DEVLETTE DEVAMLILIK ESAS DA, ŞERİAT’TE DEĞİL Mİ?! LAİK DEVLETİN HAKKI BEKA, ŞERİAT'INKİ VEDA MI?!

 




Bir devlet başkanını düşünelim..

Emri altındakilere devlet başkanı sıfatıyla yasal bir emir verdiğinde, onlar bunu yapmak zorundadırlar.

Aynı şekilde bütün vatandaşları ilgilendiren bir kanun çıkardığında veya kararname yayınladığında da bu herkesi bağlar.

Ama aynı devlet başkanı vatandaşlardan birinin işyerine gidip “Niye bu işi yapıyorsun, bu işi bırak, başka iş yap!” diye akıl verdiğinde o, bunu yapmak zorunda değildir. 

İsterse saygı duyduğu ya da “Bu işin içinde bir iş olabilir” diye düşündüğü için yapabilir. Veya kulak ardı eder.

Buradaki serbestlikten hareketle vatandaşların devlet başkanının hiçbir emrine itaat etmekle yükümlü olmadıkları sonucuna varılamaz.

Yetkili olduğu konularda devlet başkanı sıfatıyla verdiği emirler herkesi bağlar.

Kendisi başka bir emir vermediği veya başka biri onun yerine geçip yeni devlet başkanı olarak başka bir emir vermediği sürece onlar yürürlükte kalır.

O yüzden birçoklarının “Devlette devamlılık/süreklilik esastır” dediklerine şahit olunmaktadır.

*

Şeriat’te de devamlılık esastır.

Yukarıda anlattığımız olguya benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı emirleri ve sözleri peygamberlik vazifesi kapsamında söylenmişken, bazıları peygamberlik göreviyle ilgisizdir.

Said Ramazan el-Bûtî’nin şu ifadeleri meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

Resulullah s.a.v, [Bedir Savaşı’nda] konakladığı yerin durumu hakkında Habbab bin Münzir ile arasında geçen konuşma (gördüğüm gibi, o isnadı sahih bir hadîstir) bize gösteriyor ki, Resulullah’ın tasarruflarının hepsi teşrî [kanun koyma, şer’î hüküm koyma] nev’inden değildir. Aksine Resulullah da birçok zamanlarda herkesin düşündüğü gibi düşünen, akıl yürüten bir beşer olması hasebiyle, birtakım tasarruflarda bulunur. Şüphesiz ki, biz bu gibi tasarruflarında ona uymakla yükümlü değiliz. Bu savaşta kendisinin seçtiği yere konaklaması da bu tür bir tasarruftur…. Resulullah’ın [bu tür] siyaset-i şer’iyye grubuna giren tasarrufları çoktur. Resulullah’ın yaptığı bu tasarruflar kendisinin Allah’tan aldıklarını tebliğ eden bir peygamber olması cihetinden değil de, imam ve devlet başkanı olması yönündendir. Onun askerî tedbirleri, [kavimleri tarafından sözleri dinlenen kabile reislerine] bağış ve ihsanları da çoktur. Bu konunun, enine boyuna açıklamasını fukaha yapmıştır. Onları burada sayıp dökmeye imkân yoktur.

(Said Ramazan el-Bûtî, Peygamber Efendimiz ve Hayat – Fıkhu’s-Siyre, çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, t.y., s. 243.)

Evet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in savaşlarda komutan sıfatıyla takip ettiği strateji ve taktik, aldığı tedbirler, şer’î hüküm değildir.

Bunlar hakkında karar verdiğinde o sırada ona itaat vaciptir, fakat o strateji ve taktiğin, genel bir şer’î emir niteliği taşımadığı için, başka savaşlarda aynen taklit edilmesi gerekmez.

Bundan hareketle Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin her emrinin ve sözünün böyle tarihsel olduğu, genel ve ebedî bir geçerliliğinin bulunmadığı söylenemez.

Tam aksine, şer’î hüküm olarak bildirdiği hususlar Kıyamet’e kadar geçerlidir. 

Başka peygamber ve kitap gelmeyeceği için ilelebet payidar olacaklardır.

*

Tarihselciler işte bu noktada farklı iddialarla ortaya çıkıyorlar.

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bu konuda şunları söylüyor:

Onlar peygamberlik hükümlerini sadece âhiret işleriyle alâkalı olan şeyler olarak kabûl etmişler ve dünya işlerinin peygamberlikle hiçbir alâkasının olmadığını iddiâ etmişlerdir.

Böylece kendilerini bu sahada din boyunduruğudan kurtulmuş kimseler yapmışlardır. Hâlbuki nasslar, bütün açıklığı ile bunu yalanlamaktadır.

Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ne mü’min bir erkek, ne de mü’mine bir kadın için Allah ve Resûlü bir şeyi hükmettiği zaman işlerinde hiçbir muhayyerlik hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

Bu âyetin iniş sebebi, sadece ve sadece dünyalık bir iştir [ahiretle ilgili bir konu değildir].

Hakkında meselenin karışık hâle geldiği [hurma ağaçlarını] aşılama hadîsine gelince, onda, re’y [kişisel görüş] ve meşveret [danışma] ile olan birşeyin kayıtlandırılması vardır.

Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in [karşılıklı görüş alışverişi ve danışma olmayıp da] şer’an [yasa koyma niteliğinde] verdiği hüküm [ictihad niteliği taşısa, yani son tahlilde zan bile olsa] böyle değildir [Ki peygamberlerin içtihadında hata olması durumunda mutlaka vahiyle düzeltilirler].

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat, hurma ağaçlarının aşılanması meselesinin anlaşılması için bir not eklemiş bulunuyor.

Şöyle: 

Aşılama hadisi, Müslim rahimehullâhın Sahîh’inde (4/1838) Hadîs No: 2362’de Hazreti Âişe radıyellâhu anhâdan yaptığı şu rivâyettir:

Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem aşı yapmakta olan bir topluluğa uğradı ve buyurdu: “Yapmasanız elbette elverişli olur.” (Râvî şöyle) dedi: Bunun üzerine, kuruduğu zaman kabuk hâline gelen kalitesiz ekşi hurmalar meydana geldi. Sonra [Resulullah s.a.s.] onlara uğradı ve şöyle buyurdu: “Hurma ağaçlarınıza ne oldu?” Onlar da “Siz şöyle şöyle dediniz” dediler. O da; “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” buyurdu.

Bu hadîste anlatılmak istenen [şey] birçok insanlara karışık hâle geldi ve Nebî sallellâhu aleyhi ve selleme sadece hâlis ibâdetlerle alâkalı husûslarda uymanın vâcib olduğunu, muâmelâtta (yani insanlar arası münâsebetlerde) -Allah korusun- uymanın vâcib olmadığını zannettiler.

Hâlbuki aleyhissalâtü vesselâm her bir işte uyulmak ve itâat edilmek üzere gönderilmiştir. Bu işler ister dünya, ister âhiret işleri olsun. Çünki İslâm kâmil bir dindir. İbâdetlerden, muâmelelerden, siyâsetten, iktisattan olan hayatın bütün kesimlerinde O nun yönlendirmeleri ve irşâdları vardır.

Dinin devletten ayrılması [laiklik] ise İslâm’la hiçbir alâkası olmayan bir şeydir.

İş bunlara konu ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâmın “Dünyanızın işini siz daha iyi bilirsiniz” sözü yüzünden karışık gelmiştir. Biz bu hadîs üzerinde bütün [rivayet] tarîkleriyle düşünecek olursak, onun sahîh olan murâdı açıkça ortaya çıkacaktır. İşte ben size hadîsi bütün uzunluğuyla naklediyorum:

Mûsâ İbnu Talha babasından şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem ile ben, hurma ağaçlarının üzerindeki bir topluluğa uğradık. “Bunlar ne yapıyorlar?” buyurdu. Onlar da “Hurmayı aşılıyorlar, erkeği dişiye koyuyorlar, böylece aşılama oluyor” dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Zannetmem bu bir şey kazandırsın.” (Râvî şöyle) dedi: Bu onlara haber verildi ve bu yüzden aşılamayı terk ettiler. Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve selleme bu haber verilince şöyle buyurdu: “Eğer bu onlara fayda verirse yapsınlar onu, ama şübhesiz ki ben sadece bir zanda bulundum. O bakımdan beni zandan dolayı sorgulayıp suçlamayınız. Lâkin ben size Allah’tan bir şey aktardığım zaman onu alınız. Şübhe yok ki, ben, Allah azze ve celle’ye karşı asla yalan söylemem.” (Sahîh-i Müslim, H: 2361)

Bu hadîsten Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onlara kesin bir emir vermediğini, ancak, sadece bir görüş bildirdiğini anladık. Çünki o “Zannetmem ki, bu bir şey kazandırsın” buyurdu.

Bu vâkıayı Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhu efendimiz [de] rivâyet etti: Onun Müslim‘deki rivâyetinde şöyle bir ifâde gelmiştir: “Belki de siz böyle yapmazsanız sizin için daha hayırlı olur.” (Hadîs No:2362)

Müslim‘deki Âişe ve Enes radıyellâhu anhumâ hadîsinde de şöyle gelmiştir: “Siz yapmasaydınız elbette daha elverişli olurdu.”

İbnu Mâce rahimehullâh da Sünen‘inde (2471. hadîste) Âişe radıyellâhu anhâ seyyidemizden de rivâyet etmektedir ve onda şu ifâde bulunmaktadır: “Yapmasaydınız, elbette daha elverişli olurdu.”

Bu rivâyetlerden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onları aşılamaktan kesin bir şekilde yasaklamadığını, ancak, bu husûstaki aşılamanın bir şey kazandırmayacağı, aksine bu işi yapmadan da ağacın meyve vermesinin mümkün olacağı zannını ifâde etmiştir. Sahâbe radıyellâhu anhum [bunu emir zannedip, bu yoldaki] emrine uymanın vâcib olduğu zannıyla Onun görüşüyle amel edince şöyle buyurdu: “Şübhesiz ki ben, ancak bir zanda bulundum. O hâlde beni zan sebebiyle hesaba çekip suçlamayınız; lâkin Allah teâlâdan size bir şey söylediğim zaman onu alınız.”

Bu manâyı Enes efendimiz şu sözüyle rivâyet etti: “Siz, dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” Âişe radıyellâhu anhâ da şu sözüyle rivâyet etti: “Sizin dünya işlerinizden bir şey olursa, bu sizin işiniz, ancak, dininizin bir işi olursa, bu da bana âit bir meseledir.” (İbnu Mâce : 2471)

İkrime, Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhudan şu sözüyle bir rivâyette bulunmuştur. “Ben sadece bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız, ama [kişisel] reyimle bir şey emrettiğim zaman ben sadece bir beşerim.” İkrime [bu konuda] şöyle dedi: “Yâhut [Resulullah s.a.s.] buna benzer bir şey söyledi.”

Bu rivâyet yolları ve rivâyetlerle Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin “Siz dünyanızı en iyi bilensiniz” sözünün ancak hâlis tecrübeye dayanan işlerle alâkalı olduğu ve Şerîatin, hakkında helâllik veya haramlık hükmünü vermediği, aksine mübâh yaptığı meselelerle alâkalı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu sözünden murâdı şudur: Bu işlerden birisi hakkında rey ve zannıyla belki de bu iş fayda verir, yâhud zarar verir demekle söylediği bir şeyin hükmü, teşrî [yasama, yasa koyma] hükmü değildir ki, ona [mutlaka] uymak lâzım gelsin. Çünkü (o) temelde (esas itibariyle) bir emir (ya da yasaklama) değildir (Aşılama yapmayın diye açık bir emir söz konusu değil).

İmâm Nevevî rahimehullâh şöyle dedi: Âlimler şöyle söylemişlerdir; Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin re’y sözü, yani dünya ve maişet işinde teşrî [yasa yapma, Şeriat hükmü koyma] değil demektir. Ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ictihâdiyle ve şer’an re’yi ile olan bir şeyle amel etmek vâcibtir. [İctihad da son tahlilde zan ifade etmekte ve kişisel re’y durumunda bulunmakla birlikte teşrî anlamına geldiği ve emir niteliği taşıdığı için onunla amel vaciptir, yani farzdır.] Hurmanın aşılanması bu neviden değildir. … Bununla beraber İkrime re’y lafzını ancak “mânâyla rivâyet” olarak getirmiştir [Yani Resulullah’ın re’y (kişisel görüş) lafzını kullandığından emin değildir, sözünün o anlama geldiğini düşünmektedir]. Çünki hadîsin sonunda “İkrime şöyle dedi: Veya [Resulullah s.a.s.] bunun gibi [bir ifade kullandı]” ifâdesi yer almaktadır. İşte bu yüzden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin sözünü kesin olarak haber vermedi [“Veya bunun gibi” dedi]. Ulemâ şöyle demişlerdir: Bu söz bir [kesinlik içeren] haber [verme] değil, ancak bir zandır. Nitekim bunu, bu rivâyetler de açıkladı. Şöyle dediler: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin dünya işlerindeki re’yi ve zannı başkalarınınki gibidir. Bu gibi şeylerin vâki olması imkânsız değildir. Bunda [Resulullah s.a.s. için] hiçbir noksanlık da yoktur. Bunun sebebi himmetlerinin âhirete ve âhiret marifetlerine taalluk etmesidir [Resulullah s.a.s.’in dünyevî sanatları bilmemesi bir kusur değildir, çünkü dikkatini bu konular üzerine yöneltmiyor]. (Şerh-i Nevevî alâ Sahîh-i Müslim, 2/264)

Bu bahsin hulâsası şudur: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” sözü ancak, helâlle, haramla ve kulların haklarıyla alâkası olmayan, hatta sırf tecrübeye dayalı --topraktan alınan mahsûlü çoğaltma, tarla ve ziraat usulleri, arazinin temizlenmesi ve hazırlanması yolları, hangi hayvan başkalarından daha çok binilmeye elverişlidir, falancanın hastalığı için hangi ilaç daha elverişlidir, beden için en fâideli olan hangi şeydir ve benzeri-- meseleler hakkındadır. Bütün bunlar peygamberliğin tebliği ile alâkalı olmayan şeylerdir. İşte bu yüzden Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu gibi işlerdeki sözleri zann ve re’y gibi olup, teşrî [kanun koyma, Şeriat hükmü getirme] değildir.

*

Daha önce başka bir yazımızda geçtiği gibi, bir hususun şer’î hüküm olmasının ölçütü, onunla ilgili bir sevap vaadinin ya da azap vaîdinin bulunmasıdır.

Kendisine sevap ve azap terettüb etmeyen şeyler şer’î hüküm kapsamına girmezler.

Söz konusu olayda da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir sevap veya günahtan söz etmiyor, salt yapılan işlemin (aşılamanın), o işlemden (aşılamadan) umulan faydayı verip vermeyeceğine dair tahminini söylüyor.

Bunu yapmayın diye açık bir emir de vermiyor.

Dolayısıyla mesele şer’î bir hüküm olma vasfına haiz değil.

Ama mesela faiz, hırsızlık, zina, kumar, içki, cinayet vs. gibi konularda gelen nasslar böyle değildir. Onlar hem sübut hem de delalet bakımından kat’îdirler, yasaklama ve azap vaîdi içermektedirler.

Bunlara ilişkin emirler ilelebet geçerlilik taşıyan şer’î hükümlerdir. Tarihseldir denilerek görmezden gelinemezler.

Görmezden gelip inkâr edenler, yok sayanlar, tarihsel olmadıklarını, azabı yaşarken anlayacaklardır.


KENDİNİ GÜNCELLE, İSLAM’I DEĞİL!

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında sadece bildiğimiz türden modernist tarihselcilerin iddialarını değil, (Mecelle’de de yer alan) “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Mecelle'de bu ifadeyle neyin kastedildiği şârihler tarafından açıklanmış bulunuyor. Önceki yazılardan birinde bu konuya değinmiştik. Buradan güncellemecilere istedikleri türden bir "ekmek" maalmemnuniye çıkmıyor.

Merhum Tehanevî'nin konuyla ilgili sözleri şöyle:

(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler.

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

Cevâb: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.

İşte bu noktada tarihselciler ve benzerleri Allahu Teala’ya cehalet isnat etmektedirler.

Onlara göre Allahu Teala geleceği bilmez. Abdülaziz Bayındır (Hayındır daha çok yakışıyor) gibilerin böye dedikleri biliniyor.

Geleceği bilmeyince, geleceğin şartlarına göre hüküm indirmiş de olamaz.

Böylece, Allahu Teala’yı tanıyıp bilememiş oldukları ortaya çıkmaktadır. Marifetullahtan nasipsiz bu kişilerin Allahu Teala hakkındaki bu itikatları küfürdür.

Kur’an’ı hiç mi hiç anlamamış oldukları da buradan anlaşılmaktadır.

*

Akıllarını kullanamadıkları için, bunlara Kur’an’dan delil getirildiği zaman içlerinden bazıları şöyle demektedirler: Allah geleceği yazdıysa bilir, yazmadıysa bilmez.

Kehf Suresi’ni galiba hiç okumamışlar, ya da Kur'an'ı, ondan hiçbir şey anlamadan, zihinlerini hiç yormadan, düşünme zahmetine hiç katlanmadan okumayı çok iyi başarıyorlar. 

Kehf Suresi'nde, Allah katından kendisine ilim (ilm-i ledün) verilmiş olan bir zatın, bir erkek çocuğu durup dururken öldürdüğü, ve buna itiraz eden Hz. Musa a.s.'a, gerekçe olarak, büyüyünce azgın kâfirlerden olacağını, bunun da mümin anne ve babası için iyi olmayacağını söylediği aktarılmaktadır.

İmdi bu olayda Allahu Teala geleceği (çocuğun azgın bir kâfir olacağını, ve ebeveynini saptıracağını) yazmış olsaydı, bu durum gerçekleşirdi. Gerçekleşmediğine göre, yazmamış.. Fakat yazmadığı halde biliyor, ve Musa a.s.’ın yoldaşlık ettiği zata bunu bildiriyor.

Bir başka örnek: Allahu Teala, Hz. Nuh a.s.’a artık kavminden (o güne kadar iman edenler dışında) hiç kimsenin iman etmeyeceğini bildirmişti. İmdi, Allahu Teala bunu yazdıysa, onların kâfir olarak kalacak olmaları kendisinin böyle yazmasından kaynaklanıyorduysa, ve kâfir kalacaklarını salt kendisi böyle yazdığı için biliyorduysa, bu takdirde o kişileri zorla kâfir yapmış demektir. Bu da Allahu Teala'nın haşa zalim olması anlamına gelir. Çünkü onlar, ahirette ellerinde olmayan birşeyden dolayı cezalandırılmış oluyorlar. 

Halbuki Allahu Teala, geleceği, yazdığı için değil, ister yazsın ister yazmasın her halükârda bilir. Geleceği bilmesine bu şekilde kayıt ve şart getirilemez. 

Ve Allahu Teala zalim de değildir. Zalim olan insanlardır, kendi nefislerine zulmederler.

Tarihselcilerin mantık sefaleti bu örneklerden anlaşılabilir.

Şahsen tarihselci taifeden kafası çalışan ve mantıklı düşünebilen birine şimdiye kadar rastlamadım.

Ancak, her çağda insanların çoğunluğu batıla meyletmekte olageldikleri için bunlar kolayca müşteri bulabiliyorlar. 

Tencereler yuvarlanır kendilerine uyan kapakları bulurlar.

*

Konuya dönersek, şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [bir devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.

Mesela askerlik olayı pekçok genç için sıkıntılıdır. Fakat bunda toplumun maslahatı bulunduğu için vatandaşlardan bu, zorluğuna rağmen, talep edilir.

Kimse, "Bu kadar insanı askerlikle uğraştırmaya ne lüzum var, hani ne zaman savaş çıktı?! Üretim yaşındaki gençleri, dinamik nüfusu tüketici yapıyorsunuz, topluma yük oluyorlar" da demez.

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.


TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN “RUH”U: İBAHÎLİK




Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığını, en önce İngilizler’in etkisi altındaki Hindistan ve Mısır’da ortaya çıktığını biliyoruz.

Aynı şekilde Rusya’nın etkisi altındaki iç Asya beldelerinde de (Musa Carullah gibi) “yenilikçi/ceditçi” tiplerin türediği biliniyor.

Osmanlı’da ise, meydan boş olmadığı, gerçek ulemanın eli kolu devlet tarafından bağlanmadığı, baskı altına alınmadıkları ve yenilikçilerin önüne imkân halıları serilmediği için, böylesi arayışlar sergileyen tipler sivrilemediler.

Onların türemesine uygun bataklığın oluşması için öncelikle medreselerin ve onları destekleyen vakıfların kapatılması, güçlü âlimlerin yetişmesine imkân veren kurumsal yapıların köküne kibrit suyu dökülmesi, kalan son ulemanın da ellerine bukağı vurulması, ağızlarının bantlanması, ayaklarına karpuz büyüklüğünde demir gülleler takılması gerekiyordu.

İşte ancak ondan sonradır ki, Osmanlı mehterinin afakı inleten haşmetli enstrümanlarının susturulduğu boğucu sessizlik ortamında, kaşar Yaşar Nuri ve Mustafa Yoztürk gibi çapsız klarnetçi ve darbukacıların gülünç zımbırtılarının sesinin duyulmasına imkân veren bir boşluk meydana getirilebildi.

Şimdi birtakım soytarılar bu boşluğu gönüllerince tepe tepe kullanıyor, yurt sathında tepiniyorlar.

Öyle ki, Nasrettin Hoca’nın taşların bağlanması, köpeklerin salıverilmesi fıkrasını hatırlatacak şekilde, İslam’ın ulemadan istediği gerçek “bağımsızlık” tavrını (devletçilik yapmamak, iktidar sahiplerine karşı dalkavukluk sergilememek, meddahlığa yeltenmemek, onların önünde eğilmemek, gerektiğinde uyarmak, kâfirlere meyletmemek, Kitap ve Sünnet ne diyorsa onu dillendirmek, hakkı söyleme konusunda insanların kınamasını veya övgüsünü dikkate almamak gibi tutumları) sergileyenler, bugün bile devletluların doğrudan ya da dolaylı baskılarına maruz kalmakta, "İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerekir. 14 yüzyıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz. O hükümler bin 400 yıl öncesinde kaldı" diyebilen zalim yöneticilerin baskısıyla yüzleşmek zorunda kalmaktadırlar.

Buna karşılık, İsveçli gâvurun Kur’an yakmasından farksız bir cinayeti işleyerek Kur’an’ın tamamının Allah kelamı olamayacağını söyleyebilen Mustafa Yoztürk gibi tipler açıkça ve dolaylı biçimde desteklenmekte, hatta zırvaları yüzünden tepki aldıklarında üzülmesinler diye Ankara’daki ihtişamlı binalardan onlara telefon edilip teselli edilebilmektedirler.

Evet, tarihselcilik unvanlı zırvaların seslendirilmesi Hindistan’da başladı, fakat orada güçlü âlimler mevcut olduğu için hakettikleri cevabı hemen aldılar.

Onlara cevap verenlerden merhum Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyordu:

İnsanlardan bazıları şer’î hükümler içün kendi yanlarından ilel-i ğâiyye [gaye durumundaki nedenler; makasıdın/maksatların/amaçların neden teşkil etmesi] uydurmakta, sonra da hükümlerin var olup olmaması hususunda o [kendi kafalarından belirlerdikleri] illetlere [nedenlere] dayandıklarını zannetmektedirler.

O yüzden bu iddiâ gereğince hakkında nass [anlamı açık ayet ve hadis] gelmiş olan hükümlerde tasarruflarda bulunmaktadırlar. Öyle ki, insanlardan bazısından abdestin gayesinin temizlik olduğunu işittik. Bu gayenin abdest almadan da hâsıl olacağını, bu yüzden abdest almaya asla hâcet kalmayacağını zannetmişler ve abdestsiz namaz kılmaya başlamışlardır.

Bazıları da namazı, ondaki maksadı ahlâkı güzelleştirmek olarak sebeplendirmelerinden [ve kendilerinin zaten temiz kalpli ve güzel ahlâklı olduklarını düşünmelerinden] dolayı terk etmişlerdir.

Oruç, zekât ve hac emirlerinin çoğunda işte böyle değiştirmeler yapmışlar ve tasarruflarda bulunmuşlardır.

Yine fâiz ve tasvir/resim yapmak ve fotoğraf çekmek gibi yasaklarda aynı şekilde (zaruret ölçüsünü aşan) değiştirmeler ve tasarruflarda bulunmuşlar, Şerîat’ın tamamını iptal etmişlerdir.

Peki bu yeni yaklaşımın fıkhî-itikadî hükmü nedir?

Merhum Tehanevî, yukarıdaki sözlerinin hemen akabinde bu soruya cevap olacak bir cümle kurmuş bulunuyor:

Bu, açık bir dinden çıkıştır.

Üstelik bu iddiânın [mantık ilmi çerçevesindeki akıl yürütüşe temel olan] mukaddimelerinin [öncül durumundaki iddiaların/varsayımların] tamamı bâtıl olup, onlara dâir hiçbir delîl mevcûd değildir.

Bu hükümlerden birçoğunun meşrû [şeriat hükmü] kılınmasının sırf taabbud [kulluk] olma imkânı yok mudur? Bunların emre uymak ve mükellefin imtihan edilmesi ve sınanmasından başka hiçbir gayesinin bulunmaması mümkün değil midir?!

Evet, merhum Tehanevî “Bu, açık bir dinden çıkıştır” diyerek bu adamları tekfir etmektedir.

Tekfir etmekte, yani dinden çıkarak kâfir olduklarını söylemektedir.

Bunu söyleyen zat ne Selefî gruptan, ne de Vehhabî..

Yüzlerce cilt kitap yazmış meşhur bir Hanefî-Matüridî âlimi..

Ömrü İslamî ilimleri okutmakla geçmiş bir medrese hocası, bir müderris..

Aynı zamanda Nakşbendî tarikatı şeyhi..

Merhum, eleştirilerini şöyle sürdürüyor:

Sonra, onların yanında [ellerinde], şer’î hükümleri bağlamış oldukları bu illetlerin sadece şu kasdedilen gayeler oldukları, onlardan başka illetlerin ve gayelerin bulunmadıklarına dâir hiçbir delîl yoktur.

Mümkündür ki, onların gayeleri, hükümlere âit türlü sûretlere terettüb eden husûsî eserler (etkenler) olabilir. Nitekim [şunun gibi ki] ilaçların bazısı [farklı] hâsselere tesîr edicidir [bilinen ve bilinmeyen başka etkileri vardır].

Sonra mümkündür ki, (şer’î bir hüküm içün) idrâk ve anlayışları çerçevesinde bir adam bir illet, başkası da başka bir illet getirir. O hâlde birisinin diğerine üstün kılınmasının [ve tercih edilmesinin] sebebi nedir? O takdîrde “İki şey çeliştiğinde [birbirlerini yok edecek şekilde zıt olduklarında ikisi de] düşerler” kâidesince iki illet de düşer [Eksi, artıyı götürür, ortada bir şey kalmaz.]. İkisinin de [kesin illet olmaktan çıkıp] düşmesiyle, hükümlerin aslı [illetlerin iptaliyle birlikte] ortadan kalkar. Bir dini kendisine din edinen akıllı bir kimse hiç bunu söyler mi?!

Mesela bir kimse abdestin hikmet ve maksadının temizlik olduğunu ileri sürerken bir başkası asıl maksadın suyun vücuda temasıyla insanda bir dinçlik ve uyanıklık halinin oluşması olduğunu iddia edebilir. Sonra da böylesi kişiler hem temiz hem de dinç olduklarını düşünerek abdest almalarının gerekmediği sonucuna varabilirler.

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu yanlışın doğurduğu [başka] yanlışlardan birisi de şudur: İnsanlardan bazısı bu illetleri … fer’î [amelle, uygulamayla ilgili] hükümlerin isbâtı [ortaya konulması] için zikrederler. Bunda büyük bir zarar vardır. Çünkü bu illetler takdîrîdirler [itibarîdir, kesinlik taşımaz, zanna dayanır]. Bu yüzden bunlardan birinde en küçük bir karışıklık ve şüphe vâki olursa, hükmün aslı bozulur. Bu da şer’î hükümlerin iptali için muhâlif olan kimselere geniş bir sahanın açılmasıdır.

Açık olan şeylerdendir ki, şer’î hükümler ilâhî kanunlardan ibârettirler. Kanunların ise [uyma hususunda] hikmetleri ve sırları araştırılmaz.

Nitekem, beşerin kendi kafasının ürünü olan laik kanunlara bile, gaye ve hikmetleri anlaşıldığı için değil, salt kanun oldukları için itaat edilir.

Merhumu dinlemeye devam edelim:

Hiç kimsenin şu [ilahî] kanunları kaldırıp başka bir kanunu getirmek, yâhud onları değiştirmek, veyâhud da onları iddiâ edilen şu sırlar ve illetlerin temeli üzerine bırakmak [başka sır, hikmet ve maksatlarının bulunmadığını iddia etmek] serbestîsi yoktur. Zîrâ bu serbestî [hak] sadece Şerîat’i koyana [Allahu Teala’ya] âittir. 

Mesela, Türkiye’de kanun yapma yetkisi TBMM’ye, Meclis’e aittir. Herhangi bir şahıs “Kanunun gözettiği gaye için şöylesi daha uygundur” diyerek farklı davranamaz, kendiliğinden farklı bir kanun/kural ihdas edemez. Ederse “yetki gasbı” içine girip kendisini TBMM konumuna çıkarmış olur.

Bu da “hükümeti ve devleti tanımama” olması itibariyle devlete karşı işlenmiş bir suç kabul edilir.

Böylelerine “Devlet, şerik kabul etmez. Paralel devlet olmaya kalkışmanız affedilmez bir suçtur, vatana ihanettir” denilir. Analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilir.

Nitekim FETÖ’cü denilen kitleye, bunu bile yapmadıkları, sadece kendi aralarında (ucu yurtdışına uzanan) paralel bir emir-komuta zinciri oluşturdukları için ihanet damgası vuruldu. Öyle ki, birçok kişinin bu şekilde “kanun ve devlet tanımaz” olduğu sabit olmasa bile, FETÖ’cülerle bir şekilde bir bağlantısının bulunması (iltisaklı olması, mesela telefonunda bylock programının bulunması, veya parasını Bank Asya’da tutmuş olması) “devletçilik tekfiri”ne tabi tutulması için yeterli oldu.

*

Bu noktada akla, içtihat sırasında illetlerin aranması (tahkîk-i menat) konusu gelebilir.

Merhum Tehanevî bu konuda şunları söylüyor:

Müctehidlerin bazı hükümleri belli temel sebeplere bağlamasına da hiç kimse aldanmasın.

Çünki hükmün, hakkında susulan [Kur’an ve Sünnet’te hükmü belirtilmeyen] meselelere de geçirilmesine ihtiyâc vardı. Üstelik onlar [müctehidler] ilimde mütehassıs ve mâhir kimselerdi. [Yine de tespitleri zannî kalmakta, kesinlik kazanmamaktadır, içtihat farklılıklarının nedeni budur].

Ancak bizim mevzumuza gelince burada iki iş de mevcûd değildir.

Yani, birincisi, Allahu Teala’nın hikmetsiz ve boş emir vermeyeceğine iman etmişsen, tutup kendi yarım aklınla hikmet ve maksat icat etmene gerek yoktur. Yeni bir hüküm aramıyoruz ki hikmeti illa da arayıp bulmaya ihtiyacımız olsun.

Eğer işin hikmetini tam olarak anlayacak olsaydın, ve sende isabetli hüküm verme melekesi bulunsaydı, zaten dönüp dolaşıp tekrar Allahu Teala’nın vermiş olduğu emir noktasına gelecektin.

İkinci olarak, sen tarihselci bir sığır olduğun için, zaten bu emirlerin hikmetini ve maksadını tam anlamayı sağlayacak kafa da, hüküm vermeni sağlayacak ehliyet de sende mevcut değildir.

*

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat şöyle bir not düşmüş:

Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.

Yani böylesi akılsızlar, hikmet (maksat, maslahat) ile illeti ayıramamakta, fıkıh usulünü (İslam hukuku metodolojisini) hiç mi hiç bilmemektedirler.

Bir hükmün illetini ancak şârî’nin (şeriat koyucunun, yasa yapıcı makamın) belirleyebileceğini anlayamamaktadırlar. Böylece, hikmeti anlamaları durumunda (Ki bu kendilerinin zannı) hükümleri (kanunları) istedikleri gibi değiştirebileceklerini, güncelleme yapabileceklerini ileri sürme hadsizliği sergilemektedirler. 

Oysa, insanlar emrin hikmetini doğru tespit etseler ve bazen o emrin ifası sırasında hikmetin ortaya çıkmadığını (trafik lambası örneğinde olduğu gibi) görseler bile, yine de o emre uymak zorundadırlar.

Bu nokta laik devletler açısından “devletin otoritesinin tanınması” ve kamu düzeninin sağlanması bağlamında önem taşır.

Din söz konusu olduğunda ise bu gibi hususların yanı sıra Allahu Teala’ya isyan etmeme, günah işlememe hassasiyeti devreye girer.

Bir şahıs böylesi durumlarda kendi kafasına göre hüküm verirse heva ve hevesine uymuş, Allahu Teala’ya isyan etmiş olur.

Üstelik Allahu Teala kullarını, “hikmet”lerin varlığı ve yokluğu (ya da anlaşılıp anlaşılmaması) ile de imtihan edebilir.

Bir insan meseleyi böyle salt maslahat/mefsedet ve makasıd (maksatlar) ya da hikmet eksenli olarak ele alırsa, hem hiçbir emri yerine getirmemek, hem de (içki, kumar, faiz, zina gibi) her yasağı çiğnemek için bir bahane bulmakta çok fazla zorlanmaz.

*

Tarihselcilik usulsüzlüğünün ve güncellemecilik omurgasızlık, ilkesizlik, enaniyet, nefsaniyet, hazcılık, pragmatizm, kıblesizlik ve kaypaklığının insanları getireceği nokta da işte burasıdır.

Güncellemeci tarihselciliğin varacağı son durak ibahîlikten (herşeyi helal, caiz ve mübah görmekten) ibarettir.

Siz bu tarihselci ve güncellemecilerin “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde şu şu hususlardaki serbestî caiz görülüyordu, ama bugünün bozuk ve karışık şartlarında, fitne fesat ortamında bunun hükmü değişiyor olabilir, birtakım mahzurlar var gibi görünüyor, dolayısıyla bundan sakınılması iyi olur, ihtiyat iyidir, makasıd ve hikmet bunu gerektiriyor” dediklerine şahit oldunuz mu?!

Bunların otobanı tek yönlü işliyor, gidiş-geliş diye iki yön yok.. Sadece gidiş var.

Tek istikamet ibahîlik..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."