LAİK DÜZENCİLİĞİN KANA SUSAMIŞ VAMPİRLİĞİ

 


Mayıs 2016’da CHP Grup Başkanvekili Engin Altay “Laikliği korumak için kan da dökülür” diye konuşmuştu.

“Ne dediğimi bilerek konuşuyorum” demeyi de ihmal etmemişti.

Laiklik yabancı bir kelime, Türkçesi “siyasal dinsizlik” oluyor.

Siyasal dinsizliği (siyasal sıfatını bırakırsak yalın dinsizliği) korumak için kan da dökerlermiş.

Hayır, bunu kendi evinde çocuklarıyla sohbet ederken söylemiş değildi.

CNN TÜRK canlı yayınında söylemişti..

Odatv gibi mecralar da bunu haber yapmışlardı.  

“Skandal!.. İç savaş çağrısı..” filan diyerek değil..

“Dökeriz haaa!” kıvamında.

*

İslam’ı korumak için, değil kan dökmek, sesinizi yükseltmeniz bile suç olabilir.

“İrtica azdı, gercilik tehlikesi büyüdü, laiklik tehlikede” denilebilir.

Ama laiklik için kan dökmek serbest..

Laiklik için kan dökeriz diye konuşmak da serbest..

Adamlar bu öldürme, kan dökme işini sevdiler.

Geçmişte bunu açıkça yapıyorlardı, sonraları ise işi trafik kazaları, zehirlemeler vs. ile örtülü yapmaya başladılar.

Böylesi daha sorunsuz ve keyifli oluyordu zahir.

*

Evet, böylesi adamlarla aynı ülkede yaşıyoruz.

Üstelik onların kan dökücü, kana susamış laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hükmü altında.

Ancak Türkiye, 1927’ye kadar, Anayasasına göre bir İslam devletiydi..

O yıl dinsiz (siyasal dinsiz) hale geldi, fakat açıkça “Dinsiz imansızım” demedi.

Resmen laik (siyasal dinsiz) olması 1937 yılına kaldı.

O yıllarda devletin İslamîliğini korumak için de kan dökülür müydü?

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) için kan da dökerlermiş.

Ne dediğini bilerek konuşuyormuş.

Zihniyet, kafa, işte bu!

Laikliği (siyasal dinsizliği) kan dökerek getirdiler, kan dökerek de koruyacaklarmış.

Hani ülkede laikliğin kaldırılması yönünde ciddi bir teşebbüs olsa, hadi neyse!

CHP’linin böyle konuştuğu yıl TBMM Başkanı İsmail Kahraman bile, tepki çeken konuşmasında laikliğin kendisine karşı çıkmamış, kavramın tanımlanmamış olmasından yakınmıştı.

Bunu bile hazmedememiş, Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli ortalığı birbirine katmışlardı.

Putlarına sövülmüş putperestler gibi hırçınlaşmışlardı.

Ardından da Erdoğan, Kahraman’a ayar vermişti.

Hayır, Kahraman “Şeriat gelsin!” filan demiyordu. “Zaten Anayasamız dindar sayılır” filan gibi yalan yanlış birşeyler demiş, “Laik kelimesi Batı’da olduğu gibi Anayasa'da geçmese de zararı olmaz” anlamına gelen sözler sarfetmişti.

Bu kadarı, kan dökme seansları için senaryolar yazmalarına yetti.

Meğer kan içici laik (siyasal dinsiz) vampirlerle aynı ülkede yaşıyormuşuz.

*

CHP adına konuşan Grup Başkanvekili, önce kimin kanını dökmeyi düşünüyordu acaba?

İsmail Kahraman’ın mı?

Kan dökme aracı olarak neyi uygun bulmuşlardı?

Hayallerindeki alet kör testere miydi, yoksa balta mı?

Zatıalilerine hangisi uyardı?

*

Gökleri ve yeryüzünü yaratan Allahu Teala katında bir müminin hayatı, senin laikliğini (siyasal dinsizliğini) geçtik, vatanın da dahil tüm dünyadan daha değerlidir.

Allah’ın Rasulü s.a.s. şöyle buyurmuştur:

Müslüman bir insanın öldürülmesindense, (insansız) bir dünyanın yok olması Allah katında daha ehvendir.” (Tirmizî, Diyat 5; İbn-i Mace, Diyat,1)

Laik devletçi faşist zihniyet ise, putlaştırdığı laiklik (siyasal dinsizlik) için adam öldürmeyi övünülecek bir şey olarak görür.

Onlara göre, bu helaldir, mübahtır, iyidir, fakat Allah yolunda cihad, (siyasal dinsizliği kendilerinden aldıkları) Batılı efendileri öyle gördüğü için, terördür, kötüdür, suçtur.

Derini ve yüzeyseliyle devletin on yıllarca destekleyip palazlandırdığı diyalogcu Fethullahçılık için de, Mavi Marmara’da ölenlerin, yahudi otoriteye itaat etmedikleri için, kanının değeri yoktu.

*

“Kim de bir mü'mini kasden öldürürse, artık cezâsı, içinde ebediyen kalıcı olarak Cehennem’dir; Allah ona gazab etmiş, ona lâ'net etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır! (Nisâ, 4/93)


E-KİTAP: SÜNNETSİZ TARİHSELCİ MODERNİSTLER, EHLİYETSİZ SÜNNETÇİLER

 

https://www.academia.edu/93420244/S%C3%BCnnetsiz_Tarihselci_Modernistler_Ehliyetsiz_S%C3%BCnnet%C3%A7iler

 

SÜNNETSİZ TARİHSELCİ

MODERNİSTLER,

EHLİYETSİZ SÜNNETÇİLER

  

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

BİRİNCİ BÖLÜM: İSLAM’I GÜNCELLETİP KURTARAN (!) ADAM: ERDOĞAN

DİLSİZ ŞEYTAN OLMAMAK İÇİN 6

SENİN İKNA OLMAN DİNDE ÖLÇÜ DEĞİLDİR 12

DİN MİLLİYETÇİLİĞİNE KARŞI OLMAK 18

ERDOĞAN’IN DEVİRDİĞİ ÇAMLAR 22

EY YEŞİL SARIKLI ULU HOCALAR, ERDOĞAN’A BUNU SÖYLEMEDİNİZ! 29

DİNDE REFORMDAN GÜNCELLEMEYE: TÜRKİYE VE MISIR ÖRNEKLERİ 38

ERDOĞAN’IN OYUNU 48

 

İKİNCİ BÖLÜM: TÜRKİYE’DEKİ LUTHER ENFLASYONU: TARİHSELCİ MODERNİSTLER, GÜNCELLEMECİLER

“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİ”YE İMİŞ 58

“YENİ BİR İSLAM” ANLAYIŞI FURYASI 61

          AHMET DAVUTOĞLU VE “ZAMANIN RUHU” 72

SÜNNETSİZ KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI 75

SÖZDE KUR’AN MÜSLÜMANI TARİHSELCİ İLAHİYAT SOYTARILARININ GÖRMEK İSTEMEDİKLERİ AYET-İ KERÎME 79

KUR’AN İSLAMI VE PROTESTANLAŞMA 86

TARİHSELCİLİK, KÖR KÜTÜK HERMENÖTİK VE LAİK YASALAR 93

M. SABRİ EFENDİ’NİN KADIN VE AİLE KONUSUNDA MODERNİSTLERE CEVABI 98

BİLGE OLMADIĞI KESİN DE, SORU ŞU: AHMAK MI, MÜNAFIK MI, MÜRTED Mİ? 113

YANDAŞ MÜZİSYEN PROF. YASİN AKTAY’DAN ÇOK SESLİ BİR TARİHSELCİLİK PERFORMANSI 117

          “SON KALE”NİN KIBLESİ: SEZEN AKSU GİBİ HANENDELER 127

FAZLUR RAHMAN VE FAŞİST DEVLET DESPOTİZMİ 132

ŞERİAT VE LİBERALİZM 145

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:  ÇOKBİLMİŞLER KERVANI

BİD’AT, KUTLU DOĞUM VE “KÂİNATIN EFENDİSİ” 173

KARAMAN’IN BİDATLERLE MÜCADELES(İZLİĞ)İ 180

LEKESİZ, KUSURSUZ CEHALET 186

ARAP, ARNAVUT, BOŞNAK, MALAY, PEŞTU, HİNT, BERBERÎ, FARS, KÜRT, ÇERKEZ, AFRİKALI VS. MÜSLÜMANLIĞINDA İŞ YOKMUŞ 197

PROTESTANLAŞMA MESELESİ VE WEBER 201

NE BATI’YI BİLİYORSUN, NE DE DOĞU’YU! 207

KİME ÇALIM ATTIĞIN DEĞİL, GÖLÜ HANGİ KALEYE ATTIĞIN ÖNEMLİ 212

NEWROZ 217

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: THE CEMAAT (FETÖ) ZİHNİYETİ VE TÜREVLERİ

DİNLER ARASI DİYALOG 273

İBRAHİMÎ DİNLER ALDATMACASI 230

İBRAHİMÎ DİNLER ÇELİŞKİSİ 232

ÇOK HUKUKLU TOPLUM PROJESİ 238

ALİ BULAÇ İSLÂMCILIĞI 246

MEDİNE SÖZLEŞMESİ'Nİ TARTIŞMAK 255

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAYAMAMAK 258

FETÖ’NÜN REENKARNASYONU 271

YAHUDİ KAFALILIK 274

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: DİN VE MEZHEB

“PEYGAMBERİMİZ’İN MEZHEBİ Mİ VARDI?” 278

DİN-MEZHEB İLİŞKİSİ NEREDE BAŞLAR, NEREDE BİTER? 282

SENİN, İSLAM'IN İÇİNİ BOŞALTMAYA HAKKIN YOK! 288

AHMET HAKAN, DİNİN İÇİNİ BOŞALTAN TAYYİP’E “GAZ” VERİRKEN 291

İÇTİHADIN BEŞERÎLİĞİ TARTIŞMASI 295

MEZHEPSİZLİK VE MEZHEPÇİLİK 303

*

SENİN İKNA OLMAN DİNDE ÖLÇÜ DEĞİLDİR

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip Şeriat’e karşı laikliği savunduğu sırada şunları söylemişti:

“Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laiklik tanımı şudur: Kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur. Müslüman’a da Hristiyan’a da Musevi’ye de ateiste de. Ve bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Eğer burada aykırı düştüğümüz bir nokta varsa bunu her fırsatta herkesle müzakere ederiz. Eğer bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin.”

*

Birincisi, laikliğin dinsizlik ya da din karşıtlığı olup olmaması, senin öyle kabul edip etmemene bağlı değildir.

İkincisi, senin partinin laiklik tanımı, İslam’a göre yapılmış bir tanım değildir.

Üçüncüsü, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü saçmadır. Çünkü, isterlerse kişiler de laik olabilirler. Bireylerin laik olmama gibi bir mecburiyetleri yoktur. Devlet de, istenirse, 1924 Anayasası’nda olduğu gibi, “Devletin dini, din-i İslam’dır” diyebilir.

(Aslında Batı’da laik kelimesi ruhban olmayanlar için kullanılıyordu, hristiyan olmayan ya da dinsiz olanlar için değil. Mosca şöyle demektedir: “M. S. VII. yüzyılda … Arap-Müslüman İmparatorluğu kuruldu…. Devlet dinsel bir temele dayanmakla beraber, yapısında Devletten ayrı (Papalık gibi) bir din teşekkülü ve bir teokrasi yoktu. Çünkü Müslüman toplumunda laik [ruhbanların yönetmediği] Devletten ayrı bir rahipler [ruhban] topluluğu bulunmuyordu ve halen de bulunmamaktadır.” Bkz. Gaetano Mosca, Siyasî Doktrinler Tarihi, çev. Samih Tiryakioğlu, 2. b., İstanbul: Varlık Y., 1968, s. 20.)

Dördüncüsü, bu sözden kastınız, devletin laik olması fakat bireyin laik (yani dinsiz, dinler arasında tarafsız) olmaya zorlanmaması ise, bu durumda, “laik olmayan kişi”, devletin laikliğini inancı gereği kabul etmiyorsa, ne olacaktır? İnancının gereğinden vazgeçmeye zorlanacak mıdır, zorlanmayacak mıdır? Sen, kendi inancına ya da kanaatine göre, “Devlet laik olur (ruhbanlar tarafından yönetilmeme anlamında değil, dinsiz olma anlamında)” deyip yoluna devam ediyorsun, peki ya devletin laik olmasına inancı ve vicdanî kanaati gereği razı olmayanlar?..

Beşincisi, “Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet, eşit mesafede olur” sözü de saçmadır. Devleti yöneten kişi hem müslüman oluyor, hem de bütün inanç gruplarına eşit mesafede.. Müslümansan, bütün inanç gruplarına eşit mesafede değilsin demektir. Bütün inanç gruplarına eşit mesafede isen, bu takdirde de müslüman değilsin demektir.

Altıncısı, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” sözü, zımnen, bir insanın aynı zamanda hem laik, hem de müslüman olamayacağının kabul edildiğini gösterir. Kişi müslümansa laik olmuyorsa, devlet de, müslüman devletiyse şayet, laik (dinler arasında tarafsız) olamaz.

Yedincisi, “bütün inanç gruplarının inancının devlet güvencesi” altında olması, laik (dinsiz) bir devletin ideali olabilir, fakat müslümanların devleti için böyle birşey yoktur. Peygamber Efendimiz s.a.s., hakimiyeti altına giren topraklarda putperestliği, şirki güvence altına mı almıştı?! İnsanların müslüman olmaya zorlanmaması başka birşey, devletin her dine eşit mesafede olması ve şirki-küfrü de güvence altında tutması başka birşeydir. (“Mekke’nin fethedilmesinden sonra Resulullah, yakın bazı yörelerde mevcut putları yıkmak ve putların içinde dikili olduğu tapınakları yerle bir etmek üzere çok sayıda özel askerî birlikler göndermiştir.” Bkz. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, C. 2, çev. Salih Tuğ, Ankara: Yeni Şafak Gazetesi, 2003, s. 835.)

Sekizincisi, İslam müslümana, “Devlet tarafından yönetilirken müslümanca hareket et, Allah’ın emirlerine uy, devleti yönetirkense dinler arasında tarafsız kalabilir, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını bir tarafa atabilirsin, atmalısın” şeklinde bir yol haritası sunmamıştır.

Dokuzuncusu, İslam bütün insanlara, “Allah’a ve peygamberlerine itaat edin, Şeytan’a uymayın” mesajını verir. “Devleti yönetirken Allahu Teala ile Şeytan arasında tarafsız kalabilir, Allah’ın yolu ile ateizm/Allahsızlık yoluna (Şeytan’ın yoluna) eşit mesafede durabilirsiniz” dememiştir.

Onuncusu, İslam, müslümanlara, “sizden (müslüman) olan ulu’l-emre / emir sahiplerine itaat” emrini vermiş, kâfirleri velî (yönetici) edinmeyi yasaklamıştır. “Devletin (emir sahiplerinin) sizden olup olmaması önemli değildir” dememiştir. (Erdoğan’ın laik devleti de, devlette bırakın yönetici olmayı, memur [ki memur, anlamı itibariyle, “emir alan, kendisine emredilen” demektir]  olmayı bile, Atatürkçü olduğunu yeminle ifade etme kaydına bağlıyor; Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin etmeyene, bırakın yönetici olmayı, devlet kadrolarında memuriyet görevi bile vermiyor. İslam da diyor ki, “Müslümanın yöneticisi, kulların değil, ancak Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı kalacağına yemin eden adam olabilir”. Kim daha doğru yoldadır: Allah’ın ve Resulü’nün ilkelerine bağlı olan mı, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına bağlı olan mı? Sorum, kendisini müslüman kabul edenlere, ateistlere değil.. Bu ikisi çeliştiği halde, bir müslümana, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini ettirmeniz, din ve vicdan hürriyeti ile ne kadar bağdaşmaktadır? Türkiye’de, din ve vicdan hürriyeti var mıdır? Hem fikri hür, vicdanı hür olmak, ve hem de vatandaşlık haklarından yararlanmak mümkün müdür? İslam, dürüsttür, takiyye yapmaz, aldatmaca bir hak ve hürriyet söylemi ile kitleleri kandırmaz. Olduğu gibi görünür, sahtekârlığa tevessül etmez.)

Onbirincisi, İslam “İtaat (devlet başta olmak üzere her tür otoriyete itaat) ancak maruftadır (Şeriat’e ve Şeriat’le çelişmemek kaydıyla akla göre iyi, doğru ve güzel olan hususlardadır)” hükmünü getirmiş, müslümanlara münkerle elle, dille ve (güç yetmiyorsa) kalple mücadele sorumluluğu yüklemiştir.

Onikincisi, müslümanın İslam devleti diye bir derdi olmayacaksa, laik devlet yönetiminin İslam’a bir aykırılığı yoksa, FETÖ’nün, laikliği icat edip patentini elinde tutan ve Türkiye’ye de ihraç eden hristiyan devletlerle işbirlikçiliğine söyleyecek bir sözünüz de olamaz.

Onüçüncüsü “Bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam’a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin” şeklindeki ifadeye verilecek cevap şudur: “Bu söylediklerinde İslam’a uygun bir taraf, bize ait bir değer var mı! Varsa göster! Bizi ikna et!”

Ondördüncüsü, kendi kafandan birtakım kanaat ve iddiaları sıralıyor, Kitap ve Sünnet’ten tek bir cümle ile bile delil getiremiyorsun.. İddia başka, ispat başkadır.. Sen sadece iddiada bulunuyorsun.. Evrensel bir kaide olarak, iddiayı ispat, müddeîye (iddia sahibine) düşer.. “İddiam doğru, yanlışsa göster” şeklindeki bir mantık(sızlık), geçersizdir.

*

Vatandaş İslam’a aykırı lafları sıralıyor, sonra da karşısındakilere, bunların İslam’a aykırı olduğu yönünde kendisini ikna etme görevi veriyor.

Senin ikna olman, dinde bir ölçü, kıstas değildir.

Savunduğun laiklik, ateiste verdiği özgürlüğü müslümana da tanıdığı iddiasında.. Yani ne yapacaktı, “Ateist olabilirsin, müslüman olamazsın!” mı diyecekti?

Müslümana, “İslam inancının, devlet nezdinde küfürle, şirkle eşit olmasını kabul et.. Allahu Teala’ya kulluk ile Şeytan’a tapınmaya devlet eşit mesafededir, her iki inancı da güvence altına almıştır. Buna razı ol!” diyorsun. Bu, müslümana yapılmış bir iyilik midir?!

Şimdi bunun, İslam’a ters olduğu konusunda Tayyip Erdoğan’ı ikna etmemiz gerekiyormuş.

Ona göre bu, İslam’a ters değilmiş..

Adamın kafasındaki İslam bu.. Sonra da çıkıp, Sünnî de Şiî de olmadığını, İslam’ı benimsediğini söylüyor.

*

Kafasındaki İslam’ın Sünnîlik de, Şiîlik de olmadığı açık.. Böyle bir İslam Sünnî de olamaz, Şiî de.. Böyle bir İslam’ı “Hah, işte İslam bu!” diyerek kabul edecekler kimler olabilir, tahmin etmek zor değil.

Vatandaşın kafasındaki İslam, devlet düzeyinde, Batı’nın bize ihraç ettiği laiklikten ibaret.. (Hatta o kadar bile değil. Batı için, Hristiyanlığın kutsal günü pazarın tatil olması laikliğe zarar vermez, Türkiye’de ise cuma gününün tatil olması laikliğin yerle bir edilmesidir.)

Allahu Teala’nın ve Resulü’nün değil, Batı’nın batıl yolu…

Ama, isteyen kişilere laik (dinler arasında tarafsız) olmama, müslüman olma hakkı da tanıyormuş.

Ne büyük lütuf!..

DİLSİZ ŞEYTAN OLMAMAK İÇİN

 



Erdoğan 2018 yılı Mart ayında şunları söylemişti:

İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 -15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Onun için de bugün İslam’ın uygulanması yer, zaman ölçüsüyle değişiyor. Şimdi birçok hocaefendi beni tefe koyup çalacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”

Bunun ardından bir başka konuşmasında şunları söylemişti:

Değişimi inkar etmek kafasını kuma gömen devekuşu misali kendi kendini kandırmak demektir. Değişmeyecek olan kurallar, ilkeler de vardır. İslam'ın son din olduğu asla değişmeyecek bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Dinimiz İslam ve kitabımız Kuran-ı Kerim kıyamete kadar caridir. Kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir. Kitabımız Kuran'ın her zaman söyleyecek sözü var. Ama bunlardan hareketle yapılan içtihadlar ve geliştirilen kurallar uygulamadaki karşılıkları zamana şartlara göre değişecektir. Zamanın değişmesi ile ahkâmın da değişeceği inkar edilemez. Kurallar bunlar. Uygulamaya ilişkin kuralları içinde bulunduğumuz şartlara göre yenilemezsek sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. 

Birilerinin çıkıp hayatın gerçekleriyle ilgisi olmayan sözler edip kafaları karıştırması yanlıştır. Kimse bizim dinimize fatura kesme hakkına sahip değildir. En çarpıcı örnekleri de son günlerde kadınlar konusunda yaşandı. Sadece ilmî bir zeminde teorik konunun tartışması olacak konuların toplum önünde alelade konuşulmasını içerikten öte yöntem olarak da doğru bulmuyoruz.

Bu konularda konuşma yetkisi benim değil. Ben Diyanet İşleri Başkanı değilim. Bir Müslüman olarak sorumluluğu olan bir insan olarak dinime getirilen bu zafiyete de tahammülümüz yok. Bildiğimizi, inanmadığımızı söylemek durumundayız. 

Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir. 

Biz bir dinde reform aramıyoruz. Böyle bir derdimiz de yok. Haddimize mi? Asla. Ama önüne gelen böyle çıkıp da kadınlarla ilgili genç yaşlı bunlarla ilgili ileri geri konuşmalarının İslam'a getirdiği lekeyi, gölgeyi görmemezlikten gelemez. 

Türkiye'de din eğitim ve öğretiminin sağlıklı temel üzerinde yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Diyanet İşleri Başkanlığımız, ilahiyatçılarımız meydanı FETÖ gibi alçaklara bıraktılar. Toplum bu hale geldi. Bu bize örnek olamayacak da hangisi bize örnek olacak? El Kaide, DEAŞ, Boko Haram gibi terör örgütleri, İslam'ın öğretilmesi konusundaki eksikliği kullanarak ortaya çıkmış ve palazlanmıştır. Dünkü konuşmadan sonra birileri sosyal medyada konuşmaya başladılar. Siz bu fakiri korkutamayacaksınız, hak neyse onu söylemeye devam edeceğim. 

Kuran'ın ve İslam'ın hükümlerini sağa sola evirip çevirmeye hakkınız yok. Dinimize fatura kestirmeye hakkınız yok. Bu örgütlerin arkasında falanca, filanca var demek derdimize derman olmaya yetmiyor.

Biz AK Parti olarak Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olarak sözüm şudur; kucaklayıcı olacağız. Dinimize gölge, leke düşürmek isteyenlere asla fırsat vermeyeceğiz. Sosyal medyada, şurada, burada saldıranlar olacak, unutmayın eğer haksızlık karşısında susarsanız dilsiz şeytan olursunuz. 

*

Bu sözler ilk anda tümüyle makul gibi görünüyor, fakat, değil.

Bir defa, “uygulamaya ilişkin kuralları içinde bulunduğumuz şartlara göre yenileme” diye bir ölçüt getirmek usul açısından yanlıştır. Temelden yanlıştır.

Değiştirilebilecek şartlar vardır, değiştirilemeyecek şartlar vardır.. 

Şartlar değişmez esas, değiştirilmemesi gereken sabite, İslam’ın hükümleri ise onlara endeksli belirsiz kurallar olamaz.

Böyle indî ve keyfî bir ölçüt getirdiğinizde herkes “içinde bulunduğu şartlar”ı bahane ederek herşeye bir kulp takabilir. Takar.

*

Bir başka indî ve keyfî ölçüt, “hayatın gerçekleri”..

Bu söz de Atatürk’ün “Biz, ilhamlarımızı gökten ve gâipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz” lafını hatırlatıyor. (Ki bu söz, “dilsiz şeytan” konumuna düşmemek için belirtelim, İslam açısından küfrün ta kendisidir.) 

Senin hayatın benim için niye ölçüt olsun ki?!.. Eşek arısının da bir hayatı var, pislik yiyen domuzun da, ceset arayan akbabaların ve leş kargalarının da..

Herkesin hayatının gerçekleri kendi mizac ve karakterine göre..

*

Değişmeyecek olan kurallar, ilkeler, sadece İslam'ın son din oluşu mudur?!.

Sonra, İslam’ın bütün hükümleri zaman ve zemine göre değişir mi?! Değişmeyecek olanlar yok mu?!

Herşey içtihat konusu mudur?!

İçtihadın yasak olduğu konular yok mudur?!

Mecelle’de niçin “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur” denilmiştir?

Allahu Teala, Tevrat’ın akabinde İncil’i, onun da ardından Kur’an’ı indirmişken, Hz. Musa’nın ardından pekçok peygamberi, Hz. İsa’yı ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’i göndermişken, Yahudiler (zina yapanın recmi konusunda kendileri için güncelleme yapsın diye) Tevrat’ın hükmünü bırakıp Rasulullah s.a.s.’e gelip fetva istediklerinde niçin onlar hakkında şu ayet-i kerime indirilmişti:

İçinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar (da) sonra bunun ardından (senin Tevrat’taki emrin uygulanması yönündeki hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir. (Maide, 5/43)

*

İşte bu ayet-i kerime bütün tarihselci soytarıların, modernist şarlatanların başına balyoz gibi inmekte, belini kırmaktadır.

Tevrat ineli 2 bin sene olmuş, yeni kitaplar ve peygamberler gelmiş, fakat Allahu Teala, o Yahudilerden Tevrat’taki hükmün aynen uygulanmasını istiyor.

Şimdi biz Müslümanlar da şartlar şurtlar, hayatın gerçekleri kem küm diyerek, “Kur’an ineli bin 400 sene oldu, şartlar değişti, değişim inkâr edilemez” şeklinde zırvalar üreterek Kur’an’daki ahkâma sırt mı çevireceğiz?!

Değişim inkâr olunamaz diyerek Kur’an’daki hükümleri mi inkâr edeceğiz?!

Yahudiler gibi mi olacağız, yahudileşecek miyiz?!

Allahu Teala’nın kitabındaki hükümleri bırakıp zamandır, zemindir diye işkembesinden fetva veren zamaneperestlerin güncellemelerine mi tabi olacağız?!

*

Evet, Erdoğan’ın Kuran'ın ve İslam'ın hükümlerini şartlar şurtlar, hayatın gerçekleri filan diyerek sağa sola evirip çevirmeye hakkı yok.

Hiçbirimizin yok.

Bunun Erdoğan’a söylenmesi gerekiyor.

*

Erdoğan gibi konuşalım.. 

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, Diyanet İşleri Başkanı’nın alanı boş bırakmaması lazım. 

İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise siyasetçilere karşı sesleri ya hiç çıkmıyor ya da duyulmuyor. 

Ya da korkuyorlar.

Niye korkuyorsun?

Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir.

Hiç kimsenin dinimizi böyle şartlar şurtlar, hayatın gerçekleri filan diyerek karikatürize etmeye hakkı yoktur!

Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir. 

Kuran'ın ve İslam'ın hükümlerini sağa sola evirip çevirmeye hakkınız yok!

Dinimize fatura kestirmeye hakkınız yok!

Dinimize gölge, leke düşürmek isteyenlere asla fırsat verilmemelidir.

Unutmayın, eğer haksızlık karşısında susarsanız dilsiz şeytan olursunuz. 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."