"NUH'UN PASLI BORAZANLARI" VE MERHUM ABDURREŞİD İBRAHİM

 





Bir süre önce medyada bir "Nuh'un köpekleri" tartışması kopmuştu.

Hilal Kaplan Twitter'da şöyle bir mesaj paylaşmıştı:

Soner Yalçın ve Toygun Atilla katıksız ahlaksızlardır. Eski eşim ahlaken tertemiz bir insandır. Ne dinen bir haram ne de hukuken bir yanlış durum yok. ‘İnsan olan’ mahremiyete saygıyı bilir ama siz insan değilsiniz. Köpeği olduğunuz ‘Nuh’a da bunu böyle iletin.”

Soner Yalçın adlı boş kafalı şahıs medyanın kulağı kesiklerinden; ahlâkî durumu malum.

"Köpeği olduğu" söylenen Nuh'a gelince, doğruysa, MİT'te çalışan Nuh Yılmaz adlı şahısmış..

Hilal Kaplan ile Odatv'ciler arasında çıkan bu tartışma vesilesiyle MİT-medya ilişkileri konusunda birçok şey söylendi.

Malum, MİT'in dünya kadar personeli, parası, araç gereci, teçhizatı, mekânı, arşivi, sayısız ajan, eleman ve muhbiri mevcut.

Ellerinde belirli konulara ait raflar, hatta odalar, belki de binalar dolusu dosyalar var. Olması gerekir. 

Bunların bir kısmını (anılarını yazan MİT'çi Yılmaz Tekin'in de söylediği gibi) belirli yazarlara verip kitap olarak yayınlatıyorlar. 

Siz adamları araştırmacı-gazeteci sanıyorsunuz, gerçekte aşırtmacı-gazeteci borazan olma dışında bir özellikleri yok (Hayır, köpek demiyorum, borazan.)

MİT'in de desteğiyle bu tür kripto kitaplar çok satıyor (Söylemeye bile gerek yok, MİT, başka adamlarını ve bağlantılarını kullanarak bunların medyada reklamını ya da propagandasını yaptırabilecek durumda).

*

Evet, medyada şahsa bağlı "Nuh'un köpeği" denilebilecek adamlar yoksa da, MİT'in adamları var.

MİT'in farklı kamplardaki (dinci-laik, sağ-sol, muhafazakâr-devrimci) adamları arasında bazen danışıklı dövüş de olur. Birbirlerine saldırıyormuş gibi yaparak gündeme gelmelerini ve sivrilmelerini sağlarlar. Hamleleri "öldürücü darbe" denilecek türden olmaz. 

Ortak noktaları ise hepsinin yerlilik, millilik (ulusallık, ulusalcılık), Türkiyecilik, devletimizcilik, vatanseverlikçilik, ülkemizcilik, "hepimiz aynı gemideyiz"cilik filan yapmalarıdır (Bazıları uydum kalabalığa diyerek aynı türküyü söylerler, o başka). 

(Hepimiz aynı gemideyizdir ama cüzdanı şişkin birileri kaptan köşkünde keyif çatıp gemiseverliğin faziletlerine dair nutuk atarken kimileri denize atılır adı faili meçhul [yapanı bilinmeyen] olur, kimisi zehirlenir geminin bir köşesinde acı içinde kıvranır, beklenmedik kazalar yaşayan kimilerinin de ceset parçaları dört bir tarafa saçılır. Hepsi aynı gemidedir.)

*

Bu boş kafalı Soner'in (14 Ekim 2022 tarihli) son yazısının başlığı şöyle: "Müslüman ajanlar".

İşte bu, algı operasyonunu iş edinmiş sahtekârların çok başvurdukları türden bir kurnazlık..

Derdi ajanlıkla değil.. Ajan kelimesi ile "müslüman" sıfatını yan yana kullanarak müslümanlığın kendisini hedef alıyor.

Örnek gösterdiği kişi ise merhum Abdurreşid İbrahim..

Tutuyor merhuma iftira atıyor.

Madem bu işlere meraklısın, leb demeden leblebiyi anlıyor, ajanları gözünden tanıyorsun, Atatürk'ün Anadolu'ya geçmesinden önceki İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew ile olan gizli görüşmelerini de bir yorumlasana!

Niye defalarca görüşmüş?.. Hem de tek başına.. Yalnız!

Soner efendi şöyle diyor:

Japonya, modernleşmeyi güçlendirme amacıyla bilgi toplamak için Avrupa'ya heyetler gönderdi. 1880 ve 1886 yılında İstanbul'a da geldiler.

İkinci Abdülhamit, 1890'da Ertuğrul adlı gemiyi Japonya'ya gönderdi. Niye? Necip Fazıl Kısakürek, “Ulu Hakan İkinci Abdülhamit Han” kitabında gezinin amacının İslam propagandası yapmak olduğunu yazdı! O tarihte Japonya Şinto'yu devlet dini olarak anayasasına koymuştu!

İkinci Abdülhamit'in amacı, Japonya'nın iktisadi, siyasi ve toplumsal hayatının dönüşümü hakkında bilgigörgü toplamak değil, “din ihraç” etmek, halifenin gücünü Asya'ya göstermekti! Oysa:

Anlamadıkları şuydu: Japonların o tarihlerde İslam'a ilgisinin sebebi, Rusya ve Çin'e karşı kullanmak için Müslüman ajan devşirmekti! Bunlardan biri olan Abdürreşit İbrahim Efendi'nin yazdığı “Japonya'da İslamiyet'in Yayılması” gibi din eksenli çocuksu değerlendirmeler içeren kitaplar bugün bile muhafazakâr çevrede kabul görüyor. 

*

Bu bazılarının köpek olarak nitelendirdikleri medya balonunun önce şu "din eksenli çocuksu değerlendirmeler" ifadesi üzerinde duralım. (Bold/koyu yapan kendisi, biz değiliz.)

Bu şahsın söz konusu yazısından bir önceki yazısında yer alan lafları tam da "din eksenli çocuksu değerlendirmeler" durumundaydı.

Müslümanları çocuk yerine koyuyordu, fakat aslında kendi bebeksi çocukluğunu sergiliyordu.

Geçmişte de ikide bir Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s.'yu, Gümüşhaneli Tekkesi'ni (ve Cumhuriyet dönemindeki devamı İskenderpaşa Cemaati'ni, İslâm dergisini) konu edindiğini biliyoruz. 

Hilal Kaplan'ın paylaşımına ve medyada yazılıp çizilenlere inanacak olursak, bunları yazdıranın Nuh (daha doğrusu Nuhlar, Nuh'un selefleri ile amirleri) olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Evet, Prof. Dr. M. Esad Coşan hocanın ölümünden (öldürülmesinden) sonra hangi dağda hangi kurtlar ulumaya başlamıştı da Soner efendi İskenderpaşacı hale gelmişti?

İskenderpaşa pazarına neden nur yağmaya başlamıştı?

Medyadaki enişteler İskenderpaşa'yı niçin öpüyorlardı?

*

Bu sorular aklınızın bir köşesinde kalsın, burada cevabına girmeyeceğiz.

Bu çocuksu yazarımsının bir önceki yazısında yer alan din eksenli değerlendirmelere gelelim. 

13 Ekim tarihli "Atatürk'ün Sünni Devleti" başlıklı yazısının ilk cümleleri şöyle:

Aleviler konusu…

Başörtüsü konusu… 

Tartışmalara katkı sunayım:

Atatürk gerçekçiydi; inançsız devlet istemedi.

Bay utanmaz, laik devlet inançsız devlet değil midir?!

Ancak Atatürk'ün başlangıçta bir inançlı devlet istediği doğru..

İngilizler'in Osmanlı Devleti'ni ve Osmanlı sülalesini tarihten silmekle yetineceklerini, kendisine antlaşma masasında halifelik ruhsatı vereceklerini düşündüğü (ve Balıkesir'de cami imamı gibi hutbe okuduğu) sıralarda inançlı devlet istiyordu. (Uğur Mumcu'nun Karabekir Anlatıyor kitabı bu konunun anlaşılması için yeterli.)

Lozan'da İngilizler ve müttefikleri muhalefet edince fikri değişti.

Yine Karabekir'in hatıralarından biliyoruz ki, halifelik sevdasından vazgeçince, etrafındaki yağdanlıklar "Hristiyan olmalıyız, İslam bizi geri bıraktı" diye masal anlatmaya başladılar. (Siyasetçilerin "uyanık"ları kullanışlı maşalar varken ellerini yakmazlar, kamuoyunun nabzını yıpranmadan ölçmek için kritik konuları genellikle önce etraflarındakilere söylettirirler.)

Kâzım Karabekir’in Paşaların Kavgası adlı kitabından okuyalım:

Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasına gitrniştirn. Teşkilat-ı Esasiye'nin tadil müzakeresinin (Anayasa’da değişiklik yapılması görüşmelerinin) ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum:

- Nedir o kanaat?

Tevfik Rüştü Bey'in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi:

- İslamlığın terakkiye (ilerlemeye) mani olduğu kanaati! .. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.

Mustafa Kemal Paşa'yı, bu sefer de kimlerin, nerelere götürmek istediği görülüyordu. Ben şu mütalaada bulundum:

- Eskiden beri dinler, aşağı yukarı, bazı terakki adımlarına engel olmuştur. Fakat, İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupa diplomatlarının uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebilirim. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, o da din değiştirmek gayretidir. Bence İslam kalırsak mahvolmayız; tersine yaşarız; hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi, itibar görerek yaşarız; icabında müttefikler bularak yaşarız! Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve selametimizi kırarak bizi mahvedebilirler. Daha yakın tarihlerimizde 1855'te İngiltere, Fransa ve İtalya (Sardunya) devletleri bizimle Ruslara karşı ittifak yaparak harbe girmediler mi? Daha içinden yeni Hıristiyan devletleri, İslam Türk devletiyle ittifak yaparak, İtilaf devletlerine karşı dört yıl harp etmediler mi? Şimdiye kadar yüzümüze kimse bakınadı mı ki bundan sonra tam milli bir devlet olarak ortaya çıktığımız halde, yüzümüze kimse bakmayacaktır.

Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

- Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar!

Gazi (Mustafa Kemal), riyaset (başkanlık) yerinde, Fethi Bey onun solunda idi. Ben de kapıdan girince, hemen onun soluna oturmuştum. Fethi Bey, son olarak bana kesin bir cevap verince, ben de başımı sağa çevirerek ona ve aynı zamanda Gazi'ye hitaba başladım. Önce Türklerin, İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir ki Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırdıklarını ve bize bugünkü hakim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde "Kayseri Rumları " halinde kalacağımızı anlattım.

Sonra da dedim ki:

- Fethi Bey; bu bayağı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey, bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti göstermernek, Avrupa'nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz! Bu zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp, onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar, bu (İslam terakkiye manidir) fikrinizi garip bulurum. Bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmî münakaşaya tahammül ederneyecek kadar taraftar bulmasından, çok müteessir oldum! Fakat ben de iddia ediyorum ki: Türk Milleti, ne dinsiz olur, ne de Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız; objektif bir görüş değil, hülyanızdır! Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdatla başlar ve İstiklal Harbi'nin samimi birliğini de birbirine katar! Nerede ve nasıl karar kılacağını da kestiremesek bile, milli bir dram olacağından şüphe etmeyiz!

(Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, haz. Faruk Özerengin, 6. b., İstanbul: Emre Y., 2005, s. 139-141.)

Görüldüğü gibi başlangıçta devletin laikliğini/dinsizliğini hedeflememişler.

Tam batılılaşmak için milleti zorla hristiyanlaştırmayı düşünmüşler.

Yani İspanyollar'ın Endülüs'te yaptıklarının bir benzerini uygulamak istemişler.

Fakat rahmetli Karabekir (aba altından sopa gösterircesine) bunu ancak kan dökerek, kanlı bir istibdatla gerçekleştirebileceklerini söylemiş.

Deneselerdi eğer, Şeyh Sait isyanı daha erken çıkmış olurdu ve öyle salt Doğu'yla sınırlı kalmazdı. Kan gövdeyi götürürdü. Ve ihtimal, Ankara'daki "bazı kafalar kesilir"di.

*

Evet, Soner efendi "Atatürk'ün Sünni Devleti" başlıklı yazısında masal anlatıyor.

Atatürk'ün devleti laik, yani dinsiz (dini olmayan) devlettir. 

Merhum Karabekir'in aynı kitabında Atatürk'ün şu sözleri de yer alıyor:

"Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. (...) Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar." (s. 137)

Adam ilkeci ve devrimci/inkılapçı ya, kalkınma yöntemi konusunda da yeni ilkeler geliştirmiş, devrimci bir anlayış üretmiş.

Kalkınmak için bulduğu formül şu: Dinsizlik ve namussuzluk.. Dinsiz ve namussuz oluyorsunuz ve hoop zenginleşiyorsunuz. Bu kadar basit.

Ne kadar dinsizlik ve namussuzluk, o kadar zenginlik..

O yüzden de "dinsiz ve namussuz devlet" üretmek için elinden geleni ardına koymamış. Yaptıkları ortada.

Zihniyeti bu olan Atatürk'ün devletine sünnî demek, sünnet kavramıyla alay etmektir.

Ayrıca bu, Türkiye Devleti'nin din kurallarına göre yönetildiğini söylemek anlamına gelir. Anayasa'ya aykırıdır. 

(Sünnî kelimesi sünnetten türemiştir, millînin milletten türemiş olması gibi. Burada kastedilen Sünnet, Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetidir. Yani uygulamasıdır.)

*

Soner efendi bu arada merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaya tefsir yazdırılmış olmasına da değiniyor.

Atatürk'ün bunu niçin yaptırdığını da yine merhum Karabekir'in yazdıklarından biliyoruz. (Allahu Teala'nın kelamı Kur'an ile Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki edep dışı sözlerini aktarmayacağız. İnanmıyor olabilirsin fakat insan biraz lafına sözüne dikkat eder.)

Aklınca millet Kur'an'ın mealini ve hadîslerin (Sahih-i Buharî) anlamını okuyunca dini mantıksız bulacak ve dinden uzaklaşacaktı.. 

Nitekim dönemin Amerikan Büyükelçisi General Charles H. Sherrill, Amerikan Dışişleri'ne gönderdiği bir raporunda Atatürk'ün kendisine şunları söylediğini aktarıyor:

Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan Arapça bir bölüm okudu. Bu surede Hz. Muhammed'in amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gidecekleri yazıyor. [Tebbet Suresi] 'Düşünen bir Türkün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?' dedi. 

(Lise öğrencisiyken bir ateistin "Tebbet Suresi'nde beddua var, Allah beddua eder mi!" dediğini duymuştum. Bir insan tilki gibi kurnaz olabilir, fakat akıllı olmak başka birşey.. İmdi, güç kuvvet sahiplerinin zulmüne uğrayan birisi "Boynun devrilsin" dediğinde bu, bedduadır. Fakat aynı şeyi yanında cellat gezdiren padişah dediğinde beddua değildir, idam hükmüdür. Ebu Leheb elleri kuruyup vücudu kokarak ölmüş, gömemedikleri için üzerine duvar yıkmışlardır.)

*

Merhum Abdurreşid İbrahim konusuna gelelim.

Müslüman sömürgeci ve istismarcı menfaatperest değildir. Japon'un da müslüman olmasını, ahiretinin kurtulmasını ister.

Japon'un anayasasında dini başkaymış.. İslam mı olacaktı yani?! 

Japon, kendisini tehdit eden komşusu Rusya'ya karşı Osmanlı ile ittifak kurmak isteyebilir (Nitekim sen de Birinci Dünya Savaşı'nda Rusya'ya karşı Almanlar'la işbirliği yaptın). Bu yüzden de ülkesini ziyarete gelen (Osmanlı'yla irtibatlı) bir müslüman Türk'e ilgi gösterebilir. Bu, o müslümanın Japonya'nın ajanı olması anlamına gelmez. 

Sultan Abdülhamid Japonya hakkında bilgi toplamak istememiş de, dini anlatmak istemişmiş.. İşte o bilgiyi Abdürreşid İbrahim toplamış.. Âlem-i İslâm adıyla yayınlanan hatıratında Japon siyaseti, kurumları, bürokrasisi, toplumu, köyleri, kasabaları, şehirleri, ekonomisi, okulları, sanayisi hakkında bıktıracak uzunlukta ayrıntı var. En üst düzey yetkililerle görüşmüş ve birçok kişinin müslüman olmasına da vesile olmuş.

Japonya hakkında topladığı bilgileri herhalde Japon devletinin ajanı olarak toplamadı.

Tebbet Suresi'ndeki inceliği bile anlamaktan aciz Atatürk'ün laik (yani dinsiz, dini olmayan) devletini "sünnî devlet" yapan bir zekânın ajanları teşhis konusundaki becerisi de ancak bu kadar olabilir. 

*

Burada bir parantez açalım.

Atatürk'ün Tebbet Suresi konusundaki ifadeleri dinî konularda çok cahil olduğunu gösterdiği gibi, anlayış ve idrak bakımından da pek parlak durumda olmadığını gösteriyor. 

Nitekim Falih Rıfkı Atay onun hakkında şunları yazmış bulunuyor:

Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve “zikir”sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.

(Çankaya, İstanbul 1980, s. 327.)

Sözleri terimsiz, yani ıstılahları yerli yerince kullanamıyor. Tarifsiz, yani neyi kastettiği tam belli değil. Zikirsiz, yani üzerinde tezekkür ve tefekkür yapılmamış. "Metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliği" söz konusu.

Atatürk İslam'ı bilmiyordu, fakat Batı'yı ve Batı düşüncesini de bilmiyordu. Ne bilim felsefesinden haberdardı ne bilgi felsefesinden (Ne Batı'nın epistemolojisinden). Ne hukuk felsefesine vakıftı ne siyaset felsefesine.. Batılı meşhur düşünürlerin görüşlerine olan vukufunun derecesini ise, Murat Belge'nin 8 Ekim 2022 tarihli "Atatürk ve demokrasi" başlıklı yazısında yer alan şu ifadeler anlamamızı sağlayabilir:

Ahmet Demirel, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM üstüne incelemesinde Atatürk'ün "Kuvvetler Ayrılığı" üstüne yargılarını tesbit etmiştir: bu konuda bilgisi azdır, Montesquieu değil, Rousseau'nun teorisi olarak kalmıştır aklında. "Deli mi ne!" tarzı eleştiriler getirir ve "kuvvetler"in ayrılmaması, tersine birleştirilmesi gerektiğini söyler.

Parantezi burada kapatıyoruz.

*

Merhum Abdürreşid İbrahim, Atatürk gibi kafası karışık, hayatı çelişki ve tutarsızlıklarla, gelgitlerle dolu bilgisiz biri değildi, mütefekkirdi. 

"Japonya'yı İslamiyet'le tanıştıran adam", "Türkiye'yi dinsizlikle tanıştıran adam"ın tam zıddıydı.

Kendi kişisel ikbali için değil, ümmet için çaba sarfeden fedakâr bir tebliğciydi.

Batı'yı ve Doğu'yu gezip görmüş, dünyayı bilen bir İslam alimiydi. Birçok eser yazmış, okul kurup ders vermiş bir müderrisdi. 

Libya ve Sarıkamış gibi cephelere gitmiş, pekçok sosyal faaliyete öncülük yapmış bir aksiyonerdi. 

Bunların yanı sıra, kadılık/hâkimlik de yapmış bir hukukçuydu.

Bilim ve bilgi felsefesine hakimdi, sağlam bir ilmî altyapıya ve kuvvetli bir mantığa sahipti. 

(Âlem-i İslâm kitabındaki birçok pasaj bunu ortaya koyuyor. İyi bir medrese tahsili görmüş ulema, ister fen bilimleri alanında olsun, isterse sosyal bilimler, Batı'da ortaya çıkmış hiçbir düşünce akımından etkilenmez, ve hiçbiri karşısında aşağılık kompleksine kapılmaz. Taklitçi zihniyetle Batı hayranı haline gelmez. Zekâ eseri faydalı birşey gördüğü zaman takdir eder ve değerini teslim eder, o kadar.)

Merhumu, Âlem-i İslâm adlı hacimli kitabını okumadan tam tanıyamazsınız. 

Fakat genel bir malumat edinmek isteyenler için, TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan Abdürreşid İbrahim maddesi yeterli olabilir:

ABDÜRREŞİD İBRAHİM

23 Nisan 1857’de Sibirya’da Tobolsk ilinin Tara kasabasında doğdu (bk. Tercüme-i Hâlim, s. 2). Aslen Buharalı bir Özbek aileden gelmektedir. Babası Ömer Efendi devrin siyasî hadiselerine karışmış bir vatanperver, annesi Başkurt Türkleri’nden Afîfe Hanım’dır. Abdürreşid İbrahim genç yaşta ailesinden ayrılarak başladığı tahsil hayatını, çevre kazalardaki medreselerde sürdürdü. Teman Medresesi’nde de bir süre okuduktan sonra devrin tanınmış medreselerinin bulunduğu Kışkar’a (قشقار) gitti. Burada okurken pasaportunun süresi bittiği için tahsiline ara vermek zorunda kaldı. Kırgız kabileleri arasında dolaşarak hocalık ve imamlık yaptıktan sonra Orenburg’a geldi (1879). Gizlice bir gemiye binip hacca gitmek üzere İstanbul’a kaçtı (1880). Burada iki ay kadar kaldıktan sonra hacca gitti. Hacdan sonra Medine’de tahsil hayatının ikinci devresine başladı. Çeşitli âlimlerden ders okuyarak kıraat, fıkıh ve hadis ilimlerinden icâzet aldı. 1884 yılı sonunda İskenderiye üzerinden İstanbul’a, oradan da Tara’ya döndü ve medresede ders vermeye başladı (1885). Aynı yıl evlendi. Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencileri Medine’ye yerleştirerek yine İstanbul üzerinden Tara’ya döndü. Burada bir “usûl-i cedîd” okulu açtı ve eğitim çalışmalarına başladı. Bu sırada Livâü’l-hamd adlı risâlesini İstanbul’da bastırarak Rusya’da dağıttı.

1892’de Ufa şehrinde Orenburg Şer‘î Mahkemesi’ne âza seçilerek kadılık yaptı. Sekiz ay kadar da bu mahkemenin reisliğinde bulunduktan sonra müftü ile arasında ihtilâf çıkınca görevinden istifa etti (1895). İstanbul’a giderek siyasî mücadelesine orada devam etti. Bu sırada Rus Çarlığı’nın Türkler’e yaptığı baskı ve haksızlıkları ortaya koyan Çolpan (Çoban) Yıldızı adlı kitabını yayımlayıp gizlice Rusya’ya gönderdi. 1896’da Avrupa’ya gitti. İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki müslümanların durumunu anlattı ve yardımlarını istedi. 1897 Nisanında İstanbul’dan başlayarak üç yıl süren bir seyahate çıktı. Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Sırbistan, Batı Rusya üzerinden Çin Türkistanı’na, oradan da Sibirya üzerinden Tara’ya döndü (1900). 1902’de Petersburg’da yayımlamaya başladığı Mir’ât adlı dergi ile Rusya’daki müslümanların meselelerini yeniden ele aldı. İstanbul’a döndüğünde Rus elçisinin isteği üzerine tevkif edildi ve Odesa’ya gönderildi; fakat Rusya Türkleri’nin baskıları sonucunda serbest bırakıldı.

1904 yılı sonunda Petersburg’a yerleşerek orada bir matbaa kurdu; dinî ve siyasî mahiyette eserler yayımlamaya başladı. Müslümanlar arasında birlik sağlamak maksadıyla Ülfet ve Tilmîẕ gazetelerini neşretti (1905). 1905 Rus ihtilâlinden sonra ortaya çıkan hürriyet havası içinde Rusya Türkleri de çeşitli millî-siyasî faaliyetlere giriştiler. Bu sırada Kazanlı aydınlar ve zenginlerin bütün Rusya Türkleri’ni bir araya getirmeye yönelik faaliyetleri başlayınca, Abdürreşid İbrahim bu faaliyetlerin başına geçerek Rusya müslümanlarına siyasî haklar tanınması ve Türkler’in bir ittifak kurması için yoğun bir çalışma içine girdi. Önce belli başlı merkezlerdeki müslüman ileri gelenlerini bir araya topladı ve ortak kararlar alınmasını sağlamaya çalıştı. Bunun için Mekerce’de (Nijni Novgorod) bütün müslüman liderler, âlim ve yazarlarla edipler, zenginler ve talebelerin katıldığı bir toplantı düzenlemek istedi. Ancak hükümet buna izin vermeyince toplantı Oka nehri üzerinde bir gemide yapıldı. Bu toplantıda kabul edilen, Rusya müslümanlarının bir ittifak kurmaları fikri üzerine, Abdürreşid İbrahim Petersburg’a dönünce müslümanlar arasında ittifak kurmanın gereğini anlatan Bin Üçyüz Senelik Nazra adlı eserini neşretti. 13 Ocak 1906’da yapılan ikinci toplantıda Abdürreşid İbrahim ve arkadaşlarının hazırladığı “ittifak nizamnâmesi” oy birliğiyle kabul edildi.

Abdürreşid İbrahim’in bu dönemdeki siyasî faaliyetlerine, Duma meclisi üyesi olmamakla birlikte, bilhassa müslüman üyeler üzerindeki tesiri ve ilk iki Duma döneminde (1906-1907) Petersburg’da, bu meclisin müslüman üyelerinden ikisi ile yürüttüğü muhtariyet hareketini ilâve etmek gerekir. Rusya’daki müslümanların muhtariyet meselelerine ait görüşlerini, bu sırada neşrettiği Aftonomiya risâlesinde ele aldı. Ancak III. Duma döneminde Rus baskısı artınca birçok aydın hapsedildi veya sürgüne gönderilerek sıkı tedbirler alındı. Bu arada Abdürreşid İbrahim’in gazeteleri ve matbaası kapatıldı. İttifak merkez icra heyetinin önemli iki üyesi olan Abdürreşid İbrahim ve Akçuraoğlu Yusuf, programlarını dış ülkelerde gerçekleştirmeye yöneldiler. Rusya’dan ayrılan Abdürreşid İbrahim ikinci büyük seyahatine çıktı. 1907 sonlarında Batı Türkistan, Buhara, Semerkant, Yedisu ve civarını içine alan bir yıllık geziden sonra tekrar Tara’ya gelerek ailesini aldı ve Kazan’a yerleştirdi. 1908 Eylülünde buradan hareketle Sibirya, Moğolistan, Mançurya, Japonya, Kore, Çin, Hindistan, Hicaz ve Ortadoğu üzerinden İstanbul’da son bulan seyahatini tamamladı (1910). Bu seyahatle ilgili hâtıralarını Âlem-i İslâm adıyla neşretti. Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki faaliyetlerinin başında, Şark milletlerinin Rusya, İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Batılı sömürgeci devletlere karşı beraberce hareket etmelerini ve İslâmiyet’in Japonya’da yayılmasını temin için kurduğu Asya Kuvve-i Müdâfaası cemiyetini zikretmek gerekir. Seyahati sırasında ziyaret ettiği yerlerde gördüklerini, Kazan’da oğlunun yayımladığı Beyânülhak, İstanbul’da Sırât-ı Müstakîm gibi gazete ve mecmualara gönderdiği yazılarda anlattı. Sırât-ı Müstakîm’de, misyonerlerin Japonya’da Hz. Peygamber aleyhinde dağıttıkları bir kitaba cevap olarak yazılıp dağıtılacak bir eserin kaleme alınmasını isteyen ilk yazısı da “Japonya Mektupları” başlığıyla yayımlandı. Yanında Japon müslüman Hacı Ömer olduğu halde İstanbul’da tamamladığı bu seyahatten sonra çeşitli konferanslar verdi, seyahat intibalarını anlattı ve bu sebeple de “Seyyâh-ı Şehîr”, “Hatîb-i Şehîr” unvanlarıyla anıldı.

1911’de İtalyanlar’ın Trablusgarp’ı işgal etmeleri üzerine Büyük Sahra’yı aşarak oraya gidip cephelerde çalıştı; halkı işgalcilere karşı harekete geçirmek için cihad fetvası dağıtarak faaliyet gösterdi. Döndükten sonra, Kuzey Afrika’daki müşahedelerini, Sırât-ı Müstakîm’in de iktibas ettiği vaaz ve konferanslarla anlattı. Ruslar’ın Sarıkamış’ı işgali üzerine oraya gitti (1915). Yine bu yıllarda İstanbul’da kurulan Rusya Müslüman Türk Kavimlerini Himaye Cemiyeti üyesi olarak çalıştı. Cemiyet üyeleriyle birlikte Budapeşte, Viyana, Zürih, Berlin ve Sofya’yı ziyaret ederek Rusya’da yaşayan Türk topluluklarının dertlerini ve uğradıkları baskıları dile getirdi. Bu sırada Teşkîlât-ı Mahsûsa’da görevli olarak Almanya’ya gitti. Bilhassa müslüman Rus esirleriyle konuşup onlardan halifelik saflarında çarpışacak bir birlik kurmak için çalıştı. Bu arada Milliyetler Birliği’nin (l’Union des Nationalités) Lozan’da düzenlediği Rusya Mahkûmu Milletler Konferansı’na katılarak Rusya müslümanları adına dinî, medenî ve kültürel muhtariyetle birlikte müslümanlar üzerindeki kanunî kısıtlamaların kaldırılmasını ve seçim sisteminin değiştirilmesini istedi. I. Dünya Savaşı başlarında Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nde de (Ligue des Allozenes de Russie) Rusya müslümanlarının temsilciliğini yaptı. Yine bu yıllarda bir grup Tatar ile Berlin’de müslüman Rus savaş esirlerine hitaben Tatarca Cihâd-ı İslâm adlı bir gazete çıkardı.

Almanya’daki bu faaliyetlerinden sonra tekrar İstanbul’a dönen Abdürreşid İbrahim 1922-1923 yıllarında Rusya’da, 1930’da Kahire’de, 1930-1931 yıllarında da Mekke’de bulundu. 1934’te ailesiyle birlikte Japonya’ya giderek oraya yerleşti ve ölümüne kadar İslâmiyet’in burada yayılması için çalıştı. Tokyo’da bir cami inşa ettirilmesine ön ayak oldu ve bu caminin imamlığını yaptı (1937). Japonya’da İslâm dininin resmen tanınmasını sağladı (1939). 17 Ağustos 1944 günü Tokyo’da vefat etti. Ölümü Japon radyosu ile ilân edilerek cenazeye katılmak isteyenlerin gelmesi için dört gün beklendikten sonra büyük bir törenle aynı yerde defnedildi.

Abdürreşid İbrahim pek çok eser kaleme almıştır. Bunların bir kısmı kitap ve risâle halinde yayımlanmış, bir kısmı da gazete ve dergilerde neşredilmiştir; diğer bir kısmı ise müsvedde halinde kalmıştır. 

 

MUHAFAZAKÂRLAR ATATÜRK'E DECCAL DİYORMUŞ

 



Murat Belge, 8 Ekim 2022 tarihli yazısında şöyle diyor:

Kendilerini "muhafazakâr" nitelemesiyle tanıyan ve tanıtan çevrelerin Atatürk’ü "sevmeme" gerekçeleri ağırlıkla "Batılılaşma Sorunsalı çerçevesinde biçimleniyor. Kararlı bir "Batıcı" olan Atatürk, dolayısıyla, bizi dinimiz İslam’dan uzaklaştırmış, geçmişimize yabancılaşmamıza yol açmıştır. Bunları, ayrıca, zor kullanarak, asıp keserek yapmıştır. Muhafazakarlar bunları sayarken Atatürk’e karşı "duygusal" diyebileceğim bir tavır da alırlar. Bu bir "karşı tavır"dır, bir düşmanlık tavrıdır. Onun için Atatürk’le ilgili ağızlarını açtıklarında "Deccal" ve benzeri aşağılayıcı nitelemeler kullanmaktan kaçınmaz, tersine, bunların eksik kalmamasına dikkat ederler.

Kendilerini muhafazakâr olarak tanıtan çevreler Atatürk’ü böyle değerlendiriyorlarmış.

Demek ki Murat Belge, Haydar Baş taifesini, Cübbeli Ahmet ile Develili Darwin Mustafa İslamoğlu gibi sonradan görme Kemalistleri muhafazakâr kabul etmiyor.

Belki hiç adamdan da saymıyordur, bilemem.

Belge, Aziz Nesin gibi lafını esirgemeyen biri olsaydı belki onun sözlerini de tekrarlayabilir, “Gerçek müslümanlar Atatürk’ü sevmez” diyebilir, “muhafazakâr Atatürkçüler"in “gerçek” müslüman olmadıklarını, sahte müslüman olduklarını da ileri sürebilirdi.

*

Malumatfurus.org adlı site, Aziz Nesin’in “Müslümanlar, Müslümanlık ve Atatürk” konulu düşüncelerini toplamış.

Nesin, 1993 yılında Hürriyet Haber Ajansı’na şöyle konuşmuş:

Gerçek Müslümanların Atatürk’ü sevmemeleri normaldir. Atatürk, Müslümanlar açısından sevilecek bir şey yapmadı. Türkiye’de yaşayan ve Atatürk’ü sevdiğini söyleyen müslümanlar, yalancıdır.

Çuvala Doldurulmuş Kediler adlı kitabında ise şöyle yazmış:

Bir insan hem Müslüman hem de laik olabilir mi ? Bana göre olamaz. (…) Müslümanın laik olamayacağı Kuran’dan bellidir, şeriattan bellidir. Kuran şeriattır çünkü. Şeriatı değiştiremezsiniz. Değiştirmek mümkün değildir zaten.” (s. 173)

Aynı kitapta şu ifadeler de yer alıyor:

Müslüman, tek kitabı olan Kuran hükümlerini uygulamakla yükümlüdür. Bu hü­küm­ler şeriatın yasalarıdır. Hiçbir Müslüman şeriat yasalarının dışına çıkamaz. Oysa görüyoruz ki demokrasiyle şeriat hiçbizaman bağdaşamazlar. İşte buyüzden, bir Müslümandan laik olması beklenemez. Bir insan ya Müslüman değildir, ya laik değildir. (s. 167)

Nesin, Bir Tutam Aydınlık adlı kitabında, bu ifadelerine açıklık ve aydınlık getirir:

Laik olmanın biçok koşulu vardır ; ama başat koşul, din işleriyle dünya işlerinin birbirinden ayrı olmasıdır. Müslüman olmanın da biçok koşulu vardır. Ama Müslümanlığın başat koşulu, Allahın kelamı olan Kuran’a inanmak, iman etmektir ; yani bu, din işleriyle dünya işlerinin birbirinden ayrı olmamasıdır. Bütün yasalar ve anayasalar zamanla değişir ama İslamın anayasası olan Kuran değişmez ve bu anayasaya (Kuran’a) göre, dünya işleriyle din işleri birbirinden ayrılamaz. Çünkü Kuran, hem bu dünyanın hem öbür dünyanın değişmez kurallarını, yasalarını koymuştur. Müslümanlıkla laiklik arasındaki en büyük çelişki de burdadır. Hem Müslüman hem laik olunamaz. Bu yüzden laikliği kabul etmeyen, hatta laikliğe düşman olan gerçek Müslümanlar kendi açılarından kesin haklıdırlar. (s. 44-5)

Nesin, Merhaba adlı kitabında aydınlığın dozunu biraz daha arttırır:

Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’ye Batı’dan alınan üstyapı kurumları arasında bir de “laiklik” kurumu sokulmuştur. Ve sanılmıştır ki ileri Avrupa devletlerinde nasıl bir laiklik varsa, bizde de böyle bir laiklik olabilir. Bu sanıda olanlar, Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasındaki büyük ayrımı anlayamadıkları için, yaşamın acı gerçekleri karşısında durmadan yanıldıklarını görmüşlerdir. Oysa laiklik salt Hıristiyanlığa uygun bir kurumdur ; bir Müslüman’ın laik olabilmesi olanaksızdır. Çünkü laikliği, şöyle tanımlıyoruz : “Dünya işleriyle iman işlerinin birbirinden ayrılması.” Bir Hıristiyan için, dünya işlerini din işinden ayırmak kolaydır ; çünkü onun dini, İslamlığa göre dünya işleriyle daha az ilgilidir. Oysa Müslümanlık tümüyle dünya işlerinin düzenlenmesi üzerine kurulmuş bir dindir. (s. 180)

*

Murat Belge’nin yazısına dönelim.

Muhafazakârların Atatürk’e Deccal dediklerini ileri sürüyor.

Peki Deccal ne?

Hadîs-i şerîflere göre Deccal, kıyametin büyük alâmetlerinden olan dinsiz bir şahıs.

Hristiyanlar Antichrist diye adlandırıyorlar. Nietzsche’nin bu adda bir kitabı da var: Der Antichrist.

TDV İslân Ansiklopedisi şu tanımı veriyor: İlâhî dinlerde kıyamet alâmetlerinden sayılan ve insanları doğru yoldan saptırmaya çalışacağı kabul edilen olağan üstü güçlere sahip kişi.

*

Atatürk, bu tanıma uymuyor, olağanüstü büyüklükte heykellerini yaptırarak milletin gözünü boyama, kendisini heykeli yapılacak önemde biri gibi gösterme dışında bir olağanüstülüğe sahip değildi. (Bunun için yabancı heykeltraşlara dünyanın parasını verdi, çok cömert ve bonkördü.)

Deccal tanrılık davası güdecek, dünyayı dolaşacak ve neredeyse tamamına hakim olacak.. Atatürk’ün böyle bir özelliği yok, yabancı bir ülkeye devlet başkanı sıfatıyla yaptığı tek bir resmî ziyaret bile bulunmuyor. Türkiye'nin bile bütün illerini ziyaret etmiş değil. Misak-ı Millî sınırları içindeki Musul, Kerkük, Halep ve Batı Trakya gibi topraklara bile hükmedememiş. Savaşarak birilerinin elinden aldığı toprak parçası ise bir avuç kadar, sadece Ege bölgesi.. Sonradan bir tek Hatay'ı alabilmiş.

Dolayısıyla, Atatürk’ü Deccal olarak nitelendirenlerin onu gözlerinde fazla büyüttükleri söylenebilir.

Hadîslerde haber verilen Deccal’e göre (Ki. Hz. Nuh a.s.’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini ona karşı uyarmışlardır) Atatürk, sıradan, önemsiz ve silik bir şahıs.

Türkiye'deki insanlar için önemli olduğundan kuşku yok, fakat mesela Malezyalı bir müslüman için Atatürk, varlığı ile yokluğu eşit bir adamdı.

Ancak, Murat Belge’nin sözünü ettiği muhafazakârlar, Atatürk için deccal derken, yanılmıyorsam, kelimenin sözlük anlamını kast ediyorlar.

Kelime anlamı itibariyle deccal, “çok yalancı” demektir. 


İSLAMCI CİHADİZM İLE LAİK ŞEHADETİZMİN SAVAŞI

 



Batılı sosyal bilimcilerin bazıları İslam’ı bilimsel bir çalışmanın nesnesi olarak görüyor ve anladıklarını aktarmaya çalışıyorlar.

Bunların yazdıkları da her ne kadar kendi kültürel kodlarının süzgecinden geçerek oluşuyorsa da, özel bir çarpıtma gayreti taşımıyor.

Buna karşılık, Batılı istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) hizmetine girmiş birçok akademisyenin özel olarak çarpıtma gayreti içinde kalem oynattıkları görülüyor.

Özellikle de son dönemde..

Soğuk Savaş’ın bitmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte bu süreç başlamış durumda.

Dönüm noktası, 1990 yılı..

Batı, yeni tehlike olarak İslam’ı hedefe koymuş bulunuyordu. (Putin sayesinde eski tehlikeyi yeniden hatırladılar, fakat biraz geç kaldılar.)

Böylece Batı’da “kendini doğrulayan kehanet” (self fulfilling prophecy) babından “Siyasal İslam’ın iflasını” müjdeleyen kitaplar kaleme alınmaya başladı.

NATO’nun yeni düşman konsepti Türkiye’de de etkisini göstermekte gecikmedi. “İslam birliği” idealini dilinden düşürmeyen Erbakan’ın liderliğindeki hareket İslamcı biliniyordu ve Siyasal İslam’ın Türkiye versiyonu olarak görülüyordu. Bu yüzden 28 Şubat postmodern darbesiyle bu hareketin defteri dürüldü.

*

Türkiye’deki rejim (derin devlet), Batı’nın verdiği ev ödevlerini yerine getirmekte ihmalkârlık ve tembellik göstermiyor, fakat karşılığında birşey alamıyor.

Daha doğrusu karşılığında kazık üstüne kazık yiyor.

Kemalistler/Atatürkçüler Yahudi-Hristiyan konsorsiyumuna sadakatle hizmet edip Erbakan’ı ekarte ettiler, fakat karşılığında onun “Batı’dan icazet almış talebesi Erdoğan” ile FETÖ’nün önünün açıldığını gördüler.

Yedikleri en taze kazıklardan biri bu.

Kendilerinin de, Kemal’lerinin de, Kemalist Türkiye’nin de Batı’nın umurunda olmadığını anlamak istemediler.

Batı bir taraftan bu Kemalist/Atatürkçü budalaları içeride “İslamcı”lara karşı kullanırken, öte taraftan da Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını sağlamıştı.

Türkiye’nin derin akılsızları dönen dolabın ne olduğunu bile anlayamadılar.

Anlasaydılar aynı kazığın bir benzerini Suriye’de yemezlerdi. Yediler.

Sıra Suriye’ye gelmişti. Bir Kürt devleti de orada kurulmalıydı.

Suriye yönetimine karşı neredeyse “İslamcıların hamisi” kesildiler, rejimi değiştirmek için kolları sıvadılar, gizli gündemlerinde ise yeni bir Kürt devletinin kurulması vardı.

Türkiye’nin “analiz” harikası vizyoner “derin devleti”nin aklı başına geldiğinde atı alan Üsküdar’ı da, Üsküb’ü de geçmişti.

*

Türkiye’nin Batı’ya bağımlılığı öncelikle zihinsel.. Zihniyet düzeyinde..

Bağımsızlık önce düşüncede başlar.. Bu da, kavramlarınızın kendinize ait olması anlamına gelir.

Türkiye’nin “düzen” başlarının İslam dünyasını ve İslamî hareketleri analiz ederken kendilerine ait bir kavramsal çerçeveleri, bir paradigmaları, bağımsız bir yaklaşımları var mı?

Yok!

Batılılar neyi ortaya atıyorlarsa aynısını tekrarlamakla meşguller..

Batılıların laflarını tercüme ediyorlar, entel görünmek için arada birkaç kelimeyi de tercüme etmeden orijinal haliyle bırakıyorlar, böylece güya çağı yakalamış, gündemi yakından takip etmiş, gelişmelerin gerisinde kalmamış oluyorlar.

Türkiye’nin derinlerinin de, istihbaratçılarının da, medyasının da, akademyasının da durumu bu.

*

Evet, ülkemizde sırf entel/aydın bilim adamı, sosyolog, siyaset bilimci vs. görünebilmek için Batı'nın psikolojik savaş uzmanlarının hurafelerini ezberleyip papağan gibi tekrarlayan yazar çizerlerden, akademisyenlerden geçilmiyor.

Bir örnekle duruma açıklık getirmek yararlı olur.

Mesela “Quo Vadis Jihadism? Reconstruction of the Jihadist Discourse in the Middle East” (Cihatçılık Nereye? Ortadoğu’da Cihatçı Söylemin Yeniden İnşası) başlıklı makale örnek gösterilebilir (Ortadoğu Etütleri, vol. 7, no. 1, July 2015).

Yazarları Hacer Coşkun ile Ayşe Ömür Atmaca..

Yazdıklarına bakınca, “Quo vadis Hacer, quo vadis Ayşe?” demek gerekiyor.

Çünkü ne yazdıklarından ve nereye gittiklerinden haberleri yok.

*

İngilizce makalenin Türkçe özeti şöyle:

Ortadoğu siyaseti, askeri faaliyetlerdeki motive edici rolünden dolayı, cihat söylemi ile iştigal edilmiştir. Cihat Kur’ani bir kavramdır, bu da kutsal kitapta tanımı yapılan terimin İslami kurallara göre yeniden yorumlanmaya mevzu bahis olmaması anlamına gelmektedir. Kur’an’daki açık anlamına rağmen siyasi aktörler terimi farklı politik koşullara göre uyarlamaktadırlar. Klasik cihat anlayışından farklı olarak, günümüz radikal İslami hareketler cihatçı söylemi var olan uluslararası sistemi yıkmak, Müslüman toplumlar arasındaki sınırları yok etmek ve şeriat kurallarını yeniden kurmak amacıyla kullanmaktadırlar. Cihat’tan cihatçılığa doğru gelişen söylemsel dönüşüm ise Ortadoğu’da İslam’ın siyasi bir araç olarak nasıl manipüle edildiğini göstermektedir. Çalışma, zaman ve mekanın tarihsel bağlamları içerisinde cihadın farklı anlamlarını incelemektedir. Çalışmada cihat kavramının tarih boyunca bir devlet politikası, bir doktrin aracı ve onlarca savaş, işgal, fetih ve direnişe sebep olan bir enstrüman olmak üzere çok çeşitli biçimlerde kullanıldığını ileri sürülmektedir.

Makalenin İngilizce yazılması, Türkçe’nin daha fazla katliama uğramaması bakımından yararlı olmuş..

Özetin ikinci cümlesinde önce “usul” dersi veriliyor:

Cihat Kur’ani bir kavramdır, bu da kutsal kitapta tanımı yapılan terimin İslami kurallara göre yeniden yorumlanmaya mevzu bahis olmaması anlamına gelmektedir.”

Madem böyle, bu yazarların da tutarlılık adına cihat hakkında gevezelik yapmamaları, doğrudan Kur’an ayetlerini aktarmaları gerekirdi. Fakat, yazılarında bir tane bile ayet meali yok.

Ya ne var?

Batılıların Kur’an’daki cihata dair yorumları var.

Hani yorum yapılamıyordu?.. Niye ayeti değil de, gâvurun yorumunu aktarıyorsun?

Aktardıkları (İslam âlimlerini geçtik) sıradan bir müslümanın bile değil, gâvurun yorumu.. Önce müslümanların yorumunu aktarsalar da “Batılılar da aynı gerçeğe işaret ediyorlar” deseler anlayacağız.. Yok!

Üçüncü cümle ya da zırva şöyle:

Klasik cihat anlayışından farklı olarak, günümüz radikal İslami hareketler cihatçı söylemi var olan uluslararası sistemi yıkmak, Müslüman toplumlar arasındaki sınırları yok etmek ve şeriat kurallarını yeniden kurmak amacıyla kullanmaktadırlar.

Bundan anlaşıldığına göre, “klasik cihat anlayışı” (Ki, önceki cümleye yani zırvaya göre burada “klasik anlayış” Kur’an’ın yorumlanmayıp aynen alınması gereken ayetleri demek oluyor) statükonun bekçisiymiş, “var olan uluslararası sistem”in bekasını hedefliyormuş.

Ayrıca, “müslüman toplumlar arasındaki sınırlar”ı dokunulmaz kabul ediyormuş. Müslümanların birlik ve beraberliği gereksizmiş. Esas olan bölünme ve bölücülükmüş.

Şeriat kurallarını “yeniden kurmak” için de cihat yapılamazmış.

Yazarlar cihat kavramının tarih boyunca fetihler için “kullanılması”ndan da söz ediyorlar ki, bu anlayışa göre şimdi Türk milletinin Ötüken’de yaşıyor olması gerekirdi.

Bu tür “entel”liklerin bir adım sonrasını, cihatçı ataların torunu Türkler’in İstanbul’da, Anadolu’da, Balkanlar’da, Kıbrıs’ta, Trakya’da ne aradıkları sorusunun oluşturacağını anlamak için ya İslamcı olmak zorundasınız ya da bu lafları yerli-milli geri zekâlıların boş kaflarına yerleştiren derin Batılı..

*

Şeriat kurallarını yeniden kurmak tabirini şayet o kuralların yeniden yorumlanması olarak alırsak, bunun için cihada gerek yoktur. Bu, söylem düzeyinde (kitap vs. yazmak suretiyle) gerçekleşecek birşeydir.

Yok eğer yeniden hayata geçirmeyi kast edersek, işte Hz. Ebubekir’in Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra yaptığı tam da buydu. Bedevîler “Şeriat’in zekât emrine uymayacağız” dedikleri için onlarla savaşıldı.

Tahmin edilebileceği gibi söz konusu makalenin yazarları Bassam Tibi’nin bir kitabına da atıfta bulunuyorlar. Batılılar konu hakkında ne demişlerse kafalarını (varsa eğer) kullanmadan almışlar.

Bunların bu zırvaları da Türkiye’de makale diye yayınlanıyor. İngilizce olunca hele havasından hiç geçilmiyor.

*

Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda cihat kavramının değil fakat şehadet kavramının istismar edildiğini görüyoruz.

Bir asker ya da polis, yaşarken Allah yolunda cihat edemiyor (Ki cihad, tanım gereği Allah yolunda yapılır), fakat ölünce şehit oluyor. En yüce mertebe..

Halbuki, İslam’a göre ancak “Allah yolunda” cihat eden, Allah’ın sözü/vahyi/şeriati yüce olsun diye çarpışan kişi şehit olabilir.

Ve, bu topraklarda Allah’ın sözünün yüce olması için (savaş anlamında) cihattan önce yapılacak daha kolay şeyler var.

Anayasa’ya “Devletin dini İslam’dır” diye yazar, yasaların Allah’ın sözüne/vahyine aykırı olamayacağı hükmünü koyarsınız.

Ayrıca, bu hükmün değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirtirsiniz.

Bunun yanı sıra, “Allah’ın Elçisi’nin ilke ve inkılaplarına bağlılık” yemini etmeyen kişilerin bu ülkede milletvekili olamayacağını (millete vekâlet edemeyeceğini), cumhurun başkanı olamayacağını ilan edersiniz.

İşte Allah’ın sözünü yüceltme böyle olur.  

*

Türkiye’ye gelelim.. Türkiye’de Allah’ın sözünü yüceltme diye birşey var mı?

Neresinde, ne kadar var?

Devlet laik (dinsiz, dinler arasında tarafsız)..

Dahası, Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa’nın ilke ve inkılapları adı verilen bir dogmalar yığınını Allahu Teala’nın vahyine tercih ediyor.

Ve, bu devletin askeri ve polisi (din ile devlet işleri birbirine karıştırılamayacağından) yaşarken devlet işlerini Allah’ın emri doğrultusunda tedvir edemezken, ölünce nasıl oluyorsa Allahu Teala’nın en şerefli kulları haline geliyorlar. Şehit oluyorlar.

Dirileri Mustafa’nın hizmetinde, ölüleri ise Allahu Teala’ya bırakılıyor.

Hacerler, Ayşeler, “cihadist” adını verdikleri kim ya da ne oldukları belirsiz yeldeğirmenlerine Batı’nın zırvaları eşliğinde saldırmak yerine “modern-laik şehadetist devletin şehadetizm”i üzerinde dururlarsa hayalî konularla vakit öldürmek yerine “gerçek” sorunlara eğilmiş olurlar.

Cihadizm kötü ise, şehadetizm nasıl iyi olabiliyor? Bu soruya cevap arasınlar.

Cihat kötü ise, cihadın bir sonucu olan şehadet nasıl bu kadar değerli hale gelebiliyor?

Yoksa İslam, yaşayanların değil de ölülerin mi dini?

Sadece ölülere mi layık görülüyor?


“İSLAMCI” BATILILAR: GELLNER, DE TOCQUEVILLE, LEWIS, ROSENTHAL

 






“İslam, bir toplumsal düzen modelidir.”

Ernest Gellner’in Muslim Society (Müslüman Toplum) (Cambridge: Cambridge Universtiy Press, 1984) adlı kitabı bu cümleyle başlar:

“İslam, bir toplumsal düzen modelidir.” (Islam is the blueprint of a social order.) (s. 1)

İslam’ın “siyasal”ı da içeren bir din olduğunun anlaşılması için bu cümle yeterlidir. Fakat Gellner, geri zekâlılar için sözlerinin devamında ayrıntıya girer:

Bunun anlamı, toplumun tam bir tanzimini belirleyen ebedî, ilahî nitelikte, ve insanların arzularından bağımsız bir kurallar dizisinin var olmasıdır. (…) Bu kuralların toplumsal hayatın bütününe uygulanması gerekmektedir. (s. 1)

Görüldüğü gibi, Gellner, birtakım entel ya da sosyal bilimci geçinen soytarıların aksine, İslam’ın “insanların arzularından bağımsız (independent of the will of men) bir kurallar dizisi” içerdiğini kabul ediyor.

Yani, “İslam şunu emrediyor” denildiği zaman, “Yok, o sizin İslamcılığınızdır, İslam’ın yorumlarından bir yorumdur, başka türlü de yorum getirilebilir, evet bu bir İslam yorumudur, ama İslam değildir” deme soytarılığına tenezzül etmiyor.

Gerçeği olduğu gibi söylüyor.

Ayrıca, söz konusu kuralların ebedî (eternal) olduğunu vurgulayarak (İslam’ın hükümlerinin belirli bir tarih ve coğrafya için geçerli olduğunu ileri süren) “tarihselci” soytarılara da sırt çeviriyor.

Ayrıca, aynı kuralların toplumsal hayatın tamamına baştan ayağa uygulanmasının İslam’ın bir gereği olduğunu vurgulayarak, İslam’ın sadece kişisel/özel hayatı düzenlemekle kalmadığını, aynı zamanda “siyasal” bir din olduğunu söylemiş oluyor.

*

Gellner, sözlerinin devamında, Alexis de Tocqueville’den şu alıntıyı yapıyor:

İslam, iki gücü [dinî ve dünyevî] eksiksiz bir biçimde birbirine bağlayan ve içiçe geçiren dindir ... öyle ki sivil ve politik yaşamın (civil and political life) bütün faaliyetleri az veya çok dinî hukuk tarafından düzenlenir. (s. 1)

Evet, İslamcı ya da Siyasal İslamcı diye adlandırılan insanlar bundan başkasını söylemiyorlar.

De Tocqueville gibi, İslam’ın (Şeriat’in, İslam hukukunun) hem sivil hem de siyasal hayattaki “tüm” faaliyetleri az veya çok düzenlediğini söylüyorlar.

Siyasal hayatı düzenleyen dinî emirlerin kabul edilmemesinin, İslam’ın parçalanıp, paramparça edilip insanların keyfine uyan kısımlarının alınması anlamına geleceğini ifade ediyorlar.

*

İslamcı oldukları söylenenler İslam’a birşey ekliyor değiller, tam aksine, Siyasal İslam düşmanları İslamî bazı gerçekleri İslam’ın dışına atmaya kalkışıyorlar.

Böylece bir tür tanrılık davasına kalkışmış oluyorlar.

Haşa “Allah, İslam’ı doğru dürüst indirememiş, biz birtakım rötuşlarla düzeltiyoruz” demeye getiriyorlar.

Siyasal İslam adı altında İslam’ın siyasî düzenlemelerine karşı çıkan, önemsiz ve gereksiz gösteren hemen herkesin durumu budur.

Bu halleriyle ya bizzat tağut olmaya kalkışan azgınlardır, ya da, tağutların peşinde giden zavallılardır.

İslam’ı bir Gellner, bir de Tocqueville kadar bile anlayamamış sapkınlardır.

*

Günümüzde Batı’nın İslam’la mücadele stratejisinin temelini İslam-İslamcılık (Siyasal İslam) ayrımı oluşturuyor.

Buna göre, İslam, salt ibadetlerden oluşan bir inançken, İslamcılık, onun aynı zamanda bir siyasal düzen olduğunu savunuyor.

İslam bir din, İslamcılık ise bir siyasal ideoloji, ve din olan İslam’dan farklı..

Dolayısıyla müslüman-İslamcı ayrımı yapmak gerekiyor.

Evet, Batı’nın “Siyasal İslam’la mücadele” projesinin temel tezleri bu şekilde özetlenebilir.

Mümkün mertebe suret-i haktan gelmeye çalışıyor, ellerinden geldiğince (Haricîler gibi) “hak söz ile batılı kast” etmeye özen gösteriyorlar.

Projenin gayesi ise, İslam dünyasında insanları birbirine düşürmek, işbirlikçi uşaklarını geleneksel İslam için "yeni bir icat olan İslamcılık"la mücadele eden has halis müslümanlar olarak göstermek, gerçek İslam’ı “Siyasal İslam” diyerek mahkum etmek.

*

Ancak, İslamcı denilen insanların savundukları hakikatler, Gellner gibi, Batı’nın istihbarat örgütlerinin (gizli servislerinin) ve psikolojik savaş (özel harp) kurumlarının emrine girmemiş bilim adamları tarafından da dile getiriliyor.

Bu hakikatler, geçmişte de Alexis de Tocqueville gibi seçkin düşünürler tarafından dile getirilmiş.

Evet, İslamcılar (Siyasal İslamcılar), bir Gellner’in, bir de Tocqueville’in söylediğinden daha fazlasını söylemiyorlar.

Bu isimler, bir bilim adamı olarak hareket ediyorlar; Islamist/İslamcı olmak bir yana, müslüman bile değiller...

Üstelik Bernard Lewis gibi ABD’ye Ortadoğu konusunda akıl hocalığı yapmış bir yahudi bile bu gerçeği açıkça yazmış durumda:

Klasik İslam’da Din ve Devlet arasında, bunları birbirinden ayırt edici bir fark yoktu.... Klasik Arapça’da ve hatta entelektüel ve siyasi kelime haznelerini Arapça’dan alan diğer dillerde manevî (spiritual) ve dünyevî (temporal), halka özgü (lay) ve papazlara özgü (ecclesiastical), dinî (religion) ve laik (secular) gibi kelime çiftlerine karşılık gelecek sözcükler yoktu.”

(Bernard Lewis, İslâm’ın Siyasal Dili, çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992, s. 9-10.)

Demek ki, “klasik İslam”, din ile devlet arasında bir fark görmüyordu.

İslamcı diye hedefe konulan insanlar işte bundan daha fazlasını savunmuyor, yani onlar aslında “klasik İslam” dışında yeni bir yorum üretme derdinde değiller.

Herhangi bir “icat”ları, bir yeniden “inşa” faaliyetleri yok.

Gerçek neyse onu söylüyorlar.

*

İslamcılık karşıtları, Erwin Rosenthal’in altını çizdiği şu gerçeklerden de habersiz durumdalar. Ya da habersiz görünmek işlerine geliyor:

“Bir müslümanın hayatı –en azından idealde– onun Allah’la olduğu gibi Müslümanlar ve gayrimüslimlerle olan ilişkilerini de yönlendiren kesin kural ve uygulamaları belirten Şeriat tarafından bütünüyle yönetilir. İlk grup ilişkiye (Allah’la olana) ‘dinî’, ikincisine ise ‘laik’ demeye alışkınız. Ancak dinî hukukun her şeyi kuşattığı bir yerde, ayrımın hiçbir anlamı kalmaz.”

(Erwin I. J. Rosenthal, Ortaçağ’da İslam Siyaset Düşüncesi, çev. Ali Çaksu, İstanbul 1996, ss. 17-18.)

Demek oluyor ki, İslam hukuku “herşeyi kuşatmaktadır” ve bu “herşey”e toplum ve toplumsal düzen de, siyasal hayat da dahildir.

Bir müslümanın İslam anlayışı Rosenthal gibi bir bilim adamının vardığı sonuçlarla tetabuk ettiğinde, bu onun, potansiyel terörist olduğu anlamına mı gelir?!..

O takdirde Erwin Rosenthal’i baş terörist ya da terör teorisyeni kabul etmek gerekir.

*

Rosenthal’in şu ifadeleri meseleyi çok iyi özetlemektedir:

“Manevi ve dünyevi alanlar, dinî ve laik faaliyetler arasında İslam hiçbir ayırım tanımaz.”

Mesele bu kadar açıktır.

İslam’ı Rosenthal kadar bile öğrenememiş soytarılar, ahirette Allahu Teala’nın huzuruna çıktıklarında karnelerindeki “iman” notunun sıfır olduğunu görme ihtimalleri üzerinde neden hiç düşünmüyorlar?

Bu nasıl bir dangalaklık, nasıl bir soytarılık, ve nasıl bir iman!

*

Bunlara ek olarak, “dünya”nın mukabilinin “din” değil “ahiret” olduğunu vurgulayan Rosenthal şu önemli tespitleri de yapar:

“... din ve devlet Şeriat’ın iki yönüdür. Dinin tamamlayıcısı genellikle dünyadır; din ‘kilise’ anlamını içermez ve hiçbir zaman içine aldığı dünya ile karşılaştırılmaz.... Dünyanın mukabili ahirettir, yani gelecek dünya. Her ikisi de dinin içindedir. Ne yazık ki Arapça terimleri tercüme etmek için Batılı terimleri kullanmak zorunda kalıyoruz ve böylece orijinal anlamı bozup kelimelere Hristiyanî bir çağrışım yüklüyoruz.” (A.g.e., s. 17.)

Demek ki neymiş, muharref Hristiyanlık’taki din ve devlet ayrımı İslam’da yokmuş.

Yani devlet düzeyinde dinsiz, kişissel düzeyde müslüman olamazmışsınız.

İslam buna izin vermiyormuş.

Devlet düzeyindeki dinsizliği makul ve meşru kabul ettiğinizde, “inancınız” bu olduğunda, kişisel düzeyde de artık müslüman değilsinizdir.

Çünkü işin esası “inanç”tır. Amel ondan sonra gelir. Allahu Teala’nın emirlerinin herşeyin üstünde olduğunu, kişisel yaşamı da, devlet yönetimini de kapsadığını kabul etmen durumunda, amel bakımından kusurlu da olsan, dünya kadar günaha da batsan müslümansındır.

Devletin laik olmasının iyi olduğunu, İslam’ın devlet yönetimini ilgilendiren emirlerinin geçersiz kabul edilmesi gerektiğini kabul edersen, alnın secdeden kalkmasa bile imansızsındır.

*

Evet İslam’ı laiklik ve sekülerlik zihniyeti çerçevesinde yorumlayanlar, ‘din’ terimine, bilerek veya bilmeyerek, Rosenthal’in işaret ettiği gibi, hıristiyanca bir anlam yüklemektedirler.

Hatta dinsizce.. Tam gâvurca..

*

Kısacası, Batı’nın İslam’la mücadele stratejisine uşaklık ederek “İslamcılık, İslam’ın, İslam’dan farklı bir yorumudur” diyenler, Müslümanlar’ı hristiyanca bir İslam yorumuna davet ediyorlar.

Onlardan İslam’ın İslamî (usule uygun) yorumunu terk etmelerini istiyorlar.

Varılmak istenen hedef şu:

İslam’a hristiyanca bir anlam yüklerseniz, sizi “müslüman” olarak adlandıracaklar, bunun aksine İslam’ı “klasik İslam”a göre yorumlarsanız, adeta bir hayvan gibi avlanması gereken potansiyel terörist “İslamcı” kitleye dahil edileceksiniz.

Zerre kadar imanı olan herkesin bu alçaklıkla mücadele etmesi gerekir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...