KUR'AN İSLAMI EDEBİYATI YAPAN TARİHSELCİ DANGALAK DON KİŞOTLARIN HEDEFİNDE YELDEĞİRMENLERİ DEĞİL KUR'AN VAR

 



Önceki yazılarda da dile getirdiğimiz gibi, tarihselciler, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bu aslında bir acziyetin ve iflasın ifadesi.. 

Tescili..

Kendi yaklaşımları için Kur’an ve Sünnet’ten bir delil bulamıyorlar, o yüzden İmam’ın kullandığı bir tabiri istismar ediyorlar.

*

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” denilen tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

*

Üstelik bu Mustafa Yoztürk şunları söyleyebilmiş:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi "abi"leri ve efendileri fıkıh mühendisi ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "abi" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî'yi sokuşturuyorlar. 

Ve böylece, "İslam’ın özü olan Kur’an", sözde Yoztürk’ün atası İmam Matüridî’nin (özde ise Fazlur Rahman gibi rahipleşmiş tiplerin) bir lafı için anında gözden çıkartılabiliyor, geçersiz hale gelebiliyor. 

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafık, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir sahtekâr.

*

İmam Matüridî'nin sözünü bir içtihat kabul edersek şunu da hatırlamamız gerekir: Bir içtihat, ancak o içtihadı yapan kişiyi bağlar.. 

Başkaları için bağlayıcılığı yoktur, fakat o şahsın ilmine itimat eden kişiler onu taklid edebilirler. 

Buna amelî konularda izin verilmiştir. Bunda zaruret vardır, herkesin içtihat yapabilecek seviyeye gelmesi beklenemez. Bir toplumda herkesin uzman hukukçu olmasının beklenemeyeceği gibi.. 

Ancak itikadî konularda durum böyle değildir. İtikatta taklid, Ehl-i Sünnet nazarında günahtır, iman mutlaka tahkike ve delile dayanmak zorundadır. Mukallidin (taklitçinin) imanı geçerliyse de, taklitle yetindiği, tahikiki terk ettiği için günahkârdır. Mutezile’ye göre ise böylesinin imanı geçersizdir.

İmdi, hükmü Kur’an ve Sünnet’te açıkça belirtilmemiş bir meselede bu iki asıldaki bir nasstan hareketle kıyas yapıp içtihatta bulunmakla, bir bütün olarak Kur’an hükümlerinin geçerliliği ve neshi meselesinde görüş bildirmek, aynı şey midir?!

İlki amelî bir mesele hakkında yapılmış (kesinlik taşımayıp zan düzeyinde kalan) içtihattır, Kur’an’daki bir hüküm hakkında “Bu hüküm geçerlidir veya değildir” diye bir hüküm verilmiş olmamaktadır.

İkincisinde ise, bizzat Kur’an’ın geçerliliği konusunda hüküm veriyorsunuz. Böylece mesele itikadî bir boyut kazanmaktadır. Ve siz bu konuda güya içtihat yapıyorsunuz. 

Ve şu da ortada ki, içtihat demek, zann-ı galiple hüküm vermek demektir. Sonuç itibariyle zan durumundadır.

Halbuki itikadî nitelikteki hükümler kesin delillere dayanmak zorundadır. 

Üstelik, kesin bir delil karşısında zannî bir delilin söz hakkı olamaz, fer', asl'ı iptal edemez.

Mecelle’de ifade edildiği gibi “Şek (şüphe, tereddüt, zan) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz (ortadan kalkmaz).”

Kur’an’daki hükümlerin doğruluğunda, kesinliğinde, geçerliliğinde ve bağlayıcılığında herhangi bir şüphe yoktur, hidayetin ta kendisidir:

 “İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şüphe yoktur. Takvâ sâhipleri için hidâyettir” (Bakara, 2/2)

Kendisinde şüphe bulunmayan bir kitap, süpheli/zannî olan bir görüş/içtihat (değerlendirme) ile geçersiz hale getirilemez.

*

Söz bu noktaya geldiğinde Mustafa Yoztürk gibi yarım akıllılar şöyle diyeceklerdir: “Kur’an’ı Kur’an’la ispat etmek safsatadır.

Ardından da bilgiç bir eda ile şöyle diyeceklerdir:

Çünkü burada siz bir şeyi yine kendisinden hareketle ispatlamaya çalışıyorsunuz ve böylece mantık açısından “müsadere ale’l-matlûb” ya da “safsata” diye ifade edilen çok sıkıntılı bir durumla karşılaşıyorsunuz. 

Bu sözler Mustafa’ya ait..

Evet, Mustafa Yoztürk gibi tiplerin “tarihsel, tarihte kalmış” geçmiş âlimlerden alıp artistik şovlarına malzeme yaptıkları bu akıl yürütüş esas itibariyle doğrudur, fakat tarihselci dangalakların eline düştüğünde onların ahmaklıklarını sergileyen bir turnusol kâğıdına dönüşmektedir.

Doğrudur, mahkemede davalı ya da davacı şahit olarak kendisini gösteremez, “Ben doğru söylüyorum” demesini doğruluğunun delili olarak ileriye süremez.

Ancak, bir kimse, haklı olduğunu kendi sözleriyle, mesela muhataplarının çelişki ve tutarsızlıklarını ortaya sererek, ve çürütülemeyecek aklî deliller getirerek ispatlayamaz mı?!

Mesela birisi senin kör olduğunu iddia etse, senin kör olmadığını göstermek için şahit getirmen mi gerekir? “Bak ben görüyorum, şurada bir genç oturuyor, diğer tarafta bir hanım teyze var, duvarda fotoğraf asılı, senin üzerindeki elbise şöyle söyle, rengi de şu, suratın da yolunmuş tavuk gibi traşlı, daha sayayım mı?” diyemez misin?!

Bu, müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, hanzo?!

*

Kur’an, kendisinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olmadığını, Allah kelamı olduğunu belirtiyor, insan sözü olduğunu iddia edenlere ise meydan okuyor:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini getiremezler.” (İsra, 17/88)

Üstelik, istenen Kur’an’ın bütününün bir benzeri de değil..

Sadece bir surenin (Mesela sadece birer satırdan ibaret olan Kevser ve İhlas Surelerinden birinin) benzerini getirseler kâfi gelecek:

"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.

 "Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (Bakara, 2/23-24)

“Yalnız başınıza uğraşın, okullardaki sınavlarda olduğu gibi yeteneğinizi ve bilginizi tek başınıza ispatlayın, kopya çekmeyin, yardımlaşmayın” denilmiyor.

“Teker teker gelmenize gerek yok, hep birden gelin, hatta gidip toplayabildiğiniz kadar adam toplayın, ben buradan bir yere gitmiyorum, işte meydan!” diye meydan okunuyor.

Bir yazar düşünün ki, herkese şöyle meydan okuyor: “Ey bu memleketin kendisini çok akıllı zanneden üniversite hocaları, yazar çizerleri, gazetecileri, edebiyatçıları, şairleri, devlet büyükleri, bürokratları, elinizden geliyorsa benim yazdığım gibi iki satırlık bir metin oluşturun. Tek başınıza da uğraşmayın, yardımlaşın” diyor.

Ne düşünürsünüz?..

Böyle bir adamı memleketin ulema ve üdebası bile değil, kabiliyetli lise talebeleri bile kepaze ederler.

Peki, niye bin 400 senedir bunca kâfir bir araya gelip de mesela tek satırlık Kevser Suresi’ne benzer bir metin meydana getiremediler, getiremiyorlar?

*

Bir boks ya da futbol maçını düşünün.. Bir taraf ringe ya da sahaya çıkıyor, diğeri yenilgiyi baştan kabul edip gelmiyor.. Sonuç nedir? Hükmen galibiyettir.

Bu müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, angut?

Bir alanda üstün kalitede orijinal bir eser ortaya koymak zor olabilir, fakat onun benzerini yapmak sıradan bir iştir.

Mesela yeni bir icat yapmak zordur, fakat bir defa yapıldı mı hemen hakikisinden farksız, hatta bazen ondan daha iyi taklitleri piyasayı doldurur.

Edebiyat ve sanatsal akımlar böyle oluşur, birbirinin benzeri resim, şarkı, roman, film, piyes, hikâye ve şiirler peşpeşe üretilir.

Peki niye birileri Kur’an’ı taklit edip de “kutsal kitap yazma akımı, geleneği” oluşturmamışlar, oluşturamamışlar?

Normal şartlarda mesela bir Kevser Suresi’nin en az yüz tane, hatta bin tane benzerinin yazılmış olması gerekirdi.

Mesela Kanunî’nin meşhur şiirini alalım..  Bâkî onun beyitlerine üçer mısra ekleyerek tahmise (beşliklere) dönüştürmüş bulunuyor. İlk beşliğe bakalım:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi,
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi,
Var iken baht ü saâdet kuvvet ü kudret gibi,

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Sadece Bâkî değil, hemen her yetenekli şair herhangi bir şiirin mısralarının bu şekilde benzerlerini yazabilir, fakat başka şairleri taklit ediyor görünmek istemezler. Burada Bâkî, Cihan Padişahı’na saygısını gösterip ona “kıyak” geçmiş durumda..

Kur’an surelerine gelince, bu kadar kâfir neden biraraya gelip de bu meydan okumaya cevap verememişler, Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna ona benzeyen ifadeler ekleyememişler?..

Kur’an, kendisinin Allah kelamı olduğunu başka nasıl ispatlayacak, ahmak soytarı?! Cebrail a.s.’ı getirip şahit olarak mı konuşturacak?

Yoz Türk aklı böyle birşey işte.. Bu rezil dangalak bir de tutup akıl ve düşünme edebiyatı yapıyor..

*

Ancak, mesele bundan ibaret değil..

İmdi, Kur’an’ın bu meydan okuyan ayetleri herkese karşı delildir.

Kur’an, ortaya bir iddia atıyor, ve bu iddia, Marksist kehanetler kabilinden (Karl Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” (yani test edilebilirlik) niteliği taşımayan iddialar değil.

Yanlışlanabilir nitelikte fakat yanlışlanamıyor. Demek ki doğru..

Eğer sizde akıl ve fikir, mantık ve düşünce diye birşey varsa, mesele açık..

Ancak, Kur’an’daki bütün ayetler, tek başına alındıklarında, böyle herkes için delil olarak ortaya sürülemez, kimi ayetler ancak ona inanan için delil olur.

Mesela, Kur’an’a inandığını söylüyorsan, Hz. Nuh a.s.’ın bir peygamber olduğunu gösteren ayetler senin için delildir, sana karşı delil olarak getirilebilir. 

Yine Mecelle’ye atıfla söylemek gerekirse, “Kişi ikrarı ile muaheze olunur”.

*

İşte aynı nedenle, İmam Matüridî’yi bir imam olarak kabul eden kişiye karşı onun sözlerini delil olarak söylemek mümkün olabilir. Fakat bir Selefî meşrebe ya da Eş’arî mezhepliye onun sözünü delil olarak söyleyemezsiniz.

Evet, bir mezheb mensubu, başka mezhebe mensub birine karşı doğrudan kendi imamının içtihadını değil, ancak o içtihada medar olan nassı delil olarak ortaya sürebilir. (Delaleti kat’î olmayıp da zannî olan aynı nassa dayanıp farklı yorumluyorlarsa, ortada tartışılacak birşey zaten kalmaz.)

Şimdi sen, İmam’ın (en iyi ihtimalle içtihat olarak kabul edilebilecek) bir sözünü delil olarak ileri sürüyorsan, bunun ancak Matüridî mezhebinden olan için değer taşıyor olabileceğini, başka mezhep mensupları içinse bunun müsadere ale’l-matlub ya da safsata olacağını anlaman gerekir.

Fakat heyhat, sende o kafa nerde!..

Ayrıca, eğer sen İmam’ın sözlerini delil kabul ediyorsan, onun içtihat usulü ve nesih konusuyla ilgili bütün değerlendirmelerini onaylıyorsun demektir?

Bu durumda, İmam’ın tarihselcilikle uyuşmayan, onu mahkum eden sözleri sana söylendiğinde onlara da “Evet” demen gerekir. 

Ya da “Ben de onun söylediğini söylüyorum” demekten, yalan söylemekten vazgeçmek durumundasındır.

*

Buradaki usul sorunlarından (mantıksızlıklardan) bir başkası ise şu:

İçtihadın (kıyasın), bir nassa dayalı olarak yapılması gerekirken, tarihselciler, en iyi ihtimalle içtihat ürünü sayılabilecek bir görüşü, bir başka içtihat için delil kabul ediyorlar.

Kendi içtihatları için delil kabul ettikleri ilk içtihat/görüş zaten zannî idi, kesinlik taşımıyordu, durum böyleyken bundan hareketle tavşanın suyunun suyu kabilinden bir başka zannî görüş ileri sürülüyor,.

Bir başkası da bu ikinci zannî görüşü temel kabul edip üçüncü bir zannî görüş ileri sürebilir ve bu bir silsile halinde gider.

Akıllı ve tedbirli insanlar, dünya işlerinde birinci dereceden bir zanna itibar etseler bile, bir zan üzerine bina edilen ikinci bir zanna göre amel etmekten kaçınırlar, bunu kumar oynamak gibi riskli bir iş sayarlar. 

*

Ancak konuyla ilgili sorunlar bunlardan ibaret değil.. Devam edeceğiz inşaallah.


RUHBANLARDAN PARLAMENTERLERE RABCİLİK OYUNU TARİHİ (PAPAZLIĞIN TÜRKİYE’DEKİ TARİHSELCİ İZDÜŞÜMÜ VE DEMOKRATİK RABCİLİK)

 



Bir önceki yazıda, pırasasör Mustafa Öztürk gibi yoz Türk tiplerin kendi sınırsız sorumsuz tarihselcilik anlayışlarını İmam Matüridî rh. a.’in kullandığı “ictihad ile nesh” kavramının içine sıkıştırarak yutturmaya çalıştıklarını görmüştük.

Mecelle’de şöyle bir kaide yer almaktadır: Ukudda (akitlerde, sözleşmelerde) itibar mekasıd (maksatlara) ve meâniyedir (manalaradır); elfaz (lafızlar) ve mebâniye (sözün söyleniş biçimine, yapısına) değildir.” (Mesela bir faiz işlemi, onun alışveriş olarak adlandırılmasıyla faiz olmaktan çıkmıyor. Burada işlemin mahiyeti ve manası dikkate alınıyor, nasıl adlandırıldığı değil. Öte yandan, Mecelle’deki bu ibarede akitler kaydının, yemini hariç tutmak için söylendiği belirtiliyor. Yeminlerde itibar elfazadır.)

Tabiî bu, sözleşme metinlerinde kullanılan kelimeler ile, kast edilen manalar arasında uyumsuzluk olması durumuyla kayıtlı.. Yoksa, neyi nasıl söyleyeceğini bilen (ve de algı yönetimi ve manipülasyon için kasten yanıltıcı kelimeler kullanma sahtekârlığına tevessül etmeyen) insanlar, meramlarını anlatacak uygun kelimeleri bulmakta zorlanmazlar. 

Allahu Teala'nın kelamı söz konusu olduğunda ise (doğası gereği müteşabih olan hususlar bulunmakla birlikte) lafız-mana uyumsuzluğu düşünülemez.

Aynı şekilde hadîsleri cevâmiu'l-kelim özelliği taşıyan Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem de mana ve maksada uygun düşmeyen lafızları kullanmaz.

Fakat, âlimleri de dahil olmak üzere ümmetin böyle bir özelliği yok. 

*

Dolayısıyla, aynı kelimeleri kullansalar bile, insanların bazen farklı şeyleri kastediyor olabileceklerini her zaman dikkate almak gerekir. 

Dinî ve ilmî konular mevzubahis olduğunda bu husus çok daha önemli hale gelir.

İmam Matüridî’nin sözünün doğru anlaşılması için de öncelikle onun ictihad ve nesh kavramlarıyla neyi kastettiğinin ortaya konulması gerekiyor. Yani bugün nesh ve ictihad denilince anlaşılan hususları mı kastediyor, yoksa başka birşeyi mi; bunun ortaya konulması önem taşıyor.

Bu noktaya döneceğiz, fakat önce, bir âlim olarak İmam Matüridî’nin bizim için ne ifade ettiği üzerinde durmamız gerekiyor.

*

Hz. Ali r. a.’in şöyle bir sözü var: Lâ ta'rifi'l-hakka bi'r-ricâli, i'rifi'l-hakka, ta'rif ehlehû. Hakkı insanlar ile tanıma, hakkı tanı/bil, ehlini de bilirsin.

Bir başka deyişle, “Bu söylenen hak, çünkü onu filanca şahıs söyledi” demek birşey ifade etmez, söylenen gerçekten hak olsa da, usul yanlıştır.

“Bu adam hak ehli, çünkü söylediği hak” diyebiliyorsanız, usul hatası yapmaktan kurtulmuşsunuz demektir.

İmam Matüridî de sonuçta Hz. Ali’nin sözünü ettiği adamlardan (ricalden) biridir. Bunun istisnası değildir.

Dolayısıyla, İmam Malik rh. a.’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabrini göstererek söylediği “Şurada yatan zat dışında herkesin sözü alınır da, atılır da” şeklindeki ifade İmam Matüridî için de geçerlidir.

*

Evet, ulema değerlidir, fakat onlar masum peygamberler değildirler. Günah işleyebilirler, yanılabilirler, farkında olmadan hataya düşebilirler. Sürçebilirler.

Rûdânî, Cem’u’l-fevâid’de Muâz bin Cebel r. a.’in şu sözünü nakletmektedir (Büyük Hadis Külliyatı – Cem’u’l-fevâid, çev. Naim Erdoğan, C. 3, İstanbul: İz Y., 2007, s. 431.):

“Sizi bilgili kimselerin (ulemanın) ayaklarının sürçmesine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan ilim sahiplerinin dili ile dalâlet ve sapıklığa davet edecektir. Sen bilgili kişinin (sırf bilgili kişi tarafından söylendi diye) şöhret kazanmış (yanlış olabilecek) sözlerinden kaçın ki, o sözler seni kaydırıp yanıltmasın. Kim bilir belki o bilgili kişi bu sözlerinden döner. Hak ne ise onu kabul et, onun üzerinde ol, çünkü hakkın üzerinde nur vardır.” 

Evet, âlim bir zat boş bulunup yanlış anlaşılabilecek bir söz söyler, sonra birtakım ins ve cin şeytanları onu kullanarak dalâlet ve sapıklığa davet ederler.

Günümüzde olduğu gibi..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken bu bağlamda dikkat çektiği hususlar büyük önem taşıyor.

Söz konusu ayetin meali şöyle:

(Yahudiler) din bilginlerini (ahbar/haham taifesini), (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir!”

Elmalılı rh. a.’in ayeti tefsir ederken söyledikleri tamı tamına tarihselci taifeye uyuyor.

Sanki onları anlatmak için yazılmış.

Okuyalım:

“Allah'tan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler".

Allah'ın emrine, Hakk’ın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, (onların) açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler.

Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah'ın "Yapmayın" dediği şeyleri yaptılar, "Yapın" dediklerini de yapmadılar. Allah'ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler.

İşte tarihselcilerin insanları davet ettikleri şey bu..

Allah’ın emir ve yasaklarına değil de, Fazlur Rahman gibi taptıkları rablerinin emir ve yasaklarına uyuyor, ve insanları da buna davet ediyorlar.

Neden?

Nedenini merhum Elmalılı’nın sözleri ortaya koyuyor:

Onlara, Allah'ın emirlerini uygulayan (uygulama konumunda olan), O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan (anlayıp anlatma konumunda olan) kimseler gözüyle değil de, (bundan daha fazlası için yetkililermiş gibi) dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar.

Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz'etmeye, dinî hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar.

Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular.

İşte tarihselcilerin “ruh” röntgeni..

*

Merhum Elmalılı sözlerini şöyle sürdürüyor:

Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatem-i Tâî'nin oğlu Adiyy demiştir ki:

"Resulullah'a geldim, boynumda altından bir haç vardı” --ki Adiyy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı--, Resulullah Berâetün (Tevbe) Sûresi'ni okuyordu, bana ‘Ya Adiyy şu boynundaki veseni (putu) at’ buyurdu. 

"Ben de çıkardım attım. 

" ‘Allah'tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler’ anlamına olan âyetine geldi, ben, ‘Ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi’, dedim. 

"Resulullah buyurdu ki: ‘Allah'ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?’ 

"Ben de ‘Evet’ dedim. 

" ‘İşte bu onlara ibadettir’ buyurdu."

İşte bizim tarihselcilerin durumu da budur.

Fazlur Rahman gibi mendebur tipler onların rabbi durumunda..

Onlara kulluk ediyorlar..

Aynı zamanda da ikinci dereceden “rabcilik” oynamaya kalkışıyor, Şeriat’te güncelleme yapmaya yelteniyorlar.

Ve insanları Allahu Teala’ya değil de kendilerine kul olmaya çağırıyorlar.

Rablik diploma, ehliyet ya da ruhsatları ise ceplerinde hazır: Neyin tarihsel olduğunu anlamalarını sağlayan üstün zekâları..

Millet onlara tapmasın da ne yapsın!..

Böyle düşünüyorlar..

*

Merhum Elmalılı’nın sözlerine dönelim:

Rebi' demiştir ki, "Bu rablık İsrailoğulları'nda nasıl idi?" diye Abdul'âliye'ye sordum. O da "Genellikle Allah'ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber Kitab’ın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı" dedi.

İşte tarihselci ukala ile onları Hindistan’ın inekleri gibi mübarek kabul eden yerli-milli dangalakların durumu bu!

Allahu Teala, Tevrat’tan sonra Zebur, İncil ve Kur’an nazil olmuşken, Yahudiler tutup kendi din bilginlerinden birine bile değil, Peygamber Efendimiz sallalllahu aleyhi ve sellem’e gelip zinanın cezası konusunda hüküm vermesini, kendileri için bir güncelleme yapmasını istedikleri zaman, onları azarlamıştı (O gün için Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin sene geçmişti):

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrat yanlarında olduğu hâlde nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra (sen onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatınca) bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar (kitaplarına) iman etmiş kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Kur’an’daki hükümleri tanımayan, onları bin 400 sene öncesinde kalmış kabul eden tarihselcilerin bu imansızlardan bir farkı var mıdır?..

Varsa ne kadardır?..

Allahu Teala’nın emir ve yasakları açıkken onları bırakıp Mustafa gibi yoz Türk’lerin laflarını kutsal emir belleyen ahmaklara ne demek gerekir?

Böylesi budalalar, “Ama biz Mustafa’ya ya da başka bir ilahiyatçıya rab demiyoruz ki, ona ibadet etmiyoruz ki” diyeceklerdir.

Merhum Elmalılı’nın sözlerinin devamı onlara cevap veriyor:

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir.

İşte burada tekrar Mecelle’deki ifadeye geliyoruz:İtibar mekasıd (maksatlara) ve meâniyedir (manalaradır); elfaz (lafızlar) ve mebâniye (sözün söyleniş biçimine, yapısına) değildir.”

*

Merhum Elmalılı sözlerini şöyle sürdürüyor:

Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.

Bu mesele daha açık nasıl anlatılabilir?!

*

Bu noktada akla ulemanın değeri ile ilgili hadîsler gelebilir.

Ulemayı hiç mi kaale almayacağız diye düşünülebilir.

Merhum Elmalılı, sözlerinin devamında bu bahse de giriyor:

Şu halde burada “Din âlimlerine, ulu’l-emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah'ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan ‘ahbar’ ve ‘ruhban’a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor?” şeklinde düşünmeye gerek yoktur.

Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, "min dunillah" olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir.

Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah'ın emridir. Ve Allah'ın emrine itaat de Allah'a itaattır.

 Fakat bu doğrudan doğruya değil, "Allah'a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." (Nisa, 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah'a ve Resulü'ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır,

Allah'a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir.

Allah için bir itaat demek, Allah'ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte Yaratıcı’ya isyan bulunmayan bir itaat demektir.

Böyle bir itaat Halık’a (Allah’a) isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. 

İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması (İlim adına söylenenlerin doğru, verilen emirlerin de Şeriat’e uygun olması) şartına bağlıdır (İlim namına söylenen her söz doğru değildir, her emir de meşru olmaz).

İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, Hakk’ın emrine uygun düşmesinde ve daima Allah’ın rızasını araştırmasında, Hakk’ın ahkâmını (hükümlerini) tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır.

Evet, ilim diye buna deniliyor.

Tarihselcilerin zırva ve hezeyanlarına gelince, onlar İblis’e rahmet okutacak türden şeytanî vesvese ve mugalatalardan ibaret.

Tarihselcilerin derdi, laflarının Hakk’ın emrine uygun düşmesi değil, “zamanın ve mekânın şartları” dedikleri konjonktüre, yükselen trendlere, moda eğilimlere, egemen güçlerin arzularına uygun düşmesidir.

Onlar, Allah’ın rızasını değil, küresel ve yerel egemen rejimin efendilerinin rızasını önemsemektedirler.

O yüzden de onlar için Hakk’ın ahkâmını tanıyıp kavramak önem taşımaz..

Önemli olan içinde bulunulan dönemin ve coğrafyanın şartlarını kavramak ve o şartlara göre hüküm icat etmektir. 

Daha doğrusu, kapıkulu yanaşmalar olarak hizmet ettikleri efendilerinin hükümlerini Allah’ın hükmü gibi gösterebilmek için şarlatanlık yapmaktır.

Dolayısıyla bu soytarılar gerçekte hadîslerde övülen âlimler arasında yer almamaktadırlar. (Bunlar doğru dürüst birşey de bilmezler. Bir tek doktora tezi hazırladıkları konuyu bildikleri varsayılabilir, fakat ilmî bir tenkid yapıldığında genelde onun da iler tutar tarafının olmadığı görülür. Bu kalın kafalı taifenin ilmi değil sadece unvanı vardır.)

*

Merhum Elmalılı’nın sözlerine dönelim:

Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen, Allah'ın hukukuna aykırı olan, Allah'ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir.

Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu'l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır.

Yani (Allahu Teala tarafından) emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: "Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı." (Nisâ, 4/83), "Allah'ın kulları içinde O'ndan en çok korkanlar âlimlerdir." (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve "Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline (ehl-i zikre) danışınız." (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır.

Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak Hakk’ın kuludur. Delillerin ve Hakk’ın âyetlerinin emrindedir.

Deliller ise esas itibariyle Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir. İcma ve kıyas onlara tesanüd eder.

Tarihselcilerin itibar ettiği deliller ise “zamanın ve mekânın şartları”ndan ibarettir.

Onlara göre, şartlar değişince hükümler de değişir.

Şartlar dedikleri şey de, o günün toplumunda genel kabul gören ve egemen güçler tarafından desteklenen hayat tarzına karşılık gelmektedir.

Oysa ki şartlar adı verilen hayat tarzı, delil olarak bir değere sahip değildir.

*

Merhum Elmalılı sözlerinin devamında şöyle demektedir:

Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar.

Tarihselcilerin derdi hakkın (gerçeğin) açığa çıkmasına yardımcı olmak değil, egemen rejimin ve mevcut toplumsal yapının “şartlar” adını verdikleri dayatmalarının meşrulaştırılması ve abrakadabra ile “dinî hüküm” katına çıkartılmasından ibarettir.

Dolayısıyla bunlar, “bizden olan ulu’l-emr” değil, Elmalılı rh. a.’in tabiriyle birer tağuttur.

Kendilerinden daha güçlü tağutlara hizmet için insanları aldatmaya çalışan ikinci sınıf tağutlardır.

Bir taraftan egemen güçleri rab edinip onlara taparken, diğer taraftan da insanların “din” adına kendilerini rab edinmelerini istemektedirler.

Merhum Elmalılı bu gerçeğe şu şekilde işaret etmektedir:

İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah'ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir.

Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır.

Ancak, Allah'ın emirlerini gözardı ederek, âlimlerde velev cüz'î bir hüküm vaz’ etme (koyma) yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek, Allah'tan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) rab edinmektir.

İşte mesele bundan ibarettir.

Tarihselci soytarılara gelince, onlar kendilerinde cüz’î değil küllî hüküm vaz’ etme (koyma) yetkisi görmektedirler.

Hükmünü değiştirmek istedikleri şey bir zerre değil, koskoca bir Ağrı Dağı, bir Erciyes..

Değil tarihselci dangalaklara, gerçek âlimlere bile her konuda ve her zaman itaat etmek doğru değildir.

Nitekim merhum Elmalılı sözlerinin devamında şu uyarıyı yapmaktadır:

Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. 

Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak (doğru) ilmin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, Hakk’ın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsî görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfî fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, (kasıtsız olarak düştükleri) Allah'ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaati caiz görmek, hasılı “Allah bu konuda ne buyuruyor” diye düşünmeden, Allah'ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah'ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.

Açıkça tarihselci olduklarını söylememekle birlikte, Mecelle’de ifade edildiği şekilde lafız değilse de meani bakımından bir ölçüde tarihselci tutum sergileyen yerli-milli-devletçi-Türkiyeci taife bu ifadeleri “tekfircilik” olarak nitelendirebilirler.

Evet, tekfirdir.

Çünkü İslam’da tekfir de vardır. Kâfire kâfir denilir.

İslam’da küfre iman, kâfire de mümin demek gibi bir budalalık yoktur.

*

Merhum Elmalılı sözlerini şöyle sürdürüyor.

Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve ruhbanlarını rab edinmişlerdir.

Onlara gerçekten rab dememişlerse bile rab yerine koymuşlardır.

Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır.

Bu ümmetten de aynı hataya düşenler mevcuttur.

Günümüzdeki en açık örnek ise tarihselcilerdir.

Tarihselciler, tıpkı Hristiyanlar gibi, onlardan aldıkları hermenötik ve tarihsellik laga lugalarıyla dinin hükümlerini, Kitab’ın (Kur’an’ın) kesin emirlerini değiştirmeye kalkışmaktadırlar.

Te’vil ve tebdil etmekte, fasit yorumlar getirip değiştirmektedirler.

*

Merhum Elmalılı’yı dinlemeye devam edelim:

Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. 

Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhanî meclislerin (din adamları/görevlileri kurulunun) kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının (hükümlerinin) ve Kitab’ın kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te'vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir.

Adiyy ile ilgili olan hadis-i şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir.

Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) rab edinilmelerine "klerikalizm" adı verilir.

Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi'ne (âyet 64, 65) bakınız.

Bazılarının İslam’ın protestanlaştırılmasından söz ettiklerini görüyoruz ki dolaylı olarak Katolik Hristiyanlığı aklamak anlamına gelebilir.

Halbuki, Hristiyanlar’ın katoliği ile protestanı arasında dalalet bakımından bir fark yoktur.

*

Merhum Elmalılı’yı dinlemeye devam edelim:

Daha sonra bu rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir.

İşte demokrasi dediğimiz şey budur.

Parlamentolara ve parlamenterlere, ve de o parlamenterlere liderlik eden tiplere rablık imtiyazı tanımak.

*

Demokrasi, İslam açısından işte bu yüzden küfür ve şirk rejimidir.

Çünkü demokrasi salt yöneticilerin seçimle gelmesi meselesi değildir, “millet iradesi”ni, “halk egemenliğini” herşeyin üstünde tutmak, ona mutlak (kayıtsız şartsız) bir hakimiyet tanımaktır.

Ancak pratikte halk, egemenliğin sefasını (seçim yasaları, hileleri, barajları, engelleyici siyasal parti kanunlarıyla kayıt ve şart altına alınıp kısıtlanmış göstermelik bir alanda) dört beş yılda bir sadece bir gün, seçim günü sürebilir.

Ertesi gün insanlar, “kendi kendilerinin sınırlı sorumlu ve yetkili rabbi olma” haklarını kaybeder, seçtikleri rablerinin kulları haline gelirler. Gelmektedirler.

Türkiye’de Allah’ın hükümlerine kamusal alanda söz hakkı tanınmazken, laik (siyasal dinsiz) demokratik rejimin ‘rablik’ imtiyazı tanıdığı parlamenterlerin (hüküm koyucu, yasa yapıcıların) İslam’ın güncellenmesinden söz edebilmeleri, bu alanda ülkemizin Batı’yı geçmekte olduğunu göstermektedir.

Çünkü bizdekiler, Batı’dakinin aksine, hem ruhban “rabliği”ni, hem de seküler “parlamenter rabliği”ni birlikte uhdelerine almak istiyorlar.

Tek biriyle yetinmeye razı değil gibi görünüyorlar.

Böyle bir ülkenin ve toplumun akıbeti ne olur, bilemeyiz, Allah bilir..

Ancak şunu biliyoruz: Allah Azze ve Celle tevbe için fırsat ve mehil verir, imhal ederse de, ihmal etmez..


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...