İSLAMCI CİHADİZM İLE LAİK ŞEHADETİZMİN SAVAŞI

 



Batılı sosyal bilimcilerin bazıları İslam’ı bilimsel bir çalışmanın nesnesi olarak görüyor ve anladıklarını aktarmaya çalışıyorlar.

Bunların yazdıkları da her ne kadar kendi kültürel kodlarının süzgecinden geçerek oluşuyorsa da, özel bir çarpıtma gayreti taşımıyor.

Buna karşılık, Batılı istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) hizmetine girmiş birçok akademisyenin özel olarak çarpıtma gayreti içinde kalem oynattıkları görülüyor.

Özellikle de son dönemde..

Soğuk Savaş’ın bitmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte bu süreç başlamış durumda.

Dönüm noktası, 1990 yılı..

Batı, yeni tehlike olarak İslam’ı hedefe koymuş bulunuyordu. (Putin sayesinde eski tehlikeyi yeniden hatırladılar, fakat biraz geç kaldılar.)

Böylece Batı’da “kendini doğrulayan kehanet” (self fulfilling prophecy) babından “Siyasal İslam’ın iflasını” müjdeleyen kitaplar kaleme alınmaya başladı.

NATO’nun yeni düşman konsepti Türkiye’de de etkisini göstermekte gecikmedi. “İslam birliği” idealini dilinden düşürmeyen Erbakan’ın liderliğindeki hareket İslamcı biliniyordu ve Siyasal İslam’ın Türkiye versiyonu olarak görülüyordu. Bu yüzden 28 Şubat postmodern darbesiyle bu hareketin defteri dürüldü.

*

Türkiye’deki rejim (derin devlet), Batı’nın verdiği ev ödevlerini yerine getirmekte ihmalkârlık ve tembellik göstermiyor, fakat karşılığında birşey alamıyor.

Daha doğrusu karşılığında kazık üstüne kazık yiyor.

Kemalistler/Atatürkçüler Yahudi-Hristiyan konsorsiyumuna sadakatle hizmet edip Erbakan’ı ekarte ettiler, fakat karşılığında onun “Batı’dan icazet almış talebesi Erdoğan” ile FETÖ’nün önünün açıldığını gördüler.

Yedikleri en taze kazıklardan biri bu.

Kendilerinin de, Kemal’lerinin de, Kemalist Türkiye’nin de Batı’nın umurunda olmadığını anlamak istemediler.

Batı bir taraftan bu Kemalist/Atatürkçü budalaları içeride “İslamcı”lara karşı kullanırken, öte taraftan da Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasını sağlamıştı.

Türkiye’nin derin akılsızları dönen dolabın ne olduğunu bile anlayamadılar.

Anlasaydılar aynı kazığın bir benzerini Suriye’de yemezlerdi. Yediler.

Sıra Suriye’ye gelmişti. Bir Kürt devleti de orada kurulmalıydı.

Suriye yönetimine karşı neredeyse “İslamcıların hamisi” kesildiler, rejimi değiştirmek için kolları sıvadılar, gizli gündemlerinde ise yeni bir Kürt devletinin kurulması vardı.

Türkiye’nin “analiz” harikası vizyoner “derin devleti”nin aklı başına geldiğinde atı alan Üsküdar’ı da, Üsküb’ü de geçmişti.

*

Türkiye’nin Batı’ya bağımlılığı öncelikle zihinsel.. Zihniyet düzeyinde..

Bağımsızlık önce düşüncede başlar.. Bu da, kavramlarınızın kendinize ait olması anlamına gelir.

Türkiye’nin “düzen” başlarının İslam dünyasını ve İslamî hareketleri analiz ederken kendilerine ait bir kavramsal çerçeveleri, bir paradigmaları, bağımsız bir yaklaşımları var mı?

Yok!

Batılılar neyi ortaya atıyorlarsa aynısını tekrarlamakla meşguller..

Batılıların laflarını tercüme ediyorlar, entel görünmek için arada birkaç kelimeyi de tercüme etmeden orijinal haliyle bırakıyorlar, böylece güya çağı yakalamış, gündemi yakından takip etmiş, gelişmelerin gerisinde kalmamış oluyorlar.

Türkiye’nin derinlerinin de, istihbaratçılarının da, medyasının da, akademyasının da durumu bu.

*

Evet, ülkemizde sırf entel/aydın bilim adamı, sosyolog, siyaset bilimci vs. görünebilmek için Batı'nın psikolojik savaş uzmanlarının hurafelerini ezberleyip papağan gibi tekrarlayan yazar çizerlerden, akademisyenlerden geçilmiyor.

Bir örnekle duruma açıklık getirmek yararlı olur.

Mesela “Quo Vadis Jihadism? Reconstruction of the Jihadist Discourse in the Middle East” (Cihatçılık Nereye? Ortadoğu’da Cihatçı Söylemin Yeniden İnşası) başlıklı makale örnek gösterilebilir (Ortadoğu Etütleri, vol. 7, no. 1, July 2015).

Yazarları Hacer Coşkun ile Ayşe Ömür Atmaca..

Yazdıklarına bakınca, “Quo vadis Hacer, quo vadis Ayşe?” demek gerekiyor.

Çünkü ne yazdıklarından ve nereye gittiklerinden haberleri yok.

*

İngilizce makalenin Türkçe özeti şöyle:

Ortadoğu siyaseti, askeri faaliyetlerdeki motive edici rolünden dolayı, cihat söylemi ile iştigal edilmiştir. Cihat Kur’ani bir kavramdır, bu da kutsal kitapta tanımı yapılan terimin İslami kurallara göre yeniden yorumlanmaya mevzu bahis olmaması anlamına gelmektedir. Kur’an’daki açık anlamına rağmen siyasi aktörler terimi farklı politik koşullara göre uyarlamaktadırlar. Klasik cihat anlayışından farklı olarak, günümüz radikal İslami hareketler cihatçı söylemi var olan uluslararası sistemi yıkmak, Müslüman toplumlar arasındaki sınırları yok etmek ve şeriat kurallarını yeniden kurmak amacıyla kullanmaktadırlar. Cihat’tan cihatçılığa doğru gelişen söylemsel dönüşüm ise Ortadoğu’da İslam’ın siyasi bir araç olarak nasıl manipüle edildiğini göstermektedir. Çalışma, zaman ve mekanın tarihsel bağlamları içerisinde cihadın farklı anlamlarını incelemektedir. Çalışmada cihat kavramının tarih boyunca bir devlet politikası, bir doktrin aracı ve onlarca savaş, işgal, fetih ve direnişe sebep olan bir enstrüman olmak üzere çok çeşitli biçimlerde kullanıldığını ileri sürülmektedir.

Makalenin İngilizce yazılması, Türkçe’nin daha fazla katliama uğramaması bakımından yararlı olmuş..

Özetin ikinci cümlesinde önce “usul” dersi veriliyor:

Cihat Kur’ani bir kavramdır, bu da kutsal kitapta tanımı yapılan terimin İslami kurallara göre yeniden yorumlanmaya mevzu bahis olmaması anlamına gelmektedir.”

Madem böyle, bu yazarların da tutarlılık adına cihat hakkında gevezelik yapmamaları, doğrudan Kur’an ayetlerini aktarmaları gerekirdi. Fakat, yazılarında bir tane bile ayet meali yok.

Ya ne var?

Batılıların Kur’an’daki cihata dair yorumları var.

Hani yorum yapılamıyordu?.. Niye ayeti değil de, gâvurun yorumunu aktarıyorsun?

Aktardıkları (İslam âlimlerini geçtik) sıradan bir müslümanın bile değil, gâvurun yorumu.. Önce müslümanların yorumunu aktarsalar da “Batılılar da aynı gerçeğe işaret ediyorlar” deseler anlayacağız.. Yok!

Üçüncü cümle ya da zırva şöyle:

Klasik cihat anlayışından farklı olarak, günümüz radikal İslami hareketler cihatçı söylemi var olan uluslararası sistemi yıkmak, Müslüman toplumlar arasındaki sınırları yok etmek ve şeriat kurallarını yeniden kurmak amacıyla kullanmaktadırlar.

Bundan anlaşıldığına göre, “klasik cihat anlayışı” (Ki, önceki cümleye yani zırvaya göre burada “klasik anlayış” Kur’an’ın yorumlanmayıp aynen alınması gereken ayetleri demek oluyor) statükonun bekçisiymiş, “var olan uluslararası sistem”in bekasını hedefliyormuş.

Ayrıca, “müslüman toplumlar arasındaki sınırlar”ı dokunulmaz kabul ediyormuş. Müslümanların birlik ve beraberliği gereksizmiş. Esas olan bölünme ve bölücülükmüş.

Şeriat kurallarını “yeniden kurmak” için de cihat yapılamazmış.

Yazarlar cihat kavramının tarih boyunca fetihler için “kullanılması”ndan da söz ediyorlar ki, bu anlayışa göre şimdi Türk milletinin Ötüken’de yaşıyor olması gerekirdi.

Bu tür “entel”liklerin bir adım sonrasını, cihatçı ataların torunu Türkler’in İstanbul’da, Anadolu’da, Balkanlar’da, Kıbrıs’ta, Trakya’da ne aradıkları sorusunun oluşturacağını anlamak için ya İslamcı olmak zorundasınız ya da bu lafları yerli-milli geri zekâlıların boş kaflarına yerleştiren derin Batılı..

*

Şeriat kurallarını yeniden kurmak tabirini şayet o kuralların yeniden yorumlanması olarak alırsak, bunun için cihada gerek yoktur. Bu, söylem düzeyinde (kitap vs. yazmak suretiyle) gerçekleşecek birşeydir.

Yok eğer yeniden hayata geçirmeyi kast edersek, işte Hz. Ebubekir’in Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra yaptığı tam da buydu. Bedevîler “Şeriat’in zekât emrine uymayacağız” dedikleri için onlarla savaşıldı.

Tahmin edilebileceği gibi söz konusu makalenin yazarları Bassam Tibi’nin bir kitabına da atıfta bulunuyorlar. Batılılar konu hakkında ne demişlerse kafalarını (varsa eğer) kullanmadan almışlar.

Bunların bu zırvaları da Türkiye’de makale diye yayınlanıyor. İngilizce olunca hele havasından hiç geçilmiyor.

*

Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda cihat kavramının değil fakat şehadet kavramının istismar edildiğini görüyoruz.

Bir asker ya da polis, yaşarken Allah yolunda cihat edemiyor (Ki cihad, tanım gereği Allah yolunda yapılır), fakat ölünce şehit oluyor. En yüce mertebe..

Halbuki, İslam’a göre ancak “Allah yolunda” cihat eden, Allah’ın sözü/vahyi/şeriati yüce olsun diye çarpışan kişi şehit olabilir.

Ve, bu topraklarda Allah’ın sözünün yüce olması için (savaş anlamında) cihattan önce yapılacak daha kolay şeyler var.

Anayasa’ya “Devletin dini İslam’dır” diye yazar, yasaların Allah’ın sözüne/vahyine aykırı olamayacağı hükmünü koyarsınız.

Ayrıca, bu hükmün değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirtirsiniz.

Bunun yanı sıra, “Allah’ın Elçisi’nin ilke ve inkılaplarına bağlılık” yemini etmeyen kişilerin bu ülkede milletvekili olamayacağını (millete vekâlet edemeyeceğini), cumhurun başkanı olamayacağını ilan edersiniz.

İşte Allah’ın sözünü yüceltme böyle olur.  

*

Türkiye’ye gelelim.. Türkiye’de Allah’ın sözünü yüceltme diye birşey var mı?

Neresinde, ne kadar var?

Devlet laik (dinsiz, dinler arasında tarafsız)..

Dahası, Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu Mustafa’nın ilke ve inkılapları adı verilen bir dogmalar yığınını Allahu Teala’nın vahyine tercih ediyor.

Ve, bu devletin askeri ve polisi (din ile devlet işleri birbirine karıştırılamayacağından) yaşarken devlet işlerini Allah’ın emri doğrultusunda tedvir edemezken, ölünce nasıl oluyorsa Allahu Teala’nın en şerefli kulları haline geliyorlar. Şehit oluyorlar.

Dirileri Mustafa’nın hizmetinde, ölüleri ise Allahu Teala’ya bırakılıyor.

Hacerler, Ayşeler, “cihadist” adını verdikleri kim ya da ne oldukları belirsiz yeldeğirmenlerine Batı’nın zırvaları eşliğinde saldırmak yerine “modern-laik şehadetist devletin şehadetizm”i üzerinde dururlarsa hayalî konularla vakit öldürmek yerine “gerçek” sorunlara eğilmiş olurlar.

Cihadizm kötü ise, şehadetizm nasıl iyi olabiliyor? Bu soruya cevap arasınlar.

Cihat kötü ise, cihadın bir sonucu olan şehadet nasıl bu kadar değerli hale gelebiliyor?

Yoksa İslam, yaşayanların değil de ölülerin mi dini?

Sadece ölülere mi layık görülüyor?


“İSLAMCI” BATILILAR: GELLNER, DE TOCQUEVILLE, LEWIS, ROSENTHAL

 






“İslam, bir toplumsal düzen modelidir.”

Ernest Gellner’in Muslim Society (Müslüman Toplum) (Cambridge: Cambridge Universtiy Press, 1984) adlı kitabı bu cümleyle başlar:

“İslam, bir toplumsal düzen modelidir.” (Islam is the blueprint of a social order.) (s. 1)

İslam’ın “siyasal”ı da içeren bir din olduğunun anlaşılması için bu cümle yeterlidir. Fakat Gellner, geri zekâlılar için sözlerinin devamında ayrıntıya girer:

Bunun anlamı, toplumun tam bir tanzimini belirleyen ebedî, ilahî nitelikte, ve insanların arzularından bağımsız bir kurallar dizisinin var olmasıdır. (…) Bu kuralların toplumsal hayatın bütününe uygulanması gerekmektedir. (s. 1)

Görüldüğü gibi, Gellner, birtakım entel ya da sosyal bilimci geçinen soytarıların aksine, İslam’ın “insanların arzularından bağımsız (independent of the will of men) bir kurallar dizisi” içerdiğini kabul ediyor.

Yani, “İslam şunu emrediyor” denildiği zaman, “Yok, o sizin İslamcılığınızdır, İslam’ın yorumlarından bir yorumdur, başka türlü de yorum getirilebilir, evet bu bir İslam yorumudur, ama İslam değildir” deme soytarılığına tenezzül etmiyor.

Gerçeği olduğu gibi söylüyor.

Ayrıca, söz konusu kuralların ebedî (eternal) olduğunu vurgulayarak (İslam’ın hükümlerinin belirli bir tarih ve coğrafya için geçerli olduğunu ileri süren) “tarihselci” soytarılara da sırt çeviriyor.

Ayrıca, aynı kuralların toplumsal hayatın tamamına baştan ayağa uygulanmasının İslam’ın bir gereği olduğunu vurgulayarak, İslam’ın sadece kişisel/özel hayatı düzenlemekle kalmadığını, aynı zamanda “siyasal” bir din olduğunu söylemiş oluyor.

*

Gellner, sözlerinin devamında, Alexis de Tocqueville’den şu alıntıyı yapıyor:

İslam, iki gücü [dinî ve dünyevî] eksiksiz bir biçimde birbirine bağlayan ve içiçe geçiren dindir ... öyle ki sivil ve politik yaşamın (civil and political life) bütün faaliyetleri az veya çok dinî hukuk tarafından düzenlenir. (s. 1)

Evet, İslamcı ya da Siyasal İslamcı diye adlandırılan insanlar bundan başkasını söylemiyorlar.

De Tocqueville gibi, İslam’ın (Şeriat’in, İslam hukukunun) hem sivil hem de siyasal hayattaki “tüm” faaliyetleri az veya çok düzenlediğini söylüyorlar.

Siyasal hayatı düzenleyen dinî emirlerin kabul edilmemesinin, İslam’ın parçalanıp, paramparça edilip insanların keyfine uyan kısımlarının alınması anlamına geleceğini ifade ediyorlar.

*

İslamcı oldukları söylenenler İslam’a birşey ekliyor değiller, tam aksine, Siyasal İslam düşmanları İslamî bazı gerçekleri İslam’ın dışına atmaya kalkışıyorlar.

Böylece bir tür tanrılık davasına kalkışmış oluyorlar.

Haşa “Allah, İslam’ı doğru dürüst indirememiş, biz birtakım rötuşlarla düzeltiyoruz” demeye getiriyorlar.

Siyasal İslam adı altında İslam’ın siyasî düzenlemelerine karşı çıkan, önemsiz ve gereksiz gösteren hemen herkesin durumu budur.

Bu halleriyle ya bizzat tağut olmaya kalkışan azgınlardır, ya da, tağutların peşinde giden zavallılardır.

İslam’ı bir Gellner, bir de Tocqueville kadar bile anlayamamış sapkınlardır.

*

Günümüzde Batı’nın İslam’la mücadele stratejisinin temelini İslam-İslamcılık (Siyasal İslam) ayrımı oluşturuyor.

Buna göre, İslam, salt ibadetlerden oluşan bir inançken, İslamcılık, onun aynı zamanda bir siyasal düzen olduğunu savunuyor.

İslam bir din, İslamcılık ise bir siyasal ideoloji, ve din olan İslam’dan farklı..

Dolayısıyla müslüman-İslamcı ayrımı yapmak gerekiyor.

Evet, Batı’nın “Siyasal İslam’la mücadele” projesinin temel tezleri bu şekilde özetlenebilir.

Mümkün mertebe suret-i haktan gelmeye çalışıyor, ellerinden geldiğince (Haricîler gibi) “hak söz ile batılı kast” etmeye özen gösteriyorlar.

Projenin gayesi ise, İslam dünyasında insanları birbirine düşürmek, işbirlikçi uşaklarını geleneksel İslam için "yeni bir icat olan İslamcılık"la mücadele eden has halis müslümanlar olarak göstermek, gerçek İslam’ı “Siyasal İslam” diyerek mahkum etmek.

*

Ancak, İslamcı denilen insanların savundukları hakikatler, Gellner gibi, Batı’nın istihbarat örgütlerinin (gizli servislerinin) ve psikolojik savaş (özel harp) kurumlarının emrine girmemiş bilim adamları tarafından da dile getiriliyor.

Bu hakikatler, geçmişte de Alexis de Tocqueville gibi seçkin düşünürler tarafından dile getirilmiş.

Evet, İslamcılar (Siyasal İslamcılar), bir Gellner’in, bir de Tocqueville’in söylediğinden daha fazlasını söylemiyorlar.

Bu isimler, bir bilim adamı olarak hareket ediyorlar; Islamist/İslamcı olmak bir yana, müslüman bile değiller...

Üstelik Bernard Lewis gibi ABD’ye Ortadoğu konusunda akıl hocalığı yapmış bir yahudi bile bu gerçeği açıkça yazmış durumda:

Klasik İslam’da Din ve Devlet arasında, bunları birbirinden ayırt edici bir fark yoktu.... Klasik Arapça’da ve hatta entelektüel ve siyasi kelime haznelerini Arapça’dan alan diğer dillerde manevî (spiritual) ve dünyevî (temporal), halka özgü (lay) ve papazlara özgü (ecclesiastical), dinî (religion) ve laik (secular) gibi kelime çiftlerine karşılık gelecek sözcükler yoktu.”

(Bernard Lewis, İslâm’ın Siyasal Dili, çev. Fatih Taşar, Kayseri 1992, s. 9-10.)

Demek ki, “klasik İslam”, din ile devlet arasında bir fark görmüyordu.

İslamcı diye hedefe konulan insanlar işte bundan daha fazlasını savunmuyor, yani onlar aslında “klasik İslam” dışında yeni bir yorum üretme derdinde değiller.

Herhangi bir “icat”ları, bir yeniden “inşa” faaliyetleri yok.

Gerçek neyse onu söylüyorlar.

*

İslamcılık karşıtları, Erwin Rosenthal’in altını çizdiği şu gerçeklerden de habersiz durumdalar. Ya da habersiz görünmek işlerine geliyor:

“Bir müslümanın hayatı –en azından idealde– onun Allah’la olduğu gibi Müslümanlar ve gayrimüslimlerle olan ilişkilerini de yönlendiren kesin kural ve uygulamaları belirten Şeriat tarafından bütünüyle yönetilir. İlk grup ilişkiye (Allah’la olana) ‘dinî’, ikincisine ise ‘laik’ demeye alışkınız. Ancak dinî hukukun her şeyi kuşattığı bir yerde, ayrımın hiçbir anlamı kalmaz.”

(Erwin I. J. Rosenthal, Ortaçağ’da İslam Siyaset Düşüncesi, çev. Ali Çaksu, İstanbul 1996, ss. 17-18.)

Demek oluyor ki, İslam hukuku “herşeyi kuşatmaktadır” ve bu “herşey”e toplum ve toplumsal düzen de, siyasal hayat da dahildir.

Bir müslümanın İslam anlayışı Rosenthal gibi bir bilim adamının vardığı sonuçlarla tetabuk ettiğinde, bu onun, potansiyel terörist olduğu anlamına mı gelir?!..

O takdirde Erwin Rosenthal’i baş terörist ya da terör teorisyeni kabul etmek gerekir.

*

Rosenthal’in şu ifadeleri meseleyi çok iyi özetlemektedir:

“Manevi ve dünyevi alanlar, dinî ve laik faaliyetler arasında İslam hiçbir ayırım tanımaz.”

Mesele bu kadar açıktır.

İslam’ı Rosenthal kadar bile öğrenememiş soytarılar, ahirette Allahu Teala’nın huzuruna çıktıklarında karnelerindeki “iman” notunun sıfır olduğunu görme ihtimalleri üzerinde neden hiç düşünmüyorlar?

Bu nasıl bir dangalaklık, nasıl bir soytarılık, ve nasıl bir iman!

*

Bunlara ek olarak, “dünya”nın mukabilinin “din” değil “ahiret” olduğunu vurgulayan Rosenthal şu önemli tespitleri de yapar:

“... din ve devlet Şeriat’ın iki yönüdür. Dinin tamamlayıcısı genellikle dünyadır; din ‘kilise’ anlamını içermez ve hiçbir zaman içine aldığı dünya ile karşılaştırılmaz.... Dünyanın mukabili ahirettir, yani gelecek dünya. Her ikisi de dinin içindedir. Ne yazık ki Arapça terimleri tercüme etmek için Batılı terimleri kullanmak zorunda kalıyoruz ve böylece orijinal anlamı bozup kelimelere Hristiyanî bir çağrışım yüklüyoruz.” (A.g.e., s. 17.)

Demek ki neymiş, muharref Hristiyanlık’taki din ve devlet ayrımı İslam’da yokmuş.

Yani devlet düzeyinde dinsiz, kişissel düzeyde müslüman olamazmışsınız.

İslam buna izin vermiyormuş.

Devlet düzeyindeki dinsizliği makul ve meşru kabul ettiğinizde, “inancınız” bu olduğunda, kişisel düzeyde de artık müslüman değilsinizdir.

Çünkü işin esası “inanç”tır. Amel ondan sonra gelir. Allahu Teala’nın emirlerinin herşeyin üstünde olduğunu, kişisel yaşamı da, devlet yönetimini de kapsadığını kabul etmen durumunda, amel bakımından kusurlu da olsan, dünya kadar günaha da batsan müslümansındır.

Devletin laik olmasının iyi olduğunu, İslam’ın devlet yönetimini ilgilendiren emirlerinin geçersiz kabul edilmesi gerektiğini kabul edersen, alnın secdeden kalkmasa bile imansızsındır.

*

Evet İslam’ı laiklik ve sekülerlik zihniyeti çerçevesinde yorumlayanlar, ‘din’ terimine, bilerek veya bilmeyerek, Rosenthal’in işaret ettiği gibi, hıristiyanca bir anlam yüklemektedirler.

Hatta dinsizce.. Tam gâvurca..

*

Kısacası, Batı’nın İslam’la mücadele stratejisine uşaklık ederek “İslamcılık, İslam’ın, İslam’dan farklı bir yorumudur” diyenler, Müslümanlar’ı hristiyanca bir İslam yorumuna davet ediyorlar.

Onlardan İslam’ın İslamî (usule uygun) yorumunu terk etmelerini istiyorlar.

Varılmak istenen hedef şu:

İslam’a hristiyanca bir anlam yüklerseniz, sizi “müslüman” olarak adlandıracaklar, bunun aksine İslam’ı “klasik İslam”a göre yorumlarsanız, adeta bir hayvan gibi avlanması gereken potansiyel terörist “İslamcı” kitleye dahil edileceksiniz.

Zerre kadar imanı olan herkesin bu alçaklıkla mücadele etmesi gerekir.


SİYASAL(LAŞTIRILMIŞ) BİLİM, SİYASAL İSLAM'A KARŞI


 



Bir dini anlamak istiyorsanız, onun kendi kavramlarına nüfuz etmek zorundasınızdır.

İnanmak ise, o dinin kavramsal çerçevesini kabullenmek ve o kavramlarla düşünmekten ibarettir.

Ama, bir dine inanmayıp “kendi dünya görüşü” açısından onu inceleyen kişi, doğal olarak yine kendi ideolojisinin kavramsal çerçevesini kullanır.

Sosyal bilimciler ise, kendi disiplinlerinin terminolojilerine başvururlar.

Bununla birlikte, patenti Batılı sosyal bilimcilere ait olan “dinin ideolojiye dönüştürülmesi” suçlamasına sarılanlar, ve bunu ifade için cihadizm, İslamcılık (Islamism) ve Siyasal İslam tabirlerini kullananlar, sadece İslam’ın din tanımını görmezden gelmemekte, aynı zamanda sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini de gözlerden saklamaktadırlar.

Evet Batılılar, uzun süredir “ideologization of Islam” ve “ideologization of religion” tabirlerini kullanmaktalar: İslam’ın ideolojileştirilmesi ve dinin ideolojileştirilmesi. (Bkz. Leonard Binder, Islamic Liberalism, London 1988, s. 101-192; Jean Jacques Waardenburg, Islam: Historical, Social, and Political Perspectives, Berlin 2002, s. 318.) 

Aynı Batılılar, bir yandan da, İslam’ın salt inanç ve ibadet boyutuna, (sözde) manevî yanına, siyasal çoğulculuğuna ve hoşgörüsüne vurguda bulundukları için Fazlur Rahman ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi isimleri övgüyle anmaktadırlar. (Bkz. Thomas Banchoff, Democracy and the New Religious Pluralism, Oxford 2007, s. 138.)

*

Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası adlı kitabında, “İslami aydın” kavramı ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtir (çev. C. Akalın, 3. b., İstanbul 2005, s. 10).

Gerçekten de, İslam’ı benimsemiş olmak, İslam’ın kavramsal çerçevesini kullanmayı zorunlu kılar.

Mesela modernlik/modernite kavramı etrafında gevezelik yapmakla, “Şu moderndir, bu değildir” demekle hiçbir yere varamazsınız. İslamî açıdan önemli olan olayı “bid’at” kavramı ekseninde çözümleyebilmektir.

Bir müslüman, hiçbir zaman Müslümanlar’ı “müslüman-İslamist/İslamcı” şeklinde bir ayrıma tabi tutamaz. Yine, siyasal olan-olmayan İslam ayrımını da kabul edemez.

Biz müslümanlar kendimizi “siyasal İslamcı” ya da “İslamist/İslamcı” olarak adlandırma gereği duymayız, çünkü bu kavramları üretenler bizler değiliz ve bu kavramların kaynağı dinimiz de değildir.

Fakat, bu kavramlar kapsamında İslam’ın belirli yönlerinin reddedilmesi ve ‘Amerikan İslamı’ denilebilecek bir İslam yorumunun üretilmesini de kabul edemeyiz. Aynı şekilde Türk İslamı (Türk Müslümanlığı) ya da Anadolu İslamcılığı gibi palavraları da makul göremeyiz.

*

İslam, hayatı bir bütün olarak ele alır. Batılılar ise, son birkaç yüzyıldır, insan faaliyetlerini kültürel, ekonomik, sosyal vs. gibi sıfatlar altında ayrıştırarak incelemektedir. Siyasal, kültürel vs. İslam’dan söz etmek, İslam’ı Batılılar’ın gözüyle parçalamaktır.

Amerikalı tarihçi F. J. Turner, haklı olarak, “Toplumsal yaşamın hiçbir parçası, diğerlerinden ayrıştırılarak anlaşılamaz” der (Peter Burke, History and Social Theory, New York: Cornell University Press, 1993, s. 15). İslam, toplumsal yaşama tek açıdan bakmaz, sosyal hayatın bütün yönleriyle (siyasal, ekonomik, hukukî, ahlakî vs.) ilgilidir. Bu yüzden İslam, siyasal boyutu gözardı edilerek anlaşılamaz.

İslam’ı veya herhangi bir dini siyasetten arındırmak, dinî ya da bilimsel değil, katıksız bir biçimde siyasal bir tutumdur.

Dolayısıyla, Siyasal İslam, İslam’ın ideolojileştirilmesi, dinin ideolojileştirilmesi vs. gibi tabirlerin bizzat kendilerinin ‘siyasal’ bir projenin, bir psikolojik savaşın parçası olarak üretilmiş olduklarını kabul etmek gerekir.

Ve zaten öyledir.

*

İslâm’ı ideolojiye indirgememek, ideolojide devlete bağlılığı (devleti yapay bir “devlet-rejim” ayrımı çerçevesinde rejimin günahlarından arındırıp kutsallaştırarak) benimsemek, “din”de ise (Amerikalılar’ın istediği türden, yani İslâmcılığa karşı çıkan) müslüman olmak mıdır?..

Birileri tarafından yapılan devlet-rejim ayrımı, rejimi geçici araz, devleti ise kalıcı cevher kabul etmesi itibariyle, Batılı sosyal bilimcilerin işaret ettiği “evrenselleştirme, tarih üstü/dışı kılma“, yani zaman ve mekândan bağımsızlaştırma anlayışına karşılık gelmektedir.

Böylece devlet, cevher olarak zaman ve mekândan münezzeh kabul edilerek kutsallaştırılıp putlaştırılmakta; zamanlılık, mekânlılık ve kusurluluk rejime izafe edilmektedir.

*

Önceki yazılarımızda Bassam Tibi’nin Islamism and Islam (İslamcılık ve İslam) adlı kitabını konu edinmiştik.

Kitabın tanıtımını yapan Marko Vekovic’in (Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 439-43) vurguladığı gibi, "Onun İslam'ı inceleme yöntemi tasvirî (descriptive) nitelikte değil; aksine, kendisinin İslamoloji diye adlandırdığı çerçeve içinde ele alıyor". Yani yapılan şey, Tibi’nin ifadesiyle, "İslamî olguları dünya siyasetindeki uluslararası çatışmaların incelenmesi bağlamında ele alan sosyal bilimler eksenli bir araştırma-inceleme". (s. 439)

İşte tam da bu noktada, seküler sosyal bilimlerin ideolojik niteliğini gözler önüne sermek gerekiyor.

Sosyal bilimlerin ideolojik niteliğine dikkat çeken Duverger’ye göre, bunun iki nedeni vardır: Birincisi, sosyal bilimlerde “kesin ve kanıtlanmış gözlem”le çalışmak genelde mümkün olmadığı için işin içine izlenim ve sezgiler de girmekte ve kavramlar ideolojik bir mahiyet kazanabilmektedir. İkincisi, gözlemci, gözlemlediği olay ve olgularla bir şekilde etkileşim içinde olduğu için farkına varmadan da olsa kendi ideolojisini yansıtan varsayım ve kuramlar üretebilmektedir. (Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, İstanbul 1982, s. 21-22.)

Daha kötü olan ise, bunun bazen farkında olunarak, bilinçli biçimde yapılmasıdır.

Yine Wallerstein, belirli bir tarihe (zamana) ait olmaları itibariyle tarihsel nitelikte olan, yani “tarih/zaman üstü” olmayan “tanım”larımızın, kaçınılmaz olarak “bugün”ün (yani ortaya atıldıkları anın) “ideoloji”sini ya da genel kabul gören önyargılarını yansıtacaklarına dikkat çeker. Ona göre, herşeyden önce, ait olduğumuz ve değerlerini kabullendiğimiz topluluklar (mesela bilim adamları topluluğu, akademik çevre, üniversite), tarihseldir, üstelik de sürekli yeniden inşa edilmektedir. Dolayısıyla yapılan her tanım ya da tespit, o anın ideolojisinin doğrudan ya da dolaylı bir ürünü olmaktadır. (Immanuel Wallerstein, “Sonsöz”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, çev. N. Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 283. )

*

Tekrar altını çizmek gerekiyor ki, sadece bilimsel disiplinler değil, her dünya görüşü, dünyayı kendisine ait kavramlarla yorumlar.

Tersinden söyleyecek olursak, herhangi bir kimsenin (bilim adamı olsun olmasın) toplumu, olay ve olguları yorumlar ya da tanımlarken kullandığı kavramlar, dünya görüşünü ele verir.

İnsanların dışarıya dönük kişisel tanımlamaları indî olmaktan hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamaz. Başkalarıyla ilgili tanımlarımız bazen gerçekliğin tasviri değil, sadece ve sadece (konjonktürden, içinde bulunduğumuz şartlardan, egemen düzenden, sosyal çevremizden etkilenmiş olan) kendi ‘ideoloji’mizin ya da ‘ruh hali’mizin önümüzdeki gerçekliğin aynasında beliren görüntüsüdür. 

[İnsanlık durumlarının gerçekten nesnel/objektif bir tasviri ancak “beşer üstü” bir kaynaktan gelebilir: Vahiyden. Vahiy mutlak biçimde nesneldir, insanların ürettikleri düşünceler ise hiçbir zaman tam nesnel olamaz. Peygamberler bile bundan ancak Allahu Teala koruduğu için kurtulabilmektedir: 

“Şayet biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak ki sen onlara neredeyse az birşey meyledeyazmıştın.” (İsra, 17/74)]

Siyasal İslam kavramı etrafında yaşanan tartışmalar bunun en belirgin, çarpıcı ve açık örneği durumundadır. Bu kavramı suçlayıcı bir bakış açısıyla dillerinden düşürmeyenlerin söz ve eylemlerinin ardındaki temel saikin ‘siyaset’ olduğunu görmemek için aptal olmak gerekir.

Onlar bu kavramı siyasal gayeler güderek üretmiş durumdalar. Bir siyasetin ürünü olarak.. Onlar sözde bilim yapmaktadırlar, fakat gerçekte bu bir “siyasal bilim”dir, yani siyasallaştırılmış bilimdir.

Hakiki bilim değildir.

Dinin ideolojileştirilmesinden söz edenler, gerçekte bilimi ideolojileştirenlerdir. Kendi ideolojilerini bilim etiketi altında yutturmaya çalışan illüzyonistlerdir.

*

İslam’ı, İslam’ın kendi kavramlarıyla değil de Batı’dan ithal edilmiş bu tür kavramlarla anlamaya ve anlatmaya başladığınızda, İslam anlayışınızın (zaten öyle değildiyse) bir Batılının istediği şekli alması sadece zaman meselesi haline gelecektir. Kendi dünya görüşünüzden ‘kavramsal çerçeve’ itibariyle verdiğiniz küçük bir taviz, zamanla çığ gibi büyüyecek, giderek dünya görüşünüzün esamesi bile kalmayacaktır.

Şerif Mardin, Osmanlı aydınlarının (ve Cumhuriyet’in Osmanlı bakiyesi ilk neslinin) macerasının bundan ibaret olduğunu söylüyor. Ona göre, Osmanlı elitleri Batı’nın (Vestfalya düzeni ile ortaya çıkan) ulus-devlet mekanizmasını taklit etmeye başlayınca, yani Batı’nın dünya görüşünün bir parçasını alınca, kendi dünya görüşlerinin bütünlüğünü koruyamadılar. (Şerif Mardin, İdeoloji, 4. b., İstanbul 1997, s. 111.)

Osmanlı’da bunun yaşanmış olmasının nedeni, kurumlarla birlikte kavramların da alınması ve zihniyetin değişmesidir.

*

İsmail Kara gibi dirayet yoksunu rivayetçi isimlerin İsmet Özel gibi filozofik ve edebî balonlardan öğrendikleri “Teknoloji (ideolojik anlamda) kültür getirir” lafı doğru değildir, fakat kurumlar beraberlerinde ideolojik anlamda kültür getirebilir.

Müslümanlar Dört Halife döneminde İran ve Bizans topraklarını fethettiklerinde teknolojik bakımdan onlardan geriydiler ve onların tekniğini aldılar. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de yaşandı. Mesela göçebe Türkler yerleşik hayata geçince mimarî ve gemicilik gibi alanlarda Hristiyanlar’dan yararlandılar. Türk hamamı denilen şey Roma hamamının bir devamıdır. Camilerin kubbesi de Türk icadı değildir, Ayasofya’dan kalmadır.. Merhum Barboros, “Batılıların ganimet aldığımız gemileri ve topları bize göre değil, bunlarla birlikte Batı’nın kültürü de gelir” demiyordu.

Faydalı teknolojiyi nerede bulursan bul almak zorundasındır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki Medine teknolojisi ile hayatımızı sürdürmemiz gerekmiyor.

Osmanlı’da Batı kültürüne özenti teknoloji merakı ile başlamış değildir. Lale Devri ile başlamıştıır. Vikipedi’nin “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” maddesinde şu cümle yer alıyor:

Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin elçiliği, İbrahim Müteferrika'nın matbaası ve, Paris'teki Tuileries Sarayını örnek alan Lale Devri'nin ünlü Sadabad Bahçeleri ile bahçecilik alanlarında Osmanlı Devleti'ne kısa vadede önemli yansımalara önayak olmuştur.”

Yani bu topraklara Batı’nın cikleti, şiirsiz şair İsmet’in iddiasının aksine, traktörü gelmeden de gelebiliyor.

*

Teknolojiyle değil fakat birtakım kurumlarla birlikte ideolojik mahiyette kültür gelebilir.

Bu husus yapısal-işlevselcilik kuramı çerçevesinde tartışılmıştır. Şerif Mardin’in yukarıya aldığımız değerlendirmesi de esas itibariyle bu anlayışa dayanır. Buna göre bir toplumdaki yapılar ile onların işlevleri kendi içinde uyumlu bir sistemi ifade eder. Yapılar değiştiğinde işlevler de değişecektir. Mesela üniversite denilen yapı ile medrese adı verilen yapı işlev bakımından farklıdır. Üniversite ile medrese hiçbir zaman aynı işlevi görmez. Tekke ve zaviyelerin işlevi başka, Batı’daki benzerleri örnek alınarak oluşturulan derneklerin işlevi daha başkadır.

Durum buyken, bu ülkede geçmişte “İslamcı düşünür” diye reklamı yapılmış bir şiirsiz şairin “Üç Mesele: Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma” adlı masal kitabındaki hurafeler, İslamcılığa dair en İslamî nitelikte değerlendirmeler gibi gösterilebilmiştir.

Tekniğin kültür getirmesinden yakınan adama bakın ki, diline pelesenk ettiği temel kavram Marx’tan alınma: Yabancılaşma (Entäußerung).

Bu topraklara Batı’nın kültürünün akıp gelmesi için traktörünün gelmesine gerek yok, zaten bir traktörden daha akıllı olmayan sen, onun kültürünü, Entäußerung’unu, Entfremdung’unu, alienation kavramını, onun düşünce kalıplarını, zihniyetini bir traktör römorkundan farksız olan boş kafanla taşıyıp getiriyorsun.

Adamın tekniğe ilişkin görüşleri Sombart’ın laflarının tekrarı, medeniyet anlayışı ise Rousseau’dan çalınma.. Ve bu haliyle Batı’nın kültürünün alınma tehlikesinden söz ediyor.

Senden âlâ ithal kültür mü olur!

Fakat sana ithal kültür bile denilemez. Sen ancak ithal kültürsüzlük olabilirsin.

*

İşte bu İsmet, şiirsiz şairliğin kurucusu, Müslümanlar’a sabah akşam gericiler lafıyla hakaret edilen ve Erbakan gibi siyasetçilerin de ağır sanayi hamlesinden söz ederek mini etek ilericilerini utandırdığı bir dönemde Üç Mesele adlı masalıyla meydana fırladı ve “Olmaz lo, traktör cikletsiz olmaz, traktör, teknik, medeniyet bizi bozar. Teknoloji olarak ok ve yay nemize yetmiyor, biz Müslümanlar’a bedevîlik yaraşır” demek anlamına gelen “şiirsel entel şatahat”ı ile ortalığı velveleye verdi.

İsmail Kara gibi kahve dövücünün hınk deyicileri de kenardan gaz veriyorlardı: “Muhteşem.. Şu hikmete bak abi, gözlerimiz kamaştı.. Bu parlak fikirleri kim düşünebilir!.. İşte İslamcılık, işte İslam.. İsmet geldi, rayından çıkan İslamcılığı kurtardı..”

Sanki İslam’ın peygamberi Marx, mezhep kurucu müctehitleri de Rousseau ile Sombart’tı.

Tabloya bak, Türkiye Müslümanları’nın hal-i pür melalini anla.

*

Batı’daki Bassam Tibi gibi İslamcılık düşmanları ise, teknolojinin beraberinde kültür taşıyamıyor olmasından rahatsızlar. İslamcıların en sevmedikleri özellikleri, modern araçları, bilim ve teknolojiyi almayı onaylarken kültürel modernliğe, onun dünya görüşüne ve değerlerine itiraz ediyor olmalarıdır (Bassam Tibi, Islam between Culture and Politics, 2nd ed., New York: Palgrave Macmillan Ltd, 2005, s. x.)

Tibi, İslamcılara yönelik bu eleştirisini başlı başına bir makale konusu olarak ele almış durumda. “The Worldview of Sunni-Arab Fundamentalists: Attitudes towards Modern Science and Technology” (Sünnî-Arap Köktendincilerin Dünya Görüşü: Modern Bilime ve Teknolojiye Karşı Sergilenen Tavır) başlıklı makalesi (Fundamentalisms and Society, Vol. 2, Chicago: Chicago University Press, 1993, s. 73-102) Avrasya Dosyası dergisi tarafından “İslam Köktendinciliği” adıyla tercüme edilip yayınlanmış bulunuyor (C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995).

Countering Ideological Terrorism” başlıklı makalesinde söz konusu makalesine atıfta bulunarak iddiasını yineleyen Tibi (Defence Against Terrorism Review, Vol. 1, No. 1, Spring 2008, s. 108, dn. 26) bir şikayetini daha dile getiriyor: İslamcıların ve cihadistlerin modern teknolojiyi terörist emeller için kullanıyor olmaları.

*

Kısacası, İsmet Özel gibiler içerden, Bassam Tibi gibiler de dışardan Müslümanlar’a aynı aklı veriyorlar: Modern teknolojiden uzak durun.

Bassam’a göre Müslümanlar (İslamcılar, cihatçılar) modern teknolojiden uzak durmalılar, çünkü modernliğin (yani Batı’nın) dünya görüşünü ve değerlerini almayarak modenliğe ihanet ediyor, onu kötüye kullanıyorlar.

İsmet Özel gibilere göre de modern teknolojiden uzak durulmalı, çünkü beraberinde modernliğin dünya görüşü ve değerleri (ahlâkı ya da ahlâksızlığı) gelir.

Bize de “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif” demek kalıyor.

Böylece dönüp dolaşıp, merhum Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde vurguladığı bir “hileli tuzağın” kapısına geliyoruz. 

Bakara Suresi’ni tefsir ederken şöyle diyor:

Bu noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını görüyoruz:

1- Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu bahane ederek İslâm'ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin ilmî kuvvetine karşı koyma imkanı göremediklerinden dolayı; İslâm'ın hiç bir dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar; aynı zamanda bununla son Peygamber'in cihad ile görevlendirileceği hakkında geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.

İslâm'ın sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm'ın hükümlerine karşı iftiradır. Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: "Allah Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder."

İlmî ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dini bir vazife ve güzel görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda, hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir. Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın koşarak geleceği tek ilâhî dindir.

2- Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: "İslâm dininde harb yalnız müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır" diyorlar. Bunlar İslâm'ı savunur gibi görünerek Kur'ân'daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir. Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir. Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.

Bunu bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan, silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.

Birinciler: "Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor" diyorlar. Berikiler de: "Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor" diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm'ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı İslâm yazarlarını da işitiyoruz. Bunlar da, onlara uyarak ilk nazil olan ve neshedildiği rivayet olunan savaş âyetlerinin, hem (taarruza değil, sadece) müdafaaya mahsus olduğunu, hem de neshedilmemiş (yeni ayetlerle hükmü kaldırılmamış) bulunduğunu iddia ettikleri gibi; sonra nazil olan ve müdafaaya mahsus olmadığı açık ve üzerinde ittifak sağlanmış bulunan âyetleri de aksine sırf müdafaaya mahsus göstermek istiyorlar. Sonradan gelenin, öncekinin açıklaması veya hükmünü kaldırıcısı olması lazım gelirken önceki, sonrakinin beyanı (açıklaması) veya neshedicisi imiş gibi idare-i kelâm ediyorlar. Bunlar (bu tür görüşler), İslâm'ın asıl ruhu olan hak ve hakikat fikrini bırakıp yanlış bir ümid için aksini desteklemek demektir.

İşte İsmet ve Bassam gibiler görünüşte farklı şeyler söylüyor gibi görünseler de aslında hizmet ettikleri ince ve derin siyaset aynı.

Bunlardan birincisi içerdeki derinlerin bestelerini yorumlayan bir assolist, ikincisi ise içerdeki derinlerin de akıl hocası konumundaki küresel güçlerin ses sanatçısı..

İkisi de müslüman olduğunu söyleyerek Müslümanlar’a akıl veriyor, fakat ikisinin de verdikleri akıllar müslüman için akla ziyan..

Batılılar için ise ikisi de aydın/entel adamlar.

Gerçekte ise ikisi de belirli odakların kullanışlı araç gereci olmanın ötesinde bir anlama ve değere sahip değiller.

Mesele sadece İsmet’le Bassam olsaydı o kadar önemsemek gerekmezdi. Fakat bunlar, budalalık ağacının sadece birer yaprağı durumundalar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...