti. Fatih’in Çandarlı’yı idam etmesi, meşhur Pargalı İbrahim, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Koca Mustafa Paşa meşhur sadrazamlardan bir kaçı."

Bu, “Veziriazam Adnan Menderes‘in idamı, devlette çürümeyi önleyen birşeydi” demek değilse, nedir?

Adnan Menderes’i kim idam etti, Osmanlı padişahı Celal Bayar mı?

Hayır, Celal Bayar’ı da idamla yargılayan bir cunta.. Çete..

Ve bu çetenin arkasında ABD vardı.. 

Dış güçler.. Dış güçlerin sömürgecilik ağı..

O zamanlar kısa adı MAH olan MİT de (Ki maaşlarını Amerikalılar’dan alıyorlardı, Müsteşar Fuat Doğu’nun itiraf ettiği gibi CIA’in Türkiye’deki şube müdürlüğü gibi çalışıyorlardı) bu çeteye aktif ya da pasif destek vermişti.

*

Bu cani ruhlu tetikçi kalem, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Sarayda cellat ocağı dahi vardı, cellatsız saray olmaz, idam edilen mevki Cellat Çeşmesi vardı, kelle koltuk tabiri, kesilen baş cesedin koltuk altına konurdu.

"Kimi padişahın emrine karşı geldiği için kimi rüşvet aldığı için

"Osmanlı’da 'müsadere' geleneği vardı. Müsadere demek, malına mülküne el konulur, ancak vasilerine (evlatlarına) maaş bağlanırdı."

İmdi, bunlar (siyaseten idam, müsadere vs.) Osmanlı’da reaya/halk için geçerli değildi.

Kapıkulları için (Kapı’nın köleleri; ki önemli bölümü devşirmelerdi) geçerliydi. 

Yani o zamanın devlet memurları. (Kapı burada devleti simgeliyor; Bâbıâli, yüce kapı demek.)

Halktan biri Padişah’ın emriyle idam edilemezdi. Malına el konulamazdı.

Devlet memurlarının (kapıkullarının) durumu farklıydı..

Onlara mal varlıklarının hesabı sorulabiliyordu. (Bunlara birşeyler verilirken de, ellerindekiler geri alınırken de ölçüsüzlük, dengesizlik sergileniyordu.)

*

Günümüze gelelim..

Bu derin devletçi tetikçinin yazısına bakıldığında, devlet memurlarının bile değil, halkın mal varlığının müsadere edilmesini, halktan insanların (yargılanmadan) “siyaseten öldürülmesini” (faili meçhul veya malum şekilde) savunduğu anlaşılıyor.

Yazısından çıkan mantıkî sonuç bu..

Saray var ama cellat yok, devlet var ama hukuk yok” diyor. Aynen böyle.

Hayıflanıyor.

Hukuk dediği, (Osmanlı'da padişahın veya bir başkasının ağzından çıkan) keyfî idam ve müsadere emri..

Fakat derdi tarih bilgisi vermek değil, günümüz için zulüm ve cinayet yol haritası çizmek..

Bunun için Allah’ın kitabından ve Rasulü’nün s.a.s. sünnetinden (Şeriat’ten) delil getirecek değiller tabiî.. Laikler ya!

Bu noktada, başka zaman küfrettikleri Osmanlı’ya sığınıyorlar.

Vay utanmaz cani ruhlular vay!..

*

Evet, bu “derin tetikçi”, “Oysa tarihin hiç bir sarayı cellatsız yaşayamadı” diyordu.

Adamın istediği saraylı "cumhuriyet".. Saraylı ve cellatlı laik cumhuriyet.. (Zaten Atatürk de Dolmabahçe Sarayı'nda yaşayıp ölmemiş miydi?)

Böylece, “Tayyip bey, sana sadece saray yetmez, cellatların da olmalı” mesajını veriyordu.

Daha doğrusu, bu kullanışlı medya tetikçisine bunları dedirttiler.

FETÖ’yü bahane ederek (her laflarına katılmasam da herkes gibi düşünce hürriyetine sahip olmaları gereken) Nurettin Yıldız ve Alparslan Kuytul gibi isimlere bile suçlu muamelesi yapılmasını istediler.

Fakat, FETÖ’den hiç farkı bulunmayan 27 Mayıs darbecilerini alkışlamaya devam ediyorlar. (Alkış olmasa da zararı yok zaten, bu dünyada hesap vermeden öbür dünyaya göçtüler.)

FETÖ Amerikan işbirlikçisi de, o 27 Mayıs darbecileri değil miydi?!

Ya 12 Eylül?

Amerikalılar, 12 Eylül darbecileri için “Bizim çocuklar” dememişler miydi?! (Evet, 1970’li yıllarda CIA’in Türkiye şefi olarak görev yapan Paul Henze, zamanın ABD Başkanı Jimmy Carter’a darbe haberini “Bizim çocuklar başardı” diyerek vermişti.)

Hele 28 Şubat..

Ardında Amerikan Dışişleri’nin, İsrail’in ve uluslararası Masonluğun bulunduğunu, darbecilerin bunların uşaklığını ve işbirlikçiliğini yaptığını bilmeyen mi var?!

*

Cani ruhlu tetikçi, bunlar için de “cellat” olsun mu?!

Bu (hadi “dışarıya satılmış ajan” nitelemesi yapmayalım) “işbirlikçi” devlet memurlarının (mesela MİT’çilerin) malı mülkü de müsadere edilsin mi?

Mesela 28 Şubat’ın aşırı laikçi (rakıcı) oramirali Güven Erkaya‘nın sıradışı servetine el konulması gerektiğini savunan çıktı mı hiç?

O dönemde içi boşaltılan bankaların mal varlığı hangi vatansever (yerli-milli) devlet memurlarının (bürokratların) cebine gitmişti?

Günümüze gelelim..

Memur maaşıyla elde edilemeyecek servetlere sahip olmuş bürokratlar (MİT’çiler, subaylar, emniyetçiler, hâkimler vs.) kimler?..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."