KAMALİZM'E KARŞI KEMALİZM'İ SAVUNMAK (ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK)

 
















Türkiye'deki mücadele, zannedilenin aksine İslamcılar ile Atatürkçüler arasında yaşanmıyor.

Mücadele Kamalistler ile Kemalist(leştirilmiş)ler arasında.

Kamalistler, Atatürk döneminin (asr-ı saadetlerinin) geri gelmesini istiyorlar.

Ezan Türkçe okunsun, dinî eğitim ve öğretim yasaklansın, Said-i Nursî'nin kitaplarını okumak ve bulundurmak suç olsun, İslam Şeriati'ne sabah akşam hakaret edilebilsin, şapka giymeyenlere değilse bile şapkanın kutsallığına laf söyleyenlere dokunulsun, İskilipli Atıf Hoca zihniyetindeki insanlar idam edilmeseler bile hapsedilsin istiyorlar.

Kemalist(leştirilmiş)ler ise şöyle diyorlar: "Atatürk'ün yedikçe yiyesin gelen, bağımlılık yapan laikliği çok tatlı birşeymiş, bizi Şeriat'in perhizinden kurtarmış, bunu anladık, artık laiklikten geri dönüş yok, fakat dedemizden babamızdan gördüğümüz İslamî adet ve gelenekler de devam etsin. İsteyen örtünsün, isteyen örtünmesin, çıplaklık da saygıyı hak ediyor. İsteyen (laiklikle uğraşmamak, ülkeye Şeriat getirmek için teşkilatlanmamak, örgütlenmemek, İslam'da güncellemeye razı olmak, TSE damgalı yerli-milli olmak şartıyla) İslamcı olabilsin. İsteyen de dinsiz imansız, ateist, Şeriat düşmanı olsun. Şeytan'a tapan da Şeytan'a tapsın, devlet bunu da güvence altına alsın."

Kavga gürültü bu iki kesim arasında.

Kamalistler İslam'a tümden karşıyken, Kemalist(leştirilmiş)ler İslam'ın "otantik"liğinden rahatsızlar. "Bir kısmını değiştirelim, zamana (modern çağa) ve zemine (Atatürk Türkiyesi'ne) uyduralım" havasında güncelleme türküsü çığırıyorlar.

*

İslam’ı güncelleme meraklıları neden düzen/rejim söz konusu olduğunda hallerinden memnunlar?

Dinde reform olsun, çağa (çağdaş heva ve hevese, çağdaş arzulara) uydurulsun; fakat rejimde reform olmasa da olur! Bu havadalar.

Allahu Teala’nın Kur’an’da yer alan hükümlerinin "Tarihseldir (Son kullanma tarihi geçmiştir)" etiketiyle bir tarafa atılmasını isteyebiliyorlar, kendilerine göre bir son kullanma tarihi belirleyebiliyorlar, fakat Atatürk gibi putlaştırılan şahısların koydukları kuralların "tarih üstülüğü"ne bir itirazları yok.

“Atatürk ilke ve inkılaplarıymış… Yemişim sizin ilkenizi de inkılabınızı da” diyen bir güncellemeci ya da reformiste hiç rastladınız mı?!

Bunların Atatürk’ü, Atatürkçülüğü, laikliği sorguladığını hiç gördünüz mü?!

*

Bir anayasaya “ebediyen değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler yazmak, kendini haşa tanrı kabul etmektir.

Sen kimsin ki gelecek kuşakların kaderine bile hükmetmeye çalışıyorsun? Tanrı mısın?!

Gelecek kuşakların iradesini hiçe sayarak onlar hakkında kendi iradenle nasıl böyle karar alabiliyorsun?

Şunu desen anlarız: "Allahu Teala'nın iradesi, emirleri söz konusu olduğunda bizim de, bizden sonra geleceklerin de iradesinin hükmü yoktur. Bize göre Allahu Teala'nın emirleri 'değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez' niteliktedir. Bunu kendiliğimizden söylemiyoruz."

Böyle demiyorsun, "Biz temel esaslar konusunda böyle irade ettik, ne Allah'ın iradesinin ne de bizden önceki kuşakların iradesinin bizim için bağlayıcılığı var! Fakat bizden sonra gelecek olanların iradesinin de (aklının da) hükmü yoktur, biz ne diyorsak o. Gelecek kuşaklar ancak ayrıntı kabilinden meselelerde kendi akıllarını kullanarak hüküm verebilirler" diyerek tanrılık taslıyorsun.

Sonra da utanmadan demokrasiden, “fikri hür, vicdanı hür” olmaktan, akıldan bilimden, ilerlemeden gelişmeden, millet iradesinden, milletin hakimiyetinden bahsediyorsun.

Peki buna karşı tarihselci soytarılardan bir inilti, bir fısıltı, bir vızıltı olsun duyuluyor mu?!

*

Bu tarihselci soytarılar “Ne demek değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez dayatması! .. Böyle saçmalık olur mu!.. Bunların doğruluğu tartışılır, doğru bile olsalar tarihseldir, tarihte kalmıştır, eskimiştir, değil geleceğe, bugüne bile hitap etmemektedir. Bu köhne anlayışa karşıyız” diye niye aslanlar gibi kükremiyorlar?

Niye Atatürkçülerin karşısında narkoz yemiş gibi baygınlar?

Niye Kamalistlerin önünde süt dökmüş kedi gibi süküm püklümler?

Bunlar neye inanıyorlar?.. Allahu Teala’nın gelecek zamanları bilemeyeceğine, dolayısıyla Kıyamet’e kadar geçerliliği olan hükümler koyamayacağına, fakat Atatürk'ün laik mirasçısı ya da "halife"lerinin geleceği de bilebileceğine, ve buna göre “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler koyabileceklerine mi?!

Bunlara göre, laik efendileri yanılmaz, Allahu Teala ise yanılabilir mi?

Neye inanıyor bu tarihselci soytarılar?

Kime tapıyorlar?

*

Bu soytarılar, mesela şu heryerde milletin karşısına çıkan Atatürkçü yemin konusunda niye hiç konuşmuyorlar?

Bir defa, bir insan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeden bazı vatandaşlık haklarından yararlanamıyorsa, orada insanlar “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” değil demektir.

Orada fikir ve inanç hürriyeti bulunmuyor demektir.

Faklı düşüncelerin önü kapatılıyor, insanlara belirli düşünceler dayatılıyor demektir.

İnsan aklına bir dogmalar dizisi ile sınır çiziliyor demektir.

Bu durumda insanları akla ve ilme değil, belirli bir şahsı putlaştırmaya çağırıyorsunuzdur.

*

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyorsanız, insanlardan ilme riayet hususunda yemin etmelerini beklemeniz makul karşılanabilir de, belirli bir şahsı adeta “yanılmaz tanrı” yaparak herkesi onun ilke ve devrimlerine bağlı kalmaya zorlamanız insan onuruna, insan aklına, insanlık şeref ve haysiyetine savaş açmaktır.

Ve maalesef bu ülkede bu yapılmıştır, yapılmaktadır.

Ve tarihselci soytarılardan buna karşı inilti kabilinden olsun bir itiraz sesi çıkmamaktadır.

Oysa, azmanlaşmış egolarına bakılırsa onlardan aslan gibi kükremeleri beklenir.

*

Diyelim ki şimdi burası bir İslam devleti, Şeriat’le yönetiliyoruz, ve vatandaşlara şu deniliyor: 

“Başka dinden olmakta serbestsin, fakat devlet memuru, milletvekili, cumhurbaşkanı vs. olabilmen için önce şu yemini edeceksin: ‘Allahu Teala’nın Kur’an’da bildirilen ilkelerine ve Hz. Muhammed s.a.s.’in gerçekleştirdiği inkılaplara bağlı kalacağıma…’ Böyle yemin etmezsen resmî görev alamazsın.”

Adam böyle bir yemin ettiğinde zaten artık müslüman olmuş demektir.

Müslümanca yaşayacak demektir.

Böyle bir durumda o adama (zaten müslüman değilse) din ve vicdan hürriyeti tanımamış olursunuz.

İşte, ülkemizdeki laik Kemalist yönetim, bu şekilde, Müslümanlara (müslümanlığını önemseyen müslümanlara) din ve vicdan hürriyeti tanımamaktadır.

Türkiye’deki illüzyonist rejim, millet iradesi masalı etrafında oynanan bir tiyatrodan ibarettir.

İslam böylesi illüzyonlara başvurmaz, dürüst hareket eder. Sahte özgürlük ve eşitlik iddiasında bulunmaz. Açık, dürüst ve şeffaftır.

*

Türkiye’deki rejim esas itibariyle bir tür teokrasidir.

Çünkü İslam’daki Allahu Teala’ya ait tanrısal konum, bu rejimde Atatürk’e verilmiştir.

Atatürk, yani Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Selanikli Mustafa, bir tür yanılmaz, kendisine itiraz edilemez tanrı yapılmıştır.

Durum bundan ibarettir.

Daha korkunç olan ise, herkes tarafından bilinen bu gerçeğin yok denecek kadar az kişi tarafından dile getirilmesi ve sorgulanması, “Tarzan görüntülü kralın ancak üstün zekâlı seçkinlerin görebildiği muhteşem elbisesine övgü” tiyatrosunda figüranlık yapmaya kiminin çıkarı gereği, kimisinin de korku belasına razı olmasıdır.

*

Eğer bir yemin edilecekse, bu, ancak her inanç sahibinin kabul edebileceği şekilde genel nitelikte olmalıdır.

Mesela, ilme, hakka, hukuka, gerçeğe bağlı kalmak gibi..

Yemin, demokrasiye vs. bağlı kalmaya da olamaz. Çünkü çoğunluktan yana değil, haktan yana olmak önemlidir.

Namus, şeref vs. üzerine yemin etmek de İslam’a göre caiz olmadığı gibi, fiilen de bir anlam ifade etmez.

Adam zaten namus diye bir değere inanmıyorsa, mesela “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, aç kalmaya mahkumdurlar. Din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz” diyorsa, onun namus üzerine yaptığı yeminin ne kıymeti vardır?!


BİZANS İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BENZERLİKLERİ

 



En büyük benzerlik, aynı topraklar üzerinde hüküm sürüyor olmaları.

Bunun yol açtığı başka pekçok benzerlik mevcut: Mesela ikisinin de bir Ayasofya gündeminin olması gibi.

Ama benzerlik sadece böylesi konularla sınırlı değil gibi görünüyor. 

Yakından bakarsak belki başka benzerlikler de bulabiliriz.

*

Said Ramazan el-Bûti, Peygamber Efendimiz s.a.s. dönemindeki Bizans için şöyle diyor: 

Bizanslılara gelince, onlar Hristiyanlığa gerçekten inanarak tutunmuş değillerdi. Onu, sadece bölge halklarını sömürmek için bir vesile olarak kullanıyorlardı.

 (Fıkhu’s-Siyre, çev.  A. Nar ve O. Aktepe, İstanbul: Milli Gazete, s. 444)

Halkı gaza getirip kullanmak, “Şehit olup cennete gideceksiniz” diyerek cepheye sürmek için Hristiyanlık inancını istismar ediyorlardı..

Din istismarını devletleştirmişler, kamulaştırmışlar, devletin tekeline vermişlerdi.

Bunu yapmak için de Hristiyanlığı ha babam de babam sürekli güncelliyorlardı.

el-Bûtî’nin ifadesiyle, yaptıkları şuydu:

Hristiyan inancıyla istedikleri gibi oynuyor, değişiklik yapıp yeni şeyler ekliyorlardı. Böylece onun esas ve saf akidesini kendi putperest görüşleriyle karıştırıp, Hak ile batıl içiçe bir garabet oluşturmuşlardı. (A.y.)

*

İslam, işte bu "hak ile batılı barıştırıp buluşturma" güncellemesine dur dedi.

el-Bûtî’den dinleyelim:

İslam ise bütün Resul ve Nebilerin diliyle tebliği tekrarlanan ve o güne ulaşan değişmez hakikatin dini olarak artık Allah’ın sultasından ve hakimiyetinden başka tüm otoriteleri yıkıp insanlığı, aydınlığa çıkarmak için gelmişti. O halde, Allah’ın hüküm ve sultasının dışında kimsenin, efendilik ve hakimiyet hakkı olamaz, kimse kendinde bir otorite bulamazdı.

Bütün gerçekleriyle, Hristiyanlıktan onu tanıdıkları halde, Bizanslılar bu yeni zuhur eden dini, halka tehlike diye gösterme gayretindeydiler. Çünkü onlar, dinin zalimlerin hükmüne, diktatörlerin otoritesine ve azgın yöneticilerin taşkınlıklarına karşı bir tehdit oluşturduğunu biliyorlardı.  (A.y.)

*

Günümüz Türkiye'sine gelelim..

Türkiye’de irticanın, gericiliğin, geriye dönüş özleminin tavan yaptığı bir gerçek..

Bizans usulü gericilikle, onun Hristiyanlık için yaptığının İslam için yapılması isteniyor.

Bu irticaî hareketin, gerici kalkışmanın başını tarihselci soytarılar, din bilgini geçinen modernist papaz özentileri çekiyor.

Bunların arasından, (Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi) Kur’an’ın “Allah kelamı” olamayacağını söyleyenler bile çıkıyor.

Böyle konuşuyor olmaları doğal, çünkü akıl hocaları yahudi hahamlar ile hristiyan papazlar böyle inanıyor.

Kimileri de (sadece bazı içtihadî konulardaki) "Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz" kuralını Haricî usulü “hak söz ile batılı kastetme” ameliyesine tabi tutup istismar ederek “güncelleme”den söz ediyorlar.

*

Aslında, devletluların İslam’ın hükümlerinin değişip değişmemesini, güncellenip güncellenmemesini dert etmemeleri gerekir.

Çünkü, laiklik (siyasal dinsizlik) politikasını benimsedikleri ve bu politika çerçevesinde İslam’a devlet işlerinde söz hakkı tanımadıkları için, İslam’ın hükümlerinin ne olduğu onlar açısından önem taşımıyor.

Uygulanmadığına, kaale alınmadığına, kitap sayfalarına hapsedildiğine göre, ha öyle olmuş ha böyle, senin için değişen bir şey yok.

Senin için Kur’anbir konserde seslendirilen şarkı gibi cenazelerde, mezarlıklarda, düğünlerde, nişanlarda, birtakım toplantıların açılışlarında okunacak bir şey.. 

Devletin yasaları için referans kaynağı değil.

Dolayısıyla, içindeki hükümlerin seni ilgilendiren bir yanı yok.

Fakat yerlerinde rahat durmuyor, “Müslüman olarak inancınızı da bizim laikliğimiz (ülkenin şartları) doğrultusunda güncelleyeceksiniz, güncellemelisiniz” diyorlar.

*

Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip “Şeriat yerine laiklik (siyasal dinsizlik)” tavsiyesinde bulunmuştu.

Türkiye'yi kurtarmışlar ya, Mısır ile Tunus kalmış. 

Suudi Arabistan'ın el-Arabiya kanalıyla Şubat 2017’de gerçekleştirdiği mülakatta Erdoğan, "Siz İslam ile laiklik kavramını güzel birleştirebiliyorsunuz. Bu konuda Arap dünyasına tavsiyeniz nedir?” şeklindeki soruyu şu cevabı vermişti:

Yani ben bu bağ kurmayı niye bu kadar İslam dünyası geciktirdi onu anlamakta zorlanıyorum. Biz partimizi kurduğumuz zaman laikliğin tanımını getirdik. … Bir defa kişiler laik olmaz, devlet laik olur. Laiklikte devlet, her inanç grubuna eşit mesafededir, her inanç grubunun inancını yaşamasını teminat altına alır. Bunun İslam'a ters olan bir yanı var mı? Yok. Ama bunu hala farklı yerlere çekenler var. Bize de tabii geçmiş yıllarda laikliği, ladinilik diye, dinsizlik diye anlattılar. Ama biz şu anda partimizdeki tanımına bunu koyduk, dedik ki: Laiklik devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede olmasıdır ve bu inanç gruplarının inancını güvence altına almasıdır. … Demek ki 'Onlarla istişare edin' hükmünü çok daha geniş ele almamız lazım, istişarelerimizi genişletmemiz lazım. Tabii ki düşüncelerimizi de güncellememiz gerekiyor.

Ben diyorum ki: Biz laikliği, ladinilik olarak görmüyoruz, dinsizlik olarak görmüyoruz. Kişi laik olamaz, devlet laik olur. Laik devlet de, her inanç grubunu koruma altına alır, güvence altına alır, hepsine de eşit mesafededir. Yani laik devlette her inanç grubu inancını rahatlıkla yaşayabileceği gibi, hatta ateistler de ateistliğini yaşayabilir. Bunlara karşı kalkıp da ben laik bir devletim, dolayısıyla size gereğini yaparım, vururum, asarım, keserim, böyle bir şey olamaz. ... Çünkü her inanç grubu özgürce inancını yaşadığı andan itibaren o topluma huzur geliyor. İnsanlar 'Ben bu ülkede inancımı rahatça yaşayabiliyorum, bize herhangi bir sıkıntı verilmiyor' diyor. Bu sağlandığı andan itibaren de zaten o toplumun içerisindeki halkın birbiriyle dayanışması çok daha farklı bir şekilde artıyor, gelişiyor. Tabii farklı anlayışlar da var: Bir Kara Avrupa'sındaki laiklik anlayışı var, Anglosakson ülkelerdeki laiklik anlayışı var, bunların hepsi birbirinden farklı. Ama bizim şu andaki getirdiğimiz, ülkemizdeki kurucusu olduğum partime ait laiklik anlayışı tüm bunlardan daha da farklı.

*

Erdoğan istiyorsa laikliği savunabilir. Fakat “Laiklikte İslam’a aykırı bir şey yok” dediği zaman İslam’ı tahrif etmiş olur.

Kullar (laikleşmiş “dindar” vatandaşlar; Batılılar ve Batıcılar, Kemalistler) onu alkışlayabilirler, fakat Allahu Teala’ya bunun hesabını veremez.

Bizden söylemesi..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter. (Fetih, 48/28)

Allahu Teala, İslam’ı, bütün dinlerden üstün olsun diye gönderiyor, Erdoğan’ın laik devlet anlayışına göre ise, devlet nazarında bütün dinler eşit..

Devlet de hepsine karşı eşit mesafede..

Onun nazarında Allahu Teala’ya iman ile Şeytan’a ya da öküze tapma inançları eşit derecede saygın..

Evet, Erdoğan’ın “Bütün inançlar saygındır” şeklinde lafları da olmuştu.

Ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu, emin değilim.

Dediğimiz gibi, istiyorsa laikliği savunabilir, fakat bunu İslam’ı tahrif etmeye yeltenmeden yapmalıdır.

İslam, onun, üzerinde gönlünce tepinebileceği baba mirası değildir.

*

İslam âlimlerinin laiklik kavramına nasıl baktıkları hususuna gelelim.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Bakara Suresi hakkında bilgi verirken, laikliğin “bencilliğe ve dinsizliğe doğru olumsuz bir gidiş” anlamına geldiğini, insanları haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklediğini söylemektedir:

Kur'ân âyetleri ve Peygamber'in sünnetleri bize özellikle şunu gösterir ki, Müslümanlık dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine hürmetkâr bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak altında, din işleri bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar, vicdanlarının sınırı dar ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımamayı dinin gereği bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile tanırlar. Yakın zamanlara kadar hristiyan devletlerin içinde kendilerinden başka bir millet yaşattığı görülmemiş ve bu sebeple bunlar başka dinden olan kavimlere hakim olamamıştı. Son zamanlarda bu vicdan darlığındaki politik hastalığı gören Avrupa devletleri Katoliklik ve Protestanlık kavgalarından doğan bir vicdan hürriyeti davasıyla Fransız inkılâbından sonra liberallik, laiklik ve insanlık kelimeleri altında Hıristiyanlık kelimesinden sapmaya doğru yürümüş ve o zamandan beri diğer milletler üzerinde hükümet kurmaya yol bulabilmişlerdir. Fakat bu kelimeler olumlu ve merhametli, genel bir hak vicdanı kurulmasını değil, dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidişi hedef aldığından, ilme ve sanayiye ait gelişmelerini gerçeğe bağlayacak yerde, insanlığı haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklemiş ve sonucu da İslâmiyet'in gösterdiği gerçek ve olumlu hürriyet hakları ile insanlığa temin ettiği ve yaydığı gerçek evrensel hayattan uzaklaşmak ve hayatın ızdıraplarını artırmaktan ibaret olmuştur.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Zahidül’l-Kevserî gibi “fikri hür, vicdanı hür” ulema da, laikliğin küfür olduğu fetvasını vermiş durumdadır.

Hatta Prof. Hayrettin Karaman’ın bir yazısında şu ifadeler yer alıyordu:

İslâm hukukunu geçerliliğini kaldırmak esasına dayanan Lâiklikle, halkın çoğunluğuna istinad eden Cumhuriyet; büyük çoğunluğu Müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz (bir araya gelemez, birbirini nakzeder. Zira Lâikliğin benimsenmesiyle iman birleşmiyor. Bu hüküm dinde kesindir…”

(“Saîd Nursî ve İslam devleti”, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2015)

Erdoğan’a göre ise, İslam, İslam devletini istemiyor, dinsiz (dini olmayan) devleti istiyor.

Yani İslam, devlet adamlarına, “Devlet işlerinde İslam’ın hükümlerini uygulamayın!” demiş oluyor. "Allah'ın hükümlerini uygulamayın, çok akıllısınız ya, siz kendiniz hüküm icat edin!" Bunu demiş oluyor.

Yani İslam, İslam devletine karşı.

Allah’ın akıl ve mantık denilen nimeti bir gün bu topraklara da uğrar mı ki acep?

*

Laikliği “dinler arasında siyasal tarafsızlık” olarak anlayan ve bu şekilde benimseyip savunanlara ahirette “Sen hak dinden taraf değildin” denilmez mi?!

İnsanların kafalarını kullandıkları sıralarda itiraf ettikleri gibi, “Bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla uygun..

Fenne uygun..

En hakiki mürşit olan ilme uygun..

Mantığa uygun..

Vicdana da uygun.

Daha ne istiyorsun?

Bir de akla, ilme, fenne, mantığa ve vicdana aykırı inançlar var.

Hindu’nun ineğe, öküze tapması gibi..

Satanistlerin Şeytan’a tapması gibi..

*

İmdi, aklı, mantığı ve vicdanı olan insanlar; akla, mantığa ve vicdana riayeti “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke kabul eden bir devlet, akla uygunlukla ona aykırılık, ilme riayetle ilim tanımazlık, mantığa saygı ile mantıksızlık, vicdanlılık ile vicdansızlık arasında tarafsız kalabilir mi?!

Her iki tarafa da eşit bir konumda durabilir mi?!

Duruyorsa “akılsızlık, cehalet/ilimsizlik, mantıksızlık ve vicdansızlık devleti” haline gelmiş olur mu, olmaz mı?.


E-KİTAP: HALİFELİKTE EHLİYET VE LİYAKAT (ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI)

 

https://www.academia.edu/93946845/Halifelikte_Ehliyet_ve_Liyakat_Erbakan_Co%C5%9Fan_%C4%B0htilaf%C4%B1_

 

HALİFELİKTE

EHLİYET VE LİYAKAT

(ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI)

 

Dr. Seyfi SAY

  

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: ERBAKAN İLE ESAD COŞAN HOCA’NIN BİAT KAVGASI: BİR YANLIŞ DİĞER YANLIŞA KARŞI

BAŞLARKEN 5

LAİKLEŞME 9

HAKKI KİŞİLERLE BİLMEK 13                

USÛLSÜZ İCTİHAD 18

HİLAFET OLSAYDI TAC İLE HIRKA… 21

“SEN KENDİNİ BİLMEZSİN…” 25

LAİK YELDEĞİRMENLERİYLE SAVAŞMAK 29

TEVAZU VE KİBİR 32

EMEVÎLER VE ŞİA 37

EZBER ÖNYARGILAR 42

“ESAD COŞAN’IN ÖĞRETİSİ” 47

“KİŞİ NOKSANINI BİLMEK GİBİ İRFAN OLMAZ!” 52

 BİLMİYOR OLDUĞUNU BİLMEMEK 57

YANLIŞTA İNADIN ADINI VEFA KOYMAK 66

SÖZLERİN GÜZELDİ, FAKAT… 74

HAVF VE RECA 81

 “BİR HOCAEFENDİNİN ŞAHSİYETİ” 87

“SAPITMIŞLAR” 91

“O BENİM AKRABAM DEĞİLDİR” 104

ZAMAMIN ZAMANSIZ İMAMLARI 110

DÖNEKLİĞİN ALTIN ÇAĞI 116

MANEVÎ SAVRULUŞ 122

İLİMSİZ FETVA 129

SEN-BEN KAVGASI 137

YAZILMASA DA OLURDU DENİLEBİLSEYDİ… 143

 

İKİNCİ BÖLÜM: SORA SORGULAYA

SORULARLA HİLAFET, BİAT VE İNTİSAB 147

BİR PARTİ VE ACİZ ŞAHSIM 229

ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI VE SİYASAL İSLAM 260

ESAD COŞAN 24 SENE ÖNCE UYARMIŞ! 272

ÖNSÖZ MAKAMINDA SONSÖZ 315

*

ÖNSÖZ MAKAMINDA SONSÖZ

 

Belirli konularda birilerininkinden farklı kanaatleriniz varsa ve bunun gerekçelerini ayrıntılı biçimde açıklamıyorsanız, gerçekte ne düşündüğünüzü bilmeyen o insanların suskunluğunuzu kendi haklılıklarının ve sizin haksızlığınızın bir işareti gibi algılamaları mümkündür.

Ayrıca bu, onlara verilmiş dolaylı bir onay anlamına da gelebilir. Çünkü çoğu zaman sükut ikrar anlamı taşır.

Burada yanlışlığına işaret ettiğim düşüncelerin yaygın biçimde savunulduğunu, üstelik farklı düşünenler hakkında suçlamalar yapıldığını biliyorum. Evime kadar gelip, hatalı, yanlış ve mesnetsiz görüşleri savunarak beni ‘irşad’ etmeye çalışanların bile çıktığını söylersem mesele herhalde anlaşılmış olur.

Asıl ilginç olan, bu yanlış fikirleri savunanların, çok doğru şeyleri savunduklarına yürekten inanmaları, bu inançlarına bağlı olarak, bazen nobran ve incitici bir üslup kullanabilmeleridir.

Bu durumda, cevap vermek, birilerine savundukları görüşlerin birçoğunun aslında savunulamaz mahiyette olduğunu göstermek bir görev haline gelmiş demektir.

*

Parti kurup açıkça laik bir anlayışı savunanlarla işim olamaz. Olmasından Allahu Teala’ya sığınırım.

Kendi gruplarından olmayı müslüman olma ile özdeşleştiren, “cemaat” kavramına bu tür bir anlam yükleyenlerle işim olamaz.

Tarikatta intisab ya da biat (bey’at), “takvaya yönelme” konulu bir sözleşmeyken ve talebenin hocasına (müridin mürşide) itaat borcu bu ahdin/sözleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkarken, sözleşmeyi (ya da ahdini) geçersiz sayan, “yeniden yorum” üretip, etrafındaki insanların kendisine itaat borcunun (hiçbir sözleşme konusu olmaksızın) kerameti kendinden menkul “doğal liderlik”ten kaynaklandığını söyleyen, böylece o insanları “doğal uydu” sayanlarla işim olamaz.

Yabancı bir büyükelçiye karşı kibarlık sergileyip müslümanları hor ve hakir görenlerle işim olamaz.

Ecnebiler karşısında ahlâk edebiyatı vs. yapıp Şeriat’in küçümsendiği izlenimi veren ifadeler kullananlarla işim olamaz.

*

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan hoca, 26 Mayıs 1990 tarihli konuşmasında şöyle diyordu:

“… Alay mevzuu yapılmış Milli Gazete'de: ‘Şimdi bir de İslâm Şûrâsı meselesi çıktı. Eğitim şûrâsının arkasından, spor şûrâsının arkasından, bir de şimdi İslâm Şûrâsı modası çıktı’ demişler. Hayır!.. Bu moda, peygamber Efendimiz zamanının modası!.. Kur'an-ı Kerim'in modası!.. Böyle dini gerçeklerle alay edilmez, oyuncak olmaz!.. Bu adamlar sapıtmış, şaşırmış, dostunu düşmanını ayırt edemeyecek hale gelmiş. Böyle saçma şey olmaz, muhterem kardeşlerim!.. Kur'an-ı Kerim hakikatleriyle alay edilmez!.. Benim böyle kimseyle, dostlukla, arkadaşlıkla, ihvanlıkla ilişkim yok!.. Böyle bir yolla, böyle bir teşkilatla benim ilişkim olamaz! Böyle bir kafayla benim ilişkim olamaz!..” (http://esadcosan.awardspace.com/arsiv/fetih/g900526.htm)

Aynı şekilde, partilerinin internet sitesinde “dinî değerlere önem verip vermemekten daha önemli konum belirleyicileri” bulunduğundan söz edip, bu daha önemli konum belirleyicileri olarak solcuların bayraklaştırdığı “bağımsızlık” ile “sağduyu” kavramlarını gösterenlerle benim ilişkim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım..

Bir müslüman için dinî (yani İslâmî) değerlere önem verip vermemekten daha önemli konum belirleyicileri olamayacağını bile bile aksini söyleyenlerle benim işim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım.

Dinî değerler Allah c.c. ve Rasulü’nün s.a.s. belirlediği değerlerken, bunlardan daha önemli konum belirleyicileri bulunduğundan söz etme haddini bilmezliğini ve edeb yoksunluğunu sergileyenlerle benim işim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım.

*

Burada yazdıklarımın özeti veya özü anlamına gelecek kimi uyarı ve ikazları geçmişte, kilit konumda olduğunu düşündüğüm kişilere değişik vesileler ve farklı yollarla ulaştırdım ve hataların düzeltilmesini sabırla bekledim.

Uyarılarımız genellikle “dikkate alınmadı”, bunu bizzat ifade ettiler.

O nedenle, bu tür yanlışların doğrusunun bir şekilde umuma duyurulması zorunlu bir emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi haline geldi.

*

Bazen insan, farkında olmadan yanlış sözler sarfedebilir veya bilmeden yanlış kanaatlere sahip olabilir; fakat o insana sözlerinin yanlış olduğu gösterildiği zaman yine de savunmaya devam ediyor veya savunamadığı halde yanlıştan bile bile dönmüyorsa, artık onunkisi basit bir bilgisizlik meselesi olmaktan çıkar, kötü niyetli taassub haline gelir.

Bu değerlendirmelerimi yanlış bulan, aksini düşünen, savundukları fikirlerin gerçekten doğru olduğuna inananlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Doğru düşünceler tenkitten zarar görmez, tam aksine onlar vesilesiyle daha güçlü ve ayrıntılı biçimde ifade edilme imkânı bulurlar.

Görüşlerimin yanlış olduğunu düşünenler, bunu kendi doğrularının ve doğruluklarının açıklanması için bir fırsat olarak kullanabilirler.

Olgun” insanlar ve “geliştirilmiş vicdan” sahiplerine gelince, onlar, olgunluk ve vicdanlılık gereği haklı eleştirilerden rahatsız olmadıklarını ortaya koyar, onlardan yararlanır ve hatalarını itiraf etmekten çekinmezler.

Hatalarından dönerler.

*

Burada ayrıca şu hususu da belirtmekte fayda var: Her ne kadar merhum Es’ad Coşan hocaefendinin biat ve intisab konusundaki görüşlerini ve bazı ifadelerini tenkit etmişsem de, onun bu hataları kasten yapmadığını düşünüyorum.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Yine peygamberlerin bile, her ne kadar hatalı içtihatta bile sevap varsa da, içtihatlarında yani kanaatlerinde hataya düşebildikleri (ve Allahu Teala tarafından bu içtihadî hataların düzeltildiği) bilinmektedir.

Es’ad Coşan hocanın bazı görüşlerini tenkit etmemizin nedenlerinden biri, o hatalı değerlendirmelerin daha büyük hatalı yaklaşımlar için delil gibi kullanılmaya çalışılıyor olduğunu görmemizdir. Yoksa merhum Es’ad Coşan hoca benim de kendisinden istifade ve istifaze ettiğim değerli bir zattı, ben de onun talebelerinden biriyim. Elbette bir Gümüşhanevî, Ali Haydar Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca çapında âlim değildi, fakat cahil de değildi, ilim ehliydi.

Ayrıca onun bütün bir hayatı, eserleri ve konuşmaları dikkate alındığında, gerçekten İslamî duyarlılık sahibi bir zat olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

Abiddi, mücahiddi, azimli ve gayretliydi, ufku genişti, himmeti yüceydi, bir duruşu olan şahsiyetli bir kanaat önderiydi. 

Hayatının son döneminde, 28 Şubat Süreci sırasında her türlü riski göze alarak ve bedel ödeyerek verdiği örnek ve öncü mücadele de, onun dinî hassasiyet, hamiyyet ve salâbetinin boyutlarını göstermektedir.

O muhataralı, sonunun nereye varacağı bilinmeyen kritik dönemde Türkiye semasının parlayan tek yıldızıydı.

Kadri ve kıymeti bilinmeyen, kendi göğünden sürgün edilen bir yıldız.

Tehditlerin havada uçuştuğu, “Gerekirse silah bile kullanırız” şeklindeki tanklı manşetlerin herkesi dehşete düşürdüğü, korkudan felç ettiği bir sırada sinmeyen, susup pırsmayan, nemelazımcılık ve çıkar hesapları yapmadan sesini yükselten, gür bir seda ile karşı koyup bedel ödemeye razı olan tek cemaat lideriydi.

*

Ancak bütün bunlar, onun yanılmış olduğunu anladığımız bir konuda hakkı söylemekten geri kalmamızı gerektirmez. 

Burada işaret ettiğimiz hatalar (özü itibariyle) itikadî bir nitelik taşımadığı için merhum Hocaefendi’nin değerini düşürmezse de, daha büyük başka hatalar için bir dayanak noktası olarak kullanılması nedeniyle tenkid edilmeyi hak etmektedirler. (Ancak tartışmanın seyri, Esad Efendi'den yukarıda yaptığımız alıntının gösterdiği gibi, iki tarafın birbirine itikadî nitelikte suçlamalar yöneltmesinin önünü açmıştı.)

Unutulmamalıdır ki, İkinci Akabe Biati’nde şu ifade de yer alıyordu: “Hiç kimsenin kınamasından korkmadan Allah için nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğimize dair biât ediyoruz.”

Bir kez daha belirtelim ki, ifadelerimiz hatalıysa, “hak” değilse, delilleriyle açıklanması durumunda düzeltmeye her zaman hazırız.

*

Ele aldığımız konuları çok daha kısa ve öz şekilde anlatmak yerine ayrıntılı biçimde tartışmamızın nedeni, muhataplarımızın yapacakları “Okyanustan bir bardak su alıp bütünü için genelleme yapmak doğru değildir” gibi basmakalıp ve mantıksız itirazların (Ki daha önce yaşadık) önüne geçmektir.

Bazılarının buradaki açıklamalarımızı, gruplarına mensup olan insanların “gönüllerinin bulandırılması, kafalarının karıştırılması” olarak değerlendirdiklerini biliyoruz. Onların, asıl burada yanlışlığına işaret ettiğimiz düşüncelerle insanların sadece gönüllerinin değil, zihniyet ve kafalarının bulanmış olacağını görmeleri gerekiyor.

*

Savunduğumuz görüşlerin doğruluğundan şüphemiz bulunmamakla birlikte, ilmî delillere dayalı haklı itirazlarda bulunulması durumunda gerekli düzeltmeler Allah’ın izniyle mutlaka yapılacaktır.

Haklı eleştirileri dikkate almamak gibi bir kibir, inatçılık, hakkı küçümseme, eleştiriye kapalılık ve bağnazlıktan Allahu Teala’ya sığınırım.

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan hocaya bağlılık edebiyatı yapanlara, onun (yukarıda alıntı yaptığımız konuşmasında geçen) şu sözlerini de hatırlatmak gerekiyor:

“Bir şeyin yanlış olduğunu bile bile susmak olur mu?.. Bir yanlışlığın icra edildiğini göre göre susmak olur mu?.. ‘Hakkın söylenmesi gerektiği yerde susan kimse, şeytan-ı ahrastır!’ diyor Peygamber Efendimiz. Şeytandır diyor. Susmak olur mu?.. Onun çevresinde hoca yok mu?.. Avrupa'da hoca yok mu?.. Camilerde hoca yok mu?.. Niye söylemiyorlar?.. Tek başıma kalabilirim, hiç kimse bana destek olmayabilir; ama ben, yanlış gördüğüm bir şeyi söylerim…. Sen benim kitabımda İslam'a aykırı ne gördün?.. Hangi kardeşim ne gördüyse söylesin, çıkartalım. Kitap çıkartmayayım, bundan sonra konuşmayayım, hatam varsa susayım...”


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."