BÜTÜN BUNLAR VARKEN HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ YAPAMAM!

 

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Bülent Orakoğlu'nun bugünkü yazısı Yazıcıoğlu suikasti ile ilgili.

Orakoğlu sıradan biri değil. 

Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Yazısının başlığı şöyle: "EGM’den ByLock kayıtlarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun aranmasını kim, neden istedi?"

Yazısının bir bölümü şu cümleyle başlıyor:

‘Silahlı terör örgütü adına suç işleme, yalan tanıklık, iftira, suç uydurma, suçu ve suçluyu övme’ suçlarından sabıkası bulunan BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan en başından beri olayın suikast olduğuna inandığını ifade etti.

Adam yalan tanıklık, iftira, suç uydurma gibi suçlardan sabıkalıysa, bunun ifadelerine nasıl güveneceksiniz?

Birileri buna, "Şu yönde ifade ver, karşılığında da şunu al" dediğinde, bunu hemen yapacak bir adam.

Her neyse.. Orakoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Zira Önalan’a göre Yazıcıoğlu’nun düşürülen helikopterin başında iken görüntüsünü izlemişti. Görüntüleri merhum gazeteci Alper Apak’ın kendisine izlettiğini iddia eden Önalan; “Alper ile bir karayolunda buluştuk. Araç içerisinde bana 10-15 saniyelik görüntü izletti. Görüntüde helikopter düşmüş, 3 parkalı adam helikoptere doğru gidiyor, Muhsin Başkan’ın sırtı dönük yeni kalkmış gibi, arkasından biri de bunu kameraya çekiyor. O zaman Mustafa Destici’yi aradım o da ‘Bu işlere savcılık bakıyor’ dedi. 

Adamın şahidi bir ölü (Alper Apak.. Yazının ilerleyen paragraflarında soyadı Akpak'a dönüşecektir).. Savcılık istiyorsa artık öbür dünyaya bir yazı yazarak soruşturmayı derinleştirebilir.

Ancak bu Önalan, önce tek kişiden bahsederken, ardından "izlettiler" diyerek tanıkların sayısını çoğaltıyor.

Dolayısıyla, ondan, sadece ölen Alper Apak'ın değil, diğerlerinin de isimlerinin istenmesi gerekir.

Okuyalım:

Görüntünün devamı ya da öncesi olabilir. Uzun görüntüden bana bir kesit izlettiler. O gün bana bunu izlettiler ama başka bir amaçları var mıydı bilmiyorum. 

Niye başka birine değil de sana izlettiler? Senin özelliğin ne?

Kimler izletti? 

Yazıya dönelim:

Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım. Avukat arkadaşlarla görüşüp savcılığa anlatmaya karar verdik. O zaman Malatya Savcılığı’na gidip ifade verdik. Savcılığa ifade verdikten sonra Alper Akpak ile görüşüp görüntüleri rica ettik, o da ‘Bana bir hafta süre verin’ dedikten sonra Kasımpaşa’da öldürüldü. 

Böyle birşey için bir hafta süre istenir mi?

Bu tür görüntülerin nakli bir tuşa bakıyor.

Bu, Amerika'dan gelecek bir kargo mu ki bir hafta süre istiyor?

Diyelim ki sendeki kayıt silindi, birilerinden isteyeceksin, ya da izin alacaksın, o zaman da isteyeceğin süre en fazla bir gün olabilir.

*

Adam suç makinası, yalancı, fakat aynı zamanda sorumluluk duygusuna sahip örnek bir vatandaş. "Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım" diyor.

Adamdaki sorumluluk bilinci göz yaşartıcı boyutlarda.

Ancak, tuhaflık şurada: Madem Malatya Savcılığı'na gidip ifade verdin, Savcılık bu Alper'i zaten ifadeye çağırır. Ondan görüntüleri ister. Sen niye görüntüleri istiyorsun? Sen savcı mısın?

Sonra, böyle bir durumda, o Alper'in öldürülmesinin, senin yalancı şahitliğinin, yalan beyanının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olmadığından da emin olunamaz.

*

Her neyse, bu tecrübeli yalancı şahidin laflarına (yani Orakoğlu'nun yazısına) dönelim:

Biz savcılığa ifade verdikten birkaç gün sonra Alper Akpak öldürülüyor. Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum. Alper’in kaynağı babası. Babası, normal bir gazeteci değildi. Çok değişik iltisaklı ilişkileri olan bir kişiydi" dedi.

Derler ki, "Yalancının çok güçlü bir hafızasının olması gerekir". 

Yoksa, "Nasıl bir yalan uydurmuştum" diye düşünürken ipin ucunu kaçırabilir.

Ancak, yalancılar genelde bir iki dakika önce söylediklerini bile unutmaya meyillidirler.

Bu kıdemli yalancı Emrullah'ın durumu da aynı.

Lafının başında "Bana izlettiler" diyor, burada ise "Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum" diye konuşuyor.

Başka bir çelişki daha sergiliyor. Alper'in kaynağı babasıymış. O halde, babasının izlemiş olması gerekiyor. 

Çünkü kaynak o.

*

Orakoğlu'nun yazısının devamı şöyle:

YAZICIOĞLU SUİKASTI BYLOCK KAYITLARINDA; ÖRGÜT İMAMLARI ARASINDAKİ İTİRAFLAR

2009’da Muhsin Yazıcıoğlu’nun içerisinde bulunduğu helikopterin kırıma uğraması sonucu Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği olay, FETÖ’nün gizli haberleşme ağı ByLock’ta çıkan örgüt imamları arasındaki yazışmalarla da yeni bir boyut kazandı. Yazıcıoğlu suikastı ByLock konuşmalarına yansıyordu. FETÖ’nün ByLock konuşmaları şöyle: “Elazığ İl İmamı Mehmet D. “Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince, hemen İzmir’e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü. İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen El Aziz’e geldim noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz, ‘sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi. Doğru yerle istişare. Bizim abilere kalsak ne var ki dedi bazıları. Hızlı hareket edilemedi bana göre.”

Adam, "başına Yazıcıoğlu hadisesinin gelmesinden" söz ediyor. Böyle bir hadisede etkin olan, "özne" konumunda bulunan bir adam böyle bir cümle kurmaz. 

Bununla birlikte yapılması gereken şey basit: Bu Mehmet D.'yi, Barbaros abisini, İstanbul'daki heyetin mensuplarını tespit eder, hepsini sorgularsınız. "Bu adamın başına ne geldi, size neyi sordu, mesele nasıl tereyağından kıl çeker gibi halloldu, anlatım bakalım" denilir.

Bunu yapmayıp "Böyle bir yazışma var" diyerek konuyu kapatmak, meseleyi örtbas etmeye çalışmak anlamına gelir.

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı şöyle:

Yaklaşık 15 saat süren duruşma sonunda mahkeme heyeti; Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak ByLock yazışmalarında Muhsin Yazıcıoğlu adının geçip geçmediğinin sorgulanmasının istenmesine, var ise buna ilişkin belgelerin bir suretinin talep edilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. Yazıcıoğlu suikastı ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Tecrübeli bir emniyetçiye, bir istihbaratçıya yakışmayacak bir laf: Yazıcıoğlu suikasti ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Adam belki de bir iftiraya uğrayacaktı da ondan tereyağından kıl çeker gibi kurtuldu, nerden biliyorsun?

*

Orakoğlu'nun yazısını okumaya devam edelim:

“MAHKEME GÜNÜNE KADAR BAŞIMA BİR ŞEY GELİRSE BİLİN Kİ BU BİR SUİKASTTIR”

Bu sözler Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın koruması Erol Yıldız’a ait. Türk Polis Teşkilatı’nda PM olarak görev yapan Yıldız Kahramanmaraş 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin 19 sanığın yargılandığı davada 23 Mayıs’ta üç polisle birlikte tanık olarak ifade verecekti. Ancak PM Erol Yıldız 17 Mayıs’ta ifade veremeden mahkemeden 5 gün önce kendi arabasının altında kalarak şüpheli bir şekilde kaza süsü verilmiş bir cinayete mi kurban gitmişti? Zira Büyük Birlik Partisi’nin MYK üyesi Ali Karahasanoğlu’nu hem dün hem de ondan önceki gün, bugün kaza ile öldüğü söylenen Erol Yıldız (bizce şehittir) arayarak “Mahkeme gününe kadar başıma bir şey gelirse bilin ki bu bir suikasttır. Çünkü Muhsin Başkan’ın şehit olduğu gün helikoptere binmeden önce son görüştüğü kişi Ünal Kurt isminde FETÖ’den yargılanan kişinin Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği bir dosya ile ilgili şahitlik yapacağım’’ dediği iddia edilmişti.

Bir FETÖ'cünün Yazıcıoğlu'na dosya verecek olması cinayeti onların işlemiş olduğunu göstermez. Tam aksine, birileri FETÖ'cülerin Yazıcıoğlu'na bir dosya verecek olmasından rahatsız olabilirler.

Ayrıca, böylesi bir dosya, sıradan bir dosya da olamaz.

Muhtemeldir ki, FETÖ'cüler, o dosyanın, bazı kritik konularda Yazıcıoğlu'nun kararlarını etkileyeceğini düşünmüşlerdir.

Böyle bir dosya, ve böyle bir dosyanın içeriği, FETÖ için değil, FETÖ'ye karşı olanlar için rahatsızlık kaynağı olabilir.

*

Yazıya dönelim:

FETÖ’cü Ünal Kurt’un daha önce yargılandığı anlaşıldığından yakalanması ve şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği dosyanın elde edilerek içeriğinin önlenmesi önemli görünüyor sanırım. 

Evet, bu önemli.

Yazar "içeriğinin önlenmesi" diyor, fakat kastı "öğrenilmesi" olmalı.

Ancak, "içeriği önlenebilir" de.. Çünkü söz konusu dosya, birilerini rahatsız edecek türdense, Ünal Kurt'un konuşması şu veya bu şekilde engellenebilir mi diye düşünmek de mümkündür. 

Akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım: Adam ya hiç bulunmaz, ya konuşmamaya veya yanlış bilgi vermeye ikna edilir. Veya belki de "temizlenir", nerden nasıl bilebilirsiniz?. 

Ancak, faraziyeler üzerinden hüküm vermek doğru olmaz.

*

Orakoğlu'nun yazısına dönelim:

Yine gazeteci Alper Akpak’ın savcılığa gittikten sonra öldürüldüğü güne kadar HTS kayıtlarının tespiti BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan’ın doğru söyleyip söylemediğini ortaya çıkaracak, doğru söylüyorsa gazeteci cinayeti ve Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili bize kamuoyuna henüz yansımamış önemli ipuçları verebilecektir sanırım. İnşallah!

Burada Emniyetçi bilgi ve tecrübesi konuşuyor.

Diyelim ki bu Emrullah doğru söylüyor, böyle bir kaydı izledi.. Bu kayıtlar ölen Alper'in eline nasıl ulaşmış olabilir?

Senaryoya göre, görüntüleri kaydeden kişinin ve parkalıların FETÖ'cü olması gerekiyor. Ve bunlar, kaydettikleri görüntüleri belgesel seyrettirir gibi sağa sola dağıtan tipler. Alper'in babasına da "Sen gazetecisin, gazeteciler böyle şeylere meraklıdır, buyur al sana görüntü" diyorlar. O da oğluna veriyor. Oğlu da, Emrullah Önalan'a gösteriyor. 

Doğruysa, böyle..

Yalansa, önümüze şu soru geliyor: Bir insan yalan olduğunu bile bile kalkıp taa Malatya'ya gidip böyle bir ifadeyi niçin verir? Ne karşılığında? 

Bunu bir hobi olarak beleşten yapıyorsa bayağı masraflı ve zahmetli bir hobi.. 

Yok bunu bir meslek, bir gelir kapısı olarak görüyorsa, onu kimler niçin böyle konuşturuyor olabilirler?

*

Ancak, altı yıl önce, 28 Eylül 2016 tarihinde Milliyet gazetesinde konu çok farklı bir biçimde yer almış:

Milliyet'te yer alan habere göre, Önalan, 13 Haziran 2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesinde, şunları söyledi:

"Yazıcıoğlu vefat ettikten sonra İstanbul'da Ahmet Akbak adlı bir devlet görevlisi ile tanışmıştım. Büyükçekmece’de bir kafede fotoğraf göstermişti. Fotoğrafta düşen helikopterin başında kar maskeli 3 kişi görünüyordu. Bu karenin olayın akabinde çekildiği izlenimi edindim. Hatta helikopterin yanında karlar arasında cesetler olduğunu sandığım bir görüntü hatırlıyorum. Bana bu fotoğrafı gösteren kişi 'Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim' dedi. Bu kişinin ifadesinin alınmasını istiyorum. Beni onunla buluşturan Adil Hortooğlu’dur."

"BİRKAÇ SANİYEYDİ"

Önalan, 24 Mayıs 2013’te Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci kez ifade verdi. Önalan, bu kez, "2013 Nisan sonunda Hortooğlu, Beylikdüzü tarafında bana cep telefonu olmayan ancak elektronik bir cihazdan görüntü izletti. Birkaç saniyeydi. Rahmetli genel başkana doğru arkalarından çekim yapılır vaziyette görülen 3 kişinin başkanımıza yürüdüklerini gördüm. Çekim yapan kişinin de bu şahısların arkadaşlarından biri olup arkadaşlarından habersiz çekim yaptığını anladım" dedi.

"BEN GÖRMEDİM AKPAK GÖRMÜŞ"

Önalan’ın görüntüleri birlikte izlediğini iddia ettiği Adil Hortooğlu ise 9 Ekim 2013’te "şüpheli" sıfatıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi. Yazıcıoğlu’nun kaza yerinde elleri havada dua eder gibi bir görüntüyü gazeteci Ahmet Akpak’tan duyduğunu, Akpak ile aralarında geçen konuşmayı Önalan’a aktardığını belirten Hortooğlu, ifadesinde şunları sıraladı:

"Önalan’ı Erzurum BBP Merkez İlçe Başkanı olduğu dönemde tanıdım. Ancak kendisinin beyanında belirttiği şekilde kendisine görüntü izlettiğim iddiası yalandırÇatalca’da çiftliği bulunan Ahmet Akpak beni ziyarete geldi. Bana görüntüler olduğunu ancak kendisinde olmadığını söyledi. Akpak ile aramdaki bu konuşmayı arkadaşım zannettiğim Önalan’a aktardım. Ancak ben bir görüntüyü bizzat görmedim. Sadece Akpak’ın bana söylediğini aktardım. Akpak, 2010 sonlarında vefat etti."

"BABA-OĞUL HAYATINI KAYBETTİ"

Yazıcıoğlu ailesi avukatlarından Selami Ekici görüntülerin elinde olduğu iddia edilen gazeteci Akpak ile oğlu Alper Akpak’ın kısa zaman aralıklarında yaşamlarını kaybettiğini belirterek, "Görüntülerin sahibi olduğu iddia edilen Ahmet Akpak’a ulaşmak istediğimizde 2010’da şeker komasından öldüğünü öğrendik. Alper Akpak’a ulaştık. Alper Akpak, babasının çeşitli yerlerde eşyalarının olduğunu söyleyip bir hafta süre istedi. Alper Akpak sonrasında telefonlarımıza çıkmayınca suç duyurusunda bulunduk. Akpak’ın ifadesine başvurulacağı sırada Kasımpaşa’da çıkan taraftar kavgasında öldürüldü" dedi.

Ahmet Akpak (Akbak), Alper Akpak'ın babası..

Hem devlet görevlisi, hem gazeteci, hem de çiftlik sahibi..

*

Nedim Şener'in Hürriyet'te yayınlanan 30 Aralık 2020 tarihli yazısı ise, Bülent Orakoğlu'nun habersiz olduğu bazı noktalara ışık tutuyor.

Birincisi, Yazıcıoğlu'na dosya vereceği söylenen Ünal Kurt, suikast davasında gizli tanık olmuş.

İkincisi, sözü edilen Mehmet D., Mehmet Durakoğlu..

Okuyalım:

Geçen 11 yılda göz göre göre “yargı suikastına” uğrayan Yazıcıoğlu dosyası hakkında şimdi beşinci dava açıldı. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 10 Nisan 2018 tarihinde takipsizlik kararını kaldırdığı 20 kişi ile ilgili dosya kapsamında açılan 17 sanıklı davanın, 11 Aralık 2020 tarihli iddianamesinde, sanıklar davayı takip edenler için tanıdık isimler. Göksun’da açılan davanın sanıklarından 7’si bu davada da sanık oldu. Bunlar, Kayseri İstihbarat Şube Müdürü Ali Orhan Dinçhelikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü darbeci Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ve bunların savunmasını üstlenen FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar. İddianamenin diğer sanıkları, FETÖ’cülerin amaçları doğrultusunda tanıklık yapan Ergenekon soruşturmasında yargılanan Erol Ölmez, soruşturmada daha önce gizli tanık olan Ünal Kurt, kod adı “Erzincan” olan Abdulvahap Güllü oldu. Ayrıca FETÖ’nün üst düzey yönetimiyle irtibatlı olan Mehmet Yaşar Durukan da sanıklar arasında. Sanıklar arasında, “Yazıcıoğlu ölmeden olay yerinde çekilmiş görüntülerini izledim” diye ifade veren BBP üyesi Emrullah Önalan, sahtecilikten kaydı olan gizli tanık Muharrem Tunç, daha önce tanık olan Erkin Çözeli de sanık oldu.

Fetullahçı Terör Örgütü’nün Yazıcıoğlu dosyasının aydınlatılması konusunda en önemli ifadeyi 8 Mayıs 2018  tarihinde itirafçı Abdullah Önder verdi. Bu ifade son iddianamede yer aldı. Önder ifadesinde, 2014 yılında FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu olduğunu, aynı yıl özel yetkili mahkemelerin kapatılması sonrası Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında gizlilik kararının kalktığında FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın üstlendiğinin ortaya çıkmasının örgütte büyük bir kargaşaya yol açtığını söyledi.

Bunun üzerine, FETÖ’nün il imamı Mehmet Durakoğlu, Gaziantep il avukatlar sorumlusu Turan Canpolat, Gaziantep bölge avukat sorumlusu Kamil Bakum, Malatya dar bölge avukat sorumlusu Halil Kayış ve başka örgüt üyeleri ile toplantılar yaptıklarını söyledi. Önder ifadesinde, Mehmet Durakoğlu’nun, konunun Amerika’ya aktarıldığını, Fetullah Gülen’in olayın “bomba” olarak nitelendirdiğini ve “ortaya çıkarsa altından kalkamayacaklarını söylediğini” anlattı. Daha sonra konuyu sorduğunda, Durakoğlu’nun “İnşallah tereyağından kıl çeker gibi bu işi halledeceğiz” dediğini ifadesinde söyledi. Önder’in ifadesinde söyledikleri, yalnızca dosya hakkında verilen kararlarla değil, adı geçen FETÖ’cülerle ilgili yapılan HTS analiziyle de kanıtlandı. Ayrıca adı geçenlerin tamamının ByLock kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. ByLock içeriklerinde de Yazıcıoğlu dosyasının nasıl karartıldığına dair ifadeler yer aldı.

Bu ifadeler, Orakoğlu'nun yazısında geçen tereyağı ve kıl hikayesine açıklık getiriyor.

Olayın gerisinde bir FETÖ itirafçısının beyanı var. FETÖ'cü Av. Abdullah Önder, itirafçı olmuş.

Ve, Yazıcıoğlu davasında yargılanan Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın avukatının FETÖ'cü olduğunu haber vermiş.

Ancak onların avukatlığını kendilerinden birinin üstlenmesi FETÖ'cülerin kararı değil, "Bu avukat üzerinden bizi zan altında bırakırlar" diye paniklemişler, olayı Fethullah'a kadar ulaştırmışlar.

Orakoğlu'nun yazısında geçtiğine göre, "bazı abiler", "Ne var ki?" demişler, olayın ciddiyetini anlamamışlar.

Fakat Fethullah işi ciddiye almış, bunun patlamaya hazır bir bomba olduğunu düşünmüş.

Söz konusu askerlerin avukatlığını üstlenen kişinin (askerlerin değil, avukatın) kendileriyle bağlantısının ortaya çıkması durumunda bunun altından kalkamayacaklarını söylemiş.

*

Bu gelişme, 2014'te olmuş.

O sırada Akparti Hükümeti ile FETÖ kanlı bıçaklı hale gelmiş bulunuyordu.

Erdoğan ile Fethullah birbirlerine ağza alınmayacak laflar söylüyorlar ve birbirlerinin açığını arıyorlardı.

Ancak, burada şöyle birşey var: 

Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın elektronik cihazları sökmüş olmaları önemli değil. Onlar öyle bırakılacak değildi, eninde sonunda sökülecekti. 

Onları kimlere verdiler, akıbetleri ne oldu? Bunun için emir almışlar mıydı? Kim emir vermişti? 

Asıl bunlar önemli. 

*

Bu şahıslar FETÖ'nün talimatıyla suikastin karartılmasında rol aldılarsa, itirafçı olmamaları için FETÖ'nün onlara dolaylı yollardan da olsa sahip çıkması gerekirdi.

Ancak, eldeki verilere göre, onlara sahip çıkmak istemedikleri, kendileriyle bağlantılı birinin avukatlıklarını üstlenmesinden bile rahatsız oldukları ortaya çıkıyor.

Onların, "Örgüt bizi sattıysa biz de onları satarız, kendimizi kurtarmak için itirafçı oluruz" demeleri umurlarında bile değil.

Bu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak davada kilit isim gibi görünüyor..

Gerçekten FETÖ'cüler mi, yoksa FETÖ'cü gibi mi gösteriliyorlar, orası bir muamma..

Davanın düğüm noktasını da sanırım elektronik cihazların akıbeti oluşturuyor.


ALGI OPERASYONU ALANINDA BİR ZİRVE: MUHSİN YAZICIOĞLU SUİKASTİ









Saadet Partisi Genel Başkanı olduğum zaman Muhsin Bey (Muhsin Yazıcıoğlu) “hayırlı olsun”a geldi. 28 Şubat’ı anlattı. Onun ağzından söylüyorum: 

“[28 Şubat öncesinde, Erbakan liderliğindeki Refah-Yol hükümeti kurulurken] Biz Refah Partisi’ne dışarıdan destek vereceğimizi söylüyoruz. Bizim ülkücü camiadan biri odama geldi. önce hoş-beş, arkasından başladı beni tehdit etmeye.‘Refah Partisi’ni desteklemeyin, desteklerseniz şu olur falan’ diye üst perdeden konuşmaya başladı.” 

[Muhsin Yazıcıoğlu’na] Son olarak şunu söylemişler: “Muhsin sen bilmiyorsun, artık adamı 2 kilometre öteden sırtından vuruyorlar.” Muhsin Bey [diyor ki:] “Tepem attı, masamın önüne gittim, kravatından tuttum, ‘Bana bak, git sana kim bunları söylediyse onlara söyle, biz adamı 2 kilometreden sırtından değil 10 santimetreden alnından vuruyoruz’ dedim.”

 *

Yukarıdaki ifadeler Numan Kurtulmuş'a ait.

“Dünya beşten büyüktür”.

Türk derin devleti ve MİT de FETÖ’den..

Yazıcıoğlu’nu bir ülkücü değil de faraza bir FETÖ’cü tehdit etmiş olsaydı, MİT’in yandaş-dindar medyadaki kalemleri şimdi kimbilir nasıl dehşetengiz senaryolar yazıyor olurlardı.

Kimisi, “FETÖ, Yazıcıoğlu’nu öldürmeyi yıllar önce tasarlamış” diye yazardı.

Kimisi, “FETÖ taa 28 Şubat’dan beri Yazıcıoğlu’nu öldürme planları yapıyordu” diye milleti “aydınlatırdı”.

Kimisi, “Katil FETÖ’nün cinayeti göz göre göre geldi” diye feryad ü figan koparır, yaktıkları ağıtlar Arş'a yükselirdi.

Tehdit eden MHP zihniyetli olunca yerli-milli aslan parçalarında tıs yok.

Numan Kurtulmuş’un şahitliği türünden bilgiler sümen altı..

MHP’nin 28 Şubat’taki işbirlikçiliğini ve MİT’in 28 Şubat’taki meşum rolünü zaten hiç kimse hatırlamak istemiyor.

*

Türkiye’nin önde gelen bir siyasetçisine birisi, ölümünden iki üç ay önce, “Türkiye’ye dönme, öldürüleceksin!” diyor.

O birisinin bundan haberi var..

Ki bu, o birisi dışında pekçok kişinin konudan haberinin olduğunu gösterir.

Fakat bu ülkenin istihbarat teşkilatının, MİT’in haberi yok.

O MİT ki, Ümit Özdağ’ın açıkladığına göre, Yazıcıoğlu'nun öldüğü yıl Erdoğan’a, FETÖ’nün, yabancı bir istihbarat servisinin Türkiye’deki bir operasyonuna yardımcı olduğuna dair rapor sunmuştur.

MİT’in uçan kuştan, vızıldayan sinekten haberi vardır. FETÖ’nün ise, MİT’in kendisi için rapor hazırladığından haberi bulunmamaktadır.

FETÖ, MİT’in böyle bir rapor hazırlayıp Başbakan’a sunmasına engel olamamıştır.

Fakat aynı MİT, mesela “FETÖ’cüler Yazıcıoğlu’nu öldürmeyi planlıyorlar” diye bir rapor hazırlayıp Erdoğan’a sunamamıştır.

Öldükten sonra da, “Bu, FETÖ’nün bir operasyonuydu, bir suikastti” diye bir rapor hazırlayamamıştır.

Ve, Yazıcıoğlu’nu “Seni öldürecekler, Türkiye’ye dönme, Türkiye’ye dönmezsen öldürülmezsin” diye uyaran kişi de, ölümünden sonra ortaya çıkıp, “Evet, bunu ben söylemiştim, öldürecek olanlar da FETÖ’cülerdi” dememiştir, diyememiştir.

*

MİT, Yazıcıoğlu hakkında bu türden raporlar hazırlamadı.

Hazırlayamadı.

Fakat, MİT’le bağlantılı oldukları anlaşılan bazı isimler kamuoyunu “Canbaza bak canbaza!” diyerek oyalamak için meydana fırladılar.

Buna göre, Muhsin Yazıcıoğlu Barnabas İncili merakından dolayı öldürülmüştü.

Hatta Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca bile Barnabas İncili’nin lanetine uğramıştı. 

Hatta Turgut Özal..

Sanki bu isimlerin tek derdi Barnabas İncili’ydi..

Ve sanki Yazıcıoğlu siyasetçi değil de ilahiyatçıydı.. İncil konusunda uzmanlaşmıştı.

Ve de sanki, hristiyan dünyası Barnabas yüzünden hafakanlar yaşıyordu.

Sanırdınız ki, Esad Efendi, Barnabas İncili takıntılı 28 Şubatçı hristiyan bir devlet yüzünden önce müslüman Avrupa’ya sonra da Avustralya İslam Cumhuriyeti’ne sığınmıştı.

Tapınak şövalyelerini akla getiren hristiyan katiller devredeydi.. Türkiye’de cirit atıyor, Esad Efendi ile Yazıcıoğlu gibi isimlerin ilgilendikleri Barnabas İncili yüzünden onları öldürmeyi planlıyorlardı.

*

Özellikle gazeteci Emin Pazarcı bunları anlatmak için kendisini adeta paralıyordu..

Ardından tiyatrocu Ahmet Yenilmez meydana fırladı, bütün tiyatroculuk yeteneklerini sergiledi.

Tam bu noktada Kültür Bakanlığı da devreye girdi, Yazıcıoğu’nun ölümü zayi olmasın diye bir film çevirtildi: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

*

Memleketteki uçan kuştan, vızıldayan sinekten haberdar olan MİT ise, bütün bunları seyretmekteydi.

“Hayır, olayın arkasında FETÖ var, FETÖ’cü falan ile filan Yazıcıoğlu’nu öldürdüler.. Bu film, devlet parasıyla milletin sırtından yapılmış bir algı operasyonudur" diye rapor hazırlamıyordu. 

"Bu film, dikkatleri gerçek katillerin üzerinden başka yerlere, ilgisiz noktalara çekmektedir. Asıl katiller FETÖ’cülerdi.. Bu işte FETÖ'cü filan ile falan rol aldılar” diye rapor hazırlayıp kamuoyunu bilgilendirecek olan yetkilileri aydınlatmıyordu.

Filmin, FETÖ'yü Yazıcıoğlu suikastiyle ilgisiz gösterme anlamına geleceğini açıklamıyordu.

*

Sen paranoyanın resmini yapabilir misin Abidin? 

Yapamazsın!

Fakat Ahmet Yenilmez filmini yapar.

MİT’in gözleri önünde, devlet desteğiyle..

Kültür Bakanlığı’nın parasıyla..

Böylece, millete “Barnabas İncili paranoyası” hizmeti verilir.

Üstelik, bu paranoya tabutuna iki kişi birden konulur: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca ve Muhsin Yazıcıoğlu..

Birileri millet yanlış paranoyalara kapılmasın diye "hazır paranoya" üretmekte, "Ben paranoyanın zeki, çevik ve aynı zamanda Barnabas'lı olanını severim" vecizesine göre hareket etmektedir. 

*

Tesadüfe bakın ki, Esad Efendi ve Yazıcıoğlu 28 Şubat Süreci’nde birlikte hareket etmişlerdi.

BBP’nin ANAP’la ittifak yaparak Aralık 1995 seçimlerinde TBMM’ye girmesini sağlayan, Esad Efendi’ydi.

Yazıcıoğlu’nun Refah-Yol Hükümeti’ne (Erbakan-Çiller koalisyonuna) dışarıdan destek vermesini, bu hükümetin kurulmasına vesile olmasını sağlayan da oydu.

Onun dışarıdan verdiği destek olmasaydı, o hükümet kurulamıyordu.

28 Şubat Süreci’nde Yazıcıoğlu’nun “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna izin vermeyeceğiz” diye konuşmasını isteyen ve sağlayan da Esat Efendi’ydi.

O sırada bir tarafta, ABD ve İsrail paralelinde hareket eden birtakım subaylar ile MİT’çiler vardı.

Diğer tarafta ise buna yüksek sesle itiraz eden birkaç kişi: Esad Coşan, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Celal Güzel..

*

Esad Efendi, 28 Şubatçılar tarafından kurdurulan Ecevit-Yılmaz-Bahçeli hükümeti döneminde öldü..

Öldürüldü.

Yıllardan 2001, aylardan Şubat’tır..

28 Şubat Süreci’nin bin yıl süreceğinin söylendiği günlerdir.

28 Şubat, devam etmektedir.

15 yıl sonra, 2016 yılında, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle, devletin parasıyla, “içinden Esad Coşan geçen” bir film yapılır: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Sabah gazetesi filmi şöyle bir haberle tanıtır:

'Sevdam gözlerinde kaldı' filmi 3 sır ölümü sorguluyor

Oyuncu Ahmet Yenilmez'in senaryosunu yazdığı ve yönettiği "sevdam gözlerinde kaldı" filmi, 2 Aralık'ta sinemaseverlerle buluşacak. 1980 ihtilalini mercek altına alan film Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı ve Mahmud Esad Coşan'ın ölümünü de sorguluyor.

Filme göre, Esad Efendi, tıpkı Yazıcıoğlu gibi, Barnabas İncili merakı yüzünden öldürülmüştür.

Esad Efendi’nin ve Yazıcıoğlu’nun gerçek hikâyeleri anlatılmasın, anlatılamasın, unutturulsun diye devlet parasıyla masal anlatılmaktadır.

Çünkü bin yıllık 28 Şubat, yüzde 95'lik bir fireyle de olsa devam etmektedir.

Bin yılın henüz 19 yılı geçmiştir.

Geride 981 yıl vardır.


2009 YILI: ÖLÜMÜN CESUR KÖRFEZİ



Gazete, “Ümit Özdağ, Erdoğan bombasını patlattı” diyor.

Haberin başlığı şöyle: “Ümit Özdağ, Erdoğan bombasını patlattı: İlk defa açıklıyorum”.

Doğrudur.

Şahsen ben de ilk defa öyle bir açıklamaya rastlıyorum.

Ancak, bu akıllı geçinen şahıs, açıklamasıyla, kendisinin MİT’in adamı olduğunu bangır bangır ilan ettiğinin farkında değil.

“Şeçaat arzederken merd-i Kıptî…” hesabı kendisini ele veriyor, haberi yok.

*

Bu işler böyledir..

Şair, İhtirâz-ı ta'neden kalmakdadır âhım nihân / Bir hakîkat kalmasın âlemde Allahım nihân” (Kötülenmekten kaçınmak için âhımı gizliyorum / Dünyada hiçbir gerçek gizli kalmasın Allahım) diyor da, aslında görmek isteyenler için âlemde hangi hakikat gizli ki?!..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir kul, bir gizli iş yaparsa, Allah (z. c. hz.) ona öyle bir elbise giydirir ki, o iş hayırlı ise o da hayırlı, şerli ise şerlidir (dışına yansır).” (Râmûz el-Ehâdîs, 370/13)

“En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,

“Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

*

Önce, Millî Gazete’nin ilgili haberini okuyalım:

Ümit Özdağ, partisinin Ankara’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi'nde gündeme dair açıklamalarda bulunurken bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili çok ciddi bir iddia ortaya attı. …

Ümit Özdağ partisinin kongresinde daha önce hiç açıklanmamış bir husus diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu2009 yılından itibaren bildiğini buna rağmen beraber çalışma yaptığını belirtti.

"ERDOĞAN FETÖ'YÜ 2009 YILINDAN BERİ BİLİYOR"

Ümit Özdağ bunu Türkiye’de birkaç kişi biliyor diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili “Sizinle çok önemli bir şey konuşacağım. Hiç açıklanmamış bir husus. Bunu bütün Türkiye'de birkaç kişi biliyor... 2009'dan itibaren Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu biliyordu." İfadelerini kullandı.

Erdoğan’ın FETÖ’yü yıllar önce bildiğini yaşandığı iddia edilen bir olayla anlatan Özdağ “2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: “Bunlar casus” diye konuştu.

"MADEM FETÖ'YÜ BİLİYORDUN..."

Erdoğan’ın FETÖ’nün yılar önce bilmesine rağmen beraber iş yapması hakkında da sert sözler kullanan Özdağ "Madem casus olduklarını biliyordun, neden 2010’da referanduma bunlarla gittin? Neden FETÖ’cü generallerin casus olduğunu bile bile atadın? Şimdi Erdoğan merak edecek bunu Özdağ’a kim söyledi diye… Eniştem söylemedi emin ol!” dedi.

*

Eniştesi de söylemiş olabilirdi.

Çünkü bu Ümit Özdağ, 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından Muzaffer Özdağ’ın oğludur.

Bu tip adamlar için devletin stratejik kurumları “aile şirketi” gibidir.

Mesela Kenan Evren’in damadı MİT’çiydi.

Bunlar çocuklarını MİT’e, TSK’ya ve özellikle de Dışişleri Bakanlığı’na (devlet kesesinden dünyayı gezsin, bilgisi görgüsü artsın, keyfine baksın, millete tepeden bakabilsin diye) yerleştirirler.

Devletin imkânlarıyla bol maaşlı “vatanseverlikçilik” oynar, kendilerinin “devletin gerçek sahipleri” olduğunu düşünürler,

Çocukları buralarda birbirleriyle tanıştıkları için aralarında evlilikler filan da olur, böylece akrabalık halkası genişler. 

Önemli kurumlarda “enişte”leri de bulunur.

*

Sonra da, putlaştırdıkları Selanikli Mustafa Atatürk'ün mirası "(İslam Şeriati'ni düşman ilan eden) Batı'dan ithal laikliğe (siyasal dinsizliğe)" iman etmeyen, sahip olduğu din ve vicdan hürriyetini kullanma konusunda "laik efendiler"in vesayeti altına girmeyi reddeden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür vatandaşların Şeriatçılığına savaş açarlar.

Onları insandan saymaz, köpek gibi zehirleyerek veya tırlarla ezerek yok etmenin hayalini kurarlar. 

Bu "efendi"lere göre, o "düşman"lar ancak, (siyasal dinsizliğin temel ilkesi olan) "Bütün inançlar saygındır (Sadece İslam değil, küfür de saygındır; saygınlık bakımından Allah'a kulluk ile Şeytan'a tapma arasında fark yoktur)" şeklindeki "siyasal dinsizlik amentüsü"nü ezberleyip tekrarlamayı kabul ederlerse "zehirlenme korkusu olmadan" yaşama hakkına sahip olmalıdırlar.

Yine onlara göre, laiklik (siyasal dinsizlik) gereği Allahu Teala'ya saygı "ortak değer" değildir, fakat putları Selanikli, saygı gösterilmesi gereken "ortak değer"dir.

Mevzubahis olan putları (ve herkesi zorla "ortak" ettikleri "değer"leri ya da "hurafe"leri) ise, artık "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olma, önemsiz teferruattır.

*

Konuya dönelim..

Görüldüğü gibi Özdağ, “Eniştem söylemedi, emin ol!” diyor.

Emin olduk..

Peki sen bunu nerden biliyorsun?

Bunu Türkiye’de birkaç kişi biliyor”, ve, biri sensin?

Nasıl oluyor da oluyor bu?

Ve senin (camide hutbe sırasında yaptığın Atatürk’lü şovun gibi) densiz operasyonlarının “yabancı” bir istihbarat servisinin operasyonu olmadığını da biliyoruz.

Bunu sana yaptıranların “enişten” olmadığının farkındayız.

Bu densizlikleri sana, “Türkiye’de birkaç kişinin bilebileceği” şeyleri bildirenler mi yaptırıyor?

*

Sonra da aynı adamlar, senin gibileri bahane ederek gözü açılmadık sığırcık yavrusu durumundaki saf (ve de sapına kadar ürkek, sizin karşınızda tirtir titreyen) Diyanet bürokrasisini uyarıyorlar mı:  

“Hocam, toplumsal barış için bazı şeyleri yapmamız lazım.. Adamın yaptığını görüyorsunuz. Siz de bu tür tepkileri dikkate alırsınız artık.. Bu kadarcık fedakârlığı yapmalısınız.. Millî birlik ve beraberlik, kem küm, vatan kurtaran Hasan, mevzubahis olan vatan putuysa İslam da teferruattır, ham hum, gırrr..”

*

Özdağ’ın laflarına gelelim:

“2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: “Bunlar casus”.

Dosyayı önüne, bu lafı söyletmek için koymuşlar: “Bunlar casus.”

İmdi, bu adamların yabancı istihbarat servisleriyle işbirliği halinde olduğunu anlamak için zahmet edip bu tür dosyaları okumaya gerek yoktu.

Yabancı ülkelerde açtıkları okulların CIA’e hizmet ettiğini herkes biliyordu.

Mesela merhum Kadir Mısıroğlu yazıp durmuştu. [Ancak kusuru büyüktü, Erdoğan'ın eniştesi olma onuruna erişememişti.]

*

Gel gör ki, yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’deki işbirlikçileri, ortakları sadece FETÖ değildi.

MİT de ortaklarıydı. 

Hatta MİT, FETÖ'den da fazla ortaktı, "stratejik ortak".. 

Resmen "müttefik"ti, "stratejik müttefik".. 

Prof. Fahrettin AltunSabah gazetesinde yayınlanan "Bu nasıl milli istihbarat?" başlıklı yazısında, MİT eski Müsteşarı (Başkanı) Korgeneral M. Fuat Doğu'nun şu sözünü aktarmıştı: 

"Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'in şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop'a götür dese onu oraya götürmekle memurum."

Buradan anlaşılıyor ki MİT'in tarihi utandırıcı ve karanlık.. 

Irz düşmanı namussuz ve pezevenklerden müteşekkil CIA'in (hadi uşağı demeyelim) acentası ya da şubesi gibi çalışmışlar.. 

Alınlarındaki bu leke tarih sayfalarına kömür karasıyla yazılmış.

Herhalde onlardan, Sinop gibi illere yaptıkları yolculuklar sırasında birşeyler öğrenmişlerdir.. 

Kıratın yanında duran ya huyundan, ya suyundan..

CIA'den pezevenklik, namussuzluk, gâvur uşaklığı ve ırz düşmanlığı dışında ne öğrenilir, ben bilmiyorum.

[CIA'den namussuzluk dersleri almaları İslam Şeriati'ne aykırıdır, fakat Atatürkçülükleriyle çelişmez.. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin (resmen değilse bile fiilen) putumsusu olan Selanikli Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa'ya "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" demiş bulunuyor.)

*

Evet, ortaklık sadece Amerikan "efendi"lerin Sinop gibi illere götürülüp yedirilip içirilmesiyle sınırlı olsaydı fazla dert etmeye gerek yoktu.

Kötü olan şu ki, beraber operasyonlar (namussuzluklar) yapıyorlardı.

Hem de bu devletin anayasal hükümetine (ve dolayısıyla millete) karşı.

Nitekim, Erbakan-Çiller Hükümeti’nin yıkılmasını sağlayanlar MİT’çiler ile (onların destek verdikleri, hatta gaza getirdikleri) birtakım subaylardı.

Buna karar verenler ise Amerikan Dışişleri binasının bilmem kaçıncı katının sakinleri ile (Bakınız: Cengiz Çandar’ın Cem Küçük tarafından alıntılanan eski yazıları) İsrail devletinin yetkilileriydi.

Bu yabancı güçlerin Türkiye’deki aparatları (uşakları, yamakları) ise (Amerikalılar'ın "özel şoförlüğü"nü yapmaya alışmış, alıştırılmış) MİT’çiler ile darbeci subaylardı..

*

Malumunuz, darbeciler başarılı olurlarsa “vatan kurtaran Hasan” olarak vatanseverlik nutukları atarlar, başarısız olunca da Talat Aydemir gibi, darağacının yağlı ipini, vatan haini damgası eşliğinde öperler.

Erbakan Hükümeti, yabancıların içerideki casuslarıyla ve uşaklarıyla başedebilseydi, onları yargılar, layık oldukları damgayı suratlarına basardı.

Öyle olmadı, Erbakan’ı siyasî ölü haline getiren o işbirlikçi casuslar millete karşı “vatanseverlik” artistliği yapmaya devam ettiler.

*

2009 yılı önemli bir yıl..

O yıl, FETÖ’nün kalemi kırılmış.. 

Ama kalemi kırılan sadece o değil.

Bir başka isim daha var: Muhsin Yazıcıoğlu..

Aynı yılın ortalarında bu satırların yazarı da zehirlendi. Ölümden döndü.

Çünkü, siyaset arenası, cemaatler, tarikatlar, siyasî gruplar filan yeniden dizayn ediliyordu, ve İskenderpaşa Cemaati ekseninde yapılan yeni düzenlemelerin selameti için bu satırların yazarının da ortadan kaldırılması gerekiyordu.

*

Birkaç gün önce yayınladığım bir yazıda, daha önce de dile getirdiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmış, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocaya MİT’çilerin yaptığı “işbirliği” teklifini yazmıştım.

Esad Efendi, vefatından beş ay kadar önce Hicaz’da hac sırasında cemaate, MİT’çilerin kendisine işbirliği teklifinde bulunduklarını, fakat kabul etmediğini açıklamış bulunuyordu.

Ben bunu, teklif sanki Hicaz’da yapılmış gibi anlamıştım. Fakat, birkaç gün önce konuyu tekrar yazdıktan sonra, Esad Efendi’nin beyanını yanlış yorumlamış olabileceğimi düşündüm.

Belki de söz konusu işbirliği teklifi Hicaz’da değil, hacca gelmeden önce Avrupa’da yapılmıştı.

*

Almanya’nın Osnabrück şehrinde yaşayan (İstanbul Siyasal’dan sınıf arkadaşım) Hacı Murat, 2016 yılında beni ziyaret etmişti.

Ondan önceki son görüşmemiz 18 yıl evvel olmuştu.

Bana söylediğine göre, Esad Efendi, Almanya’da cemaatten bir topluluğun (Ki Avustralya Brisbane’dan Mehmet Ali Torlak da oradaymış) huzurunda kendisine, benim için, “Onu tanıyor musun?” diye bir soru yöneltmişti.

“Çok iyi tanıyorum” diye cevap vermiş bulunuyordu.

Çok iyi tanıyordu, çünkü, öğrenciliğimiz sırasında bir yıl boyunca aynı evde kalmıştık.

Esad Efendi, “Çok iyi tanıyorsan o zaman onu sen daha iyi anlarsın” demiş bulunuyordu.

Sonra da, hem ona, hem de oradaki diğerlerine, “Onu buraya ne yapıp yapıp bir şekilde getirebilir misiniz?” diye sormuştu.

Aynı soruyu birkaç defa tekrarlamıştı.

Sonra da şu açıklamayı yapmıştı: “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. Çünkü her zaman MİT bunun karşısına çıkıyor. Bunun canından endişe ediyorum.”

*

Ben de o tarihten iki buçuk – üç yıl öncesinde canımdan endişe etmeye başlamıştım.

Bunun nedeni, gördüğüm bazı rüyalar ve o rüyalarla ilişkili biçimde yaşadığım bazı olağan dışı durumlardı.

Bununla birlikte, Esad Efendi’nin Almanya’da cemaate bunları söylediği sırada canım aklıma bile gelmiyordu. Kafamı kurcalayan mesele sadece geçim derdiydi.

Parasızdım ve borçluydum. Elimizde satıp paraya çevirebileceğimiz bir mücevherat (bir yüzük, bir küpe vs.) bile yoktu.

Evde altı küçük çocuk vardı ve ben işsizdim, iş bulamıyordum,.

Artık hayatımdan endişe etmiyordum, MİT’in umurunda olacağımı da sanmıyordum, cemaatin yayın organlarının genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü ve yazarlığı gibi bir vasfım kalmamıştı çünkü.

Ancak, Esad Efendi'nin o son haccından bir ya da iki ay önce İsveç’teyken Rafet Candemir’e telefon edip Hocaefendi’ye selam ve hürmetlerimi söylemesini istediğimde, telefonu o almıştı.

Esad Efendi’nin o sırada Candemir’in yanında olacağını tahmin etmemiştim.

Bana, benimle görüşmek istediğini, İsveç’e gelmemi söylemişti.

*

Beni neden taa İsveç'e çağırıyordu, bu bana tuhaf gelmişti.

Oğlu Nureddin’in bir iki kez aleyhimde konuştuğunu duymuştum. Acaba nedeni bu olabilir miydi?

Aklıma gelen tek açıklama buydu.. Herhalde beni babasına şikâyet etmişti, o da işin aslını öğrenmek istiyordu.

Şimdi anlıyorum ki gerçek neden bu değildi..

Benim hayatımdan endişeliydi, ve beni bir şekilde Türkiye dışına çıkarmak istiyordu.

Vize alamadığım için değil, sigortasız olmamdan dolayı vize başvurusu bile yapamadığım için İsveç’e gidemedim.

O son haccının ardından Esad Efendi, ABD’deki cemaat mensuplarına beni Amerika’ya yerleştirme emrini vermiş bulunuyordu.

Yine sigortasızdım, fakat başlangıç için ABD’ye geçici olarak dil kursu için gidecekmişim gibi adımlar atılmış, dil kursuna kaydım yapılmış, bir ABD vatandaşı tarafından da resmen ülkeye davet edilmiştim.

Esad Efendi’nin ABD’de cemaat faaliyeti yürütmemi istediğini düşünüyordum, fakat aslında benim öldürüleceğim endişesi taşıyordu.

Benim bundan haberim yoktu.

*

ABD’nin İstanbul Konsolosluğu’nun vize başvurum için verdiği randevu tarihinden iki hafta önce Esad Efendi Avustralya’da öldü.

Öldürüldü.

Ve Amerikan Konsolosluğu vize başvurumu reddetti.

Esad Efendi’nin “varisi” Nureddin de, cemaat mensuplarına, benim ABD’ye gitmem yönünde başka bir teşebbüste bulunmamaları için emir verdi.

ABD'ye bizzat giderek.

Onun, benim hayatım hakkında bir endişesi yoktu.

*

2016 yılı sonbaharında Hacı Murat bana haber verinceye kadar, Esad Efendi’nin hayatımdan endişe etmiş olabileceği hiç aklıma gelmemişti.

O tarihten on yıl önce, 2006 senesi başlarında, bir akşam Zinde Derneği’ndeki bir toplantıya davet edilmiş bulunuyordum.

Mehmet Emin Çınar’ın başkanlık ettiği toplantıya İsmail Durak Ünlü, İbrahim İlhan, Kemal Ataman, Necmi Sarıyer ve Mahmut Akbal gibi isimler katılmış bulunuyordu.

Gündem maddelerinden biri, Sağlık Bakanlığı’nda hıfzısıhha ile ilgili bir kurumda çalışmış olan ve kuş gribi krizi yüzünden istifası istenmiş bulunan bir tıp doçentinin meselesiydi. Söz konusu doçent de oradaydı.

Necmi orada, 28 Şubat Süreci’nde iki kişinin hayatî tehlike yaşamış bulunduğunu, bunların da Esad Efendi ile ben olduğumuzu söylemişti. 

Sözleri beni şaşırtmıştı.

Sanırım Esad Efendi’nin Almanya’daki açıklamasını birçok kişi biliyordu, fakat bana söyleyen yoktu.

*

Hacı Murat’ın sözleri üzerinde uzun uzun düşünmüştüm.

Bunu Esad Efendi’nin bir kerameti olarak yorumlamıştım.

Durumumla ilgili rüyalar görmüş ya da hatiften bir ses duyma gibi bir yolla bilgilendirilmiş olabilirdi.

Fakat, birkaç gün önce, MİT’çilerin ona yapmış oldukları işbirliği teklifini tekrar yazdıktan sonra konu üzerinde yine düşününce bakış açımda değişiklik oldu.

Tabiri caizse, Hacı Murat’ın sözleri “asıl anlamını kavradı”. Kavrar gibi oldu..

Esad Efendi’yle görüşen MİT’çiler, ona şu türden şeyler söylemiş olabilirler miydi: 

“Sizden istediğimiz şunlar şunlar.. Bir de Seyfi Say gibi radikalleri yayın organlarınızın başına geçirmeyecek, onlara yazı yazdırmayacak, radyonuzda konuşturmayacak, daha önce yaptığınız gibi Avustralya ve Almanya gibi ülkelere gönderip cemaatinize seminer ve konferanslar verdirmeyeceksiniz. Şeriatçılık yaparak cemaatinizi radikalleştiren Seyfi'yi değil, tasavvufun güzel ahlâk demek olduğunu anlatan filanları öne çıkaracaksınız. Bu Seyfi’yi pasifize edecek, dışlayacaksınız. Sağduyu gazetesindeki yazılarıyla zaten haddi aşmıştı. Ona bugüne kadar dokunmadık, fakat bundan sonra müsade etmeyeceğiz, bizimle şaka olmaz.” 

Esad Efendi’ye, “Sözün tamamı ahmağa söylenir, bu adamının kalemi kırılmıştır, öyle veya böyle susturulacaktır” mesajını verdiklerini düşünebilir miydik?

*

Ve Esad Efendi, kendi hayatının tehlikede olduğunu bildiği için Türkiye’ye dönmüyordu.

Beni de Türkiye’den çıkarmaya çalışıyordu.

*

2009 yılı bir dönüm noktasıydı.

Yazıcıoğlu öldürüldü.

Ve ben zehirlendim.

Ve 11 yıl sonra...

2020 yılının Ekim ayında bir akşam bana seslenildiğini duyduğumda kendime gelmiş, kendimi bir yatakta yatıyor bulmuştum.

Etrafımda çocuklarımdan ikisi ile beyaz elbiseli birilerini görmüştüm. Bunlar, sağlıkçılardı.

Fakat ben neredeydim?

Doktor hanım bana, “Seyfi Bey, nerede olduğunu biliyor musun?” diye sormuştu.

Bilmiyordum.

Bir hastane olduğunu anlamıştım, ama hangi hastane?..

Çocuklarımı tanımıştım, fakat birçok şeyi hatırlayamıyordum.

Başımda, 20 gün kesintisiz sürecek, beni uyutmayan bir ağrı vardı; sonra giderek hafifleyerek aylarca devam edecekti.

Yürüyemiyordum.

Gözlerime hakim olmakta zorlanıyordum, bu yüzden onları kendi hallerine bıraktığımda şaşı bakıyor, nesneleri çift görüyordum. 

Aynada kendimi gördüğümde ürkmüştüm, mezardan çıkmış gibiydim.

Oraya o akşam getirilmiş olduğumu düşünmüştüm, fakat üç gündür orada olduğumu, bilincimi kaybemiş halde yattığımı sonradan öğrenecektim.

Pandemi günleriydi, fakat yapılan testte bende covid’e rastlanmamıştı.

Kan değerlerim yaşam seviyesinin altına düşmüştü. Ölmem gerekiyordu, fakat ölmemiştim.

Filmin koptuğu anı hatırlıyordum, Cuma günü işten döndükten sonra, öğleyin de birşey yememiş olduğum halde iştahsızdım. Zorla birkaç lokma yedikten sonra bende şiddetli bir kusma hali başlamış, yediklerimi kusmuştum. Midem bomboş olduğu, birşey gelmediği halde kusma hali kesilmiyordu. İçim kalkmış, tekrar lavabonun başına gitmiştim. 

Sonrasını hatırlamıyordum. Çocuklarımın dediğine göre bir gürültü işitmişler, beni ağzımdan köpükler çıkar halde yerde baygın bulmuşlardı.  

*

Hastanede rahatsızlığımın nedenleri için uzun tetkikler yapıldı, ardından Acıbadem’de bir profesör çaba sarfetti, konulan teşhis aynıydı: 

Tanımsız.

Teşhis konulamamıştı.

Tıp, benim durumum karşısında acze düşmüştü.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."