TALİBAN, EĞİTİM, ERDOĞAN, TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİK, İCTİHAD VE TEKFİR





Hz. Ali, “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” buyuruyor.

Cahiller yüzünden uzun uzadıya açıklamalar yapmak gerekiyor ve böylece söz (ilim) çoğalıyor.

Böylesi bilgisizlerden biri, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan..

Ona perde arkasında akıl ve gaz verip yazdıranlar da aynı durumda.. (Onların bir kısmı cahil olmanın ötesinde kötü niyetli..)

Bilgisizliği anlayışla karşılanabilir, herkes herşeyi bilecek diye birşey yok, fakat bilgisizliğin propagandisti, dâîsi, reklamcısı, fedaisi olarak arz-ı endam ettiği ceridede "Bedeviler, leşler, yarasalar" diye vahşi naralar atarak sağa sola sataşması, mızrağıyla önüne geleni dürtmesi, bu yetmiyormuş gibi bir de "Lan size küfrediyorum, niye cevap vermiyorsunuz?" kıvamında ajitatif ve provokatif yazılar yazması mide bulandırıyor.

Bu tavrını başka alanlarda ve konularda sergilese meseleye müdahil olmamız gerekmez, fakat bunu dinî konularda yapıyor.

Saldırıp hakaret ettiği kişiler, kendisi gibi düşünmeyen müslümanlar..

Bu bilgisiz yazar, 14 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Saygıdeğer Hayrettin Karaman hocamız, Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kardeşler ve Ötekiler” başlıklı yazısında şunları yazdı: “Kardeşler arası ilişkilerde aslolan rahmettir, hoşgörüdür, ıslah kastıdır, yumuşaklık ve tatlılıktır. Yumuşaklık beyanda (ifadede), hoşgörü de içtihad farkında kendini gösterir. Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir…”

Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek. Ama hayır, kardeşimizi kâfir, mürtet ilan etmenin tezgâhı daha kıymetli geliyor Türkiye’deki din dilinin vasatına.

Hayrettin Karaman, “Ne şiş yansın ne kebap!” makamından doğruları yanlış yorumlanmaya açık bir şekilde yazmanın ustası.. Duayen..

Sözlerinin yanlış yorumlandığını gördüğü zaman da, “Evladım, benim sözümden o mana çıkmaz” diye uyarıda bulunmaz, onaylıyormuş ve istediği buymuş gibi susar.. 

Allah ıslah etsin, böyle pis bir huyu var.

*

İmdi, Karaman’dan alıntı yapan yazar, “Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek” diyor da, meseleyi anlayabilmiş mi?..

Karaman şunu diyor:

Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir

Bu söz doğru da, müslüman dediğimiz insanlar arasındaki tartışmalar sadece içtihadî konularda mı?

Sanki tartışan taraflar (İmam-ı Azam, İmam Şafiî, İmam Ahmed, İmam Malik, İmam Ebu Yusuf vs. gibi) müctehid, ve yeni meseleler için ayet ve hadîslerden hareketle içtihatta bulunuyorlar..

Ve sanki, ortaya atılan her “görüş, yorum ve anlayış” ictihad mahiyeti taşıyor.

Adam inkâr ediyor, tahrif ediyor, usûlüddîni ve fıkıh usûlünü kökünden reddederek hristiyanların papazlarından aldığı tarihselcilik mitralyözü ile müslümanların müctehidlerini tarıyor, kan revan içinde bırakıyor, bir taraftan da o papazların mutfağındaki (ne niyetle yersen o tadı veren) hermenötik tabağından şapır şupur keyifle zıkkımlanıyor.

Ve sen bunu ictihad kabul ediyorsun. Bu cinayeti işleyenleri İmam-ı Azam gibi müctehid konumuna çıkarıyorsun..

Bu komediye ağlamak mı, gülmek mi gerekir, karar vermek zor.

*

Evet, “farklı içtihadı dine eşdeğer saymak ve doğruyu içtihadlardan birinin tekeline vermek” müslümanca bir yaklaşım değildir.

Usul ilkesi olarak, “içtihad, içtihadı nakzetmez”.

Ancak, dinde herşey içtihadî nitelikte midir, hiç mi “içtihat üstü” doğru bulunmuyor?!

Neden “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur” denilmiştir?

Adam “içtihad üstü” alanda bile bile, kasten nassa aykırı zırvaları ortaya attığı zaman bunun küfür olduğunu söylemeyecek misin?!

Ona, ancak müçtehit konumundaki büyük alimlere verilen içtihat madalyasını mı takacaksın?!

Bu da küfür değilse, küfür nedir?!

Bunu niye hiç söylemiyorsun? Niye?

Allahu Teala'nın bunun hesabını senden sormayacağını mı sanıyorsun?

*

Örnek vererek anlatalım..

Mesela “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” konusunda nass mevcut.

Allahu Teala burada farklı yorumlara kapıyı kapatmış bulunuyor.

İşte onun için tarihselciler "Allah aslında birşey indirmiş sayılmaz" diyerek işi kökünden inkâr ediyorlar. 

İctihad değil, inkâr.

Eğer bir kimse Allah’ın indirdiği ile hükmetmek gerekir diye inanır ve bu inancını dile getirir, dil ile ikrar ederse, fakat onunla hükmetme imkânına sahip olduğu halde bunu yapmazsa, ayetlerde bildirildiği gibi, zalim ve fasık olur.

Fakat, “Ben bu konuda böyle düşünmüyorum. Her ne kadar Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinde de Şeriat’e uyma emri varsa da, bence laiklik de fena değil, hatta daha iyi. O yüzden Şeriat’e ve Allah’ın indirdiği ile hükmetmeye lüzum yok” derse, iş amelî bir hata (zalimlik ve fasıklık) olmaktan çıkar, itikadî bir hata (küfür) haline gelir.

Ve o hatanın hükmünü de Allahu Teala (anlamazlıktan gelecek, laga luga yapıp bin dereden su getirerek işi sulandıracak sahtekârlar için) açıkça bildirmiş bulunuyor: 

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide, 5/44)

*

Söz konusu yazar, 21 Ocak tarihli yazısında da başka bir edebiyat meraklısından şöyle bir alıntı yapmıştı:

Bazı cemaatler, … Öyle bir karanlığa büründüler ki yarasalar sardı ruhlarını. Işıktan kaçıyorlar, dünyanın renklerini göremiyor, sadece ‘hocalarından’ duyduklarıyla yön belirliyorlar. Çok acı. Öyle bir karanlık mağara ki bu, nerede yarasa varsa hepsini içine çekiyor ve barındırıyor. O çevre içinde yetişenler de kulağıyla/hocalarından işittikleriyle yön bulan, gözleri kör birer yarasaya dönüyor. … Adam hem kör hem sağır hem zeka kusurlu ama inanılmaz özgüven sahibi.

Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok.

Sözlerinin sonu başını yalanlıyor.

İmdi, sen eğer sövüp saydığın kişilerden farklıysan, onların aksine, seninki dışındaki düşüncelerin de haklı olabileceğine ihtimal veriyorsan, “sadece hocalarından duyduklarıyla yön belirleyenlerin de haklı olabileceğine” ihtimal vermeli ve onlara küfretmekten vazgeçmelisin.

Bu kadarına bile aklın yetmiyorsa sana ne demek gerekir, ey insanoğlu insan (Yarasa demiyorum)?!

Aslında mezheplerin durumu tam da budur, mezhep mensupları hocalarından (İmam-ı Azam’dan, İmam Şafiî’den vs.) duyduklarıyla yön belirlemektedirler.

Fakat bu, ışıktan kaçan yarasa olmaları anlamına gelmiyor.

Tam aksine, birer misbah, birer çerağ olan peygamber varislerinin ışığıyla aydınlanmaları demek oluyor.

*

Hayrettin Karaman’ın “Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir” şeklindeki sözüne dönelim.

Karaman’ın, sanki herkes müçtehitmiş, ve sanki ortaya atılan her görüş, yorum ya da anlayış içtihat niteliği taşıyormuş gibi yazıp çizmesi anlaşılır birşey değil.

Allame Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyor (Çevirisi Guraba mecmuasında yayınlandı):

Kıyâsa (ictihada) gelince; bu bâbda da [zamanımızda ortaya çıkmış] birçok mefsedet vardır.

Kıyâsın (ictihadın) gerçek ma’nâsı şudur….

Evvelâ hakkında nass gelen işler hakkında düşünürüz, sıfatlarda ve keyfiyyetlerde onlara benzer olup da [Şeriat’te] hakkında açıkça konuşulmayıp susulmuş olan işleri ta’yîn ederiz ve sonra da bakarız: Hakkında nass gelen husûstaki hükmün binası [temeli] hâline gelen sıfat [özellik] nedir? Sonra bakarız: Galip zan ile bulduğumuz bu özellik, hakkında hüküm verilmemiş (açık nass bulunmayan) husûsta bulunmakta mıdır, bulunmamakta mıdır? Şâyet bulunuyorsa, hakkında nass gelen meselenin hükmünü, gelmeyen meseleye geçiririz (taşır, teşmil ederiz). …

İşte ictihadî ihtilaf böylesi meselelerde olur.

İctihadda, hakkında açık hüküm bulunan meseleye dokunulmaz.

Ondaki hüküm, illet (hükme medar olan sıfat), hakkında nass gelmemiş, hüküm indirilmemiş yeni bir meseleye tatbik edilmeye çalışılır. Hüküm cevaz (caizlik) de olabilir, haramlık da..

Ve burada insanın zannı/tahmini devreye girmektedir.

Ancak kişi, kendi zannını başkasına dayatamaz.

Kendi zannının doğru, başkasınınkinin yanlış olduğunu düşünür elbette, fakat kendi zannını "itiraz kabul etmeyen kesin doğru" ilan edemez.

Farklı ictihada saygı duyar.

Ancak bu, muhatabının usulüne uygun ictihad yapmış olması kayıt ve şartına bağlıdır.

Farklı görüşe (nasıl olursa olsun, farketmez denilerek) mutlak biçimde saygı duyulmaz.

Yani muhatabın görüşünün de bir nassa dayanıyor, böylece ictihad özelliği kazanıyor olması gerekir.

Eğer muhatabı hiçbir nassa dayanmadan kafadan hüküm veriyorsa, nassı devreden çıkarıyorsa, bu, ictihad değildir, düpedüz sapıklıktır.

Kendini bir tür “paralel tanrı” yaparak “paralel din” üretmektir.

Paralel devlet” olmaya kalkışanlara bile ağızlarına gelen her hakareti sıralayan, onları Cehennem’in en dibine gönderen, İblis’ten daha aşağılık kâfir ilan edenler, tekfirciliğin destanını yazanlar, nedense, mesele devletleri değil de İslam söz konusu olduğunda “Ayıp oluyor, lütfen kimseyi mürted ilan etmeyelim, kimseye kâfir demeyelim, ay tatlım tekfircilik bize yakışmaz” diyerek gerdan kıran çıtkırıldım kibar şehirlilere dönüşüyorlar.

Rol yapmaları gerektiğini unutup “oldukları gibi” görünmeye başladıkları zaman da tekrar asıllarına dönüp sövmeye başlıyorlar: Bedeviler, leşler, yarasalar..

*

Evet, hiçbir nassa dayanılmadan, ictihad usulüne riayet edilmeden ortaya atılan “paralel din”e saygı duyulmaz. 

Reddedilir. 

Ve bunun, işin mahiyetine göre dalalet ya da küfür olduğu söylenir.

Tarihselci güncellemeciler ve “Şeriat’a karşı laiklik” savunucuları, “paralel din” imalatçılarının başında gelmektedirler.

Bunlar, nasslardaki hükmü başka meselelere teşmil etmek için ictihad yapıyor değiller, nassların bizzat kendilerindeki hükmü ortadan kaldırıyorlar, yani nassı yok ve hükümsüz (batıl, butlanlıkla malul) kabul ediyorlar.

İşte bu “paralel din” icatçılığı küfrün ta kendisidir.

Kendi devletleri söz konusu olunca “paralel devlet”i ihanetin en büyüğü kabul edenler, İslam’ın kendi kul yapısı devletlerinden daha az değerli ve önemli olmadığını artık öğrenmeliler.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Şerîat’ın câiz görüp, usûlcülerin isbât ettikleri yani sâbit ve var kabûl ettikleri kıyâsın hakîkati işte budur. Şu hâlde nass hükmü isbât eden [var kılan], kıyâs ise sadece (gizlenmiş olanı) ortaya çıkarandır.

Şu anda insanların kullanmakta oldukları kıyâsa (yaptıkları sözde ictihada) gelince; o, … [Kur’an ve Sünnet’teki] hiçbir nassa dayanmayan katıksız bir re’ydir [kişisel görüştür]. O kadar ki, onlar şöyle diyorlar: “Bence bunun hükmü şöyledir. Benim kanaatime göre onun hükmü böyledir.”

Bu, aklen çirkin bir şeydir. Çünkü bu kendilerinin şâri’ler [Şeriat koyucular, yasa yapıcılar] olduğu iddiâsından başka bir şey değildir, ki bu, naklen de çirkindir.

… Kıyâsa olan ihtiyâc, ancak hakkında nass bulunmayan husûslardadır [Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur]. Hakkında nass gelen hükümlerdeki illetin [hükme medar olan etken sebebin] ortaya çıkarılmasına, ancak hakkında nass bulunmayan husûslara hükmü geçirmek için ihtiyâc duyulur. … Ancak bu insanlar, hakkında nass bulunan husûslarda kendi zanlarına göre hükmün illeti olarak belirledikleri noktayı (Ki kendi zanları olmaktan öteye gitmemektedir), başka bir meseleye değil, bizzat o nassa uygulamaktadırlar.

Böylece, Allahu Teala’ya ait kat'î/kesin olan bir hükmü, kendi yarım akıllarına (daha doğrusu akılsızlıklarına, heva ve heveslerine, nefsanî dürtülerine) dayanan zannî/tahminî bir gerekçe ile iptal etmektedirler.

Akıllarına göre, Allahu Teala’ya itaat etmeleri gerekmiyor, haşa Allahu Teala onlara itaat etmeli..

Üstelik, hükümlere medar olan illetler (makasıd, hikmet, maslahat) olarak öne sürdükleri şeyler de, mutlu bir tesadüf eseri hep Batılılar nezdinde makbul olan elastikî, nereye çekersen oraya uzayacak kaypak, esnek ve muğlak “evrensel ilke”ler oluyor.

Sonra da, sözde Kur’an’da buldukları makasıda (maksat, hikmet ve maslahatlara) dayanarak hüküm vaz’ ediyorlar (koyuyorlar), ve bu hükümler de yine tesadüf eseri tam da Batılı efendilerinin istediği tarzda oluyor.

*

Burada mevzubahis olan, farklı müctehidlerin, farklı ictihad sahiplerinin ihtilafı değildir.

Burada, tarihselci şişkin egoların muhalefet edip geçersiz saydığı hüküm, başka bir müctehid kulun ictihadı değil, bizzat Allahu Teala'nün hükmü.

Böylece Allahu Teala'ya şu denilmiş oluyor: "Sen bu hükmü verirken şu illetten hareket ettin ama, o illete göre verilecek hüküm öyle olmaz, yanılmışsın, şöyle hüküm vermen gerekiyordu.. Batılılar gibi hüküm vermeliydin."

Böylesi bir komedya ictihad değildir, inkârdır, küfürdür.

*

Merhum Tehanevî'yi dinlemeye devam edelim: 

İşte buradan üçüncü mefsedet ortaya çıkmaktadır ki, o da kıyâsın maksadı hakkındaki yanlışlıktır.

Şübhe yok ki kıyâsın asıl maksadı, hakkında nass bulunmayan meseleye hükmün taşınmasıdır. Yoksa hakkında nass bulunan mes’elede tasarruf ve değişiklik yapmak değil.

Dördüncü mefsedet, kıyâsa (ictihada) ehil olma (ilmî yeterlilik) ile ilgilidir. İnsanlardan kimisi, aramazdaki herkesin ictihâd ve kıyâsa ehil olduğunu zannetmektedir (Ortaya atılan her görüşe içtihat muamelesi yapmaktadırlar). …

Cidden açık olan şeylerdendir ki, herkes [dinî konularda] kıyâs yapmaya ehil olamaz. Çünkü … kıyâs ve ictihâdın benzeri şudur: Kanun maddelerinden bir maddede, madde hükmünün belli bir hâdiseye uygulanmasıdır. Herkes buna ehil olsa, hiçbir kimsenin hukuk tahsiline ihtiyâcı olmazdı. Zîrâ hukukçu ancak uzun bir hukuk tahsîli yaptıktan, kanunların kaynaklarına vakıf olduktan, o kanunların sahîh mefhûmlarını ve onlardan gözetilen maksadları iyice öğrendikten … sonra (böylesi bir yeterliliğe sahip olduğu diplomalar ve yeterlilik sınavlarıyla belgelendikten, ardından staj yaptıktan sonra) belli bir kanun maddesini bir davâya uygulamaktadır. …

Şimdi ictihâda ehil bir kimse var mıdır, yok mudur?

Bu, mukallidlerle [bir mezhebe uyanlarla] mukallid olmayanlar [kendi içtihadıyla hareket eden müçtehitler] arasında ayrı bir mes’eledir.

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat da şöyle bir açıklama yapmaktadır:

… Sadru’s-şerîa, et-Tenkîh’te Nesefî’den naklen şöyle dedi: …

“Sahîh olan şöyle denilmesidir: Kıyâs, zikri geçen iki şeyden (olaydan, durumdan) hükmü açıklanmış birisinin hükmünün, diğerinde bulunan benzer illet sebebiyle onda da açığa çıkarılmasıdırİsbât etmek [var kılmak] ve tahsîl etmek [elde etmek] değil de ‘açığa çıkarmak’ lafzı seçilmiştir. Çünkü isbât [var kılma] kıyâs eden [müçtehid] tarafından değil, Allah Teâlâ tarafındandır. Çünki kıyâs edenin isbât ve tahsîl yetkisi yoktur. Çünki kıyâs, kıyâs edenin işidir. O da kıyâs edenin Allah’ın hükmünün böyle olduğunu, illetinin de şöyle olduğunu (zannıyla) bildirmesi ve açığa çıkarmasıdır. İllet [hükmü belirtilmiş olan asılda olduğu gibi, asla nisbetle ayrıntı durumunda olan] fer’de de mevcûddur. Dolayısıyla hüküm onda da sâbittir. Burada ‘hükmün gibisi’ ve ‘illetin gibisi’ lafızları seçilmiştir. Çünkü helâlllik, harâmlık, vâciblik ve câizlik hükmünün ayn’ı, yani kendisi, aslın (hükmü nasla bildirilmiş konunun) vasfıdır (ictihadda bulunulan konuda ancak 'onun gibi, ona benziyor' denilebilir, tam bir kesinlikten söz edilemez, belirlenen illet için de 'illetin gibisi' denilebilir). ….” …

Musannif (et-Tehânevî) -rh. a.- şunu murâd etmiştir. Asrımızdaki insanlar Şerîat’teki kıyâsla kıyâs yapmamaktadırlar. Onlar sadece kendi [İslam’la alâkasız] görüşlerini ve nefsânî arzularını kıyâs saymaktadırlar. Bu da kendilerini şerîat getiren (insanlar için haşa Allah gibi hüküm koyan, yasa yapan) kimseler olarak görme ve göstermelerinin ta kendisidir. ...

Sonra [kişisel] re’y/görüş, nefsânî arzu ve bâtıl kıyâs hakkında âyetler ve hadîsler gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Hevâya uyma, aksi takdîrde o seni Allah’ın yolundan saptırır.’ (Sâd, 26) 

Allah Teâlâ yine şöyle buyurdu: ‘Gördün mü sen o hevâsını tanrı edinen ve Allah’ın ilmine istinâden şaşırtıp da kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözüne, perde gerdiği kimseyi? Allah’dan sonra ona kim hidâyet edebilir? Nasîhat alsanız ya.’ [Câsiye, 23]

*

Tekrar Karaman’ın sözüne dönelim:

“Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir.”

Mesela, Taliban’ın eğitim politikasını alalım..

Afganistan İslam Emirliği bir karar aldı, konulmuş olan kurallara uyulmamasını gerekçe göstererek kız öğrencilerin üniversiteye devamını bir yıl süreyle durdurdu.

Kız ve erkek öğrencilerin ihtilatı, tesettür ve eğitim için aileden uzakta yaşama gibi hususlarda çekincelerinin bulunduğunu belirtti.

Ve buna karşı “büyük Türk büyükleri” hemen ahkâm kesmeye başladılar.

Cumhurbaşkanlığı mürettebatından İbrahim Kalın bunun İslam’ın ruhuna aykırı olduğunu ilan etti.

Hayrettin Karaman'ın bu "müçtehid"e ayar vermesini, “Kendi içtihadını dine eşdeğer sayman yakışık almadı İbrahim, bu yaptığın müslümana yakışmaz” demesini bekledik..

Demedi..

Hâlâ bekliyoruz.  

Ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu İslam Emirliği’nin kararı için “İnsanî de değil, İslamî de değil” dedi.

Biz yine Hayrettin efendiden bir inilti, bir sızıltı, bir vızıltı gelir mi diye kulak kabarttık..

Gelmedi..

“Kardeşim Mevlüt, İslamî değil de ne demek, kendi içtihadını dine eşdeğer saymak da ne oluyor!” demedi.

Daha sonra ise Cumhurbaşkanı Erdoğan sahnede boy gösterdi.

Aynen şunu dedi:

"Afganistan'da son dönemdeki özellikle başörtülü kızların üniversitelerde, okullarda okutulmasını engelleme anlayışını gayri insani, gayri İslami buluyoruz Bu kızlar burada eğitim, öğretimini almalıdır. Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın. İslam böyle bir şeyi kabul etmiyor."

Seçilen kelimelere bakılırsa, Taliban kızları başlarını örttükleri için cezalandırıyor diye düşünmemiz gerekiyor.

Ardından emir veriyor: Bu kızlar burada eğitim, öğretimini almalıdır.

Özgüveninin tavan yapmış olduğu, diplomatik teamülleri hiçe sayarak emir vermesinden, adamlara çocuk muamelesi yapmasından belli.. Ama onunla sınırlı değil..

"Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok" ki, "Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın" diyor.

Kendisinin bu konudaki görüşü "din ile eşdeğer".. 

"Bu Taliban da boş değil.. Bunların da büyük alimleri, köklü medreseleri mevcut, aralarında ömrü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçmiş yaşlı başlı müderrisler var" demiyor.

Onlara zır cahil, terbiye edilmesi gereken bedevi muamelesi yapıyor.

Bu üslupla konuşan adam, kimbilir kaç tane tefsir kitabını yalayıp yutmuş olmalıdır. Zemahşerî'yi, Elmalılı Hamdi Hoca'yı okutacak seviyeye mutlaka gelmiştir.

Arapça'sı da mutlaka süperdir, değil sarf ve nahivini, belagatini bile yalayıp yutmuştur. 

Hadîs kitabı bırakmamış hepsini okumuştur.

Usul kitapları dersen zaten hepsini biliyordur.

Binlerce kitap okumuş, hepsinin altından girip üstünden çıkmıştır.

Son 40 yılda bir tane ciddi kitabı bile başından sonuna kadar okuma zahmetine katlanmamış zamane siyasetçileri gibi laga lugayla vakit geçirmemiştir.

Böyle üst perdeden konuştuğuna göre öyle olmalı.. Bu üsluba böyle bir müktesebat yakışır.

Muhataplarına şunu demeye getiriyor: Ben herşeyin en iyisini biliyorum, tek doğru benim doğrum. Sizin benim görüşüme karşı ortaya sürebileceğiniz argümanları bile daha baştan biliyorum, o yüzden sizi dinlemek bile istemiyorum. Çünkü benim bildiğimin dışında birşey biliyor olmanız münkün değil. Diyelim ki biliyorsunuz, doğru olması mümkün değil.

Evet, sözleri ve sözlerinden çıkan anlam Hayrettin Karaman'ınkiyle çelişiyor.

Onun bu lafları üzerine gözlerimiz yine Hayrettin efendiyi aradı, “Tayyip Bey, din kardeşiyiz, kendi içtihadını İslam’a eşdeğer sayman olacak şey değil.. Müslümana yakışmaz” demesini bekledik.

Yine ses çıkmadı. Tıs yok.

*

İmdi, Erdoğan ve şürekâsı işlerine gelmeyince böyle herkesin ya kendisini ya da görüşünü İslam’dan ihraç ediyorlar.

Fethullahçılara, DEAŞ’a filan “Bunlar müslüman değil” demelerine, onları “günahkâr müslüman, sapıtmış bid’atçi, zalim katiller” filan bile saymamalarına, ana avrat dümdüz tekfir etmelerine, kendi yandaşlarının 100 binlerce Fethullahçıya PİÇler diyerek sövmelerini beşuş bir çehreyle seyretmelerine alışmıştık.

Fakat, bu İslam’dan ihraç ameliyesini Taliban’a karşı bile sergilemeye başladılar.

Buna karşılık, kendilerinin eylem ve söylemleri için birisi çıkıp “Bu İslamî değil, bunun İslam’da yeri yok, bu gayri İslamî, bunu da kafadan atarak söylemiyoruz, delilimiz şu” dediğinde hemen yandaşları feryad ü figan kopartıyorlar: “Bedeviler, leşler, yarasalar, içtihat, dine eşdeğer, tekel, tekfir, mürted, laga luga, kem küm, glu glu..”

*

İmdi, bu müçtehitmiş gibi ahkâm kesen şahısların dayandıkları argümanların neler olduğunu biliyoruz..

İlmin kadın erkek herkese farz olması, beşikten mezara kadar ilim tahsili gibi hususlar..

Taliban’ı eleştirirken bunlara mutlak (kayıt ve şarttan azade, sınır tanımayan) bir anlam yüklüyorlar.

Sanki modern çağda ilim adı verilen her “bilimsel disiplin” İslam’ın “ilim” tanımının içine giriyormuş gibi konuşuyorlar.

İkincisi, farz-ı ayn ile farz-ı kifaye ayrımı yapmıyorlar.

Batılıların bilim adını verdikleri bazı meşgalelerin farz veya vacip değil mübah olabileceğini, bazılarının da düpedüz haram olduğunu görmezden geliyorlar.

Onlar için faydalı-faydasız ilim ayrımı da yok gibi görünüyor.

Mesela kimya da bir bilim dalı.. Kimya öğrenimi görmek herkese farz mıdır?! Kimyayı herkes beşikten mezara kadar öğrenmek zorunda mıdır?!

Mesela astronomi tahsili görmek herkese farz mı?!

Herkesin beşikten mezara kadar astronot olma çabası içinde olması mı gerekiyor?!

Türkiye’nin üniversitelerinde “arıcılık” gibi bölümler de var. Erdoğan beşikten mezara kadar arıcılık eğitimi almadığı için günah mı işlemiş oluyor?!

“Güzel sanatlar”, tiyatroculuk, bale filan da üniversitelerde bilim diye okutuluyor. Erdoğan buralara devam edip saz çalmayı öğrenmediği, heykel yapmaya çalışmadığı, vals yapmayı öğrenmediği için “İlim kadın erkek herkese farzdır” emrine aykırı mı hareket etmiş oluyor?!

Bale kadın erkek herkese farz mıdır?!

*

İmdi, “İlim kadın erkek herkese farzdır” ve “Beşikten mezara kadar ilim öğrenilmelidir” deyip bunları ambalaj kâğıdı gibi kullanarak kendi heva ve heveslerinizi, arzularınızı, şartlanmalarınızı, Batılılardan ithal ettiğiniz hurafeleri bunlara sararsanız size şu denilir:

Eğer, meseleyi bu şekilde ele alırsanız, mesela tıp okuyup hekimlik öğrenmek isteyen hiç kimseyi tıp fakültelerinin önünden geri çevirmemeniz gerekir.

“Tamam da, ben herkesi buralara almıyorum, bazı şartlarım var, yönetmelik var” diyorsanız, Taliban’ın da bazı şartlar öne sürebileceğini kabul etmek durumundasınızdır.

Eğer eğitim söz konusu olduğunda başka hiçbir şartın değeri yoksa, değil imtihana sokup başarılı olmasını isteme, ilkokul diploması bile istememeniz, kadın erkek, yaşlı genç, diplomalı diplomasız demeden herkesin talep ettiğinde tıp fakültesine kaydolmasına izin vermeniz gerekir.

Neden?

Şundan, sizin anlayışınız çerçevesinde eğitim sadece diplomalılara ya da imtihana girenlere değil, herkese her durumda farz.. Ve dolayısıyla herkesin hakkı..

Devletin bunu (kendi kafasından koyduğu diplomalılık, başkalarıyla yarışıp onları imtihanda geçme gibi) birtakım şartlar öne sürerek kısıtlaması İslam’a aykırı..

Sizin yaklaşımınız çerçevesinde durum bu..

*

Taliban ne diyor?

Şunu: Eğitimi, İslam’ın başka emirlerini çiğnemeden (bizim yasal düzenlemelerimize, mevzuatımıza göre suç işlemeden) alacaksınız.

Hepsi bu..

Ve size göre bu, İslam'a aykırı..

Allah akıl fikir versin!

* * *

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

(https://archive.org/details/texts?tab=collection&query=%22seyfi+say%22)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ajan Dindarlığının Kodları: Anti-İslamcılık, Pseudo-Hilafetçilik

Ajanın Din Mühendisliği: Laiklikle Vaftiz Edilmiş Müslümanlık

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Bilim ve Metafizik

Cemaat Küresel İslam Devletidir

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Darulhikme Tartışmaları

Dinlerarası Diyalogtan İslam-Darwinizm Diyaloğuna

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Kader Risalesi

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Laik Düzen Tekfirciliği

Laik Rejimlerde İslami Hareket -Yöntem Tartışması

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

Ortadoğu’nun Pusulasız ve Rotasız Gemisi

Proje Adam ve Madamlar

Ruyet-i Hilal Risalesi

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Sünnet’e Karşı Metin Tenkidi Şarlatanlığı -Hilafet Hadîsleri Örneği-

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Şahsiyet Ne Yana Düşer Usta, Dış Politika Ne Yana?

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

Türk Siyasetinin Üç Hali: Katı (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Zamanın İmamı Meselesi ve Şiîleşen Tarikatçılar

 

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SİYASETİN ALTINCI KOLU: TARİHSELCİ İLAHİYATÇILAR

 



Nasıl oryantalistler (şarkiyatçılar, İslamologlar) sömürgeciliğin/emperyalizmin keşiş ve keşif kolu ise, yerli-milli tarihselci ilahiyatçılar da İslam dünyasındaki laikçi zorbalığın altıncı koludur.

Görevleri müslümanlar arasında bozgunculuk yapmak, kafaları karıştırmak, direniş ruhunu öldürmek, cepheyi içerden çökertmektir.

Bunlar devrimci ve değişim yanlısıdırlar.. Fakat değişim taleplerinin ve devrimciliklerinin nesnesi mevcut düzen ya da rejim değildir..

Onlar İslam’a karşı devrimci, laik (siyasal dinsiz) düzen karşısında ise sadık bende ve köle ruhlu dalkavuklardır.

Onlar, İslam’ın hükümleri karşısında değişim yanlısı, yenilikçi ve güncellemeci, laiklik (siyasal dinsizlik) karşısında ise “Hikmet buyurdu efendilerimiz”cilerdir.

Nasıl laiklik (siyasal dinsizlik) bize Batı’dan gelmiştiyse (İngiliz oyunuysa), laikliğin öncü birlikleri olan tarihselcilerin tarih sahnesinde arz-ı endam etmesini sağlayanlar da İngilizler’di.

Sömürgeleştirdikleri Hindistan’da bu tür sözde müslüman adamları yetiştirmişler ve medrese ulemasının karşısına dikmişlerdi.

Ulema, istemeyerek de olsa, bu din bağına dadanmış sırtlanlara zaman ayırmak ve cevap vermek zorunda kaldı.

İşte onlara cevap verenlerden biri Allame Eşref Ali Tehanevî idi.

*

Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bunlar hakkında şunu söylüyor:

…  Onlar insanlar arası münâsebetlerin ve siyâset işlerinin dinden ve Şerîat’ten olduğuna inanmamaktadırlar.

Aksine onları [siyaseti] zamanla alâkalı [tarihsel, zamana göre değişebilen, güncellenebilen] görüş ve [insanların kendilerinin belirledikleri] maslahatlara [salahat, iyilik, uygunluk, yarayışlılık] dayalı kabûl etmektedirler. … O kadar ki, onlar bu esâsa dayalı olarak fâizin helâl kılınmasına teşebbüs etmişler ve âlimlere bunu söylemektedirler. Onların bu görüşlerini âlimler reddettikleri için onlara kızmaktadırlar. Onları ilericiliğin ve yükselmenin [kalkınmanın] düşmanı olmakla suçlamaktadırlar.

Evet, Hindistan’daki tarihselci ve güncellemeciler işi bu noktaya kadar vardırmışlar.

Tehanevî cevabına, tarihselcilere usûl (yöntem) dersi vererek başlıyor.

Birşeyin dinden olup olmadığına neye göre karar vereceğiz, kıstasımız/ölçütümüz ne olacak sorusunu gündeme getiriyor ve şunu söylüyor:

Şurasını bilmelisin: Evvelâ bir şeyin Şerîat’a ve dine dahil olup olmamasının bağlı olduğu noktanın [esasın, ilkenin, etkenin, illetin] tesbît edilmesi gerekir ki, onun üzerine kolaylıkla hüküm bina etme imkânı bulalım. … [Fıkıh usûlüne, İslam hukuku metodolojisine göre] bunun illetinin tahkîki [tahkîk-i menatı], tek bir şey olup o da ecir ve sevâbla vaad, ikâb ve azâbla tehdîddir.

Evet, ölçü bundan ibarettir.

Bir hususta sevap vaadi ya da ceza tehdidi varsa, o, dindendir.

Mesela namaz böyledir.

Fakat sevap vaadi ya da ceza tehdidi yoksa, o, dinî bir mesele değildir. 

Mesela uyumak gibi. Uyudun şu kadar sevap var, uyumadın, şöyle bir ceza var diye birşey yok.

Yahut elma yersen sevap, armut yersen günah diye birşey yok. İşte bu ikisi arasında tercih yapmak da dinî bir mesele değildir. İstersen hiçbirine de dönüp bakmazsın.

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bundan sonra biz Kur’ân ve Sünnete bakar ve o ikisini dikkatlice okursak, bu işlerde [siyasî konularda] vaad ve tehdîdi buluruz. Ve bize bununla bu muâmelelerin ve siyâsî işlerin tamamının dinden olduğu tahakkuk edecektir. Ve onların Şerîatımızdan [dinden] bir parça olduğu husûsunda hiçbir şüphe kalmayacaktır.

Mesela Allahu Teala, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) buyuruyor.

Kâfir olmak ise, Cehennem’de ebedî yanmak, hiç çıkmamak için tapu senedi almak anlamına geliyor.

Fasıklık ve zalimlik de aynı şekilde “Ben cezalandırılmak istiyorum, belamı arıyorum” demek oluyor.

Dolayısıyla, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, yani İslam devletini kurmak ve Şeriat’le hükmetmek dinin bir parçası demek oluyor.

Elinizde imkân olduğu ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğine inandığınız halde bu yönde bir çaba sarfetmemeniz, yani devletin Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olması için adım atmamanız, en azından bu bilincin geliştirilmesi için gayret sarfetmemeniz, Allahu Teala'nın razı olduğu ve izin verdiği bir tutum değil. 

Tam aksine, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetleri gereği, zalim ve fasık olmanız, zalimlerin ve fasıkların hak ettiği cezaya uğramayı kabul etmeniz anlamına geliyor.

Eğer bir yandan müslümanlık davası güderken diğer yandan "din dili"ni güzelleştirme adına Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olmak gerekmediğini (yani Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin lüzumsuz bir iş olduğunu) savunursanız, ya da böylesi bir dili onaylar ve bu dili kullananlar hesabına, onları uyaranlara çemkirirseniz, o zaman da 44’üncü ayet mucibince kâfir oluyor ve ahirette “süreli” ceza yerine “müebbet” cezayı kabul etmiş oluyorsunuz.

*

Hayır, böylelerinin kâfir olduklarını ben söylemiyorum, neyin küfür olduğuna karar vermek benim haddim değil.. 

Onların kâfir olduğunu dinin sahibi olan Allahu Teala bildiriyor.

Allahu Teala’nın kâfir dediklerine müslüman demek de aynı şekilde haddim değil.

(Mesele burada bir tartışmada üstün gelip gelmeme meselesi değil.. İnsanın aklını başına alıp ahiretini kurtarmayı düşünmesi gerekir. Mesele futbol maçı gibi birşey olsa ha üstün gelmişsin, ha yenilmişsin, çok mu önemli!)

*

Merhum Tehanevî, tarihselci güncellemeciler için şunu da söylüyor:

… İslâm’a nasîhat [İslam’a karşı hayırhahlık, iyiliğini isteme] iddiâsında bulunan bazı kimseler bunu âdet hâline getirdiler. Öyle ki, [Şeriat hükümlerine] i’tirâzı kabûl etmekteler ve i’tirâz edilen hükmü “hükümler fihristi”nden çıkarmakta ve onun yerine değiştirilmiş [yeni] bir hüküm yerleştirmektedirler [İslam’ı heva ve heveslerine, kişisel veya grupsal/ulusal nefsanî çıkarlarına göre güncellemektedirler]. Ve onların i’tirâzlarına karşı delîl talep etmenin edebsizlik olduğunu zannetmektedirler.

Bu güncelleme meraklısı tarihselciler delil bahsine hiç girmemektedirler, çünkü delilleri mevcut değildir.

Delil diye, onların uydurdukları delilsiz varsayımlara/faraziyelere, aksiyom ya da postüla/postülat gibi inanmamızı istiyorlar.

Faraziyelerinin ilkini ise şu oluşturuyor: Allah, evrensel (her çağda ve her coğrafyada geçerli) hüküm indirmiş olamaz. Allah, ancak tarihsel (belirli bir tarihe ve coğrafyaya has) hüküm indirebilir.

Bu varsayım, aslında bir başka varsayımdan besleniyor: O da, Allahu Teala’nın haşa kemal sıfatlarla muttasıf olmayan, geleceği bilmeyen, sadece yaşanan anın şartlarına göre hüküm indirebilen cahil bir tanrı olması.

Üçüncü bir varsayım ise şu: İnsanın, emir ve yasakların makasıdına (maksatlarına), hikmetlerine ve maslahatına Allahu Teala kadar vakıf olabilmesi, bu noktada Allahu Teala’dan bir farkının bulunmaması, bu hususta O’nun dengi olması.

Şurası açık ki: Allahu Teala’nın koyduğu bir hükmü “makasıd, hikmet ve maslahat” gerekçesiyle değiştirebilmek için, o makasıd, hikmet ve maslahata Allahu Teala kadar yetkin biçimde vakıf olmak gerekir.

Fakat, mesele bununla bitmiyor. Dördüncü bir varsayım daha mevcut.. 

O da şu: İnsanın, maslahat, makasıd ve hikmetleri gözönünde tutarak Allahu Teala kadar isabetli hükümler verebilmesi.. Allahu Teala’ya bu hususta da denk olması, ve bunun sonucu olarak hüküm koymada O’na ortak olması.

Son iki varsayım insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesidir:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (korumak ve savunmak için) onun vekâletini sen üstlenecek misin?” (Furkan, 25/43)

*

Evet, tarihselci zihniyetin temelini, bu varsayımlar (küfür olan hurafeler) oluşturuyor.

Fakat bunların birer aksiyom (doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hüküm) ya da postüla gibi kabul edilmesini istiyor, öyle bir eda ile konuşuyorlar.

(Aksiyomlar, insan aklı açısından doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hükümlerdir. Mesela, bir bütünün parçasının bütünün kendisinden daha büyük olamaması hükmü bir aksiyomdur. Dört sayısının üçten büyük olması da böyledir. Böylesi hükümler ispatlanmaya çalışılmaz, tam aksine, bu tür aksiyomlar, bütün ispat çabalarının temelini oluşturur. Bunlara itiraz eden bir kimseye karşı ispat çabası içine girmezsiniz, zaten ispat da edemezsiniz, karşınızdakinin ya tımarhanelik bir deli ya da sizinle kafa bulan aşağılık bir ahlâksız olduğunu düşünmekten başka yapabileceğiniz birşey yoktur. Postülalar ise, aksiyom gibi doğruluğu kendiliğinden belli hükümler olmasalar da, akl-ı selim ve vicdan sahibi insanların itiraz etmeyeceği doğrulardır. Mesela, adaletin iyi bir haslet olması gibi. Bununla birlikte, “sosyal Darwinist”lerle aynı kafada olan Eski Yunan’ın sofistleri, demagoji ve mugalata yaparak, adalet kavramının, zayıfların güçlülere karşı icat ettikleri bir savunma mekanizması olduğunu iddia edebilmişlerdir.)

Evet, tarihselcilerin iddialarını savunmak için ortaya sürebilecekleri herhangi bir delilleri mevcut değil.

Onlar sadece, içyüzü katkısız ve katıksız küfürden ibaret olan varsayımlara dayanıyorlar.

*

Makasıd, hikmet ve maslahat anlayışları da temelden bozuk.

Öyle ki, maslahat addettikleri birçok husus gerçekte mefsedet (fesat ve bozgunculuk)..

Hikmet saydıkları şeyler, eblehlik ve budalalık..

Makasıd-ı Şerîa(t) anlayışları da tahribat-ı Şerîat.. 

Mesela, dinin korunması gayesi en başta gelirken, canın korunması gayesini ilk sıraya alabiliyorlar. 

İkincisi, dinin korunması ed-Dîn’in yani İslam’ın korunması demekken, onu laik (bir tek müslümana rahat vermeyen, camide hutbede bile her ayeti okutmayan) din ve vicdan hürriyeti illüzyonu ve safsatası olarak gösteriyorlar.  

*

İmdi, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” şeklindeki mantıksız sözün sorgulanmadan tekrarlandığı bir ülkede “Mevzubahis olan yüce yaratıcımız Allahu Teala’nın emriyse gerisi teferruattır” diyemeyen insanlara müslüman denilebilir mi?!

Sözümüze bir örnek üzerinden devam edelim..

Üstün zekâ sahibi, askerî bilgisi eşsiz, strateji ve taktik ustası, savaş sanatında dahi, geçmişi şanlı zaferlerle dolu bir komutanı ve askerlerini düşünelim..

Bazı askerler, komutanlarının değerine inandıkları için, onun emirlerine harfiyen riayet ediyorlar.

Bazıları ise, “Bu emirlerin hikmeti nedir, bunlardan maksat ne olabilir?” diyerek kendilerince felsefe yapıyorlar, sonra bazı emirler için, “Bu emirler dün verilmişti, dünün şartlarına göre söylenmiş şeyler, artık tarihte kaldılar, bugün durum değişti, ayrıca bulunduğumuz araziyi de biz görüyoruz, komutan buraya hiç gelmedi, o yüzden emirleri kendi aklımız ve bilgimizle güncelleyelim” diyorlar.

Değiştiriyorlar. 

Kendi kafalarına göre hareket ediyorlar.

Askerlerden hangileri isabetli ve usule uygun, hikmetlice davranıyor olabilirler?

Emre harfiyen riayet edenler mi, yoksa bu hikmet meraklısı ukala işgüzarlar mı?

(Geçmişte ve günümüzdeki genel geçer askerlik anlayışına gelince.. Askerin itaati için komutanın üstün vasıflara sahip olması gerekmiyor. Ast, üstten daha bilgili, yetenekli ve zeki olsa bile, mutlak itaat isteniyor.)

Dini bir oyun ve eğlence haline getiren tarihselci soytarıların zanlarının aksine, Allahu Teala eratın komutanından daha az önemli, din de, askerlikten daha az ciddi bir konu değildir:

"Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve dünya hayâtı onları aldattı! Bu günleriyle karşılaşmayı nasıl unuttular ve âyetlerimizi bilerek nasıl inkâr ettilerse, artık biz de onları bugün öyle unutacağız! Şüphesiz onlara, îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olarak bir ilim üzere genişçe açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'raf, 7/52-3)

Allahu Teala "Şeriat'i değiştir, güncelle!" demiyor, "Ona uy!" diye emrediyor:

"Sonra seni emirde/iş'te bir şerîat üzere kıldık. Sen ona tabi ol, bilgisizlerin nefsanî arzularına uyma!" (Casiye, 45/18)

Şeriat hükümlerini tarihsel kabul edip güncellemek makul, meşru ve kabul edilebilir bir davranış olsaydı, Tevrat'taki (zina ile ilgili) recm emrini güncelletmek için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e başvuran Medineli yahudileri Allahu Teala paylamaz ve bu taleplerinin imansızlık olduğunu bildirmezdi: 

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından (senin Tevrat'taki hükmü hatırlatman üzerine) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir." (Maide, 5/43)

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" hükmü işte bu ayeti takip eden ayette geçiyor.

Tarihselci soytarılar bu ümmetin yahudileri kabul edilebilirler, aynı kafadalar. Onlar da iman etmemişlerdir.

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

Burada aslolan, [Şeriat'e ait] hükümler karşısında hiçbir kimsenin görüşünün bulunamayacağı, hiçbir kimsenin [itaat ve uygulama için makasıd, hikmet, maslahat türünden] sırları araştırmakta [ve ulaştığı sonuca göre itaat etmekte ya da itaat etmeyip kendi kafasına göre değişiklik yapmakta] serbest olamayacağıdır. Şâyet, [vahiyde, onu] zihinlerin anlayışına yaklaştırmak maksadıyla bir işe dâir hikmet yâhud sır zikredilirse bu mahza bir teberru’ [bağış ve ihsan] olup gerçekte [bildirimi] zorunlu değildir. Fakat insanlar, hikmet, maslahat ve sırları içeren bu gibi hususları [böylesi açıklamaları], zevklerindeki [mizaclarındaki] ve tabiatlarındaki bozukluk yüzünden çok kıymetli i’tikâd etmektedirler.

*

Tarihselcilerin güncellemecilikleri (Ki tarihselcilik safsatasını, güncellemecilik binasına tırmanmak için merdiven olarak kullanıyorlar; tarihselcilik araç, güncelleme/tahrif ise amaçtır), delile dayanmaktan ve aklı kullanmaktan değil, heva ve hevese, nefsanî arzulara tabi olmalarından, kendilerini kullanan güç ve otorite sahiplerine yaranmaya ve onların gözüne girmeye çalışmalarından kaynaklanıyor.

Merhum Tehanevî bu noktaya şöyle değiniyor:

Bütün bu bozuklukların temeli dünya sevgisi ve ehl-i dünyaya kuyruk sallamaktır. … Ehl-i dünya efendilerini ve büyüklerini râzı etmek için.

Bunların i’tirâzlarını kabûl eden, Şeriat hükümlerini değiştiren ve onlarda diledikleri gibi tasarrufta bulunan kimseler, şâyet bugünkü efendileri başka bir usûlü kabûl ederlerse, geçmiş görüşlerini elbette terk edecekler ve şu anda kabul etmekte oldukları esâsların yanlış olduklarını söyleyeceklerdir.

Onlardaki yöneliş ve niyetin kıblesi ehl-i dünyayı râzı etmektir.

Gemilerde namaz kılanın geminin döndüğü tarafa dönmesi gibi, efendilerinin rızâsı ne yanda olursa o tarafa dönmektedirler.

*

Müşrikler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme şöyle demişlerdi: "Bize başka bir Kur'an getir, ya da bu getirdiğin Kur'an'da biraz değişiklik yap, güncelle."

Peygamber Efendimiz s.a.s. şöyle cevap vermedi: "Olabilir, mümkün.. Ancak biraz zaman geçmesi gerekiyor.. Ya da başka bir ülkede, değişik bir coğrafyada yaşasaydınız olabilirdi.. Çünkü Kur'an evrensel değil, tarihsel, belli bir zaman ve mekânla kayıtlı.. Şimdilik bekleyin, zaman içinde ben bazı değişiklikler yapabilirim. Hikmet ve maslahat neyi gerektiriyorsa birşeyler yaparız.. Sıkıntı yok, siz canınızı sıkmayın, bir çaresi bulunur. Değişiklik şart. Güncelleme şart."

Böyle cevap vermedi, ayeti okudu:

“Ve onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı beklemeyenler, ‘Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir! Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum! Şübhesiz ki ben, Rabbime isyân ettiğim takdirde, büyük bir günün azâbından korkarım!” (Yunus, 10/15)

Eğer tarihselci güncellemecilik caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir” demesi emredilmezdi.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in bile değiştiremeyeceği emir ve yasakları, birilerinin torpili ve iltimasıyla üniversitelerde bir post kapan, orada öğürerek saçmasapan, orijinal olduğu yerde doğru olmayan, doğru olduğu yerde de orijinal olmayan, okunmaya değmez lüzumsuz gevezelikten mamul tezimsi ve makalemsiler kusan boş kafalı akademikimsi soytarılar nasıl değiştirebilirler?!

Evet, tarihselcilik ve güncellemecilik, ayet-i kerimede belirtilen şekilde Allahu Teala'ya isyandır ve sonu büyük bir azaptır.

Tarihselciler, suratlarındaki nursuzluğun da gösterdiği gibi, güncellemeden kaçınan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in değil, güncelleme isteyen Mekkeli müşriklerin takipçisidirler.

O müşrikler için de, bu soytarılar için de (tevbe etmezlerse) büyük bir günün azabı vardır.

"İşte onlar, hidâyet mukabilinde dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!" (Bakara, 2/175)


KİBAR İSMAİL'İN NÜMUNE-İ İMTİSAL NEZİH VE SOSYETİK "DİN DİLİ" VE ÖRNEK ALDIĞI İDEAL HOCASI

 


Yeni Şafak gazetesinin Buckingham Sarayı'nda dünyaya gelip büyümüş, sonra Türkiye'de yaşamaya karar vermiş bir şehirli gibi ahkâm kesen kibar yazarı İsmail Kılıçarslan'ın bugünkü (21 Ocak 2023 tarihli) yazısının başlığı şöyle: "Din dilinin yarasaları".

İsmail, gazetedeki karalamalarına destek ya da tepki gelmemesinden şikâyetçi..

Yazılarının muhataplarının "Türkiye’deki din dilini bu hale getiren bedeviler" olduğunu söylüyor. 

O bedeviler, yazıda isimlerini görmeyince, “Oh, demek ki beni kastetmiyor” diyorlarmış.. 

Böyle diyor.. Bedevîlerin zihinlerini uzaktan okuyabilme gibi bir becerisi var.

Ancak, bu bedevîlere sövüp saymaktan, küfretmekten artık yorulmuş, o yüzden şöyle diyor:

"İmajları dışında hiçbir şeyi önemsemeyen bu bedevilerin oluşturduğu bu leş atmosfer benim açımdan da uzunca bir süre bir suskunluk biçimine dönüşsün istiyorum bu yazının ardından."

Anlaşılan bu bedevîler o eski bedevîlerden biraz farklı.. 

Dertleri imaj.. 

Bunlar modern bedevîler.. Modernleşmişler.. İmaj çağında yaşadıklarının farkındalar. Çağı yakalamışlar.

O kadar yakalamışlar ki, tek dertleri imaj.. Başka da birşeyi önemsedikleri yok..

En önemli dert imaj olunca insan ne yapar?.. 

Devir neyi gerektiriyorsa onu yapar, yükselen trendlerin peşine düşer gider..

Mesela Taliban gibi dünyaya şunu demez: "Bizi nasıl gördüğünüz umurumuzda bile değil.. Biz, size kendimizi beğendirmek için Batılılaşacak, laikleşecek, sizi taklit eden maymunlara dönüşecek, bunun için İslam'ı güncelleme maskaralıklarına kalkışacak adamlar değiliz. Varsın sizin gözünüzdeki imajımız kötü olsun." 

Evet, bu Türkiye tipi bedevîlerin tek dertleri imajmış..

İsmail'in kimleri kastettiğini tam anlayamasam da, tarifine uyan tiplerin kimler olabileceği konusunda acizane bir fikrim var.

*

Adam "din dili"nden bahsediyor ve kullandığı dil bu: Bedevîler, yarasalar, leş..

"Bu bedeviler din dilini bir kakafoniye, bir çöplüğe, bir cızırtıya çevirdiler" diyor.

Bu dili kullanıyorsan, "din dili" edebiyatı yapmayacaksın, yok illa da yapacaksan, o zaman bedevîler, yarasalar, leş, kakafoni, çöplük gibi kelimelerden uzak duracaksın.

Sana "lan" diye hitap edene komiklik olsun diye "Lan deme lan!" demen anlayışla karşılanabilir de, bunu ne yaptığının ve nasıl konuştuğunun farkında olmadan söylüyorsan, bir de arkasından "Biraz medeniyet öğren leş bedevi, dilini düzelt lütfen lan yarasa!" diye nezaket dersi veriyorsan, durumun pek iyi değil demektir.

"Din dili" konulu bir yazıdaki üslup bu mu olmalıdır?!.

*

İsmail efendi yazısında basmakalıp bir ezberi tekrarlamaktan, çiğnenmekten yorulmuş bir sakızı devreye koymaktan da geri kalmamış.

Şöyle diyor:

"Herkesin sadece cevaplarla yetindiği, dahası herkesin herkese sadece cevapları aktardığı bu vasatta sorgulamanın, soru sorabiliyor olmanın cevabın kendisinden çok daha önemli olduğunu düşünüyorum." 

Bunu ilk düşünen İsmail değil.. 

Daha doğrusu, paraladığı edebiyat, düşünmekten değil, birilerinin yaldızlı fakat içi boş tekerlemelerini papağan gibi düşünmeden tekrarlamaktan kaynaklanıyor.

Önemli olan cevaptır, soru değil.. Cevabı olmayan sorular sormak da, cevap beklemeden sorularla ukalalık yapmak da, vaktini boşa geçirmek istemeyen insanların zaman ayırabileceği şeyler değil. 

Bu, bilgisizlikle malul ukalalık anlamına gelir.

Bazen de bu soru sorma tutkusunun ardındaki gaye sadece kafa karıştırmaktır.

Ya da, muhatabın cevap veremeyip küçük düşmesini sağlama dürtüsüdür.

Yani asıl saik kötü niyettir.

İnsanların anlayamayacağı sözler söylemek ve konulara girmek nasıl fitne çıkarmak demekse, cevaplanamayacak soruları gündeme getirmek de esas itibariyle fitnecilik ve bozgunculuktur.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çok soru sormayı niçin men etmiştir, düşünmek gerekir.

Akıllı insan ancak gerektiği zaman soru sorar. Ve cevap verebilecek kişiye.. Hikmet (her işi yerli yerince yapma hasleti) bunu gerektirir.

Soruyu herkes sorar da, cevap vermek, hele de doğru cevap vermek, herkesin harcı değildir..

Sınava giren öğrenciler, "Ya hocam, herkes cevap yazıyor, asıl mesele soru sormak, ben kâğıda sadece soru yazsam olur mu?" diyebilmeyi gerçekten çok isterlerdi.

*

İsmail efendi, Muhammed Yazıcı diye birini de imdadına çağırmış, ondan alıntı yapmış..

Varlığından onun yazısıyla haberdar olduğum bu şahıs genç bir hoca..

Arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği faaliyetler bana bir zamanların Darulhikme'sini hatırlattı.. 

Üslubu da Mustafa İslamoğlu'nu..

İsmail şöyle diyor: 

Kendisini övünce düşmanı artacağını bildiğim için övmeden, dümdüz anayım adını. Muhammed Yazıcı hoca, bence önemli tespitler içeren bir dizi tweet attı. Her harfine katıldığım bu tespitleri kayda geçirmek isterim: Bazı cemaatler, sosyal medyada fişleme ve linçleme işi gören paralı/imanlı fanatik trol üretim merkezine döndü. Öyle bir karanlığa büründüler ki yarasalar sardı ruhlarını. Işıktan kaçıyorlar, dünyanın renklerini göremiyor, sadece ‘hocalarından’ duyduklarıyla yön belirliyorlar. Çok acı. Öyle bir karanlık mağara ki bu, nerede yarasa varsa hepsini içine çekiyor ve barındırıyor. O çevre içinde yetişenler de kulağıyla/hocalarından işittikleriyle yön bulan, gözleri kör birer yarasaya dönüyor. Çoğu küçük yarasa türünün gözleri küçük ve pek gelişmemiştir. Görme keskinliği zayıftır ama hiçbir türü kör değildir. Yarasaların çoğu mezofik görme sahibidir yani düşük düzeyde ışığı algılayabilirler. Halbuki diğer memeliler renkleri görmelerini sağlayan fotopik görme yetisine sahiptirler. Adam hem kör hem sağır hem zeka kusurlu ama inanılmaz özgüven sahibi.

Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok.”

Demek ki, İsmail'in aradığı nezih din dili bu..

İmdi, birilerini eleştiriyorsan, dürüst insana yakışan, mertçe isim vermektir.

Kastettiğin cemaatler hangileri?.. Hocaları derken kimleri kastediyorsun?

Madem onlar kör yarasa denilecek kadar aşağılık adamlar, cemaatleri karanlık mağara kovukları, o zaman milletin bunlardan sakınması ve şerlerinden emin olması için doğrudan isim ver, "Sizin bu yaptıklarınız yanlış!" de!.

Zekâ kusurlu olduklarını düşünüyorsan, sözlerinden örnekler ver, kafalarının çalışmadığını belgele!..

Yapılan hata, sahiplenilerek uluorta yapıldığına göre, isimlerini uluorta söylersin, herkes de kimin haklı olduğunu görür.

Ortaya öyle belirsiz iddialar atarak kaçamak güreşmek, kaçıp yarasa gibi mağaraya gizlenmek; haklı olduğuna inanan insanların yapabileceği bir seviyesizlik değildir.

Eğer yaptığın hakaretleri muhataplarının hakettiğini düşünüyorsan, örnek verirsin, "Senin şu sözün tam da yarasalık" diye "sorgulanmaya, test edilmeye" açık bir ifade kullanırsın. 

Böyle "test edilmesi, yanlışlanması" mümkün olmayan, totolojik doğruluğa sahip kaypak ifadeler kullanma kurnazlığına tenezzül etmezsin.

*

Muhammed efendide açık konuşmayı sağlayacak yürek de, dürüstlük de, mertlik de, ahlâkî hassasiyet de, açıkça tartışmaya girecek ilmî yeterlilik de yok, öyle anlaşılıyor.

Sözlerinin çerçevelediği profil, tipik bir hinoğlu hin Mustafa İslamoğlu kopyası gibi duruyor.. 

Böyle gölgelerle savaşacak ki, sıkıştığında kıvırabilsin, ya da "Benim sizi kastettiğimi nerden biliyorsunuz, suizanda bulunmayın, lüzumsuz alınganlık yapmayın!" diyebilsin.

Kastettiği kişiler gerçekten yanlış şeyler yapıyor olabilirler, bilemem, fakat kendisinin sosyal medyada sergilediği bu tavır, çok çirkin.

Hatta, durumu tasvir için çirkin kelimesi yetersiz kalıyor.

Asıl derdi de, "Niye o hocalarınızın peşinden gidiyorsunuz, bakın ben de hocayım, biraz da benim peşime takılın" mesajını dolaylı olarak vermekten ibaret gibi görünüyor.

Üslubu, tarzı ve şikâyetçi olup yakındığı şey, akla bunu getiriyor.

Böylesi "adam toplama meraklısı" tipler yola hep bu türden edebiyat dozu yüksek, ilmî değeri sıfır, muhtevası hakaretlerden ibaret ağlak ağıtlarla çıkarlar. 

Gökkubbe altında yeni birşey yok.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."