TALİBAN'IN "KÜÇÜK CİHAD"DAN SONRA GELEN "BÜYÜK CİHAD"I

 



 

Rasulullah Efendimiz s.a.s., Tebük Seferi'nden döndüklerinde şöyle buyurmuştu: 

"Küçük cihattan büyük cihada geldiniz."

*

Mevlana, Mesnevî'de bir savaşçı dervişin (ya da derviş savaşçının, alp erenin) halet-i ruhiyesini, yaşadığı iç çatışmasını şöyle anlatır:

Ayyazî dedi ki: Tam doksan kere belki yaralanırım diye,

Zırhsız savaşa girdim, okların önüne gittim, belki birisi gelir saplanır dedim.

Fakat boğaza, yahut can alacak bir yere ok isabeti, devlet sahibi bir şehitten başkasına nasip olmuyor.

Vücudumda yaralanmadık bir tek yer yok. Bedenim, oktan kalbur gibi delikdeşik oldu.

Fakat bu (şehitlik) ne yiğitlik, ne de zekâ işi. Baht işi bu.

Bir türlü can alacak bir yerime ok isabet etmedi.

Şehitliğin kısmet olmadığını anlayınca halvete gittim,  çileye girdim.

Kendimi "büyük savaş"a attım, riyazata, zayıflamaya koyuldum.

Halvetteyken kulağıma gazilerin savaşa giderken çaldıkları davul sesleri geldi.

Sabah çağıydı, can kulağımla duydum, nefsim, içimden seslendi:

"Kalk, savaş zamanı geldi, yürü! Kendini savaşa at!"

Dedim ki: "Ey vefasız habîs nefis, savaşa meyletme nerde, sen nerdesin?

Ey nefis, doğru söyle, bu hilebazlık, nedir? Yoksa şehvete düşkün nefis, ibadete yanaşmaz bile.

Doğru söylemezsen üstüne saldırır, seni riyazatla adamakıllı sıkar, sıkıştırırım."

O anda nefsim, içimden seslendi, dilsiz, ağızsız, fasih bir surette söz söylemekteydi:

"Beni her gün burada öldürüp duruyorsun. Canıma, kâfirlere yapılan eziyetleri yapıyorsun.

Kimsenin halimden haberi yok.. Sen, beni uykusuz, yemeksiz öldürüp durmadasın.

Bari savaşta bir yarayla şu bedenden kurtulurum da halk da erliğimi, fedakârlığımı görür."

Dedim ki: "A nefisceğiz, hem münafık olarak yaşamadasın, hem münafıkça ölmedesin, nesin sen?

İki âlemde de müraî imişsin, iki âlemde de hiçbir şeye yaramazmışsın meğer.

Bu beden sağ oldukça halvetten çıkmamaya nezrettim."

Çünkü bu beden, halvette ne yaparsa kadına, erkeğe görünmek için yapmaz.

Halvetteki hareketi de ancak Tanrı içindir, huzuru ve sükunu da. Orada niyetinde başka bir şey bulunamaz.

Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar'la (Hz. Ali ile) Rüstem'in harcıdır.

Öyle bir farenin kıpırdamasiyle (korkup) uçup gidecek akıl sahibinin harcı değil!

O çeşit adama karılar gibi savaştan, kılıçtan uzak durmak gerek.

O da sofî, bu da.. Yazık o sofîye! O, bir iğneyle (korkusundan) ölmede, bu kılıçlara karşı durmada.

Sureti (görüntüsü) sofîdir ama canı (özü) yok. Bu çeşit sofîler öbür sofîlerin de adını kötüye çıkarır.

*

Evet, büyük savaş, küçük savaştan daha zordur.

Koşunun heyecanı ve cazibesiyle, birilerini geçme arzusuyla, ödül umuduyla, tribünlerin alkışlarıyla koşmaktan daha zor olan, koşu bittikten sonra da koşan, kimsenin yerinden kıpırdamadığı zaman da koşmaya devam eden adam olabilmektir.

"Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" diyebilmek...

Yuhalandığın zaman bile durmamak, gevşememek, sarsılmamak..

Derin duyarsızlık, sessizlik ve yalnızlığın sisli ormanında keskin ve soğuk rüzgâra karşı koşabilmek..

Sağanak yağmurlara, diz boyu çamurlara aldırmamak..

Yolundan dönmemek..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

*

İşte Afganistan'ın mücahidleri şimdi bu küçük cihad sonrası zorlu imtihanı yaşıyor.

Bütün koşulardan sonraki koşudalar..

Onlar, cihad ettiler ve Batı'ya diz çöktürdüler.

Herkesin yapamadığı, suret (şekil, görüntü) sofîlerinin hayal etmekten ve dile getirmekten bile korktukları uzun ve yorucu savaşların ağır imtihanlarından tökezlemeden geçtiler.

Allah yolunda (fî sebîlillah) cihad ettiler. Öldüler, öldürüldüler.. Ölümün üzerine koşa koşa gittiler..

*

Ve şimdi önlerinde yeni bir imtihan var: Allah'ın hükümlerini (Şeriat'i) mi uygulayacaklar, yoksa "Zamandır, zemindir, şartlardır şurtlardır, insanların rızası ve hoşnutluğudur" diyerek Şeriat'ten taviz mi verecekler?

Direnecekler mi, yoksa, kendi nefislerinin ve etraflarındaki gâvur işbirlikçisi ya da ajanı kişilerin nefislerinin dizginlenemez heva ve hevesleri karşısında teslim bayrağını mı çekecekler?

Afganistan küçük cihaddan büyük cihada, kolay savaştan zor savaşa gelmiş durumda..

Bu imtihan daha çetin.

Bütün savaşlardan daha zor.

*

Mepanews.com'daki haber şöyle:

Afganistan Yüksek Öğretim Bakanı Mevlevi Nida Muhammed Nedim açıklamalarda bulundu.

Mevlevi Nedim, ülke genelinde tesettür zorunluluğunun uygulanması kararını destekleyerek bunun İslami bir zorunluluk olduğunu belirtti.

Afganistan'daki İslam Emirliği yönetimine yönelik eleştirilere cevap veren Mevlevi Nedim, "Biz hepimiz Müslümanız. Bizim için en önemli şey Allah'ın dinidir. Şayet İslam Emirliği kalkınma gibi meseleleri asıl maksat olarak belirlemiş olsaydı  zaten en baştan savaşa gerek olmazdı. Usame'yi onlara teslim eder ve kadınlara (onların istedikleri türden) özgürlük verirdik." ifadelerini kullandı.

Mevlevi Nedim, tesettür zorunluluğunun Allah'ın emri olduğunu belirterek, "Bize yaptırım da uygulasalar, atom bombası da atsalar, savaş da açsalar, başka planlar da yapsalar, bizler yine de dinimizin hükümlerini tatbik etmeye mecburuz. Bu yüzden, bu konuda kimsenin talebini dinleyemez ve bunun sebep olacağı sorunlardan endişe duyamayız." şeklinde konuştu.

*

İşte adam diye ben böyle konuşana derim.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) hükümferma olduğu ülkemize gelince, tarihselci modernist soytarılar ile onlarla aynı dilden konuşan sözde tasavvufçu özde batınî irfan edebiyatçılarının sırf Şeriat'ı değersizleştirmek için ahlâk da ahlâk diye riyakârlık destanı yazdıklarını görüyoruz.

Bu ahlâksız ahlâkçı tipler, güzel ahlâkın en temel ilkelerinin şu üç fazîlet olduğunu unutuyorlar: Sıdk (doğruluk), ahde vefa (Allahu Teala'ya ve kullara verilen sözlerde durmak, vaadinden dönmemek), emanete riayet (sorumluluklarını yerine getirmek, insanların güvenini istismar etmemek, nimetleri kötüye kullanmamak).

Tersinden söylersek, ahlâksızlığın temelinde şu üç haslet yer alır: Yalancılık, sözünden dönmek, emanete hiyanet.

Bunlar, münafığın alâmetleridir.

*

Taliban, "İslam için savaşıyoruz, bu topraklarda Şeriat (Allahu Teala'nın hükümleri) yürürlükte olacaktır" dedi.

Halka bunu vaadetti.

"Demokrasi getireceğiz, feministlerin önünü açacağız, Allah'ın dediği değil insanların çoğunluğunun dediği olacaktır" demediler.

Dediklerinin arkasında duruyor, popülizme, halk dalkavukluğuna, demagogluğa, "siyaset icabı" safsatasına prim vermiyorlar. 

Neyi vaad ettilerse onu yapmaya çalışıyorlar.

Sözlerinden dönmüyorlar.

Halkın dinî duygularını istismar için savaşta (Allah yolunda cihadın sonucu olan) şehitlikten ve Cennet'ten söz edip de sonra barışta çark ederek laik (siyasal dinsiz) düzenden, dinler arasında tarafsız olmaktan bahis açmıyorlar.

Döneklik yapmıyorlar.

Halkın kendilerine olan güvenini boşa çıkarmıyor, emanete hiyanet etmiyorlar.

Batılıların ellerine tutuşturdukları reçeteleri "güncellenmiş İslam" diye yutturma hokkabazlığına yeltenmiyorlar. 

*

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye'deki ahlâksız ahlâkçılar, İslamcılık karşıtı sözde dindarlar, Taliban'ın Atatürk'ü örnek almasını istiyorlar.

Kendileri örnek alıyor, hatta "Atatürk'ün izinde olan biziz" filan diyorlar ya, Taliban'dan bekledikleri de böyle birşey..

Atatürk, baştan itibaren "Müslümanların halifesini, Osmanlı Devleti'ni kurtaracağız, İslam'ı koruyacağız" vs. diyerek takiyye yaptı yalan söyledi. (Daha kibar tabirle algı operasyonu yaptı.)

Sözler verdi, TBMM'nin ilk açılışında olduğu gibi vaadlerde bulundu, Padişah'ı kurtarmak dışında bir gayesinin bulunmadığına dair yeminler etti.

Millet onun bu vaatlerine güvendi, ona birtakım yetkileri emaneten devretti.

Afganistan ve Hindistan müslümanları bile bu "İslam mücahidi"ne inanıp servet gönderdiler.

Öyle konuştu, durumu öyle idare etti ki, başarısız olsaydı, Osmanlı Devleti devam etseydi, kimse ona "Sen bizi kandırdın, ihanet ettin, devletin altını oydun" diyemeyecek, hesap soramayacaktı. Diyelim ki bir iki kişi "Başka planları vardı" dedi, o takdirde "Ben onları ikna etmek, kullanmak için taktik icabı öyle konuştum" diyebilecekti.

Ne zaman ki zafer kazanıldı, karizma binasının sıvası badanası tamamlandı, ipleri tamamen eline geçirdi, işte o zaman gerçek düşüncelerini ortaya koydu.

Alışmış kudurmuştan beterdir hesabı Atatürk'e alışmış olan yerli-millîler, Afganistan'dan da aynı şeyi bekliyorlar. 

Görünen o.

*

İmdi, burası, başörtülülerin daha dün okulların kapısından kovulmakta olduğu bir ülke..

Üstelik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olma iddiasındaydı.

Vatandaşlarına eşitlik vaat ediyordu.

Ayrıca, "Başını açmayan kız öğrenciler okullara alınmasın" hükmünün yer aldığı bir "demokrasi kutsal kitabı" da mevcut değildi. Çiğnemekle günaha girecekleri bir "başı açıklık" ayetleri yoktu.

Çünkü demokrasinin esası, akıllarına eseni, gönüllerinden geçeni yapabilmeleriydi.

Buna rağmen, "Kızlar da okusun, fakat başlarını açmaları şarttır, açmıyorlarsa evlerinde otursunlar" diyebildiler.

Taliban da tam tersini diyor: "Kızlar da okusun, fakat tesettürlü.. Ve de İslam'ın şart koştuğu edep ve erkân dairesi içinde.."

Fakat arada şöyle bir fark daha var:

Demokratlar yalan söylüyor, fırsat bulduklarında vaatlerini tutmuyorlar. Çifte standart uyguluyorlar.

Taliban ise neyi vaat etmişse onu yapıyor. 

*

Birileri dinî doğruları "sahte Bektaşî" usulü yarım yamalak anlatarak istismar etmeyi de ihmal etmiyorlar: Efendim ilim kadın erkek herkese farz, beşikten mezara kadar ilim..

Bir, kadın ve erkek herkese farz-ı ayn olan ilimler var, bir de farz-ı kifaye olan ilimler.

Ayrıca, beşikten mezara kadar ilim öğrenme emri, kadınların Afganistan'da İslamî tesettüre riayet etmemesini gerektirmiyor.

İslam'ın bir emri, diğer emrini iptal için istismar edilemez.

Genç kızın tesettürü farz-ı ayn, bazı okullarda okuması ise olsa olsa farz-ı kifayedir. Madem ilmi bu kadar önemsiyorsun, ilminin gereğini yap ve başını ört, Allah'a itaat et..

Allah'a itaat etmiyorsan, o zaman sanki Allah emrettiği için ilim öğrenmek istiyormuşsun gibi görünerek numara yapma, dini istismar etme, riyakârlık ve münafıklık yapma!

Üstelik, farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmek için üniversiteye gitmek de şart değildir. 

*

İmdi siz, kadın erkek eşitliği var diye, mesela futbol takımlarında erkeklerle beraber kadınlara da yer veriyor musunuz?!

"Spor kadın erkek herkese lazım, kadınların oynatılmaması insanî değil" diyor musunuz?!

Bir futbolcunun takımının forması yerine rastgele bir kıyafetle sahaya çıkmasına razı oluyor musunuz?!

Bu engellendiğinde "Böylesi kararlar sporun ruhuna aykırı" diyerek ortalığı velveleye veriyor musunuz?!

Uluslararası spor müsabakalarında sporcuların millî forma yerine herhangi bir kıyafetle çıkmasına müsaade ediliyor mu?

İzin verilmediğinde "Sporcuların spor hakkı engellenemez, büyük haksızlık, çağdışılık" filan diyerek yaygara koparıyor musunuz?!

Yahut "Niye sadece erkek erkeğe güreşiliyor, erkekle kadın da güreşebilsin, kadınların neyi eksik?! Lütfen kadın erkek eşitliğine saygı gösterelim, bu yaptığınız insanî değil" diyerek güreşçilere akıl veriyor, insanlık öğretiyor musunuz?!

*

"Tamam, kadın erkek eşit de, her işin bir raconu var, bu işin kuralı böyle.. Ayrıcana kadın başka, erkek başka" diyorsunuz, değil mi?

İslam, sizin futbolunuzdan ya da güreşinizden daha az kuralcı ve daha az ciddî değildir.

Dahası..

"Vatanseverlik herkesin hakkıdır" diye söze başlayıp "Kızlar da erkeklerle birlikte askere gitsin, aynı koğuşlarda yatıp kalksınlar, vatan sevgisini birlikte yudumlasınlar, onlar da nöbet tutsunlar. Kızların askerlikten mahrum bırakılmaları insanî değil" demek aklınıza gelmiyor.

Demek ki, kadın erkek eşitliğinin gerektiğinde birtakım sınırlamalara tabi tutulabildiğini, daha doğrusu kadının yaratılışı/doğası gereği buna mecbur kalındığını siz de biliyorsunuz.

Edebiyat, retorik ve söylem yumurtaları, yaşamsal gerçekler kayalığının sivri taşlarına tosladığında paramparça oluyor.

*

Bunlar bu kafayla giderlerse yarın şöyle şeyler de diyebilirler:

"Camilerde niye sadece erkekler imamlık yapıyor? Kadın da pekâlâ yapabilir. Namaz kadın erkek herkese farz değil mi?!.. Sonra niye kadınlar en arkada ayrı saf tutmak zorunda olsunlar ki, kadın erkek karışık saf tutulabilsin.. Çünkü ibadet kadın erkek herkese farz.. Kadınlar da toplumun bir parçası, onların da sosyalleşmeye ihtiyacı var. Sonuçta beşikten mezara kadar değilse de büluğdan mezara kadar iki kesim de ibadet etmek zorunda.. Camide niye kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor?.. Beraber omuz omuza saf tutsunlar.. Kadınlar da imamlık yapsınlar, müezzin olup ezan okusunlar.. Bu kadın-erkek ayrımcılığı, camilerde erkek egemenliğine izin verilmesi İslam'ın ruhuna aykırı.. Ayrıca insanî de değil. Güzel sesli bir kadın imamın, bir imam hanımefendinin namazdan sonra camide aşr-ı şerif okumasına, kadınlara özgü sevecenlik ve şefkatle vaaz edip insanları irşad etmesine izin verilmemesi ne İslamîdir, ne de insanî.. Bunu reddediyoruz."

Yarın bunu da diyebilirler. Bu kafadan herşey beklenir.. Hafazanallah!

*

Laik başkan Erdoğan adına konuşmasıyla tanınan İbrahim Kalın hocaefendi hazretleri Taliban'a İslam dersi vermiş..

Şöyle bir açıklama yapmış:

"Taliban yönetimi Afganistan'da kız öğrencilerin üniversiteye girişini yasaklayan bir karar almış. İslam'ın ruhuna aykırı bir karar. Bu yasağın dinde yeri yok."

Dışişleri Bakanı Mevlüt durur mu, o da insanlık dersi vermiş:

"Bu yasak gerçekten İslami de değil, insani de değil. Dolayısıyla böyle bir yasağı biz reddediyoruz, doğru bulmuyoruz."

İslam'ın ruhunu İbrahim biliyor, Taliban bilmiyor.. İbrahim'in sözlerinin altında yatan mantık bu.

Tahsil için ta Amerikalara gitmiş, saz ve söz sanatlarını Arif Sağ gibi ustalardan meşk etmiş İbrahim, İslam'ın ruhunu Amerikalılar'a da öğretmiş olacak ki, ABD de Taliban'a tepki gösterdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price şöyle konuştu:

"Eğitim, uluslararası düzeyde tanınan bir insan hakkıdır ve Afganistan'ın ekonomik büyümesi ve istikrarı için esastır. Bu kabul edilemez duruşun Taliban için önemli sonuçları olacak.” 

Görüldüğü gibi, İslam'ın ruhu için ızdırap çeken, yüreği sızlayan sadece laik (siyasal dinsiz) Kemalist Türkiye Cumhuriyeti'nin bürokratı İbrahim değil.

Haçlılar da (Haç'a inananlar da) İslam'ın ruhunu kurtarmak için ayağa kalkıyor, feryat koparıyorlar.

Yahudisi, Hrastiyanı, Budisti, ineğe tapanı, ateşe tapanı, ateisti, Satanisti, laiki (siyasal dinsizi) ile bütün dünya İslam'ın ruhu kurtulsun diye omuz omuza veriyor, onulmaz acılar çekiyor, o ruha bir tek Taliban saygı duymuyor. 

Bir tek o duyarsız.

İbrahim'in mesajından anlaşılan bu.

*

Esasa gelirsek.. Herkesi kendileri gibi cahil zanneden birileri Taliban'ı hafife alıyorlar.

Her sakallıyı deden, her gördüğün sarıklıyı da senin köyündekiler gibi (altmışında tevbe edip tarikata giren, sarık saran) cahil sofu zannetme!..

Taliban hareketi, esas itibariyle medrese talebelerinin (hocalarıyla beraber gerçekleştirdikleri) bir hurucun sonucuydu. 

Onların okudukları medreseler, Türkiye'deki, rejimin elinden yakasını kurtarmak için köşe bucak saklanan, laikliğin müsaadesini alabilmek için kırk takla atıp kılıktan kılığa giren, imkânsızlıklar (ve istikbal vaadetmemesi) yüzünden eksik gedik öğretim yapan medresemsi yapılar gibi değildir.

Onların medreselerinde icazet alan bir adam fıkıh usulünü iyi öğrenir. Dinde neyin delil olacağını, neyin olmayacağını gayet iyi bilir, İslamî olan ile olmayanı ayıracak formasyonu kazanır.

Ayrıca Kelam'ı da iyi öğrenirler, bu yüzden, epistemoloji (bilgi felsefesi) ve felsefenin temel konuları hakkında yeterli bilgileri, söyleyecek sözleri vardır.

Özgüvenleri tamdır, iflas edip son durak postmodernizm bataklığında çırpınan Batı düşüncesi karşısında aşağılık kompleksine kapılmazlar.

Türkiye gibi ülkelerdeki Batı hayranı sözde eleştirel düşünce sahibi, özde ise taklitçi modernist tarihselci soytarıların aksine, onlar, Batılı'dan duydukları lafları kendi ilmî müktesebatları çerçevesinde eleştiriye tabi tutar ve sorgularlar.

İslam'ın ruhunu iyi kavradıkları için kalkınma putuna ibadet eden dünyaperestler olmaktan uzak durmayı önemserler. Batı'nın teknolojisine ne hayranlık duyarlar ne de onu reddederler (Ki bu red de aslında hayranlıktan kaynaklanan bir marazî ruh halidir).

Batılıların yaldızlı ve parlak laflarının, göz kamaştırıcı safsatalarının büyüsünden etkilenmez, onların üzerindeki makyajı, yaldızı ve boyayı süpürüp atar, gerideki kokuşmuş leşi gözler önüne sererler.

Türkiye'nin ilahiyatlarındaki pırasasörler(istisnalar bir tarafa bırakılırsa) onların medreselerinden icazet (diploma) alabilecek yeterliliğe sahip değildir.

Bunlar genelde yarım yamalak bir yüksek lisans yapar, hocalarının keyfine göre bir doktora tezi hazırlarlar, sonra da sıkça işin ucunu bırakır, memur zihniyetiyle ders anlatırlar. Doğru dürüst bildikleri tek konu, hakkında doktora tezi yazdıkları mevzu olarak kalır, ki o doktora tezlerinin önemli bir bölümü de aslında hem kalitesizdir hem de konusu (Pırasasör İbrahim Lavaş'ınki gibi) kıytırık ve lüzumsuzdur, filanların dedikodusu kabilindendir.

Beğenmediğiniz Taliban'ın medreselerinden icazet almak, Türkiye'de pırasasör ya da pırasaför olmaya benzemez.

Onlar böyle tuz ruhu makamından üretilip üfürülmüş "İslam'ın ruhu" filan türünden yaldızlı laflardan etkilenecek adamlar değillerdir.

Senin ilahiyatlarındaki prof. unvanlı, laik (siyasal dinsiz) rejimin kapıkulu durumundaki pırasasörlere benzemezler.

*

İbrahim Kalın ve Mevlüt Çavuşoğlu açıklama yaptığında bu, onların kişisel açıklaması olarak anlaşılmaz. 

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etme durumundalar.

Yaptıkları şey, uluslararası teamüllere aykırı.. Başka bir ülkenin içişlerine ne diye karışıyorsun?

Sonra siz, Taliban gibi mücahid ve ilim ehli bir topluluğa "İslam'ın ruhu" ve İslamîlik dersi verecek en son kişilersiniz..

Onlar, nezaket gereği size, "Gidip Atatürk'ün mozolesinde saygı duruşu yapmanız, milletinizin onun ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorunda bırakılmasına itiraz etmediğiniz gibi bunu en başta sizin büyük bir huşu ve vecd içinde yapmanız İslam'ın ruhu ile ne kadar bağdaşıyor, laikliğin (siyasal dinsizliğin) mollaları?" diye sormayabilirler, fakat sizin bunu akıl etmeniz gerekir.

"Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü" diye sizi tefe koyabileceklerini hesaba katmalısınız.

Laik (siyasal dinsiz) bir devletin kendi haline bakıp utanması ve İslam'ın ruhu ve İslamîlik edebiyatından uzak durması gerekir.

"Bizim müslümanlığımız Şeriatçı Arap müslümanlığı değil, laik (siyasal dinsiz) Türk müslümanlığı, Afganistan'daki uygulama laik (siyasal dinsiz) Türk müslümanlığının ruhuna aykırı" denilseydi anlardım.

*

Taliban doğru yoldadır, Allahu Teala istikametten ayırmasın!

Onların bugünkü cihadı, ve dünyaya verdikleri ders, dünkünden daha az değerli değildir.

Daha büyüktür.

Erdem Bayazıt'ın "Birazdan Gün Doğacak" şiiri hiç kimselere Taliban'dan daha çok yakışmamıştır:

Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.

Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer
Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde
Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz
Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.

Gün doğar rüzgar eser bulut dolanır
Rahmet şarkısı söyler yağmurlar
Alnınız en soylu isyandır demir külçelere
Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar
Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.

Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağacı
Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin
Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin
Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı.
Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden
Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası
Ey dağları yerinden oynatan ses ey mermeri toz eden rüzgar
Ey alemi donatan ışık toprağa can veren el.


KAMALİZM'E KARŞI KEMALİZM'İ SAVUNMAK (ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK)

 
















Türkiye'deki mücadele, zannedilenin aksine İslamcılar ile Atatürkçüler arasında yaşanmıyor.

Mücadele Kamalistler ile Kemalist(leştirilmiş)ler arasında.

Kamalistler, Atatürk döneminin (asr-ı saadetlerinin) geri gelmesini istiyorlar.

Ezan Türkçe okunsun, dinî eğitim ve öğretim yasaklansın, Said-i Nursî'nin kitaplarını okumak ve bulundurmak suç olsun, İslam Şeriati'ne sabah akşam hakaret edilebilsin, şapka giymeyenlere değilse bile şapkanın kutsallığına laf söyleyenlere dokunulsun, İskilipli Atıf Hoca zihniyetindeki insanlar idam edilmeseler bile hapsedilsin istiyorlar.

Kemalist(leştirilmiş)ler ise şöyle diyorlar: "Atatürk'ün yedikçe yiyesin gelen, bağımlılık yapan laikliği çok tatlı birşeymiş, bizi Şeriat'in perhizinden kurtarmış, bunu anladık, artık laiklikten geri dönüş yok, fakat dedemizden babamızdan gördüğümüz İslamî adet ve gelenekler de devam etsin. İsteyen örtünsün, isteyen örtünmesin, çıplaklık da saygıyı hak ediyor. İsteyen (laiklikle uğraşmamak, ülkeye Şeriat getirmek için teşkilatlanmamak, örgütlenmemek, İslam'da güncellemeye razı olmak, TSE damgalı yerli-milli olmak şartıyla) İslamcı olabilsin. İsteyen de dinsiz imansız, ateist, Şeriat düşmanı olsun. Şeytan'a tapan da Şeytan'a tapsın, devlet bunu da güvence altına alsın."

Kavga gürültü bu iki kesim arasında.

Kamalistler İslam'a tümden karşıyken, Kemalist(leştirilmiş)ler İslam'ın "otantik"liğinden rahatsızlar. "Bir kısmını değiştirelim, zamana (modern çağa) ve zemine (Atatürk Türkiyesi'ne) uyduralım" havasında güncelleme türküsü çığırıyorlar.

*

İslam’ı güncelleme meraklıları neden düzen/rejim söz konusu olduğunda hallerinden memnunlar?

Dinde reform olsun, çağa (çağdaş heva ve hevese, çağdaş arzulara) uydurulsun; fakat rejimde reform olmasa da olur! Bu havadalar.

Allahu Teala’nın Kur’an’da yer alan hükümlerinin "Tarihseldir (Son kullanma tarihi geçmiştir)" etiketiyle bir tarafa atılmasını isteyebiliyorlar, kendilerine göre bir son kullanma tarihi belirleyebiliyorlar, fakat Atatürk gibi putlaştırılan şahısların koydukları kuralların "tarih üstülüğü"ne bir itirazları yok.

“Atatürk ilke ve inkılaplarıymış… Yemişim sizin ilkenizi de inkılabınızı da” diyen bir güncellemeci ya da reformiste hiç rastladınız mı?!

Bunların Atatürk’ü, Atatürkçülüğü, laikliği sorguladığını hiç gördünüz mü?!

*

Bir anayasaya “ebediyen değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler yazmak, kendini haşa tanrı kabul etmektir.

Sen kimsin ki gelecek kuşakların kaderine bile hükmetmeye çalışıyorsun? Tanrı mısın?!

Gelecek kuşakların iradesini hiçe sayarak onlar hakkında kendi iradenle nasıl böyle karar alabiliyorsun?

Şunu desen anlarız: "Allahu Teala'nın iradesi, emirleri söz konusu olduğunda bizim de, bizden sonra geleceklerin de iradesinin hükmü yoktur. Bize göre Allahu Teala'nın emirleri 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez' niteliktedir. Bunu kendiliğimizden söylemiyoruz."

Böyle demiyorsun, "Biz temel esaslar konusunda böyle irade ettik, ne Allah'ın iradesinin ne de bizden önceki kuşakların iradesinin bizim için bağlayıcılığı var! Fakat bizden sonra gelecek olanların iradesinin de (aklının da) hükmü yoktur, biz ne diyorsak o. Gelecek kuşaklar ancak ayrıntı kabilinden meselelerde kendi akıllarını kullanarak hüküm verebilirler" diyerek tanrılık taslıyorsun.

Sonra da utanmadan demokrasiden, “fikri hür, vicdanı hür” olmaktan, akıldan bilimden, ilerlemeden gelişmeden, millet iradesinden, milletin hakimiyetinden bahsediyorsun.

Peki buna karşı tarihselci soytarılardan bir inilti, bir fısıltı, bir vızıltı olsun duyuluyor mu?!

*

Bu tarihselci soytarılar “Ne demek değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez dayatması! .. Böyle saçmalık olur mu!.. Bunların doğruluğu tartışılır, doğru bile olsalar tarihseldir, tarihte kalmıştır, eskimiştir, değil geleceğe, bugüne bile hitap etmemektedir. Bu köhne anlayışa karşıyız” diye niye aslanlar gibi kükremiyorlar?

Niye Atatürkçülerin karşısında narkoz yemiş gibi baygınlar?

Niye Kamalistlerin önünde süt dökmüş kedi gibi süküm püklümler?

Bunlar neye inanıyorlar?.. Allahu Teala’nın gelecek zamanları bilemeyeceğine, dolayısıyla Kıyamet’e kadar geçerliliği olan hükümler koyamayacağına, fakat Atatürk'ün laik mirasçısı ya da "halife"lerinin geleceği de bilebileceğine, ve buna göre “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler koyabileceklerine mi?!

Bunlara göre, laik efendileri yanılmaz, Allahu Teala ise yanılabilir mi?

Neye inanıyor bu tarihselci soytarılar?

Kime tapıyorlar?

*

Bu soytarılar, mesela şu heryerde milletin karşısına çıkan Atatürkçü yemin konusunda niye hiç konuşmuyorlar?

Bir defa, bir insan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeden bazı vatandaşlık haklarından yararlanamıyorsa, orada insanlar “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” değil demektir.

Orada fikir ve inanç hürriyeti bulunmuyor demektir.

Faklı düşüncelerin önü kapatılıyor, insanlara belirli düşünceler dayatılıyor demektir.

İnsan aklına bir dogmalar dizisi ile sınır çiziliyor demektir.

Bu durumda insanları akla ve ilme değil, belirli bir şahsı putlaştırmaya çağırıyorsunuzdur.

*

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyorsanız, insanlardan ilme riayet hususunda yemin etmelerini beklemeniz makul karşılanabilir de, belirli bir şahsı adeta “yanılmaz tanrı” yaparak herkesi onun ilke ve devrimlerine bağlı kalmaya zorlamanız insan onuruna, insan aklına, insanlık şeref ve haysiyetine savaş açmaktır.

Ve maalesef bu ülkede bu yapılmıştır, yapılmaktadır.

Ve tarihselci soytarılardan buna karşı inilti kabilinden olsun bir itiraz sesi çıkmamaktadır.

Oysa, azmanlaşmış egolarına bakılırsa onlardan aslan gibi kükremeleri beklenir.

*

Diyelim ki şimdi burası bir İslam devleti, Şeriat’le yönetiliyoruz, ve vatandaşlara şu deniliyor: 

“Başka dinden olmakta serbestsin, fakat devlet memuru, milletvekili, cumhurbaşkanı vs. olabilmen için önce şu yemini edeceksin: ‘Allahu Teala’nın Kur’an’da bildirilen ilkelerine ve Hz. Muhammed s.a.s.’in gerçekleştirdiği inkılaplara bağlı kalacağıma…’ Böyle yemin etmezsen resmî görev alamazsın.”

Adam böyle bir yemin ettiğinde zaten artık müslüman olmuş demektir.

Müslümanca yaşayacak demektir.

Böyle bir durumda o adama (zaten müslüman değilse) din ve vicdan hürriyeti tanımamış olursunuz.

İşte, ülkemizdeki laik Kemalist yönetim, bu şekilde, Müslümanlara (müslümanlığını önemseyen müslümanlara) din ve vicdan hürriyeti tanımamaktadır.

Türkiye’deki illüzyonist rejim, millet iradesi masalı etrafında oynanan bir tiyatrodan ibarettir.

İslam böylesi illüzyonlara başvurmaz, dürüst hareket eder. Sahte özgürlük ve eşitlik iddiasında bulunmaz. Açık, dürüst ve şeffaftır.

*

Türkiye’deki rejim esas itibariyle bir tür teokrasidir.

Çünkü İslam’daki Allahu Teala’ya ait tanrısal konum, bu rejimde Atatürk’e verilmiştir.

Atatürk, yani Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Selanikli Mustafa, bir tür yanılmaz, kendisine itiraz edilemez tanrı yapılmıştır.

Durum bundan ibarettir.

Daha korkunç olan ise, herkes tarafından bilinen bu gerçeğin yok denecek kadar az kişi tarafından dile getirilmesi ve sorgulanması, “Tarzan görüntülü kralın ancak üstün zekâlı seçkinlerin görebildiği muhteşem elbisesine övgü” tiyatrosunda figüranlık yapmaya kiminin çıkarı gereği, kimisinin de korku belasına razı olmasıdır.

*

Eğer bir yemin edilecekse, bu, ancak her inanç sahibinin kabul edebileceği şekilde genel nitelikte olmalıdır.

Mesela, ilme, hakka, hukuka, gerçeğe bağlı kalmak gibi..

Yemin, demokrasiye vs. bağlı kalmaya da olamaz. Çünkü çoğunluktan yana değil, haktan yana olmak önemlidir.

Namus, şeref vs. üzerine yemin etmek de İslam’a göre caiz olmadığı gibi, fiilen de bir anlam ifade etmez.

Adam zaten namus diye bir değere inanmıyorsa, mesela “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, aç kalmaya mahkumdurlar. Din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz” diyorsa, onun namus üzerine yaptığı yeminin ne kıymeti vardır?!


BİZANS İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BENZERLİKLERİ

 



En büyük benzerlik, aynı topraklar üzerinde hüküm sürüyor olmaları.

Bunun yol açtığı başka pekçok benzerlik mevcut: Mesela ikisinin de bir Ayasofya gündeminin olması gibi.

Ama benzerlik sadece böylesi konularla sınırlı değil gibi görünüyor. 

Yakından bakarsak belki başka benzerlikler de bulabiliriz.

*

Said Ramazan el-Bûti, Peygamber Efendimiz s.a.s. dönemindeki Bizans için şöyle diyor: 

Bizanslılara gelince, onlar Hristiyanlığa gerçekten inanarak tutunmuş değillerdi. Onu, sadece bölge halklarını sömürmek için bir vesile olarak kullanıyorlardı.

 (Fıkhu’s-Siyre, çev.  A. Nar ve O. Aktepe, İstanbul: Milli Gazete, s. 444)

Halkı gaza getirip kullanmak, “Şehit olup cennete gideceksiniz” diyerek cepheye sürmek için Hristiyanlık inancını istismar ediyorlardı..

Din istismarını devletleştirmişler, kamulaştırmışlar, devletin tekeline vermişlerdi.

Bunu yapmak için de Hristiyanlığı ha babam de babam sürekli güncelliyorlardı.

el-Bûtî’nin ifadesiyle, yaptıkları şuydu:

Hristiyan inancıyla istedikleri gibi oynuyor, değişiklik yapıp yeni şeyler ekliyorlardı. Böylece onun esas ve saf akidesini kendi putperest görüşleriyle karıştırıp, Hak ile batıl içiçe bir garabet oluşturmuşlardı. (A.y.)

*

İslam, işte bu "hak ile batılı barıştırıp buluşturma" güncellemesine dur dedi.

el-Bûtî’den dinleyelim:

İslam ise bütün Resul ve Nebilerin diliyle tebliği tekrarlanan ve o güne ulaşan değişmez hakikatin dini olarak artık Allah’ın sultasından ve hakimiyetinden başka tüm otoriteleri yıkıp insanlığı, aydınlığa çıkarmak için gelmişti. O halde, Allah’ın hüküm ve sultasının dışında kimsenin, efendilik ve hakimiyet hakkı olamaz, kimse kendinde bir otorite bulamazdı.

Bütün gerçekleriyle, Hristiyanlıktan onu tanıdıkları halde, Bizanslılar bu yeni zuhur eden dini, halka tehlike diye gösterme gayretindeydiler. Çünkü onlar, dinin zalimlerin hükmüne, diktatörlerin otoritesine ve azgın yöneticilerin taşkınlıklarına karşı bir tehdit oluşturduğunu biliyorlardı.  (A.y.)

*

Günümüz Türkiye'sine gelelim..

Türkiye’de irticanın, gericiliğin, geriye dönüş özleminin tavan yaptığı bir gerçek..

Bizans usulü gericilikle, onun Hristiyanlık için yaptığının İslam için yapılması isteniyor.

Bu irticaî hareketin, gerici kalkışmanın başını tarihselci soytarılar, din bilgini geçinen modernist papaz özentileri çekiyor.

Bunların arasından, (Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi) Kur’an’ın “Allah kelamı” olamayacağını söyleyenler bile çıkıyor.

Böyle konuşuyor olmaları doğal, çünkü akıl hocaları yahudi hahamlar ile hristiyan papazlar böyle inanıyor.

Kimileri de (sadece bazı içtihadî konulardaki) "Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz" kuralını Haricî usulü “hak söz ile batılı kastetme” ameliyesine tabi tutup istismar ederek “güncelleme”den söz ediyorlar.

*

Aslında, devletluların İslam’ın hükümlerinin değişip değişmemesini, güncellenip güncellenmemesini dert etmemeleri gerekir.

Çünkü, laiklik (siyasal dinsizlik) politikasını benimsedikleri ve bu politika çerçevesinde İslam’a devlet işlerinde söz hakkı tanımadıkları için, İslam’ın hükümlerinin ne olduğu onlar açısından önem taşımıyor.

Uygulanmadığına, kaale alınmadığına, kitap sayfalarına hapsedildiğine göre, ha öyle olmuş ha böyle, senin için değişen bir şey yok.

Senin için Kur’anbir konserde seslendirilen şarkı gibi cenazelerde, mezarlıklarda, düğünlerde, nişanlarda, birtakım toplantıların açılışlarında okunacak bir şey.. 

Devletin yasaları için referans kaynağı değil.

Dolayısıyla, içindeki hükümlerin seni ilgilendiren bir yanı yok.

Fakat yerlerinde rahat durmuyor, “Müslüman olarak inancınızı da bizim laikliğimiz (ülkenin şartları) doğrultusunda güncelleyeceksiniz, güncellemelisiniz” diyorlar.

*

Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip “Şeriat yerine laiklik (siyasal dinsizlik)” tavsiyesinde bulunmuştu.

Türkiye'yi kurtarmışlar ya, Mısır ile Tunus kalmış. 

Suudi Arabistan'ın el-Arabiya kanalıyla Şubat 2017’de gerçekleştirdiği mülakatta Erdoğan, "Siz İslam ile laiklik kavramını güzel birleştirebiliyorsunuz. Bu konuda Arap dünyasına tavsiyeniz nedir?” şeklindeki soruyu şu cevabı vermişti:

Yani ben bu bağ kurmayı niye bu kadar İslam dünyası geciktirdi onu anlamakta zorlanıyorum. Biz partimizi kurduğumuz zaman laikliğin tanımını getirdik. … Bir defa kişiler laik olmaz, devlet laik olur. Laiklikte devlet, her inanç grubuna eşit mesafededir, her inanç grubunun inancını yaşamasını teminat altına alır. Bunun İslam'a ters olan bir yanı var mı? Yok. Ama bunu hala farklı yerlere çekenler var. Bize de tabii geçmiş yıllarda laikliği, ladinilik diye, dinsizlik diye anlattılar. Ama biz şu anda partimizdeki tanımına bunu koyduk, dedik ki: Laiklik devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede olmasıdır ve bu inanç gruplarının inancını güvence altına almasıdır. … Demek ki 'Onlarla istişare edin' hükmünü çok daha geniş ele almamız lazım, istişarelerimizi genişletmemiz lazım. Tabii ki düşüncelerimizi de güncellememiz gerekiyor.

Ben diyorum ki: Biz laikliği, ladinilik olarak görmüyoruz, dinsizlik olarak görmüyoruz. Kişi laik olamaz, devlet laik olur. Laik devlet de, her inanç grubunu koruma altına alır, güvence altına alır, hepsine de eşit mesafededir. Yani laik devlette her inanç grubu inancını rahatlıkla yaşayabileceği gibi, hatta ateistler de ateistliğini yaşayabilir. Bunlara karşı kalkıp da ben laik bir devletim, dolayısıyla size gereğini yaparım, vururum, asarım, keserim, böyle bir şey olamaz. ... Çünkü her inanç grubu özgürce inancını yaşadığı andan itibaren o topluma huzur geliyor. İnsanlar 'Ben bu ülkede inancımı rahatça yaşayabiliyorum, bize herhangi bir sıkıntı verilmiyor' diyor. Bu sağlandığı andan itibaren de zaten o toplumun içerisindeki halkın birbiriyle dayanışması çok daha farklı bir şekilde artıyor, gelişiyor. Tabii farklı anlayışlar da var: Bir Kara Avrupa'sındaki laiklik anlayışı var, Anglosakson ülkelerdeki laiklik anlayışı var, bunların hepsi birbirinden farklı. Ama bizim şu andaki getirdiğimiz, ülkemizdeki kurucusu olduğum partime ait laiklik anlayışı tüm bunlardan daha da farklı.

*

Erdoğan istiyorsa laikliği savunabilir. Fakat “Laiklikte İslam’a aykırı bir şey yok” dediği zaman İslam’ı tahrif etmiş olur.

Kullar (laikleşmiş “dindar” vatandaşlar; Batılılar ve Batıcılar, Kemalistler) onu alkışlayabilirler, fakat Allahu Teala’ya bunun hesabını veremez.

Bizden söylemesi..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter. (Fetih, 48/28)

Allahu Teala, İslam’ı, bütün dinlerden üstün olsun diye gönderiyor, Erdoğan’ın laik devlet anlayışına göre ise, devlet nazarında bütün dinler eşit..

Devlet de hepsine karşı eşit mesafede..

Onun nazarında Allahu Teala’ya iman ile Şeytan’a ya da öküze tapma inançları eşit derecede saygın..

Evet, Erdoğan’ın “Bütün inançlar saygındır” şeklinde lafları da olmuştu.

Ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu, emin değilim.

Dediğimiz gibi, istiyorsa laikliği savunabilir, fakat bunu İslam’ı tahrif etmeye yeltenmeden yapmalıdır.

İslam, onun, üzerinde gönlünce tepinebileceği baba mirası değildir.

*

İslam âlimlerinin laiklik kavramına nasıl baktıkları hususuna gelelim.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Bakara Suresi hakkında bilgi verirken, laikliğin “bencilliğe ve dinsizliğe doğru olumsuz bir gidiş” anlamına geldiğini, insanları haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklediğini söylemektedir:

Kur'ân âyetleri ve Peygamber'in sünnetleri bize özellikle şunu gösterir ki, Müslümanlık dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine hürmetkâr bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak altında, din işleri bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar, vicdanlarının sınırı dar ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımamayı dinin gereği bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile tanırlar. Yakın zamanlara kadar hristiyan devletlerin içinde kendilerinden başka bir millet yaşattığı görülmemiş ve bu sebeple bunlar başka dinden olan kavimlere hakim olamamıştı. Son zamanlarda bu vicdan darlığındaki politik hastalığı gören Avrupa devletleri Katoliklik ve Protestanlık kavgalarından doğan bir vicdan hürriyeti davasıyla Fransız inkılâbından sonra liberallik, laiklik ve insanlık kelimeleri altında Hıristiyanlık kelimesinden sapmaya doğru yürümüş ve o zamandan beri diğer milletler üzerinde hükümet kurmaya yol bulabilmişlerdir. Fakat bu kelimeler olumlu ve merhametli, genel bir hak vicdanı kurulmasını değil, dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidişi hedef aldığından, ilme ve sanayiye ait gelişmelerini gerçeğe bağlayacak yerde, insanlığı haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklemiş ve sonucu da İslâmiyet'in gösterdiği gerçek ve olumlu hürriyet hakları ile insanlığa temin ettiği ve yaydığı gerçek evrensel hayattan uzaklaşmak ve hayatın ızdıraplarını artırmaktan ibaret olmuştur.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Zahidül’l-Kevserî gibi “fikri hür, vicdanı hür” ulema da, laikliğin küfür olduğu fetvasını vermiş durumdadır.

Hatta Prof. Hayrettin Karaman’ın bir yazısında şu ifadeler yer alıyordu:

İslâm hukukunu geçerliliğini kaldırmak esasına dayanan Lâiklikle, halkın çoğunluğuna istinad eden Cumhuriyet; büyük çoğunluğu Müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz (bir araya gelemez, birbirini nakzeder. Zira Lâikliğin benimsenmesiyle iman birleşmiyor. Bu hüküm dinde kesindir…”

(“Saîd Nursî ve İslam devleti”, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2015)

Erdoğan’a göre ise, İslam, İslam devletini istemiyor, dinsiz (dini olmayan) devleti istiyor.

Yani İslam, devlet adamlarına, “Devlet işlerinde İslam’ın hükümlerini uygulamayın!” demiş oluyor. "Allah'ın hükümlerini uygulamayın, çok akıllısınız ya, siz kendiniz hüküm icat edin!" Bunu demiş oluyor.

Yani İslam, İslam devletine karşı.

Allah’ın akıl ve mantık denilen nimeti bir gün bu topraklara da uğrar mı ki acep?

*

Laikliği “dinler arasında siyasal tarafsızlık” olarak anlayan ve bu şekilde benimseyip savunanlara ahirette “Sen hak dinden taraf değildin” denilmez mi?!

İnsanların kafalarını kullandıkları sıralarda itiraf ettikleri gibi, “Bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla uygun..

Fenne uygun..

En hakiki mürşit olan ilme uygun..

Mantığa uygun..

Vicdana da uygun.

Daha ne istiyorsun?

Bir de akla, ilme, fenne, mantığa ve vicdana aykırı inançlar var.

Hindu’nun ineğe, öküze tapması gibi..

Satanistlerin Şeytan’a tapması gibi..

*

İmdi, aklı, mantığı ve vicdanı olan insanlar; akla, mantığa ve vicdana riayeti “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke kabul eden bir devlet, akla uygunlukla ona aykırılık, ilme riayetle ilim tanımazlık, mantığa saygı ile mantıksızlık, vicdanlılık ile vicdansızlık arasında tarafsız kalabilir mi?!

Her iki tarafa da eşit bir konumda durabilir mi?!

Duruyorsa “akılsızlık, cehalet/ilimsizlik, mantıksızlık ve vicdansızlık devleti” haline gelmiş olur mu, olmaz mı?.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...