E-KİTAP: HARAMİLERCE YAĞMALANAN TASAVVUF

 

https://www.academia.edu/91770233/Haramilerce_Ya%C4%9Fmalanan_Tasavvuf


 

HARAMİLERCE

YAĞMALANAN TASAVVUF

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: TASAVVUFU ANLAMAK

TASAVVUF NEDİR? 6

TASAVVUF MU, İHSAN MI? 10

GAZZALÎLERİN TASAVVUFU 13

EL-BÛTÎ’YE GÖRE TASAVVUF 19

İHLAS 22

ŞEYH-MÜRİD İLİŞKİSİ VE HIZIR KISSASI 25

İLM-LEDÜN, HIZIR KISSASI VE ŞEYH-MÜRİT İLİŞKİLERİ 27

TASAVVUF VE TARİKATA DAİR SORULAR 31

ŞER’Î DELİL KARŞISINDA KEŞF VE İLHAM İDDİASI GEÇERSİZDİR 35 

ŞEYHLERİN HER İŞ VE SÖZÜNDE HİKMET Mİ ARANMALIDIR? 42

ZAMANIMIZDA TASAVVUFUN NEREDEYSE SADECE ADI KALDI 45

 HACI BEKTAŞ-I VELÎ’Yİ ANLAMAK 48

İCAZET MESELESİ 59

 

İKİNCİ BÖLÜM: TASAVVUF TARTIŞMALARI

TASAVVUFÎ HÂL, MAKAM, MERTEBE NEDİR; KİM VE NERESİ İÇİNDİR? 65

İMAM-I RABBANÎ’Yİ DİLİNE DOLAYAN CAHİL NADAN (DENSİZ) 73

METAFİZİĞİ DEĞİL, KENDİ İDRAKİNİ YENİLE, ONAR! 82

YATAK ODALARINI TAKİP ŞEYHLİĞİN DEĞİL, MİT’ÇİLERİN MESLEĞİNİN PARÇASI 86

YUNUS EMRE VEHHABÎ MİYDİ? 89

İMAN, ŞİRK VE TASAVVUF 97

          “YENİDEN DÜŞÜNMEK” DÜŞÜNCESİZLİĞİ 100

ŞEYHLER,  MÜRİTLER VE SİYASET 129

MODERN BATILI TASAVVUF 138

DÜCANE’NİN AVANGARD SUFÎLİĞİ 148

KOLTUĞA KURUM KURUM KURULMUŞ ARTİST CEHALET 155

TARİHSELCİLİĞİ ÖYLE ELEŞTİRMEK, TASAVVUFU DA BÖYLE SAVUNMAK, YANLIŞTIR 159

EBU HUREYRE’NİN (R. A.) İBN ARABÎ İÇİN İSTİSMAR EDİLEN RİVAYETİ 167

TARİKAT ŞEYHLERİNE İNTİSAP/BİAT VE İLM-İ LEDÜN 172

“HAKİKAT EHLİ”NE GÖRE KERBELA… 179

KATOLİK PAPAZ TASAVVUFU 189

GELENEK ADI VERİLEN GELENEKSİZLİK 198

GÜNAHÇI TASAVVUF YA DA DÜCANE’NİN AŞKI 205

İBN ARABÎCİ TASAVVUFÇUNUN LAİKLEŞTİRİLMİŞ ŞERİATSIZ TASAVVUFU  213

MEVLÂNÂ, CUHA VE MOĞOLLAR 217

CAHİLLERİN TASAVVUFU 226

DERDİ TASAVVUF ÜZÜMÜ YEMEK DEĞİL, ŞERİAT BAĞCISINI DÖVMEK 230

İLAHİYAT’TAKİ KÖR KILIÇ 240

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:  SAHTE TASAVVUFUN AHLÂK İSTİSMARCILIĞI

AHLÂK İSTİSMARI 247

AHLÂK EDEBİYATI VE GERÇEK AHLÂK 251

HUKUKSUZ AHLAK, ŞERİATSİZ TASAVVUF OLMAZ 257

HUKUK VE AHLÂK FELSEFELERİ AÇISINDAN HUKUK-AHLÂK YA DA ŞERİAT-AHLÂK İLİŞKİSİ 262

BİR AHLÂKA ÇATTIK Kİ, AHLÂKA KURMUŞ PUSU! 273

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: İBN ARABÎCİ EFSANE VE SAFSATALAR

İBN ARABÎCİ SAPIKLIĞA GÖRE ALLAH 279

TASAVVUF, TEVHİD VE ŞİRK 289

CEHALETİN ZİRVESİNDE BİR İBN ARABÎ MÜDAFAASI 294

CÜBBELİ CEHALET’İN İBN ARABÎ UÇURTMASI 307

BİR MEZHEPSİZ MASONUN İBN ARABΠSEVDASI 314

*

*

TASAVVUFÎ HÂL, MAKAM, MERTEBE NEDİR; KİM VE NERESİ İÇİNDİR?

 

Yukarıdaki ‘havalı’ başlık, Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz’in bir yazısının başlığı..

Lafa şöyle başlamış:

İbnü’l-Arabî, tasavvufi hâl, makam ve mertebeyi, anlamlarındaki nüansları da yer yer belirleyerek, biribirlerinin içinden geçebilen (biri diğerlerinde yerleşebilen) kelimeler olarak kullanılır.

Örneğin, makamı mekân’a bağlarken, nitelik anlamında mekânı da mertebe’ye bağlar ve der ki: “Yüce mertebeler, mertebe oluşları yönünden varlığa sahip değildir, onlar kendilerine bakan kimsenin varlığıyla mevcuttur. Bu kısma örnek olarak, makamları verebiliriz. Makamlar yerleşenin varlığıyla mevcuttur. Bir yerde makam yoksa, orada yerleşen kimse yok demektir.” (Tercüman’dan nakleden, Suad el-Hakîm, İbnü’l-Arabî Sözlüğü)

Bunlar, soyut biçimde dile getirildikleri için yüce hikmetler gibi görünen basit düşünceler.

Müşahhas hale getirildiklerinde, (Weber’den esinlenerek söylersek) “büyüleri bozulur”.

Soyut laflar, bir insanın, x‘e nasıl bir değer verdiğini söylemeden mesela 3 + x = 5 şeklindeki bir denklem hakkında felsefe yapmasına benzer.

X’e hangi değeri verdiğini bildirmediği sürece, onun akıl yürütüşünün doğru mu, yanlış mı olduğu konusunda birşey söyleyemezsiniz.

Ama, x’in mesela 4 olduğunu ileri sürmesi durumunda, onun aslında matematikten anlamayan bir zır cahil olduğu ortaya çıkar.

İbnü’l-Arabî’nin yukarıdaki lafına dönersek, mesela hal, makam ya da mertebe olarak cömertlik kavramını alalım.

Cömertlik, İbnü’l-Arabî gibi konuşursak, “cömert insanın varlığıyla mevcuttur”. Cömertlik, dış dünyada kendi başına varlığı olan birşey değildir.

Birileri bu tür basit düşünceleri soyut hale getiriyor, eşsiz hikmetler gibi yazıyor, aslında boş gevezelik yapıyor, başka birileri de, onları anlamadan tekrarlıyor.

*

Lekesiz’in yazısı şöyle devam ediyor:

Hâl ve makamlar hakkında, sûfî müelliflerin sayısal bakımdan farklı tasniflere gittiklerini örnekleriyle birlikte zikreden Abdurrezzak Tek de, el-Herevî’nin Yüz Basamak’ından (Menâzilü’s-sâirîn’den) hareketle, zikrettiğimiz üçlü üzerinden: “… hâl ve makamlar açısından mürîdin tasavvufî terbiye ve manevî yükselişindeki temel unsur, zâhirî ve bedenî ameller: sâlikin bâtınî ve kalbî ameller; ârifin de söz konusu amelleri yerine getirmekle birlikte bunlara takılıp kalmayarak sadece Allah’a yönelmesi ve O’nda fani olmasıdır” sonucuna ulaşır.

Bunlar da, aslında herkesin bildiği basit düşünceler..

Klasik kitaplarımızda ilim, hal ve amel ayrımı yapılır. (Makamdan bahsedenler, halin devamlılığını kast etmektedirler. Mesela cimri bir adam, o sıralarda okuduğu ya da dinlediği şeylerin etkisiyle bir anda cömertçe bir ruh hali içine girebilir, bağışta bulunabilir, fakat ertesi gün, yaptığı cömertlikten pişmanlık duyabilir, vaatte bulunmuşsa vaadinden dönebilir. Cömertlik makamında olan kişi ise daima cömerttir.)

Bu ilim, amel ve hal ayrımı, günümüzde sosyal psikoloji kitaplarında “tutumun öğeleri” olarak ele alınmaktadır: Bilişsel öğeduygusal (duyuşsal) öğe, davranışsal öğe.

Mesela tevazu (alçakgönüllülük) bahsini ele alalım.

İnsanın tevazu sahibi olabilmesi için, öncelikle bu haslete ilişkin bir ilminin, bir bilişsel farkındalığının oluşması gerekir.

Kendisinin asil bir ırktan, soydan veya aileden geldiğini, yaratılıştan bir üstünlüğünün bulunduğunu, veya başka tür haslet ve yetenekleriyle olağanüstü bir insan olduğunu düşünen, ve “İnsanlara karşı mütevazı davranma, senin gerçekten değersiz olduğunu düşünürler, değerinin farkında ol” şeklindeki ön kabullere göre yaşayan birinin mütevazı olması imkânsızdır. Çünkü, ilim, yani bilişsel öğe, işin temelidir.

Bununla birlikte, işin ilim tarafı halledilse bile, yine de o haslet, bir hal olarak ortaya çıkamayabilir. Bir duyguya/duyuşa dönüşemeyebilir.

Bunun çaresi olarak, kişinin kendisini amele (davranışa) zorlaması (tekellüf) gösterilir. Mesela insan cömertlik yapa yapa sonunda o haslete sahip bir hale gelir. Mütevazı davrana davrana mütevazı bir insana dönüşür, kalbindeki kibir duygusu yok olur. (Beden/vücut dili kitapları da insandaki bu özelliğe dikkat çeker.. Kibirli insan, başını dikerek duracağı, insanlara tepeden bakacağı gibi, böyle davranmak, kasılarak yürümek de, bir süre sonra insanın bu davranışına paralel bir ruh hali içine girmesine yol açar.)

*

el-Herevî’nin sözünü ettiği batınî ve kalbî amele gelince..

Bir insanda bir hal yerleşince, artık amelden ziyade, o halin gereğini niyet ve kalp düzeyinde takip etmek önemli hale gelir.

Mesela, Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya‘sında, meşhur sûfîlerden birinin bir diğerini birlikte hacca gitmeye davet etmesi olayı aktarılır. Davet edilen, teklifi kabul etmez, gerekçe olarak da şöyle der: “Bende henüz niyet oluşmadı.” Yani, haccı, arkadaşı teklif ettiği için değil, sırf Allah c. c. için niyetlenmiş olarak yapmak istemektedir.

Yine aynı kitapta, meşhur sûfîlerden birinin, şeyhinin sohbetindelerken gelip birşeyler isteyen bir fakire verdiği sadakayla ilgili hatırası anlatılmaktadır. Hemen hırkasını çıkarıp fakire vermiş, bunun üzerine şeyhi ona, “Halinde yalancısın,” demiştir, “önce, bir başkasının verip o sevabı kazanmasını bekleyecektin, kimse vermezse verecektin“.

*

“Ârifin söz konusu amelleri yerine getirmekle birlikte bunlara takılıp kalmayarak sadece Allah’a yönelmesi ve O’nda fani olması” ise, kişinin, bir edebiyat paralama olarak değil, bir duyuş, bir hissediş olarak, amellerini önemsememesi, bunun Allahu Teala’nın kendisi üzerinde tecelli eden bir kaza ve kaderi olduğunu anlamasıdır. Bunun bir lütuf olabileceği gibi, bir imtihan da olabileceğini fark etmesi, ve daima bir korku hali üzere olmasıdır.

Lekesiz’in yazısı şöyle devam ediyor:

Gerek İbnü’l-Arabî’nin gerekse el-Herevî’nin son tahlilde hâl, makam ve mertebe ile fizikî değil idrakî bir mekân tutmayı ve bu mekânı da sonuçta Allah’ın mekansızlığında eritmeyi kastettiklerini düşünebiliriz. Diğer bir ifade ile tasavvufî mertebelerin hâl idrakiyle makamsal bir mekânda (ya da mekânsal bir makamda) toplandığını söyleyebiliriz.

Bunlar boş ve gereksiz laflar.

Ve bu boş lafları, onlardan da boş olan şu saçma sapan laflar izliyor:

Ancak, bunlara bağlı olarak, Hz. Ebubekir’den nakledilen “İdrak, idrakteki acziyeti idrak etmektir” deyişince hâl, makam ve mertebenin içinden, “bunlar nedir” sorusuna bir cevap verebildiğimizi var saysak da, “bunlar kim ve neresi içindir” sorusundan kurtulamayacağımız gibi, “tasavvuf hâl bilgisidir, idraki mümkün olmadığından izahı da mümkün değildir” şeklindeki genel kanaate teslimiyet ile, soru üretmekte mahir merakımızı da gidermiş olmuyoruz.

Bir defa, Hz. Ebubekir’in sözü bu haliyle eksik..

Aktarılan ifade, sadece marifetullah bahsi için geçerlidir.

Diğer pekçok hususta idrakte acziyet diye birşey söz konusu olmayabilir. Adamına göre değişir.

“Tasavvuf hâl bilgisidir, idraki mümkün olmadığından izahı da mümkün değildir” şeklindeki söz de yanlış.

Hal ile halin bilgisi farklı şeylerdir. Ve tasavvuf, hal bilgisi değil, halin bilgisiyle birlikte bulunan veya bulunmayan haldir.

İdraki mümkün olmadığından izahı da mümkün değildir” şeklindeki ifade de yanlış.

İdraki mümkündür, fakat aynı idraki yaşamamış olanlara izah etmek mümkün olmaz.

Mesela ‘sevgi‘yi ele alalım. Hayatında hiç sevgi diye bir duygu yaşamamış olana bunu izah etmek mümkün olmaz. Anlatılanları anladığını zannettiği zaman bile, anladığı başka birşeydir, sevgi değil. Anladığı o farklı şeye hatalı biçimde sevgi adını verir.

Buna karşılık, bir hal olarak sevgi durumunu yaşamış kişi, sevginin ne olduğunu bildiğinin farkındadır. Ona ilişkin edebiyata itibar etmez. Sevgi bilgisi diye birşeyle uğraşmayı anlamsız, gereksiz ve boş görür.

Lekesiz’in yazısı şöyle devam ediyor:

Sonuçta mesele şurada toplanıyor: Zikrettiğimiz sorular esasında kurtulmamız ve merakımızı yenmemiz, bu zamana kadar sûfî müellifler tarafından ortaya koyulmuş ilgili tasniflerle ve tefsirlerle bugün de yine mümkün olabilir mi?

Anlayışın/idrakin yetersiz olduğundan, senin için mümkün olmayacak gibi görünüyor.

O yüzden, entellik meraklısı Lekesiz’in yazısının şu ifadelerle devam ediyor olmasını doğal karşılıyoruz:

Eğer zorunlu modernler olmasaydık ve Kant, Husserl, Heidegger, Marleau-Ponty vb. idraki fenomenolojik düzeyde deşelemeselerdi bu mümkün olabilirdi. Bunlar yüzünden, en özet söyleyişle ancak insan için, ancak insanda ve ancak insanın mekanı olan yeryüzünde tasavvufi hâl, makam ve mertebe’yi eski kelimelerle konuşmamız şimdi çok zor görünüyor.

İşte buna, “okumuş cehalet” deniyor.

Bunun ardından Lekesiz, “Bu hususu Marleau-Ponty’nin (ki o bir Marksist’tir) Algının Fenomenolojisi adıyla çevrilen idrakin anlaşılmasına dair çalışmasından yapacağım şu alıntıyla resmetmeye çalışayım” diyor ve Marul mu her neyse, ondan gereksiz ve ilgisiz bir alıntı yapıyor.

Ardından da şöyle diyor:

Bu alıntıdan hareketle, aşırı tutuculuk (yobazlık) ve reddiyecilik (münkirlik) ekseninde süren güncel tartışmaları elimizin tersiyle bir kenara iterek tasavvufa baktığımızda, onu kültür düzeyine indirilmesi mümkün olmayan dine (İslâm şeriatına) mahsus yetkin bir kültür formu olarak görebiliyorsak, ona mahsus terminolojiyi, tefsiri yenileme iddiasını yüklenebiliriz, demektir.

Ömer bey, bu işler senin ve senin gibilerin boyunu aşıyor.

Ama, Ömer Lekesiz kendisinden emin:

Zira, bir kere başarılmış olan, bir daha başarılabilir ve dolayısıyla özü elimizin altında olandan yeni zamana mahsus yeni ideal formları üretmek hiç de zor olmasa gerektir.

Bu manada asıl mesele, kimlerin cahillikle, yanılgıyla, reformistlikle, zındıklıkla suçlanmayı daha baştan kabul ederek (sineye çekerek) yola çıkacağıdır.

Serdengeçtilerin ve Müslümanca idraki nedeniyle taşlanmayı göze alanların yokluğu, düşüncenin yokluğudur.

Ne yazık ki (yani ne mutlu ki) “özü”, senin elinin altında değil. Elinin altında sadece, anlamayı başaramadığın sözü var.

Ve bu anlayışsızlık, seni, itiraf ettiğin gibi, ancak cahillik, yanılgı, reformistlik ve zındıklık limanlarına götürebilir.

Çünkü sizde düşünce yok.. Düşünce edebiyatı ve artistliği var.

Ve bu artistlik, ne yazık ki, düşüncesizliğin ta kendisi durumunda.


HELAK NE YANA DÜŞER USTA, HÜSRAN NE YANA?

 




Millî Gazete yazarı Mahmut Toptaş'ın bugünkü (24 Kasım 2022) yazısının bir bölümü şöyle:

“Bu memleket battı ağabey, kurtuluşu yok” diyenler dikkat etsinler, kendi kimliklerini söylemiş oluyorlar.

Rabbimiz, Yahudi ve Hıristiyanlar üzerinden bizi uyarıyor:

“De ki: Ey ehl-i kitap, dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önce sapıtan birçoğunu sapıttıran ve doğru yoldan sapan toplumun hevasına (kanunlarına) uymayın.” (Maide süresi ayet 5/77)

Sevgili peygamberimiz:

“Bir adam, ‘İnsanlar helak oldu’ derse, onların en kötüsü o olur veya insanları helak edenlerin başında o gelir” buyuruyor. (Müslim, Sahih, K. El-birr, bab 41, Malik, Muvatta, Ebvab’ül-kelam bab 1, Ebu Davud, Edeb, bab 85 Hadis 4983)

Hadisi şerh eden Hattabi, “Bu, ‘İnsanlar helak oldu’ sözünü ayıplamak için dahi söylememek gerekir.

Ayıplamak için veya kendisinin faziletini anlatmak için söylüyorsa yine helak olanlardan olur” diyor.

Söz konusu hadîsi heva ve hevesine göre yorumlayanlara da rastlanıyor.

Özellikle de nerede menfaat görürse oraya "dönen", helal haram demeden kesesini doldurmak için fırsat avcılığı yapan, güç sahiplerinin gölgesinde ense göbek geliştirmek için onların zulümlerinin avukatlığına soyunan tipler, birtakım olumsuzluklara işaret edildiğinde bu hadisi hatırlatmaktan keyif alırlar.

*

"İnsanlar helak oldu" şeklindeki söz, istisna içermediği için yanlıştır. Yoksa, her gün bir dolu insan imansız ölerek helak olup gidiyor. 

Ama herkes değil.

Fakat yanlışlık sadece bundan kaynaklanmıyor. Aramızdan hiç kimse, başka insanların helak olduğuna karar verecek konumda değil.

Nuh a.s.'ın kavminin (gemiye binenler dışında) helak olduğunu biliyoruz, fakat şu anda hayatta olan insanlardan kimlerin helak olacağı bizim bilgimizin dışında.

Bununla birlikte, genel kural olarak, "iman etmeyen, salih amel işlemeyen (namaz kılmayan, zekatı vermeyen, oruç tutmayan, günahları bırakıp tevbe etmeyen), hakkı (İslamî doğruları) tebliğ ve tavsiye etmeyen, (Allahu Teala'ya itaat yolunda) sabretmeyen ve sabrı tavsiye etmeyen" kimselerin hüsranda olduğunu Asr Suresi'nden biliyoruz. 

Bu hüsran, helak olma anlamına gelir.

*

Hüsran ne yana düşer usta, yalnız Avrupalıya mı düşer, Türkiye'nin laik Kemalist ataist düzenbazlarına ve onların "İslamcı olmayan yerli milli dindar işbirlikçilerine" hiç uğramaz mı?

Alparslan Kuytul'lar, Halis Bayancuk'lar niçin içerde usta, onlar (beğenmediğimiz yönleri olsa da) bizim "müslüman" kardeşlerimiz değil mi?

Hüsranda olmamak için hakkı kime tavsiye etmeliyiz usta, sabrı kime?

*

Şunu da belirtmek gerekiyor ki, Mahmut Toptaş'ın hadisi aktarış tarzı özensiz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "onların en kötüsü o olur veya insanları helak edenlerin başında o gelir" şeklinde "veya"lı bir ifade kullanmış değil.

Hadisin tercümesi, bir kelimedeki harekelerin durumuna göre ya "onların en fazla helak olanı olur" ("en kötüsü" değil) diye yapılabiliyor, ya da, "insanları helak etmiştir" diye ("helak edenlerin başında o gelir" değil).

Hadisteki ilgili kelime "ehlekü" şeklinde okunursa ism-i tafdil oluyor (Emsile'deki "ensaru" kalıbı) ve ilk anlama geliyor, "ehleke" diye harekelenirse geçmiş zaman kipinde bir geçişli fiil oluyor (if'al babı) ve ikinci anlam ortaya çıkıyor.

Konu, sorularlaislamiyet.com'da şu şekilde anlatılmış:

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki:

"Bir kimsenin 'İnsanlar helak oldu!' dediğini duyarsanız, bilin ki o, kendisi, herkesten çok helak olandır." [Müslim, Birr 139, (2623); Muvatta, Kelam 2, (2, 989); Ebu Davud; Edeb 85, (4983)]

Metinde geçen "ehlek" kelimesini ism-i tafdil olarak  “ehlekü” şeklinde okumak mümkün olduğu gibi fiil-i mazi olarak "ehleke" şeklinde okumak da caizdir. "Ehlekü" şeklinde okunduğu zaman -ki biz tercümemizi buna göre yaptık- bu kelime "en çok helak olan" anlamına gelir.

Bu birinci okunuş şekline göre "İnsanlar artık helak oldular." diyen kimse, insanların en çok helak olanıdır, demek olur. Çünkü böyle diyen kimsenin insanların helak oldukları hükmüne varması, onların kusurlarını ve ayıplarını teker teker araştırması neticesinde olmuştur. Gerçekte, insanlar, kusurlarından ve ayıplarından dolayı kendilerini cehennemlik olmaya ve dolayısıyla manen helak olmaya arz etmiş olsalar bile, onların bu durumu insanların ayıplarını teker teker araştırıp da onların kesinlikle cehennemlik olduklarını söylemek kadar tehlikeli değildir. Çünkü bu sözü söyleyen kimse, önce kulların kusurlarını araştırmakla, sonra da Allah'ın onlara nasıl muamele yapacağını bilmediği halde Allah adına kesin bir hüküm vermekle ve bu hükmü verirken de onları küçük görüp kendini beğenmekle, kendini daha büyük bir tehlikeye atmıştır.

Söz konusu kelime fiil-i mazi olarak "ehleke" şeklinde okunduğu zaman ise "helak etti" anlamına gelir ve bu okunuş şekline göre; "İnsanlar helak oldu, diyen kimse, insanları helak etmiştir." demek olur. Bir başka ifadeyle aslında Allah onları hiç de helak etmiş değildir. Fakat bu sözü söyleyen kimse kendi karanlık ve ümitsiz dünyasında, kendi düşünce ve arzularına göre insanları helake mahkûm etmiştir. Oysa Allah, onları mahkûm ettiğini açıklamadığı için gerçek onun verdiği hükmün tam tersine olabilir.

Fakat Allah'ın, vasıflarını açıkladığı ve helak olacaklarını bildirdiği insanları şahıs belirtmeden, mücerred vasıflarıyla açıklayarak insanları uyarmak böyle değildir. Aksine bu iş, Allah'ın kullarına yüklediği bir görevdir.

Söz konusu kelime böyle fiil-i mazi olarak okunduğu zaman bu kelimenin yer aldığı cümleden şöyle bir mana anlaşılır:

" 'İnsanlar artık helak olmuşlardır.' diyen kimse, insanların Allah'ın rahmetine karşı olan ümitlerini kırdığı ve onları ümitsizliğe düşürüp ibâdete karşı olan ilgilerini kestiği için, onları cehenneme sürüklemiş ve helak etmiştir."

Nitekim Ebû Davud'un da açıkladığı gibi bu hadisin râvilerinden [İmam] Malik de bu görüştedir.

(Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi, 16/226)

*

Bu "helakçı" üslup daha çok partiler tarafından seslendiriliyor diyebiliriz.

Kendileri iktidardaysalar herkes "kurtulmuştur", muhalefet ise milleti helak etmek için uğraşmaktadır.

Eğer iktidarı kaybederlerse millet kesin olarak helak olacaktır. Bu yüzden mutlaka onlara oy verilmesi gerekmektedir. Aksi mutlak helaktir.

Misal verelim de daha iyi anlaşılsın.. 

Erdoğan, 2017 yılındaki referandum öncesinde 5 Nisan günü Bursa'da şöyle konuşmuştu:

Bu halk oylamasında ‘evet' çıkınca sadece ülkemizin yönetim sistemi değişecek, emin olun bu durumda da her şey eskisinden daha iyi olacak. Türkiye koalisyon tartışmaları olmadan, istikrar ve güven ortamı tehdit edilmeden yönetileceği bir döneme girecek. Buna karşı çıkacağım derken dünyanızı da, ahiretinizi de tehlikeye atmayın

Türkiye Cumhuriyeti laik devlet olduğu için Allahu Teala bu milletin dünyasına ve siyasal tercihlerine karışamıyor, fakat aynı laik devletin Mısır ve Tunus'ta "Şeriat'e karşı laiklik" tavsiye eden "laiklik havarisi" (cumhur)başkanı, milletin ahiretine de hükmediyor.

Kimin ahiretinin tehlikede olduğu ondan soruluyor. 

Aynı Erdoğan, referandumun ardından 3 Mayıs günü şöyle konuşmuştu:

İslamcı olanlar atılıyor, İslamcı olmayanlar getiriliyor" deniliyor. Bir siyasi partinin çalışmalarında, İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürit aramıyoruz ki.

Böylece "ahiret" faslı buharlaşıp gitmiş.

Mesele müritlik olsaydı "Senin yerin tekke, parti pırtı değil, biz de postnişin değiliz" denilmesi uygun olurdu da, burada önemsenmeyen sadece müritlik değil; İslamcı (İslam taraftarı) olmak önemsiz görülüyor.

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele.

Burada bir "referandumdan/oylamadan önce, referandumdan/oylamadan sonra" ya da "28 gün önce, 28 gün sonra" klasiği söz konusu..

İktidar cephesinin durumu bu da, muhalefet daha mı iyi?.. Daha berbat, hatta iktidar cenahını mumla aratır. 

*

Tabiî olayın bir de "her şey eskisinden daha iyi olacak" boyutu var.

Bir inşallah maşallah bile esirgenmiş. Kesin konuşuluyor. Ahiret "laik tekel"lerinde olunca, bu dünyanın kısa vadeli geleceği haydi haydi ellerinde olur.

Mahmut Toptaş'ın yazısına dönersek.. Kimlerin helak olacağı kadar kimlerin kurtulacağı da bizim bilgi ve yetki alanımızın dışında.

Toptaş gibi yazarların yukarıdaki türden yazılarının özellikle iktidar cephesinin ve gerisindeki "laik" düzen bekçilerinin hoşuna gidiyor olduğunu tahmin etmek güç değil. 

Hayır, bu türden yazılar yazmasınlar demiyorum, fakat madalyonun arka tarafını da göstermek zorundadırlar. 

Aksi, vebaldir. 

Ya bu topa hiç girmeyeceksin, ya da meseleyi tam anlatacaksın. 

Neyi söylediğin kadar neyi söylemediğin de, yerine göre, önemlidir.


E-KİTAP: SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK)

 

https://www.academia.edu/91453818/Siyasal_%C4%B0slam_ve_Siyasal_Dinsizlik_Laiklik_


SİYASAL İSLAM VE

SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 

Dr. Seyfi SAY 


İÇİNDEKİLER

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR 5

SİYASAL İSLAM KARŞITLARI AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 10

“SİYASAL OLMAYAN İSLAM” YA DA İSLAM’I ÖLDÜRMEK 16

“İSLAMCI” BATILILAR: GELLNER, DE TOCQUEVILLE, ROSENTHAL. LEWIS 20

SİYASAL İSLAM VE İRTİCA 27

ASIL SİYASAL İSLAM, BATILILAR TARAFINDAN “DİN” KABUL EDİLEN İSLAM’DIR, AMERİKAN İSLAMI’DIR 31

HRİSTİYAN BATI’NIN SİYASAL İSLAM PROJESİ 33

BATILILARIN İCAT ETTİĞİ SİYASAL’SIZ “GERÇEK İSLAM” 37

CİHADİZM, İSLAMCILIK VE LAİK ŞEHADETİZM 46

İSLAMCILIĞI REDDETTİKLERİNİ SÖYLEYENLER, AMERİKAN (HAÇLI) İSLAMI’NIN MİSYONERLERİDİR 54

SİYASAL İSLAM’IN SERENCAMI 67

SİYASAL İSLAM’IN ÇOKÇULUĞU YA DA ÇOĞULCULUĞU 72

SİYASAL İSLAM’I (İSLAMCILIĞI) ÖLDÜRMEYE ÇALIŞAN İÇ VE DIŞ TETİKÇİ KATİLLER 75

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BEĞENDİĞİ İSLAMCILIK: HALK İSLAMCILIĞI 90

SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK) 97

İSLAMCILIK VE VATANPERESTLİK 102

SAADET PARTİSİ ‘TUTARLILIĞI’: MİLLÎ GÖRÜŞ-ÇÜ OLALIM, İSLAM-CI OLMAYALIM 111

ERDOĞAN’IN MİSYONU VE İSLAMCILIK 118

İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ-MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI) 131

BATILILAR’A GÖRE MUHARREF (BOZULUP TAHRİF OLUNMUŞ) HRİSTİYANLIK DİN, TAHRİF EDİLEMEYEN İSLAM İSE İDEOLOJİDİR 158

İSLAMCILIK HAKKINDA SÖYLENENLERE DAİR BİRKAÇ NOT 166

MÜSLÜMAN-İSLAMCI AYRIMININ KÖKENİ 186

TÜRK USULÜ YENİ “DİNDAR”LIĞIN DAYANILMAZ HAFİFMEŞREPLİĞİ 191

TÜRKİYE SEVGİSİ İMANDAN DEĞİLDİR, FAKAT İSTİSMARCI SEVGİ EDEBİYATI NİFAKTAN (MÜNAFIKLIKTAN) OLABİLİR 195

ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI 198

ÇARPITMA, MUGALATA VE DEMAGOJİ’NİN ÖZDENÖREN’İ 201

MÜNAFIK AMENTÜSÜ: “ŞERİAT’E KARŞIYIM, AMA MÜSLÜMANIM” 208

YUSUF KAPLAN’IN “(LAİKLİĞİNE RAĞMEN) TÜRKİYECİ” SİYASAL İSLAM’I 215

DEVLETİN DİNSİZLİĞİ VE İMANSIZLIĞINA ADALET KILIFI 224

ŞERİAT’İN UYGULANMASINI İNGİLİZÎLER İSTEMEZ 232

ŞERİATÇI OLUNMADAN MÜSLÜMAN OLUNAMAZ 234

İSLAM’IN SİYASETİNE KARŞI AHLÂK İSTİSMARI 237

İSLAMCI OLMAYAN DİNDARLIK DİN İSTİSMARIDIR 241

“İSLAM BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR” DİYENLERİN GERÇEK DERDİ 247

İSLAM ELBETTE BEŞERÎ BİR İDEOLOJİ DEĞİLDİR, FAKAT HRİSTİYANLIĞIN YERLİ-MİLLİ VERSİYONU DA DEĞİLDİR 252

İSLAMCILIK YA DA SİYASAL İSLAM, İSLAM’IN KENDİSİDİR 264

 *

“SİYASAL İSLAM”LARINI YİYİP BİTİRENLER, “SİYASAL DİNSİZLİK” (LAİKLİK) SOFRASINA KURULDULAR

Yiyip bitirdikleri için Siyasal İslam’a ve İslamcılığa “laf sokuşturmak”tan kendilerini alamıyorlar.

Türkiye’de 28 Şubat sonrası dönemi en iyi açıklayan kelimeler nelerdir diye sorulsa, cevabım “kriz” ve “deprem” olur. Siyasette, ekonomide, iç ve dış politikada, hemen her alanda deprem yaşandı, kurulu bütün sosyal ve siyasal yapılar alt üst oldu.

Şu anda da kriz içindeyiz ve bu sadece ekonomik alanda yaşanıyor değil; toplumsal, kültürel ve siyasal alanlarda da ağır bir bunalımla karşı karşıyayız.

Bununla birlikte en büyük krizi “İslamî kesim”in yaşadığını söylemek mübalağa olmaz.

En başta, “düşünce” alanında bir kriz yaşıyor İslamî kesim. Eski “söylem”lerini terk etmiş durumda, yeni bir söylem ise geliştiremiyor.

Yaşanan şey, savrulmuşluk.

*

Dışımızdaki kesimin “Siyasal İslam” diye adlandırdığı siyasî harekete bakıldığında, büyük ölçüde (Batılı anlamda) laik ve demokrat bir hareket halini aldığı görülüyor.

Sözkonusu hareket, “ekonomik topluluk” niteliğindeki Avrupa Birliği’ne yıllarca karşı çıkmışken, 28 Şubat’ın etkisiyle, (Eski Yunan, Roma ve Hristiyanlık sacayakları üzerinde yükselen) bir “siyasal birlik” haline gelmiş olan AB’den yana olabildi.

Olivier Roy’un Siyasal İslam’ın İflası adıyla dilimize çevrilen kitabında İslam dünyasının geneli için yaptığı tespit, Türkiye’de yaşananlara da bir ölçüde uyuyor:

İslamcılığın siyaset sahnesinden yok olduğu sanılmasın. Tersine, Pakistan’dan Cezayir’e kadar yaygınlaşıyor, sıradanlaşıyor, genel siyasal manzarayla bütünleşiyor, âdetleri ve çatışmaları belirliyor. …. Fakat başlangıçtaki hızını yitirdi. ‘Sosyal-demokratlaştı’.”

(Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası, çev. C. Akalın, İstanbul 1994, s. 11.)

İslamcılık birçok yerde sadece sıradanlaşmadı, İslamcılık olmaktan da çıktı.

Türkiye’de olduğu gibi..

Kuşkusuz Türkiye’deki “eski İslamcılar” kendilerini sosyal-demokrat olarak adlandırmak istemeyeceklerdir. Ama (Akparti örneğinde olduğu üzere) “muhafazakâr demokratlık”ları ile “toplum”a olan bağlılıklarının toplamı “sosyal demokratlık” anlamına gelir.

İşin aslı şu ki, benimsedikleri muhafazakâr demokratlıkları, sosyal demokratlıktan daha matah birşey değildir.

Bu noktada, pusulasız bir gemi haline gelmiş olan Saadet Partisi’nin miçoluk alanındaki liyakati tartışmasız olan kaptanı Temel Karamollaoğlu’nun, “İslamcı değilim, müslümanım” şeklindeki “derin devlet” mamulü mottonun müşterisi haline gelmiş olduğunu hatırlamak, Türkiye’deki İslamcılığın hal-i pür melalini anlamak için yeterli olabilir.

*

Yaşanan şey laikleşme..

Dünyevî kazanımlar için laik zihniyeti benimsemeye başlayanlar, kendileriyle birlikte İslam’ı da laikleştirmeye, İslam’a laik bir gömlek giydirmeye çalışıyorlar.

Böylece akıllarınca müslümanlığı da elden çıkarmamış oluyorlar.

Roy, haklı olarak, ödünç bir söylemle, İslam dışı bir kavramsal çerçeve ile İslam’ı savunmanın gerçekte “İslam’ı laikleştirme” anlamına geldiğini ifade eder:

“Modernlik, müslüman ülkelerde İslam’ın dışında yerleşmektedir ve İslamcılar da dinin laikleşmesi sürecinin ilgili taraflarından biridirler.... Edinilmiş olan bir Batılılaşmayı reddederken, otantiklik mitosunu, ödünç aldıkları bir dilde, otantik olmayan içinde dile getirmektedirler. Çünkü bu [söylemdeki] modernlikten, hayal edilen bir gelenek adına, gerçek geleneğe dönüşün reddini ödünç almaktadırlar.” (s. 41)

Evet, bazıları otantiklik mitosunu otantik olmayan içinde dile getirmekte ve hayalî bir gelenek adına gerçek geleneği reddetmektedirler. Bunlar, modernlik karşıtı olduğunu zanneden modern(leştirilmiş)lerdir.

O yüzden “İslamcılık modern bir olgudur” diyerek İslamcılık karşıtlıklarına sözde makul bir gerekçe üretiyor, “modern” İslamcılığa karşı “otantık” İslam’ı savunuyor gibi görünmek istiyorlar.

Halbuki savundukları İslam “laikleştirilmiş İslam”..

Gerçekten samimi biçimde (veya bilinçli olarak) “otantik” İslam’ı savunuyor olsalar, bugün İslamcılığa yüklenen anlam çerçevesinde “İslamcı” olmaktan başka seçeneklerinin bulunmadığını kabul etmek zorunda kalacaklar.

*

İslamî hareketi salt bir (yerli-milli) parti hareketi gibi algılayanlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile Siyasal Partiler Yasası’na uymak zorunda olan partilerinin yanı sıra İslam’ı da kısmen Anayasa’ya ve sözkonusu yasaya uygun biçimde anlamaya başladılar.

Refah Partili yıllarda durum buydu.

Bugünse Saadet Partisi ile Akparti, kendi ifadelerine bakılırsa, “Batılı anlamda” laik ve demokrattır. Bunu açıkça, göğüslerini gere gere söylüyorlar.

Laik (dinsiz yönetim yanlısı) ve demokrat (edille-i şeriyye yerine halkın heva ve hevesinin tabisi) olduğunda İslam’dan geriye ne kalır?!.. Umurlarında değil.

Bu partilerin tabanları da, ne yazık ki, laik ve demokratik (İslamî/İslamcı olmayan) bir İslam yorumuna doğru sürüklenip gittiler.

Söz konusu partilerin lider kadroları, kendi veballeriyle birlikte, tabanlarının vebalini de yüklenmiş durumdalar.

Dünyevî kazanımlarının, ikbal sarhoşluğunun uyuşturucu etkisi yüzünden, veballerinin ne kadar acı verici sonuçları olacağını anlayamıyorlar.

*

“İslamî kesim”in, geçmişte “Siyasal İslam” ile aralarına mesafe koyarak kendilerini (zımnî biçimde) “Kültürel İslam” taraftarı şeklinde takdim edenlerine gelince, onların durumlarının daha iyi olmadığı kesin.

İslamî tebliğ kavramının yerini dinler arası diyalog, emr-i bi’l-maruf ve (özellikle de) nehy-i ani’l-münkerin yerini de hoşgörü almıştı.

Cihad ise hiç hatırlamadıkları bir kavramdı.

“Siyasal”a olan alerjileri “tenafür” boyutunda olan bu çıtkırıldımlar, FETÖ olarak damgalanmalarının ardından açıkça “Siyasal Batıcı” haline geldiler.

“Siyasal”ın onlardan aldığı intikam acı oldu.

*

FETÖ’nün TSE tarafından “yerli-milli” damgasına layık görüldükleri için KETÖ METÖ gibi isimlerle anılmaktan kurtulan benzerleri ise, hoşgörü yerine “İslam ahlâkı, Anadolu irfanı” vs. gibi ikâme kavramlara sarılmış durumdalar.

“Yok abi, bizim Şeriat’le, İslamcılıkla, Siyasal İslam’la ne işimiz olur, biz ahlâk fedaileriyiz, irfan bekçileriyiz, yerliyiz, milliyiz” diye yaltaklanma modundalar.

FETÖ’nün yaşadıklarını yaşamıyor olmaları dünyevî açıdan bir kazanım olsa da, onunla “ahiret kardeşi” durumunda olup olmadıklarını kendilerine sormalarında fayda var.

Bu “ahiret kardeşliği” sorusu, dünün İslamcı, bugünün yerli-milli muhafazakâr demokrat partileri için de geçerli.

Kendilerine şunu sormalılar: Zihniyet düzeyinde bizim FETÖ’den farkımız var mı? Varsa ne?

*

Yerlilik ve millilik, bu sorunun cevabında İslam açısından bir önem taşımıyor.

Hiç kuşkusuz Kureyş kabilesinin müşrikleri de, ulu önderleri Ebu Cehil’i tanımayan, vatanlarını terk edip Hristiyan Habeşistan’a ve Yahudilerle meskun Medine’ye hicret eden Müslümanları yerlilik ve millilik bakımından sorunlu görüyorlardı.


SEN KAÇMAK İSTESEN DE, ALLAH AZZE VE CELLE BİTTİ DEMEDEN BİTMEZ

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 7



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

... Sakarya Harbi'nde M. Kemal Paşa, [attan düşüp] kaburgasından yaralandı diye, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa müşterek takrir [ortak önerge] verir [yaralanıp gazi oldu diye] üç rütbe birden atlatıp müşir/mareşal yaptılar. Gazi unvanı verdiler.

Tarihimizde yok, üç rütbe atlayan general.

Sakarya Harbi de ayrı hikaye. 22 gün 22 gece vuruştuktan sonra, bitkin hale düşüyorlar. M. Kemal Paşa geri çekilme emrini veriyor. Fevzi Paşa diyor ki: "Sabahı bekleyelim, ortalık çok karışık, durumu bir görelim" diyor. Sabahleyin şafak sökerken haber geliyor "Yunan ordusu geri çekiliyor" diye. Yunan ordusu kendiliğinden geri çekilince bizimkisi Sakarya zaferi oluyor. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 162-3.)

Yunan ordusu lojistik sorunları yaşıyordu ve salgın ishal başgöstermişti. General İshal haklarından gelmişti.

Tarihte bu tür kazara kazanılmış zaferler çok.. Kimi zaman cepheyi bırakıp kaçmaya karar vermiş olan ordular, düşmanları onlardan erken davrandıkları için zafer kazanmışlardır.

Hatta bazen, böylesi kolay zafer kazanan ordular, "Galiba bizi tuzağa çekmek için yalandan geri çekiliyorlar" diye tereddüte düşüp beklemişlerdir. (Mesela Anadolu Selçuklu Devleti ordusu, Kösedağ'da, kendilerinden daha küçük olan Moğol ordusu karşısında savaş meydanını bırakıp kaçmış, Moğollar bunu savaş taktiği zannederek uzun süre yerlerinde beklemişlerdir.)

*

Atatürk'ün kaçma konusunda özel bir yeteneği olduğu ya da hayli deneyimi bulunduğu söylenebilir. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin cephesinde de İngilizler karşısında böyle muhteşem bir kaçışa imza atmış durumdaydı. 

Ancak, Atatürk'ü anlatan tarih kitaplarımız bu büyük askerlik hizmetini nedense es geçiyorlar. 

Sakarya Savaşı'nda cepheye de zaten TBMM'nin ısrarı üzerine zorla gitmişti. 

Nasıl İstanbul'dan Anadolu'ya geçerken olağanüstü yetkiler alıp öyle gitmişse, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri cebine koymuşsa, Van'dan Ankara'ya kadar hem askerî birliklere hem de mülkî makamlara (valilik ve kaymakamlıklara) hükmetme yetkisini almışsa, Sakarya'ya giderken de TBMM'nin bütün yetkilerini uhdesine almıştı.

Yani TBMM işlevsiz ve yetkisiz hale gelmişti. Bütün yetki Mustafa Kemal'deydi. (Ki bunu Falih Rıfkı Atay diktatörlük olarak nitelendiriyor.)

Vatanı kurtarmak için Samsun'a çıkmış olan adam, "Cepheye gitmek bir asker olarak benim vatan borcum, mevzubahis olan vatansa benim yetkilerim teferruattır" dememiş, "Şu şu şu yetkileri vermezseniz cepheye gitmem, mevzubahis olan bensem TBMM de, millet iradesi de, millet egemenliği de, vatan da teferruattır" demek olan bir tavır sergilemişti.

Zaten o sırada asıl istediği, Kayseri'ye çekilmekti. Çünkü Yunan Eskişehir'de ordumuzu mağlup etmiş, Ankara'ya yaklaşmıştı. Bu kahraman da Kayseri'ye çekilme kararı almış, fakat TBMM'nin karşı koyması üzerine Sakarya Savaşı için tedbir almak zorunda kalmıştı.

Anlaşılıyor ki savaş sırasında da aklı fikri geri çekilmedeydi. (Ki bunu Halide Edip Adıvar da Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı hatıratında söylüyor.)

Atatürk şanslı adamdı vesselam..

Asıl şansı da bu millet.. Hangi millet ölen bir devlet başkanı için Anıtkabir büyüklüğünde mezar yaptırmıştır? (Firavunların piramitlerini saymıyoruz.)

*

Prof. Özergin'in sözlerini aktarmaya devam edeceğiz inşallah.


VATAN YAHUT SİLİK TEFERRUAT

 

Yakın gelecekte neler olabilir, bir tahminde bulunalım.

Altılı Masa, ortak aday üzerinde uzlaşma başarısı gösteremez. Bir aday gösterirler fakat kırılmalar küsmeler yaşanır.

Bundan faydalanan Erdoğan yeniden seçilir.

Erdoğan'ın seçimle gitmesine umut bağlamış olan Batı (ABD ve Avrupa) hayalkırıklığı yaşar.

"Demokrasilerde çare tükenmez" diyen ABD, Yunanistan'ı taşeron olarak kullanarak Türkiye'ye savaş açar. 

"Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" diyerek mangalda kül bırakmayan, "Canbaza bak canbaza!" taktiğiyle milleti uyutan bir eli yağda diğeri balda tuzu kuru asalaklar tutuşurlar, vatanı unutur teferruatın derdiyle yanıp kavrulurlar.

*

"Bela insanın diline bağlıdır." İnsanlar ve milletler sözleri ve/veya iddialarıyla imtihan olunurlar. Palavralarının keyfiyle başbaşa bırakılmazlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."