DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI İLE HİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ARASINDAKİ FARK BİR HARF KADAR KÜÇÜKTÜR




Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 16 Aralık 2022 tarihinde (yani dün) okuttuğu cuma hutbesi, hem İslam'ı tahrif etmesi hem de laikliği çiğnemesi anlamına geliyordu.

Sebebi şu ifadeler:

İslam’a göre kadın ve erkek hem duygusal ve fiziksel, hem de ruhsal ve zihinsel olgunluğa erişmeden, aile kurmanın anlam ve sorumluluğunu idrak edecek rüşt yaşına gelmeden evlendirilemez. Zira evlilik için sadece ergen olmak yeterli değildir. Ergenlik biyolojik bir süreçtir. Evlilik ise reşit olmayı gerektirir. Nitekim ülkemizde evlilik yaşının asgari sınırı on sekiz olarak kanunlarla belirlenmiştir. Başta anne-babalar olmak üzere herkesin evlilik yaşı ile ilgili sınırlara riayet etmesi hem dini bakımdan gerekli bir davranış hem de ailede kalıcı huzur ve mutluluğu sağlamanın en temel şartıdır.

İlk cümleden başlayalım..

“İslam’a göre … rüşt yaşına gelmeden evlendirilemez” diye kestirip atıyorsun. Sonra da bunu getirip 18’e (hem erkek, hem de kadın/kız için) bağlıyorsun.

Kesin bir yasak getiriyorsun.

20 yaşındaki delikanlı 17 yaşındaki kızla bile evlense, olmuyor. Kız reşid sayılmıyor.

Fakat bu rüşd meselesi, herşeyden önce, bazı noktalarda içtihadî bir mesele..

Ulemanın “rüşd”den anladığı şey bazı noktalarda farklılık gösteriyor.. 

*

Sen de kendi kafana göre (daha doğrusu, İsviçre’den Medenî Kanun ithal etmiş olan laik, yani “siyasal dinsiz” Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına göre) bir rüşd anlayışı benimsemişsin, fakat buna “İslam’a göre” diyor ve hutbede okuyorsun.

Laik (siyasal dinsiz) devletimize göre” demek yerine, “İslam’a göre” ifadesini kullanıyorsun.

İslam uleması ise, içtihadî konularda “İslam’a göre” demiyor, “Ebu Hanife’ye göre, Şafiî’ye göre” gibi cümleler kuruyorlar. 

Çünkü İslam, Ebu Hanife’nin (rh. a.) veya bir başkasının tekelinde değil.

Sen “İslam’a göre” demekle hem İslam’ı tahrif ediyorsun, hem de laikliği çiğniyorsun.

Sanki Türkiye Cumhuriyeti İslam’ın hükümlerinin uygulandığı, laikliğin çöp sepetine atıldığı bir ülkeymiş gibi konuşuyorsun.

*

Peki rüşd (reşid olma) ne?

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde geniş bilgi mevcut.

Oradaki “Rüşd” maddesinin ilk cümlesi şöyle:

Sözlükte “doğru yolu bulmak, mâkul davranmak” gibi mânalara gelen rüşd kelimesi fıkıh terimi olarak kişinin mallarını din, akıl, mantık ve iktisat prensiplerine uygun biçimde koruyup harcamasını sağlayan fikrî olgunluğa sahip olmasını, Şâfiî’ye göre bunun yanı sıra dinî ve ahlâkî açıdan adalet vasfını taşımasını ifade eder.

Bu anlamdaki rüşdün karşıtı ise sefeh (sefihlik) oluyor.

Söz konusu maddede şu ifadeler de yer alıyor:

Kişi reşid olarak bulûğa erince iman, ibadet ve diğer hususlardaki şer‘î mükellefiyetlere ait hitabın muhatabı sayılıp yaptığı hukuka aykırı fiillerden sorumlu tutulur ve hukukî işlem ehliyetine tam anlamıyla sahip olur. Sefihin de malî sonuçları olan hukukî işlemleri dışındaki hususlarda edâ ehliyeti tamdır; bu tür işlemler bakımından ise hacir altındadır.

İşte burası, İslam ile laik (siyasal dinsiz) Türkiye’nin rüşd anlayışının aralarının bozulup herkesin kendi yoluna gittiği nokta oluyor.

Bu ifadeler, mesela büluğa ermiş "reşid" 12 yaşındaki bir kız çocuğunun veya 14-15 yaşındaki erkek çocuğun, İslam’a göre, hukukî işlem ehliyetine tam anlamıyla sahip olduğunu ortaya koyuyor. 

Yani isterlerse, anlaşırlarsa, evlenebilirler. Birileri onların bu yöndeki özgür iradelerine ipotek koyamaz, hürriyetlerini kısıtlayamazlar.

*

Bu noktada ulema arasında ihtilaf yok, çünkü reşidler, "fikri hür, vicdanı hür" birey durumundalar. (Cahillerin ve sefihlerin ihtilafı bir değer taşımıyor). (Laik devletin kanunlarına göre ise 18 yaşına basmadıkça asla reşid olamıyorsun, rüşd onların tekelinde olup, dilediklerine bağışladıkları bir nimet.)

Son hutbesine bakılırsa, Diyanet’in bu hususta dinde reform yaptığı, birilerinin dilinden düşürmediği "fıkıh geleneği"nin sırtına tekmeyi indirdiği, mezhepsizlik anlamına gelen bir tavır sergileyerek laik (siyasal dinsiz) devletin talepleri doğrultusunda masa başında alelacele yeni bir sözde içtihat yapıp farklı bir fetva kotardığı söylenebilir. 

Bu kafayla giderlerse, (tutarlı olma adına) “18 yaşından önce namaz ve oruç farz olmuyor” demeleri de beklenebilir gibi görünüyor.

*

Devlet, Avrupa’da 18’inci yüzyılda başlayan bir uygulamayı esas alarak çocukları altı yaşında “zorunlu” eğitime başlatıyor. (Zorunlu olmadığı zamanlarda da eğitim vardı; zorunluluk ve tek tiplilik başka birşey.)

Bu altı yaş dayatmasında “hem duygusal ve fiziksel, hem de ruhsal ve zihinsel olgunluk” edebiyatına kimse prim vermiyor.

Altı yaşındaki her çocuk duygusal, fiziksel, ruhsal ve zihinsel bakımdan aynı mıdır?

Sen bunları, bahçendeki hıyarları sebze sepetine doldurur gibi aynı sınıflara dolduruyor, aynı eğitime tabi tutuyorsun. Tabiri caizse cins atlarla kaplumbağaları aynı kulvarda eğitime ve yarışa tabi tutuyorsun.

Aklına rüşd müşd, duygu, fizik, ruh, zihin, olgunluk vs. gelmiyor.

*

İmdi, mesele sadece rüşd, ergenlik vs. meselesi değildir.

Bu herşeyden önce bir sosyoloji meselesidir, sosyal yapı meselesidir. Sosyo-ekonomik şartlar meselesidir.

18 yaşından itibaren evlilik serbest diye kaç tane genç bugün evlenebiliyor?

Evlenmek isteyen genç erkekse, ondan ev, araba, iyi bir gelir kapısı beklendiği için gençler neredeyse 30’una kadar beklemek zorunda kalıyor.

Şöyle bir düşünün bakalım, son yıllarda çevrenizde kaç tane 18 yaşında evlenmiş genç gördünüz?

Şahsen benim bildiğim böyle bir genç yok. 45 sene öncesinden hatırladıklarım var, fakat şimdi yok.

Bu durumda ha 18 demişsiniz ha 15, pratikte hiçbir farkı bulunmuyor.

Kolaysa gel de 18 yaşında evlen!

*

Şu Kur’an kursu hocasının kızının evliliğine gelince..

Şahsen bugüne kadar bu toplumda böylesi bir evliliğe ve nikâha şahit olmadım.

Bu, münferit bir olay. Kelimenin tam anlamıyla münferit.

Ve gerçekleşme tarzı bakımından yaşanmaması gereken bir olay.

Fakat, sanki bütün Kur’an kursu hocaları kızlarını böyle evlendiriyormuş ve bütün Kur’an kursu talebeleri böyle evleniyormuş gibi bir hava meydana getirildi.

*

Türkiye sadece Hiranur Vakfı’ndan mı ibaret?

Mesela bu olayın medyada köpürtüldüğü sırada bir MİT’çinin Konya’da lise öğrencisi (yasaya göre reşit olmayan) bir genç kıza “Seni MİT’çi yapacağız” diyerek tecavüz etmesi olayı yaşandı.

Ve, MİT’ten, “Bizim böyle bir mensubumuz yoktur, bu olayı da lanetliyoruz” türünden bir açıklama gelmedi. 

Tecavüz eden MİT’çi olunca niye kimseden ses çıkmıyor?

MİT tenezzül edip, “Bu adamın bizimle ilişkisi yoktur”, ya da, “Bu adamın yaptığı şerefsizlik MİT’e mal edilemez, bir şahsın kabahati kuruma mal edilemez” demiyor, istifini bozmuyor.

Niye?

Sebebi, MİT’çilerin Kur’an eğitiminden geçirilmiyor olmaları olabilir mi?

Halbuki adam, MİT'çiliğini istismar ederek suç işlemiş.. MİT'teki görevden bahsedilmeden, MİT'çilik kullanılmadan işlenen bir suç olsa durum değişecek.

*

Bir de Hiranur Vakfı olayından dolayı öfkesinden yerinde duramadığını beyan eden part-time hassas gönüllü, yanık yürekli tipler var. 

Apocu Selahattin Demirtaş artisti ile "adalet" meraklısı Kılıçdaroğlu gibi..

Fakat nedense "içinden MİT geçen" olaylarda bu şovmenlerin vicdanı kısa devre yapıyor, çalışmıyor. 

Vicdan arabalarının motoru arızalanıyor, kontağı çeviriyorsunuz "Tırt" deyip duruyor.

Bir türlü "Vınnn" sesi gelmiyor.

Hele şu gazeteci numarasına yatan Timur Soykan soykası.. Ondan hiç ses yok.

*

Konuya dönelim.. Maşallah Diyanet evlilikte rüşd konusunda hassas..

Rüşd yaşı konusundaki hassasiyetleri “tesadüfen” laik (siyasal dinsiz) devletin hassasiyetleriyle örtüşüyor.

Bu devlet, 15 yaşındaki bir delikanlı ile genç kız evlenmesinler diye bir yasak koymuş..

Peki, aynı yaştaki bir genç kız ile delikanlının evliliksiz cinsel ilişkisi (zina) için de bir yasak getirmiş mi?

Diyelim ki bu yaştaki gençler evlenmemekle birlikte evliymiş gibi işler çeviriyorlar (Ki toplumumuzda, özellikle öğretim kurumları sayesinde örnekleri var), o zaman devlet ne yapıyor?

O zaman özgürlükçü hale gelip, “Karşılıklı rıza ile olmuş, sevenlerin arasına girilmez” mi diyor, yoksa, “Bu suçtur” mu diyor?

Akparti, neden zinayı suç olmaktan çıkarmıştı?

Burada sorun edilen tek şey, böylesi gençlerin (topluma ilan ederek evlenip) nikâhlı olmaları ve böylece günah işlemekten kurtulmuş olmaları değilse, ne?

Bu işi yapan gençler, “Biz evli değiliz” derlerse sorun yok. İstedikleri her haltı yiyebilirler.

Fakaat, “Evlendik” demeleri suç.

*

Dünya beşten, Türkiye de Hiranur Vakfı’ndan büyüktür.

Türkiye’deki tek genç kız ya da kadın da, o vakfın hocasının kızı değildir.

Diyanet, İslam’a göre “Hıyanet İşleri Başkanlığı” demek olacak bir çizgiye savrulmamak için kılı kırk yarmalıdır.

Ne yazık ki bu tür yarım yamalak, çarpıtılmış hutbelerle, dinde reform anlamına gelen mezhepsizliklerle o yöne doğru dolu dizgin gidiyor.

“İslam’a göre” diye cümleler kurulan bir hutbe böyle bir mantıkla yazılmamalıdır.

“İslam’a göre” dediğin zaman Allahu Teala ve Peygamberi (s.a.s.) adına konuşmuş oluyorsun.

Bu, kanunları yap boz tahtası olan, Recep Tayyip'in veya bir başkasının keyfine göre gün aşırı değiştirilebilen Türkiye Cumhuriyeti adına konuşmaya benzemez.

Söylediğin bir söz ebediyen Cehennemlik olmana yol açabilir.

Bu meydanda söz kıldan ince kılıçtan keskincedir.



EKREM ADAY GÖSTERİLMEZ, GÖSTERİLİRSE DE SEÇİLEMEZ

 




Altılı Masa, Ekrem'i aday göstermez.

Çünkü böylesi bir emrivakiyi Kılıçdaroğlu istemiyor. Temel Karamollaoğlu ve Ahmet Davutoğlu, Kılıçdaroğlu'nu Ekrem'e tercih ederler.

Gültekin Uysal'ın adından başka birşeyini bilmiyorum, onun tercihinin nasıl olacağı hakkında birşey diyemem. 

Babacan, Ekrem'e onay verir, fakat karşı tarafı da küstürmemeye çalışır, o yüzden taraf değiştirebilir.

Geriye sadece Akşener kalıyor.

Ancak Akşener, geçen seçimde başına buyruk şekilde aday olup kredisini tüketmiş durumda.

Altılı Masa'dakiler, "Önceki seçimde kendi aklına göre iş yaptın, ortak hareket etmemize engel oldun, senin dediğin oldu, bu seferde mi senin dediğin olsun, bu ne kapris, bu ne şımarıklık, bu ne inatçılık!" diyeceklerdir.

Yüzüne böyle demezler de, böyle düşünürler.

*

Çünkü geçen seçimde Temel Karamollaoğlu Abdullah Gül'ün Erdoğan'ın karşısına çıkarılmasını teklif etmiş, Kılıçdaroğlu da bunu kabul etmişti. Pişmiş aşa su katan, tam da Erdoğan'ın gönlünün arzu ettiği şeyi yapan; dediğim dedikçi Akşener'di.

Altılı Masa'dakiler Akşener'in kaprisine ikinci kez zor boyun eğerler.

Diyelim ki eğdiler ve Ekrem aday gösterildi. Rüzgârı anında kesilir.

Çünkü ortada mağduriyet diye birşey kalmamış olur.

Tam aksine, İyi Parti lideri Akşener ile birlik olup CHP lideri Kılıçdaroğlu'na katakulli yaptığı düşünülür. Bu da CHP'nin içinin karışmasına yol açar.

"Kadınlar güller gibidir, bir defa açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye başlar" diyen Shakespeare haklı olabilir, fakat Akşener gibi kadınların aynı zamanda kasırga gibi olduklarını da söylemek gerekiyor.

Girdikleri bahçede bütün dalları ve yaprakları kırıp dökebiliyorlar.


E-KİTAP: DARULHİKME TARTIŞMALARI

 

https://www.academia.edu/92994145/Darulhikme_Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1

 

DARULHİKME

TARTIŞMALARI 


Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 3

EV SAHİBİNİ BASTIRAN YAVUZ HIRSIZLIK 4

GÜNDEM SAPTIRMASI 13

TEOMAN’IN FELSEFESİ 21

TÜRKÇÜLÜKTEKİ YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ 40

KAVRAMLARI KAVRAMAK 54

DİNDARLIK 58

DÜCANE’NİN ÇOKEVLİLİK KEŞFİ 67

TASAVVUF 89

MANTIK 92

MARİFETULLAH 106

OMERTA 111

DARULHİKME’DEKİ DÜCANE AVUKATLIĞI 115

TÜRKÇÜ TİPİ MÜSLÜMANLIĞIN VAHDET-İ VÜCUD MERAKI 131

BULMADAN BULDUM DİYENLER 139

 *

(Sayfa 56-7)

Yukarıda Prof. Teoman Duralı’nın şu sözlerini de aktarmıştık:

“Mesela “Allahu ekber ne demektir?” diye sorulduğuna “en büyük Allah’tır” deniliyor… Hayır, yanlış. “en büyük Allah” diyemezsin. Çünkü en büyük dediğinde bile bir karşılaştırma yapmış oluyorsun. Allah öyle, varlıkları karşılaştırdığınızda en büyüğü manasında olamaz… Biricik büyük, tek büyük, eşsiz büyük denebilir belki. Çünkü ölçü yok… Ölçü veremezsiniz."

“En büyük Allah” diyemezsinmiş.

“Allahu ekber” demekle “En büyük Allah” diyorsun.

Eğer böyle demek uygun olmasaydı, tekbirde “ekber” lafzı kullanılmazdı.

Evet, Allahu Teala’nın büyüklüğünü ölçemezsiniz, bunun ölçüsü yok, fakat bu, Allahu Teala’nın en büyük olduğunu söylemenize engel değildir.

Matematikte sonsuzu da ölçemezsiniz, fakat sonsuzun, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar bütün sonlu sayılardan daha büyük olduğunu, en büyük olduğunu bilirsiniz.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı. (41/15)

Görüldüğü gibi, bizzat Allahu Teala karşılaştırma yapıyor.

Kuyucaklı Abdullah Efendi, Emsile Şerhi’nde, ismu’t-tafdîl (ekberu gibi kelimeler) için şöyle diyor:

Bazen elif-lam ile kullanılır, Zeyduni’l-efdalu (efdal Zeyd) gibi. Bazen izafetle, Zeydun efdalu’l-kavmi (Zeyd kavmin en efdalidir) gibi. Ve bazen “min” ile, Zeydun a’lemu min külli ehadin (Zeyd herkesten daha bilgilidir) gibi. Bazen de hazif (kelimelerin düşürülmesi) olur, Allahu ekberu gibi, yani “min külli ehadin” (herkesten).

Duralı’dan etkilendiği anlaşılan ilahiyatçı Prof. Faruk Beşer, 20 Ağustos 2021 tarihinde Yeni Şafak’taki köşesinde şunu yazmıştı:

Biz yaratılanların en küçüğü olan kuantların bile nasıl var olduğunu bilemiyoruz ki, yegâne büyük olan Allah’ın nasıl var olduğunu bilebilelim. Allahu-ekber, Allah en büyüktür değil, büyük Allah’tır demektir.


İMAMOĞLU'NDAN YENİ BİR ERDOĞAN HİKÂYESİ ÇIKAR MI?

 



İmamoğlu'nun hapis cezası alması, akıllara Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde aldığı cezayı getirdi.

Tarihin hep tekerrür edeceğini zannedenler, aç tavuğun rüyası hesabı İmamoğlu'nun (cumhur)başkanlığı rüyasını görmeye başlayacaklar.

Hayaller kuracaklar.

En başta da İmamoğlu'nun kendisi.

Fakat gerçeklerle hayaller her zaman at başı gitmez.

*

Erdoğan, bir projeydi.

ABD ve derin devlet (derin kurumlar), onu "keşfetmişlerdi". (O sıralarda CIA ile MİT arasında su sızmıyordu, can ciğer kuzu sarmasıydılar.)

ABD Büyükelçisi Abramowitz filan Erdoğan'la ("dinler arası diyalog" tadında) "siyasetler arası diyalog" faaliyetine girişmiş bulunuyorlardı. 

O günlerde birtakım askerlerin "Erbakan'ı devirse devirse Erdoğan devirir" türünden laflar sarfetmiş oldukları biliniyor.

Yani Erbakan'ı Erdoğan vasıtasıyla tasfiye etmelerinin mümkün olduğunu düşünüyorlardı.

*

Erdoğan'ın hapse atılıp mağdur gösterilmesi ve kahramanlaştırılması, sürecin ilk etabını oluşturmaktaydı.

Her hapse atılan mağdur sayılmaz ve kahramanlaştırılmaz, fakat durumu müsait olanlar konjonktürün elverişliliği (veya elverişli hale getirilmesi) durumunda süper kahraman konumuna gelebilirler. (Mesela İngilizler Osmanlı Hükümeti'ne "Samsun civarı karışık, oraya bir adam gönderin" demişler, Mustafa Kemal'in oraya gönderilmesinin zeminini hazırlamışlardı. Vizeyi de hiç bekletmeden bir günde vermişlerdi. Fakat Kemal Anadolu'ya varınca hemen "Onu geri çağırın" diye Hükümet'e baskı yapmaya başladılar, böylece "İngilizler'in korktuğu kahraman" gibi görünmesini sağladılar. İngilizler'in tutuklayıp Malta'ya sürdükleri kişiler değil de, dokunmayıp Anadolu'ya gönderdikleri adam vatanı kurtaracak kuhraman olmuştu.)

Erdoğan sudan bir sebeple, Ziya Gökalp'ten minareli şiir okudu diye, birkaç aylık bir hapis cezasına çarptırıldı. (O dönemde bu satırların yazarı hakkında da DGM'de dava açılmıştı. Benim gibi parasız pulsuz, namsız ve taraftarsız biri o gün birkaç ay için bile hapse girse çoluk çocuğu perişan olurdu, fakat Erdoğan için böyle bir sorun yoktu.)

Erdoğan hapse girmese ve siyasî yasaklı hale gelmeseydi, 1999 seçimlerinde beş yıl için tekrar belediye başkanı olacaktı. 

Erbakan mağdur edilirken, onun, dokunulmayıp makamında bırakılmış, işi rayında ve tıkırında bir tuzu kuru olduğu düşünülecekti.

*

O süreçte Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, ayağına pranga vuruldu.

Fakat hapse atılmadı.

Başka birşey yaptılar, partisi Refah'ı kapattılar.

Bunun üzerine Erbakan yeni bir parti kurdurdu: Fazilet.

Partinin başına Recai Kutan geçti. Çünkü Erbakan yasaklıydı.

Bu arada Erdoğan yanlıları, nerden icab ediyorduysa, "Yenilikçiler" adı altında, Erbakan vesayetine karşı bayrak açtılar. 

Erbakan'ın sadece dışarıdan değil, içeriden de altı oyuluyordu.

Bu Yenilikçiler, "65 yaş üstü dinozorlar siyasetten çekilsin!" diyorlardı. Yaşları henüz 50 civarındaydı. Kendilerinin yaşlanmayacağını zannediyor gibiydiler.

*

Evet, o sırada Erdoğan mağduriyet edebiyatının yıldızıydı, çünkü aldığı hapis cezasından dolayı siyasî yasaklıydı. 

Erbakan'dan fazlası vardı, eksiği yoktu, Erbakan hapis yatmazken, o, yatmıştı.

Siyasî yasaklı olduğu için de Yenilikçiler'i Erdoğan adına Abdullah Gül temsil ediyordu.

Bunlar, Recai Kutan'ı devirmek ve Fazilet'i ele geçirmek için harekete geçtiler.

Ancak partinin kongresinde Abdullah Gül, Recai Kutan karşısında mağlup oldu.

Kazansaydı, Erdoğan'ın "Emanetçi Hüsamettin"i Gül, Erbakan'ı silip süpürmüş, nakavt etmiş, mahvetmiş olacaktı.

Çünkü ringteki maç Kutan ile Gül arasında yapılıyormuş gibi görünse de, aslında dövüşenler Erbakan ile Erdoğan'dı.

*

Gül'ün Kutan karşısında nakavt olması, Erdoğan için konjonktürün ve siyaset arenasının hazır olmaması anlamına geliyordu.

Erbakan karşısında mağlup olan Abdullah Gül değildi, Erdoğan'dı.

Erdoğan'ın gücü Erbakan'a yetmiyordu.

Eğer partiyi Erdoğancılar ele geçirseydi, Fazilet varlığını sürdürecekti. Kapatılmayacaktı. Fazilet'e "Refah'ın devamı" denilemeyecekti.

Fakat Yenilikçiler, partiyi Erbakan'ın elinden almayı başaramamışlardı.

Erdoğan'ın önünün açılması için Fazilet'in de siyasî partiler mezarlığına gönderilmesinin gerektiği anlaşılmıştı.

Böylece Fazilet, "Bu parti Refah'ın devamı, burada kanuna karşı hile var" denilerek kapatıldı.

Erbakan, siyaset yarışında hakem sahtekârlığı ve düzen-baz şike ile ikinci defa diskalifiye edilmiş oluyordu. 

Bu ikinci kapatma, parti tabanı ve tavanında büyük bir moral çöküntüsüne yol açtı.

Erbakan üçüncü bir parti kurabilirdi, fakat iktidar olmasına izin verilmeyecekti, herkes bunu anlamıştı. 

(Nitekim Saadet Partisi kuruldu, fakat gelişme kabiliyeti olmayan cılız ve bodur bir parti karikatürü olduğu düşünüldüğü için yaşamasına izin verildi. Böylece demokrasi oyunu yani hamamın namusu da kurtarılmış oluyordu.)

*

Fazilet Partisi kapatılınca, arazi Erdoğan için müsait hale getirilmiş oldu.

Erdoğan, "Görüyorsunuz, bu iş Hoca ile olmuyor, olmayacak" deme imkânına kavuşmuştu.

Böylece, kapatılan Fazilet Partisi'nin Yenilikçiler'i yeni bir parti kurmak üzere harekete geçtiler, Akparti kuruldu.

Fazilet Partisi kapatılmıştı, fakat milletvekilleri bağımsız milletvekili olarak TBMM'deydiler.

Bunların yarısı yeni kurulan Akparti'ye geçtiler.

Yıl 2001'di. 

Aylardan Ağustos. (Günlerden cuma mıydı, hatırlamıyorum.)

*

Erbakan siyasî yasaklı hale getirilmeseydi, önce Refah Partisi, ardından da Fazilet Partisi kapatılmasaydı, Erdoğan parti kurup onun karşısına çıkamazdı.

Çıksa bile varlık gösteremezdi. Hain ve bölücü olarak lanetlenirdi.

Hele şiir okudu diye hapse girmemiş ve mağdur duruma düşürülmemiş olsaydı, daha büyük bir nefret ve öfkenin hedefi haline gelirdi. 

"Belediye başkanlığı neyine yetmiyor da tutup bir hareketi bölüp koltuk kavgası başlatıyorsun?" denilirdi.

Bu işlerde heveskârların siyasî maharet, beceri ve kıvraklığı kadar konjonktür de önemli. Hatta daha önemli.

Birilerinin, konjonktürü heveskârın istikbali için hazır etmesi şart.

Erdoğan için bu yapıldı.

*

İmamoğlu'na gelince..

Bu konjonktürde ancak avucunu yalar gibi görünüyor.

Erdoğan olayının tekerrür etmesi için öncelikle CHP'nin (bir kulp uydurularak) kapatılması ve Kılıçdaroğlu'nun siyasî yasaklı hale getirilmesi gerekiyor.

Şu anda "düzen" bunu yapar mı?

Böylesi bir kapatma da yetmez, Kılıçdaroğlu'nun perde arkasından yöneteceği bir partiye de izin verilmeyeceğinin, (Refah'ın ardından Fazilet'in de kapatılması olayında olduğu gibi) fiilen gösterilmesi gerekir.

İmamoğlu'nun Erdoğan'laşabilmesi için önce Kılıçdaroğlu'nun Erbakan'laştırılması lazım.

*

O zaman belki İmamoğlu için konjonktür ve siyaset minderi hazır hale getirilmiş olabilir.

Ondan sonrası da garanti değil, İmamoğlu'nun beceri ve maharetine bakıyor.

O beceri ve maharet, hem iç hem de dış çevrelerle iş pişirme konusunda üstün bir yeteneğinin bulunduğunu ispatlamış olan Erdoğan'da vardı. 

Yeri ve zamanı geldiğinde keskin virajlar alabiliyor, ideoloji otobanında rahatça şerit değiştirebiliyor ve bunlar arasında dans edercesine salınabiliyor, ani kalkışlar ve frenler yapıp birilerinin arabadan düşmesini sağlayabiliyor, işine yaramadığında sırtındaki ütülü gömleği çıkarıp parça parça edebiliyor, devir neyi gerektiriyorsa onu giyebiliyordu. 

*

Konjonktür, konjonktür, konjonktür.. Ve de siyasî canbazlık.. Sihirli kelimeler bunlar.

Velhasıl, aynı makamdan başlayan hikâyelerin her zaman aynı sonla bitmesi beklenmemelidir.. 


ODATV'DEKİLER, "CHARLIE'NİN MELEKLERİ" VEZNİNDE "NUH'UN KELEKLERİ" MİDİR BİLEMEM, FAKAT KIT ZEKÂLI OLDUKLARI KESİN

 



Odatv'deki az gelişmiş zekâlılar kumpanyası mızıkacıları, Ayşe Baykal'ın röportajını nasılsa yayınladılar, fakat hemen ardından minareye kılıf dikmek için iğne ipliğe sarıldılar.

Şöyle diyorlar:

Röportajın önemli bölümlerinden biri ise “telefondan gönderildiği iddia edilen fotoğraf” ile ajandadaki notlar…

“Peki, sizin iddialarınıza göre kendisine karşı bu kadar iyi davranan bir ailesi ve eşi varken nefret etmesinin gerekçesi nedir?” sorusuna verilen yanıtta şu ifadeler dikkat çekiyor: 

“Bilemiyoruz. Psikolojisinin bozuk olduğu dönemde normalde akıllı telefon kullanmayan kızımız, kocasından akıllı telefon istedi.

(…)

“Kızımız, telefonu eline aldığı bir ara annesi gülüp bir şeyler yazdığını görüyor. ‘Neye bakıyorsun kızım ver bir bakayım’ dediğinde kızı vermek istemedi ama anne bir şekilde elinden telefonu aldı.  Ve telefonunda (daha sonra adı dosyada belirtilen bir radyoda program yapan programcıya uygunsuz resim gönderdiğini ve ‘Doğum günün kutlu olsun sevgilim’ tarzında mesajları ve ‘Sen paraları altınları al gel. Biz sana yer hazırladık’ mesajını görüyor. Tabii olarak dünya annenin başına yıkılıyor.”

(…)

“Bu durum da ortaya çıkınca, bu sefer anne başka bir şey çıkar mı diye evin bazı yerlerini karıştırıyor. İçinde özel notlar olan bir ajandaya ulaşıyor ve kızının uygunsuz notlarına şahit oluyor. Anne perişan oluyor.”

“Aileden adını vermek istemeyen kişi”nin açıklamaları böyle…

Bu açıklamaları, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık yalanlıyor. Bakan Yanık, skandal ülke gündemine oturduktan sonra yaptığı açıklamada “Mağdur, kuruluşlarımızda kalıyor, okuma yazması yok, ilkokul diploması alınıyor. Aşçılık eğitimi alıyor, İngilizce öğreniyor. Hayatını idame ettirecek şekilde yetişiyor. Dava, bize 2 Aralık 2022’de intikal etti, aynı gün müdahil olduk. Kendisinin ve çocuğunun can güvenliğini riske etmemek için geç açıklama yaptık” dedi. 

Bakan Yanık’ın “okuma yazması yok” sözlerinden yola çıkarak…

Okuma yazması olmayan biri, akıllı telefon kullanabilir mi?

Okuma yazması olmayan biri, ajandada not tutabilir mi?

Okuma yazması olmayan biri, akıllı telefondan “sevgilisine” mesaj yazabilir mi?

*

Çok akıllılar ya, soruları peşpeşe sıralamışlar.

Ancak, baltayı taşa vurduklarından haberleri yok.

Çok uyanıklar fakat sıra olayın baş kahramanı kadının laflarına gelince Sülün Osman'ın kazıkladığı zekâsı kıt köylülere dönüşmek için yapmayacakları fedakârlık yok gibi görünüyor.

Kızın okuma yazma bildiği, Savcılığa verdiği ifadeden belli. 

Ancak, okuduğunu anlamaktan aciz kişilerin yayıncılık yaptığı bir ülke burası.

Buradan anlaşılıyor ki, Bakan Derya Yanık da bakıp da görmeyenlerden.. Tam da Akparti'ye yakışır bir bakar kör.

Dünya yansa uyanmayacak.. Derya gibi uykusu var.

Konuya döneceğiz.. Önce bir parantez açmamız gerekiyor.

*

Olaya, Cevheri Güven adlı "istihbaratçıların oyuncağı/borazanı" kullanışlı tip de dahil olmuş.

Bu şahsın istihbarat bağlantılarının bulunduğu açık da, tek taraflı mı, çift taraflı mı, orası biraz karışık.

Çok taraflı çalışan (ya da çok taraflı kullanılan), ilişki kurabildiği herkesle iş tutan biri gibi görünüyor. (Yaptığı gazetecilik türünün şöyle bir özelliği var, kendinizi kullandırmazsanız birilerinden faydalanamazsınız, onlardan bilgi-belge akışı sağlayamazsınız. Kendinizden birşeyler vermelisiniz ki, birşeyler alabilesiniz, kimse size "beleş" hizmet vermez. Salt açık kaynakların analizine dayalı "kullanışlılık"sız, hür ve bağımsız bir gazetecilik ise hem yorucudur, hem de kolay ses getirmez. Ayrıca, arkanızda Alman istihbaratı vs. gibi "koruyucular" da bulunmaz. Yarınınızdan emin olamadan, kendi yağınızla kavrularak yaşar gidersiniz. Sürünürsünüz demeyelim hadi.)

Cevheri'yi CIA'in de, Alman istihbaratının da, içeriden birilerinin de (yerli milli odakların da) kullandıklarını düşünmemek elde değil. (İçeriden birilerinin karşı cepheye sızmak için görevlendirdikleri biri değilse tabiî. Bunu bilmeyeyiz, fakat öyle olmadığından da emin olamayız. İcraat tarzı, seçtiği gazetecilik türü buna müsait.)

Evet, bu Cevheri de, Hiranur Vakfı olayına büyük bir aşk ve şevkle sarılmış durumda.

Twitter hesabından şöyle bir paylaşımda bulunmuş:

Bu haber H.K.G'nin ne kadar cesur 1 kadın olduğunu gösteriyor hepimize. Karşısına bütün bir dünyayı almış adeta. Yaşadığı emsalsiz travmayı aşma savaşı 1 yana, iş bulmuş, yeni hayat kurmuş. H.K.G.'nin annesi çıkıp açıkça konuşmalı artık.

"Bu haber" dediği haber, Birgün denen paçavranın haberi.

Haberin başlığı şöyle: "6 yaşında ‘evlendirilen’ H.K.G.’nin ifadesinden dehşet ayrıntılar: 10 yaşındayken biliniyormuş!"

*

Gelelim Odatv zurnasının zırt dediği yere.

Birgün'deki haberde kızın (kadının, her neyse) şu ifadeleri de yer alıyor:

"Kadir ile aynı evde yaşamaya başladıktan sonra bana bir telefon almışlardı. Geceleri hiç uyumuyordum. Bir tane radyo programına denk gelmiştim. Burada konuşan kişi, kız çocuklarının evlendirilmelerinden bahsediyordu. Ben de Facebook üzerinden bu kişiye ulaştım. Evden kaçmaya karar vermiştim."

Bu kız/kadın, okuma yazma bilmiyordu da, Facebook'a nasıl giriyordu, söz konusu radyo programcısına nasıl ulaşmıştı?. (Kızın annesinin bahsettiği "sevgilim"li mesajlaşmanın, uygunsuz fotoğraf gönderiminin bu radyo programcısıyla ilgili olduğu anlaşılıyor.)

Telefonla ulaşmamış, Facebook üzerinden ulaşmış. Facebook, okuma yazma bilinmeden nasıl kullanılabiliyor? 

Odatv'ci süper zekâlar, kılıf ölçüsü almak için minareye tırmanırken donsuz mabadlarının fotoğrafını vermekte olduklarının farkında değiller.

Aynı haberde söz konusu kızın/kadının şu ifadeleri de yer alıyor:

"Bir gün alışveriş için dışarı gitmiştim. Kadir'e 'arabada bekle ben AVM'den kıyafet alacağım' demiştim. O arabada beklerken ben AVM'den bir telefon aldım. Sonra birlikte eve döndük. Telefonumdan araştırmaya başladım. Çünkü ailem bana 6 yaşında evlendirilmenin normal olduğunu anlatıyordu. Yaptığım araştırmalar sonucunda Wattpad isimli kitap uygulamasında bir abla ile tanıştım."

Kadir kadından parayı esirgemiyor, hesabını sormuyormuş ki, istediği kıyafeti, istediği telefonu marketten sakız alır gibi alıyormuş.  

Alsın, fakat, okuma yazma bilmeden telefondan nasıl araştırma yapıyor?

Rastgele numaraları arayarak "Aloo, ben filan, çocukken başımdan şöyle işler geçti, sizin fikriniz nedir, LGBT'ci tontiş?" diye mi soruyordu?

Hayır, böyle yapmamış, arar tararken bir kitap uygulamasını bulmuş..

Okuma yazma bilmeden kitap uygulamasına nasıl ulaşıyorsa?

Evet, denize düşmüş kadın, çırpınıp dururken burada ilk rastladığı "abla"sına sarılmış. 

Okuma yazma bilmiyor (!) ama "abla"sıyla böyle bir kanaldan irtibat kurabiliyor.

*

Odatv'ci minare terzicisi mabadı meydanda başı kumda devekuşları ise, kızın annesini yalancı çıkarmak için "Kız okuma yazma bilmiyordu ki" diye salağa yatıp yalan söylüyor, kendilerini rezil kepaze ediyorlar.

Bakan Yanık'a gelince, böyle bilip bilmeden konuşan birinin bakan olduğu bir ülkeden ve onu bakan yapan kafadan ne beklenir bilemiyorum.

 

HİRANUR VAKFI OLAYI BİR KUMPAS MI (KUMPAS BİR TEK ERGENEKON'DAN YANA MI DÜŞER USTA)?

 



"H.K.G’nin iddiaları adeta ülkeyi iki kutba ayırdı. Müthiş bir kavga var."

Odatv yazarı Ayşe Baykal böyle diyor.

Kızın ailesinden biriyle röportaj yapmış.

"Bu arada, haberi yapan Birgün gazetesi muhabiri Timur Soykan'la konuşmak için aradım ve talebimi ilettim ama kendisinde de herhangi bir dönüş alamadım" diyor.

*

Ortalığı karıştıran, ülkeyi adeta iki kutba ayıran asıl şahıs bu Timur Soykan..

Yayınlanmış birkaç kitabı da var.

Kitaplarının listesine bakılınca insan ister istemez istihbarat servislerini (gizi servisleri) hatırlıyor.

Anılarını yazan MİT'çi Yılmaz Tekin, MİT'in birtakım gazetecileri kullandığını, kitap olarak yayınlanmak üzere onlara bazı dosyalar verildiğini açıklamıştı.

Zaten bilinen birşeydi.

Bu ülkede bir İş Bankası Yayınları, Yapı Kredi Yayınları var, fakat Milli İstihbarat Teşkilatı Yayınları yok.

Ancak, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bu ülkede söz konusu bankalardan daha fazla kitap yayınlatmış olması gerekiyor.

Yayınlatmamışsa, çalışmıyor demektir.

*

Bu Timur Soykan denen soyka'nın MİT'le irtibatlı olup olmadığını elbette bilemem.

Ancak, kitaplarının sadece adları ve konuları bile insanda bir şüphe uyandırmaya yetiyor.

Kitaplarından birinin adı Badeci Şeyh'in Sır Odası.

Adamda bir "hafiyelik" bulunduğu kesin.

Sırlara meraklı..

Şeyhlerin bile sır odalarına girecek kadar mahir.

Sir kâşifi.

*

Biz Ayşe Baykal'ın röportajına dönelim.

Söyle bir soru ve cevap var:

Kızınız evliliğinde mutsuz muydu? Aksi hâlde neden bu kadar ağır iddialarda bulunsun. 
Bu sorunun cevabı için biraz geriye gitmek lazım. Kızımızın eşi ve bir çocuğuyla gayet mutlu bir evlilik hayatı vardı. Bu süreçte kızımız mütemadiyen kocasına bu cemaat ve ailesine yakın çevrede yaşamak istemediğini söylüyordu. Gitmek istiyordu, fakat kocası bunun uygun olmayacağını işi gereği de olsa burada kalmak zorunda olduğu tarzında cevaplarla geçiştiriyordu. Ta ki kızımız evden kaçmadan bir buçuk sene öncesinde hamileliğinin 5. ayında çocuğunun düşürene kadar… Kızımızın psikolojisi o günden sonra ciddi olarak değişti. Okumalar yaptık, psikiyatrlara götürdük. Teskin edici ilaçlar verildiği zamanda, kızımız evde başka varlıklardan bahis edip, zaman zaman bayılma ve kendi kendine zarar verme, çocuğuna ve kardeşlerine şiddete yeltenme vb. hareketlere başladı. Kızımızın babası diğer aile fertlerine “ablanız/kardeşiniz zor bir süreçten geçmekte, bizim ona yardımcı olmamız ve bir dediğini iki etmeden ona destek olmamız gerek” şeklinde kendi aile içi istişarelerinde karar aldılar. Baba alınan bu kararı damadına “Kızım nahif kişiliklidir. Çocuğunu düşürmesinden dolayı çok etkilendi. Her ne der ve isterse ona hayır deme.” diyerek iletti. Kısacası bütün aile kızımız ne derse kafa sallayarak ve her istediğini yaparak geçirmeye çalıştık süreci.

*

Buradan anlaşılıyor ki, bu kıza (ya da kadına) cinler (cin şeytanlar) musallat olmuş.

Görülen o ki, sonraki süreçte cin şeytanlar ile insan şeytanlar bu kadını ayartma işinde elbirliği yapmışlar. (Şeytanlar sadece cinlerden olmaz, insanlardan da şeytanlar vardır.) 

Şunu da belirtelim: İstihbarat örgütleri cincilerle ve cinlerle de çalışıyor, onlardan da faydalanıyorlar. (TRT'nin Teşkilat adlı dizisinde de MİT'çi Zehra ile CIA ajanı Francis cinler ve büyülerle ilgili bir kitap için cebelleşiyorlar.)

Merhum Kadir Mısıroğlu, anılarını anlattığı bir kitabında MİT'çilerin de böyle cinli-büyülü şeyler yaptıklarını söylüyor. Hatta bu işlerle uğraşan iki MİT'çinin feci şekilde öldüklerini ifade ediyor. (Nasıl feci bir şekilde öldüklerine dair bir açıklaması yok, sağ olsaydı da keşke sorabilseydik. Cinlerin musallat olması büyü vs. vasıtasıyla da olmaktadır.)

Cinlerin de müslümanları ve kâfirleri, iyileri ve kötüleri vardır. Bazı cinler oyun olsun diye insanlarla uğraşırken ifrit denilen azılı kâfir cinler sırf küfürlerinden dolayı bazı müslümanlara zarar vermeye çalışırlar. Şahsa (manen kuvvetli olmasından dolayı) zarar vermeye güçleri yetmezse zayıf yakınlarına musallat olurlar. 

Üç harflilerin kâfir ve fasıklarının huyu budur.

*

Bir başka soru ve cevap:

Tüm bu desteklemeye rağmen kızınız neden sizce yanlış yapıyor ve neden bu kadar büyük yalan söylüyor?
Kızımızın evden kaçmasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra kocasından boşanmak istediğini söyledi. Babası da Kadir İstekli’ye “Kızımız senden boşanmak istiyorsa boşanacaksın” dedi. H.K.G anlaşmalı olarak boşanmayı, çocuğunun velayetinin kendisinde kalmasını, maddi tazminat ve bir de nafaka istediğini söyledi. Kadir İstekli kabul etti ve kızımızın istediği şekilde boşanma gerçekleşti. Fakat kızımız babasına çocuğunu göstermek istemedi. 
Boşanınca belli bir vakit sonrasında mahkeme ayın belli günlerinde babaya çocuğunu görme hakkı tanır. Olay medyada çıkmadan önceki bayramda çocuğun babada 10 gün kalma hakkı vardı. Bundan önceki 4 görme hakkında kızımız babasına çocuğu vermemek için direniyordu, her seferinde. Baba kanuni hakkı olan sürede çocuğunu görebilmek için günlerce sokak sokak aradı ikisini. Velhasıl buldu ve çocuğu polis nezaretinde aldı. Bu arada kızımız kız kardeşini arayarak hakaret ve tehditlerde bulundu. Kardeşi bir şey söylemeden telefonu kapattı. Kızımız dayısını arayıp “Bunlar çocuğumu benden kaçırdılar, ben bunlara ne yapacağımı bilirim” diyerek tehdit ederek telefonu kapattı. Baba çocuğunu teslim edeceği günü bir saat bile geçirmedi inanın. 

*

Kadın önce evinden kaçmış.

Bir yıl sonra da boşanmak istemiş.

Her istediğini almış.. Nafaka, çocuğun velayeti vs..

Sonra, çocuğunu babasına bile göstermek istememiş, normal ve haklı bir talep üzerine bile dengesizce tepkiler vermeye, hakaret ve tehditlerle ortalığı karıştırmaya başlamış.

Fakat aynı şahıs şimdi, bütün ülke kendisini tartışırken çok halim selim bir şekilde susuyor.

Ya da susturuluyor.. Bilemiyoruz.

Burada, evden kaçmalı bu hikâyede "hayatın olağan akışı"na aykırı birşeyler bulunduğu kesin.

*

Bir sonraki soru ve cevap:

Peki, sizin iddialarınıza göre kendisine karşı bu kadar iyi davranan bir ailesi ve eşi varken nefret etmesinin gerekçesi nedir?
Bilemiyoruz. Psikolojisinin bozuk olduğu dönemde normalde akıllı telefon kullanmayan kızımız, kocasından akıllı telefon istedi. Fakat o güne dek heyecanlı, zaman zaman başka şehirlere tatile, umre ziyaretlerine çıkan, AVM’lerde gezmeyi, alışveriş yapmayı seven kızımız, artık her nedense son zamanlarda kocasıyla beraber pek bir yere gitmek istemez olmuştu. Kocası konuyu öğrenmek ve bir şekilde psikolojik sorunlarından dolayı bu hâlde olduğunu düşündüğü eşini hayata kazandırmak ve psikolojisinin düzelmesine katkı sunmak için konuştuğunda, daha önce gittiği 3 psikiyatrdan özellikle son gittikleri (daha sonra bir LGBT derneğinin idaresinde olduğunu öğrendiğimiz) psikiyatrın kendisini çarşaflı gördüğünde (kaçan kızımızın ifadesi ile) “Sen bu çarşaftan çıkmadıkça, kocandan boşanmadıkça, ailenden uzaklaşmadıkça huzur bulamazsın. Zira senin kendine özgü bir kimliğin yok/olmaz. Senin ne yapıp edip bunlardan kurtulman lazım.” dediğini öğrenmiş. Bu olaydan sonra da kız kendisini kocasına, ailesine hepten kapattı. Aile ve koca istemediği herhangi bir şeyde ısrarcı olduğunda, kız bayılmalara varan terslemeler, şiddete yönelmeler kendisine ve çocuğuna zarar vermelere yeltenmeye başladı. 
Genel hâli bu olan kızımız, telefonu eline aldığı bir ara annesi gülüp bir şeyler yazdığını görüyor. “Neye bakıyorsun kızım ver bir bakayım” dediğinde kızı vermek istemedi ama anne bir şekilde elinden telefonu aldı.  Ve telefonunda (daha sonra adı dosyada belirtilen bir radyoda program yapan programcıya uygunsuz resim gönderdiğini ve “Doğum günün kutlu olsun sevgilim” tarzında mesajları ve “Sen paraları altınları al gel. Biz sana yer hazırladık.” mesajını görüyor. Tabii olarak dünya annenin başına yıkılıyor. Anne hemen babaya haber veriyor.  Baba elinden telefonu alıyor ve kızına manevi baskı dediğimiz tarzda azarlamakla beraber nasihatlerde bulunuyor. Bu son yaşanan üzerine durum daha kötü, agresif bir hâl aldı. Aradan bir zaman geçtikten sonra anne birincisine benzer ikinci bir hadiseyi yakalıyor. Bu durum da ortaya çıkınca, bu sefer anne başka bir şey çıkar mı diye evin bazı yerlerini karıştırıyor. İçinde özel notlar olan bir ajandaya ulaşıyor ve kızının uygunsuz notlarına şahit oluyor. Anne perişan oluyor.  Bu olaydan sonra kızımız hepten arsız dediğimiz bir hâl alıyor. Tabii bu durumu Kadir İstekli’ye söyleyemiyor anne ve baba. Lakin anne – baba her şeye rağmen kızları boşandıktan sonra ele muhtaç olmasın diye avukat vasıtasıyla kızlarının hesabına belli miktarda para yatırıyor. Çünkü varlık içinde büyüyen torunlarının annesine “Anne neden beni fakir yaşamaya mecbur ediyorsun? Neden bizim evimiz yok? Neden bana oyuncak almıyorsun? Seni sevmiyorum” şeklinde baskılar yaptığını ve anneyi sıkıştırdığını öğreniyorlar. 

*

Kıza okumuşlar, üflemişler, ayrıca üç tane de psikiyatra götürmüşler.

Psikiyatrlar teşhis koyarlar da, tedaviye gelince ne yapabilirler, şahsen bilemiyorum. (Ki bir insanın dengesiz olduğunu anlamak için psikiyatr olmak da gerekmez.) Sonuçta onlar da insan, ellerinde sihirli değnek yok. Muhtemelen yapacakları şey ilaç verip uyuşturmak, olayı zamana yaymak olacaktır.

Aile, bir psikiyatrdan iş çıkmayınca ikincisine gitmiş. 

Oradan da birşey çıkmayınca ver elini üçüncüsü, ve maalesef bu defa belalarını bulmuşlar.

LGBT'ci (sapıklık yandaşı) son psikiyatr, kadının hastalığının nedeni olarak çarşaf ile evliliği ve aileyi görmüş.. 

“Sen bu çarşaftan çıkmadıkça, kocandan boşanmadıkça, ailenden uzaklaşmadıkça huzur bulamazsın. Zira senin kendine özgü bir kimliğin yok/olmaz. Senin ne yapıp edip bunlardan kurtulman lazım” demiş.

Buyur işte.. Buna psikiyatri diyorlar.

Bu süreçte kadını ailesi el üstünde tutuyor, bu onlara her istediğini yaparken, onlar buna birşey diyemiyorlar.

Derlerse gelsin ayılıp bayılmalar, çıldırmalar, kendisine ve çocuğuna zarar vermeler.

İşin ilginç tarafı şu ki, böyle olduğu halde, çocuğun velayeti kadına verilmiş.

*

Sonra iş, LGBT'ci psikiyatrın memnun olacağı bir mecraya kaymış..

Kadın, radyocu sevgili edinmiş, ona uygunsuz resim göndermeye başlamış.

Sevgilisi de kibar, doğum gününü kutlamayı bile ihmal etmiyor: Doğum günün kutlu olsun sevgilim.

Bununla birlikte, sevgisi sadece kadına karşı değil, paralara ve altınlara karşı da büyük muhabbeti var: "Sen paraları altınları al gel. Biz sana yer hazırladık.”

Yer hazırlamak kolay, yeter ki para ve altın da olsun. 

Çarşaf olmasın.

Paralı ve altınlı, masrafsız sevgili: körün istediği bir göz...

Sadece bu da değil, kızın annesi buna benzer başka bir duruma daha şahit oluyor.

Ayrıca ajandasında uygunsuz notlar görüyor.

Bununla birlikte, boşandıktan sonra buna para göndermeye devam ediyorlar (Eski kocasından nafaka aldığı halde).

Normaldir, kadına destek olan bir sevgili varsa paraya ve altına ihtiyacı olabilir. (Parasız sevgiliyi kim ne yapsın! Bazıları sevgilinin zeki, çevik ve aynı zamanda paralı olanını severler.)

*

Bir sonraki soru ve cevap:

Yani, H.K.G istediği hayatın yaşanmasına izin verilmediği için mi öfkeliydi? İddianamedeki ses kayıtlarını nasıl açıklıyorsunuz? 
Anne baba bu sıkıntılı durumu nasıl atlatırız derdindeyken H.K.G hiçbir şeyden haberi olmayan kocasını kullanarak, daha sonra öğreneceğimiz birtakım kişilerin akıl vermesi ve yönlendirmesi ile kaçmaya hazırlanıyor. Aileden ve ailenin yaşamından kurtulmak için birtakım deliller toplama derdine düşüyor... Kadir İstekli’de olanlardan habersiz, kayınpederi olan hocasının yönlendirilmesiyle eşinin her söylediğine “Tamam” diyor. Ses kayıtlarındaki kabul ediş bu sebepten. Daha sonra olayın parçalarını birleştirdiğinde evet çocuğu düşük yaptığından dolayı gittiği doktorların verdiği ilaçlar ve süreç içinde psikolojik sıkıntılarının olduğu vaki. Ama kolunu bacağını morartırcasına sıkmaları, kolunu korkuluklara vurmaları, çocuğunu sıkıştırmaları, kardeş ve kocasına ters davranmalarının altında aslında akıl verenlerin yönlendirmesi ile kendine delil oluşturmakmış.

Kadına akıl verenler, nasıl delil oluşturacağını öğretmişler.

Kendi kolunu bacağını morartması gerektiğini, kolunu (sanki birşeyle vurulmuş gibi görünsün diye) korkuluklara vurmasının iyi olacağını söylemişler. Ya da kendisi düşünmüş. 

Bu arada kadın çocuğuna, kocasına ve ailesine karşı canavar kesilmiş.

Koca ise, hep alttan alan, herşeye "Tamam" diyen bir pozisyonda.

*

Röportajın sonuna Ayşe Baykal şu soruyu eklemiş:

Dosyadaki delillere ulaşmak yasal olmadığı hâlde bir gazeteci, nasıl bunları alabildi? Hadi bunu geçtim, aynı dosyada ailenin avukatlarının sunduğu, iddiaları nakz eden onca deliler göz ardı edilerek, hem de bilinçli bir şekilde infial oluşturması için parça parça, güya yeni ortaya çıkmış gibi, toplumu manipüle etmeyi amaçladıkları belli bir vaziyette, bunları cımbızla ve özellikle toplumda infial yaratacak şekilde nasıl sundu ve sunmaya devam ediyor?

Evet, bu Timur Soykan denen soyka, yasal olmadığı halde dosyaya nasıl ulaşmış?

Bu soytarı madem gazetecilik yapıyor, aile ile niye görüşmemiş, niye ailenin iddialarını gözardı etmiş?

Niye "infial" ve kargaşa oluşturmak, olayı ulusal bir felakete dönüştürmek için eski bir hadiseyi sanki bugün yaşanıyormuş gibi pazarlamış?

*

Ayşe Baykal'ın bir başka sorusu şu:

Provokatörlerin iddiasıyla, hastaneye ve mahkemeye etki edebilen bir yapı, her nedense kaçan kızlarını bir yıl boyunca bulamıyor, kızlarını evlendirirken yaşını büyük gösteremiyor ama kendilerine kumpas kuran kızlarına muhtemelen şantaj yapan birilerine ulaşamıyor?

Demek istediği şu: Aile bu kadar güçlüydü de, hastaneyi ve mahkemeyi yönlendirebiliyordu da, kızlarını kullanan (ve belki ona şantaj yapan) kişilere niye ulaşamamış? 

Bu kadar güçlülerse onlara da ulaşıp (Alaattin Çakıcı ya da Sedat Peker gibi) hal hatır sormaları gerekmez miydi?

*

Şunu da belirtmek gerekiyor: Böylesi durumlarda kimin elinin kimin cebinde olduğu her zaman belli olmaz. 

Öyle güç odakları vardır ki, daha sonra size karşı kullanmak üzere bazı uygunsuz şeyleri yapmanıza izin verir, hatta bunun altyapısını oluştururlar

Mesela bu olay üzerinden konuşmak gerekirse, (ihtimal ki) sizi daha büyük bir tuzağa çekmek için hastanede ve mahkemede işinizi yoluna korlar, sonra da bunun üzerinden defterinizi dürmeye koyulurlar. 

Böylesi durumlarda hastane ve mahkeme de oyuna getirildiğini anlayamayabilir. 

Bu olayın haddinden fazla karışık olduğu görülüyor. 

Bir "kumpas" ise, ki kumpasa maruz kalmak salt Ergenekoncu denilen kişilere özgü bir ayrıcalık değildir, evet bir kumpas ise, ağlar çok iyi örülmüş çok.. Sabırla, aheste aheste, inceden inceye..

LGBT'ci psikiyatrı ailenin aklına kimlerin düşürdüğü de bu olayda önem taşıyor.

*

İstanbul Sözleşmesi'ni başa bela eden, ("Bizim milletin neyi eksik, niye serbestçe zina yapamasın ki" hesabı) zinayı suç olmaktan çıkaran Akparti iktidarının tavrına gelince..

Kadına sahip çıkıyorlarmış..

LGBT'cilerle beraber sahip çıktıkları anlaşılıyor. Elbirliğiyle..

Başını hangi duvara vuracağını bilemeyen Kemal Kılıçdaroğlu denen kendisinden habersiz şahıs ise zaten İstanbul Sözleşmesi avukatlığı ile LGBT yandaşlığına soyunmuş durumda.

Bu olaydaki performansı da CHP'nin şanlı tarihiyle uyumlu.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...