BİR E-KİTAP: AKIL, İMAN VE KANT’IN FELSEFESİ



https://www.academia.edu/84833026/Ak%C4%B1l_%C4%B0man_ve_Kant%C4%B1n_Felsefesi




AKIL, İMAN

VE KANT’IN FELSEFESİ

  

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 4

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞI, EVRENİN VE ZAMANIN BAŞLANGICI, IMMANUEL KANT VE TÜRK İLAHİYATÇILAR 5

İTİKADEN MATÜRİDÎ VEYA EŞ’ARÎ DEĞİLLER DE, BELKİ KANTΠSAYILABİLİRLER 11

İLAHİYATÇILARIN DRAMI: MATÜRİDÎLİKTEN KANTÎLİĞE.. (İMAN, BEŞ DUYU VE AKIL) 17

BEKİR TOPALOĞLU’NUN TOPAL METAFİZİĞİ 28

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞININ BİLİNMESİ İÇİN O’NUN DUYULARLA İDRAK EDİLMESİ ŞART YA DA YETERLİ MİDİR? 32

FAZLUR RAHMANCILIK (MODERNİSTLİK) SAPIKLIĞI İLE KANT’ÇI CEHALET ARASINDA BOCALAYAN TÜRK İLAHİYATÇI AKADEMİSYENLER CAMİASI 36

İMAN, AKIL VE GÖNÜL 41

HRİSTİYAN GÖNLÜ İSLÂM AKLINA KARŞI 45

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞININ İSPATI VE TDV İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ’NDEKİ FACİA 53

NEDENSELLİK, TESADÜF VE ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞI 60

İMAN VE NEDENSELLİK 67

İMAM MATÜRİDÎ VE İMAM EŞ’ARÎ’Yİ BIRAKIP KANT’IN İZİNDEN GİDEN “TÜRKİŞ” İLAHİYATÇILIĞI, TÜRK MÜSLÜMANLIĞI VE ANADOLU İRFAN(SIZLIĞ)I 77

NEO/YENİ BATINÎLİK VE EHL-İ SÜNNET DIŞI KANTİYYE İTİKADI 83

AKLIN KANT’TAN İNTİKAMI – 1: KANT’ÇILIĞIN GÖLGESİNİN GÖLGESİ “GÖNLE, DUYGULARA DAYALI İMAN” NAZARİYESİNİN SEFALETİ 92

AKLIN KANT’TAN İNTİKAMI – 2: KANT’IN FİLOZOFİK SAHTEKÂRLIĞI: SON DERECE BASİT BİR ANAFİKRİ SAÇ BAŞ YOLDURAN ZORUN ZORU BİR DENKLEM GİBİ İFADE HOKKABAZLIĞI 102

AKLIN KANT’TAN İNTİKAMI – 3: BAZI TÜRK İLAHİYATÇILARIN BİR TÜR EPİSTEMOLOJİK MEZHEB İMAMI DURUMUNDAKİ KANT’IN ÜMNİYYE/KURUNTU FELSEFESİ 114

EHL-İ SÜNNET’İN SON İMAMI IMMANUEL KANT’MIŞ 131

DİNSİZLİĞE DOLAYLI HİZMET GAFLETİ: AKILSIZ DİNDARLIK 137

DAMARLARDAKİ GAZALÎ (KANT’A DAİR) 141

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în. Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla.. Salât ve selâm, O’nun elçisi Muhammed Mustafa ile âl ve ashabının üzerine olsun.

İnsan için bu dünya hayatında en önemli konu, Allahu Teala’yı doğru tanıyıp gerektiği şekilde iman etmektir. Bu imanda aklın ve gönlün rolünün ne olduğu meselesi, sadece Allahu Teala’nın bilinmesi değil, insanın kendisini bilmesi bakımından da önem taşımaktadır.

Osmanlı’nın yıkılış döneminde yaşayan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursî, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ve Ömer Nasuhi Bilmen hocalar gibi zatların bu konulara hakkıyla vakıf oldukları eserlerinden anlaşılmaktadır.

Ancak, modernistleri geçtik, bu zatların ilmî mirasını yaşattıklarını ileri süren günümüz ilahiyat çevrelerinin bir kesiminin bile farkında olmadan batıl hristiyan düşüncesinden ve Kant’ın son tahlilde sofizme hizmet eden felsefesinden etkilenmiş oldukları bir gerçek. Böylece Allahu Teala’nın bilinip tanınması meselesinde akıl yerine gönlü esas alan bir anlayışı savunmaya başlamış bulunuyorlar. Doğal olarak bu, bilgi felsefesi (epistemoloji) çerçevesinde önemli bir savruluşa karşılık geliyor. Çünkü, Allahu Teala’nın varlığı ve birliğini tartışırken agnostisizm anlamına gelen bir duruş sergilemek zorunda kalıyorlar.

Bu konuları “Felsefe, Bilim ve İman” ve “Felsefî-Kelamî Tartışmalar” adı altında yayına hazırlamakta olduğumuz iki e-kitapta inşaallah ele alacağız. Ancak, konunun Kant’ın felsefesiyle ilgili olan boyutunu müstakil bir metin olarak sunmanın faydalı olacağını düşünmüş bulunuyoruz.

Bu çalışmanın hayırlara vesile olmasını Allahu Teala’dan niyaz ederim.

 

15 Ağustos 2022, Üsküdar

 


KADIN CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER

 



YERLİ VE MİLLİ SAHTE EHL-İ SÜNNETÇİLERE HAKİKİ EHL-İ SÜNNET DERSLERİ


Mehmed Zahid Kotku rh. a., 29 Aralık 1978 tarihinde İskenderpaşa Camii'nde yaptığı konuşmasında şöyle diyor:

... Cenâb-ı Peygamber’in bir buyruğu var:

(Lâ yuhillü demi’mriin müslimin, yeşhedü en lâ ilâhe illa’llàh, ve ennî rasûlü’llàh) “Bir müslümanın kanı caiz değildir ki, o müslüman kelime-i şehadet getirir ve benim de rasûlüllah olduğumu ikrar eder. Bunun öldürülmesi câiz değildir. (İllâ bi-ihdâ selâs) Ancak, üç sebeple öldürülebilir. Bir insanın öldürülmesinde üç sebep vardır.

(Es-seyyibü’z-zânî) “Evli bir insanın, başından nikâh geçmiş bir adamın zina etmesi, katlini mucibdir.”

Bak, hiç bir kimsenin katline cevaz vermemişken, bu ne kadar çirkin bir şey ki, katli caiz!

İkincisi, (Ve’n-nefsü bi’n-nefs) “Öldüreni öldürmek.” Buna da kısas diyorlar ki,

وَلَكُمْ فِي الْقِصَا صِ حَيَا ةٌ )البقرة: ١٧٩ )

(Ve leküm fi’l-kısàsi hayâtün) “Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 2/179)

Neden? Kendisinin de canının gideceğinden korkarak, kolaycacık cinayet işleyemez. Ancak deli gibi bir şey olursa, aklı başından gider, belki onlar yapabilir. Fakat aklı olan insan, kendi öleceğini de hesaba kataraktan, bu işe kolay kolay teşebbüs edemez. Onun için hayat vardır.

Bugün cesaret ondan ileri geliyor. Bir idare gelir, şu kadarını affeder; bir idare gelir, bu kadarını affeder. Üç beş sene yattıktan sonra çıkar, yine yapacağını yapar. Kurtuluş var. Ötekisinde ise, (en-nefsü bi’n-nefs) öldürürsen, sen de öldürülürsün.

Üçüncüsü, (Ve’t-târikü li-dînihî) “Dinini terk eden.” Biz buna mürted diyoruz, dininden dönen demek.

Birisi vardır ki, gâvurdur aslen. Memleketimizde olan gâvurlar gibi, dünyada olan gâvurlar gibi. Bunlar değil. Bunlara elleşemeyiz. Onlar vergilerini verirler, hükümete itaat ederler; biz de canlarını koruruz. Onlara elleşemeyiz.

Bu, dinini terk etmiş, müslümanlıktan dönmüş. Beğenmemiş müslümanlığı, başka dine geçmiş, yahut da dinsiz olmuş. Bu çok fena... Bu öldürülür.

Birisi zânî, birisi adam öldüren, üçüncüsü de dinini terk eden. Oldu üç… (El-müfâriku bi’l-cemâah) Bir de cemaati [genel İslam birliğini S. S.] ayıranlar, bölenler, bölücülük yapanlar [Müslümanların meşru bir halifesi/imamı/emîri varken ayrı baş çekip emîrlik/halifelik davası güdenler S. S.]. Bu da caiz değildir. Bunun üzerine uzun bahisler açılmış.

Evli olan insan zina ederse, onun öldürülmesi atmakla olmuyor, recm ediliyor. Taşlanarak öldürülür. Niçin? İbret olsun da, bir daha buna teşebbüs eden olmasın diye.

Küçük taş atmak da caiz değil. Ufak tefek taşları alır atarsa, o ona zarar vermez. Kocaman bir taş alıp da, vurup öldürmeyi de caiz görmemişler. Çünkü ondan da fayda yok. Maksat onu tedrici bir şekilde, hem de bir İslâm cemaatinin huzurunda öldürmek. Öyle kapalı bir yerde de değil. Herkes görecek.

“—Ha bu şahıs bu kabahati yapmış. Bu kabahatinden dolayı öldürülüyor.” diyerekten ilân olunur, sonra herkesin gözü önünde öldürülür.

Bu ölüm, herkese duyurulur [Şimdi zina herkese duyuruluyor, herkes örnek alsın da yapsın diye. S. S.]. Herkes duyar ki, “Filan adam böyle bir kabahat yapmış ve bundan dolayı bugün cami önünde veya bir meydanda öldürülmüş.”

Bundan dolayı, bu günahtan korkulur ve kaçılır. Kolaycacık böyle kötülüklere cesaret edenler bulunamaz.

İmam-ı Şafiî, “Namazı terk edenler de katlolunanlar arasına girer. Çünkü namazın terki, İslâm’ın terki demektir, bunun da katli caizdir.” demiş ise de, İmam-ı Azam Efendimiz, “Hapsolunur.” demiş.

Şu üç mesele... Allah hepimizi affetsin... Burada bir de sàil diyerekten bir kelime koymuş ki, savletten ileri geliyor; insanın üzerine saldıran saldırgan. Kudurmuş insan gibi seni öldürmeğe çalışıyor. Senin imkânın var da kendini müdafaa edebiliyorsan, edersin. Baktın ki, kendini müdafaa edemeyeceksin, ölüme gidiyorsun, başka çaren de yok; o zaman onu öldürmeğe de cevaz vermişler.

(Mehmed Zâhid Kotku, Özel Sohbetler, haz.: M. Erkaya, H. A. Erkaya, https://archive.org/details/ozelsohbetler, s. 113-6)

*

Burada iki hususu ilave etmek gerekiyor:

Birincisi, bu söylenenler, laikler (laik devlet sistemini benimseyenler) için değil, müslümanlar (İslam Şeriati'ni benimseyen ve onunla amel edilmesi gerektiğine inananlar) için.

İslam Şeriati'nin uygulanmasına karşı olanlar (yani müslüman olmayanlar), doğal olarak, Allah'ın Rasulü'nün (s.a.s.) sözlerini "iplemeyecekler", asıl tabi oldukları (Allahu Teala'ya ortak koştukları) kulların felsefelerinin peşinden gideceklerdir.

Dolayısıyla, hadîs-i şerîfte (Hz. Peygamber s.a.s.'in "şerefli söz"ünde) belirtilen hususlar, İslam devleti için geçerli, laik devlet için değil. (Tabiî laik devletin laik devlet diye adlandırılması laik devlet felsefesinin terminolojisi çerçevesinde anlam taşır. İslam'ın kendi terminolojisi/ıstılahatı çerçevesinde o küfür ve şirk devletidir.)

*

İkincisi husus da şu:

Bir İslam devletinde bu hükümler şahıslar tarafından değil, devlet tarafından uygulanır.

İnsanlar mahkemelerde yargılanır ve suçları sabit görüldüğünde devlet eliyle cezalandırılırlar.

Mesela zina konusunu ele alalım.

Recm cezasını (ki bekârlar için yoktur, başından evlilik geçmiş olanlar için vardır), kişiler kendi inisiyatifleriyle infaz edemezler.

Öncelikle, bu suçun sabit görülmesi için dört şahit gerekir.

Şahitlerin de suçu işlenirken açık seçik biçimde gözleriyle görmüş olmaları şarttır. 

Ayrıca, şahitlerin "adil" olmaları zaruridir. 

Adil olmak da, o kişilerin toplum nezdinde dürüst, namuslu, yalan söylemeyen, sözüne güvenilir şahsiyetli insanlar olarak bilinmeleri demektir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:

Namaz kılmayan bir adam, Ramazan günü, “Ramazan’dır bugün, Ay’ı ben gördüm!” dese, sözü kabul olmaz. Bayram günü, “Gördüm Ay’ı ben!” dese sözü kabul olunmaz. Niçin? Şâhid-i àdil olması lâzım, görenin adil olması lâzım!

(A.g.e., s. 29)

*

Mesela bugünün siyasetçilerinin böylesi durumlarda şahitlikleri geçerli olmaz.

Hayır, nedeni sadece onların büyük çoğunluğunun namaz kılmıyor oluşu değil.

Asıl neden, yalancılıklarının (yani adil olmadıklarının) "tescil" edilmiş olması.

Her gün dünyanın yalanını utanmadan sıkılmadan söylediklerini bilmeyen yok. 

İstisnasız hepsi bu durumda. 

Mesela geçenlerde (2 Ağustos 2022 tarihinde) medyada eski cumhurbaşkanı (devlet başkanı) Abdullah Gül'ün şu sözleri yayınlandı:

.".. Siyaset ise konjonktürel bir yapı. Siyasetin doğasında başarılar olduğu kadar başarısızlıklar da var, bazen beyaza bilerek siyah deme durumları söz konusu."

Evet, eski cumhurbaşkanı (devlet başkanı, Çemişgezek'in dağ başındaki filan köyünün muhtarı değil) böyle konuştu, ve siyaset dünyasından hiç kimse, "Kendi adına konuş, bize göre siyaset dürüstlük demektir, biz asla böylesi düşüklüklere tenezzül etmeyiz" demedi.

Diyemedi.

Sükut ikrardan gelir fehvasınca Gül'ün sözlerini onayladılar.

Aksini söyleyemezlerdi, söyleseler bu da zaten ayrı bir yalan olur, Gül'ü fiilen teyit etmiş olurlardı.

*

Evet, herkes şahitlik yapamaz, yalancıların (hele de günümüzün siyasetçileri gibi tescilli yalancıların) şahitliği makbul değildir. 

Namaz kılmayanın şahitliği hiç makbul değildir. 

Yani İslam Şeriati ile yönetilen bir ülkede dört tane sabıkalı sahtekârın şahitliği ile kimseye bu tür cezalar verilmez. 

Hele günümüzde görülen "gizli tanık" (Gizli şahit, ne demekse?) abrakadabrasına hiç itibar edilmez.

Dolayısıyla İslam Şeriati ile yönetilen bir ülkede hiç kimse bir kadını "namus" bahanesiyle öldüremez. 

Adil şahit getirmek ve işi devlete havale etmek zorundadır.

*

Diyelim ki şahit getiremedi, kadını öldürdü, kendisi de öldürülür.

Ölen ve öldürenin dünya hayatındaki durumları budur, ahirette ise herkes neye layıksa onu bulur.

Ne var ki, dünyada huzur ve can güvenliği ancak bu şekilde sağlanabilir.

Bireyler ve toplumlar için, İslam Şeriati dışında bir kurtuluş ve selamet yolu yoktur.

İstanbul Sözleşmesi türünden ahlâksızlığı meşrulaştırma girişimleri ise, toplumsal yaraları iyice kanatır, kangren hale getirir.

Toplumu çökertir.

Bu sözleşmeyi savunanlar (Ki Kılıçdaroğlu ile Akşener, iktidar olunca ilk icraatlarının bu sözleşmeyi imzalamak olacağını söylüyorlar, ilk işleri bu olursa gerisi nasıl olur, hafazanallah), memleketi tümden cinayetler diyarı haline getirmek için çaba gösterdiklerinin farkında değillerse çok kötü..

Farkında oldukları halde oy aldıkları kesimlere ve yabancı ülkelerdeki LGBT sapıklığı lobilerine şirin görünmek için bu andavallığı sergiliyorlarsa, o daha da kötü.

 

BİR SUİKAST TERTİBİNİN (SUİKASTİN DEĞİL) HİKÂYESİ

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 4



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında Prof. Dr. Faruk Özergin ile yapılmış röportajda ona yöneltilen ikinci soru şöyle:

"Bu partiyi [Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası] kurdurtan Atatürk müydü?"

Cevap şöyle:

Hayır, partiyi kurdurtan Atatürk değildi [Zaten onun için kapatıldı. Onun kurdurduğu parti, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nden altı yıl sonra, Ağustos 1930'da kurulan] Serbest Cumhuriyet Fırkası'dır. Onu danışıklı döğüşüklü olarak kurmuşlardır. Yani bir deneme yapmak için, karşınızda bir muhalefet var da, dışarıya demokrasi var diye gösteriş yapmak için kurulmuştur. Fakat değildir. Onlar tamamen bu grup Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, .... Ali İhsanlar [Ali İhsan Sabis Paşa], şunlar bunlar.. hepsi vatanperver, hepsi dürüst insanlardır....

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 153.)

Bir sonraki soru: 

"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası içine ajanların sızdığını resmi tarih kitapları belirtiyor. Bu doğru mudur, doğruysa, bunların etkinlikleri nelerdir?"

Cevap:

... o hallerde yüzde doksan dokuz ihtimalle, genellikle ajan sokulur. Nitekim İzmir suikasti bunun güzel bir misalidir. (s. 154)

Prof. Özergin'in ajanlardan iktidarın gizli görevlilerini anladığı görülüyor. 

Resmî tarih kitapları ise ajanlar ile muhtemelen yabancı ülkelere çalışanları kast ediyorlardır. 

Malum, resmî tarih sırtını devlet gücüne dayadığı için dilediğini ajan ilan etme ayrıcalığına sahip. Atatürk'ün bizzat kendisi Samsun'a çıkışından önceki İstanbul ikameti sırasında İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) rahip görünümlü İstanbul şefi ile "gizli" (tek başına) görüşmeler yapmışken (Atatürk özel İngilizce dersi mi, yoksa din dersi mi alıyordu, her  konuda ahkâm kesmişken bu görüşmelerini bir-iki cümleyle geçiştirdiği için, onu bilmiyoruz), Pera Palas Oteli'nde işgalci İngiliz subaylarıyla yarenlik yapıp birlikte kahve içmişken, resmî tarihçiler, onu bırakıp, hayatında belki hiç İngiliz yüzü görmemiş olan Şeyh Said'i İngilizler'le bağlantılı ilan etmek için olmadık senaryolar uydurdular.

Resmîliğin gereğini itina ile yerine getirdiler.

Röportajın bir sonraki sorusu:

"Hocam, İzmir Suikasti ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kuruluşu kapatılışı arasında herhangi bir bağ var mıdır, açıklar mısınız?"

Cevap:

Tamamen bağ var. Çünkü Terakkiperver Fırka'ya, eski İttihatçılar da girmeye başladı. Hatta şimdi bile [bugünkü partiler], teşkilatın tepesindekiler, buna hakim olamaz. Haberleri olmadan [ki o zamanlar ulaşım ve iletişim yavaş ve zayıf] eskiden hoşlanmadıkları İttihat ve Terakki elemanlarının o partiye girdiği oldu. 

Fakat aslında dediğim gibi, Terakkiperver Fırka kapatıldı, Şeyh isyanı bahane edildi, ve [ardından, partinin kapatılması yetmiyormuş gibi] İzmir Suikasti oyunu oynandı. Ve İzmir suikasti oyununda esas, artık muhaliflere tamamen söz hakkını da kaldırmak, gerekiyorsa yok etmek. Bunun için Takrir-i Sükun Kanunu [Sessizliği Yerleştirme Yasası] kondu. İstiklal Mahkemeleri teşkil edildi.

Şimdi size bildiğim kadarıyla İzmir Suikasti hikayesini anlatayım:

Ziya Hurşit isminde o tarihte Lazistan mebusu [milletvekili] olan zat M. Kemal Paşa'ya müthiş düşman. Hatta onu öldürmek için fırsat arıyor. Kabadayı gibi bir adammış. Ve bunun aklı fikri M. Kemal Paşa'yı bir yerde temizlemek. Bu duyuluyor. Meclis'te kara tahtaya bile yazmış, "Bir millet ki putunu kendi yapar kendi tapar" diye, tahtaya yazmış adam. Dolayısıyla bunun, şunla bunla temasları falan gözaltına alınmaya başlanıyor, hareketleri adım adım takip ediliyor ve M. Kemal Paşa'ya Ziya Hurşit'in bir suikast tertipleyeceği meydana çıkıyor [görevliler tarafından öğreniliyor]. O zamanki Ankara valisi olayları adım adım biliyor. 

Bu sırada, söz ajandan açıldı, [yüzbaşı] Sarı Efe Edip, [1924-35 yılları arasında TBMM başkanlığı yapan] Kazım Özalp'ın çiftliğinde baş kahya imiş ve bu Sarı Efe Edip de Ankara'da Kazım Özalp'ın adamı olarak çalışıyor. Ve onların bir nevi ispiyonculuğunu yapıyor. Sarı Efe Edip'i ne yapıp yapıp bu işin [suikast girişiminin] içine ajan olarak sızdırıyorlar. Ondan sonra suikast tertipleri başlıyor.

Belirli [tanınan bilinen mimli] kişiler, Ankara'da yapamıyorlar. Aylar sürüyor. Sonra birşey çıkıyor, "Mustafa Kemal İzmir'e gidecek, kahvenin oradan geçerken, ordan filan yere gidecek" diye program yapılmış. [Programın bu şekilde, "Filanca caddeden, filanca sokaktan, falan dükkanın önünden, falan kahvehanenin kenarından geçilecek, feşmekan yerde otomobil viraj yapacak" şeklinde açıklanmasının, Ziya Hurşit ile kafadarlarını tuzağa çekmek için yem olduğu anlaşılıyor.] Bunu böyle haber alınca Ziya Hurşit ve hempaları, hemen suikast yapmak üzere bombalı silahlı adamları getirip otel-kahvede otele koyuyorlar [altı kahvehane üstü otel olan Gaffarzade Oteli]. [Suikastçileri, suikastten sonra] Motorlarla kaçıracaklar. 

Aslında bu olayın hepsini hükümet biliyor. Sarı Efe Edip vasıtasıyla olayı günü gününe takip ediyor ve tertipten haberi var. Ama Ziya Hurşit'in yaptığı hakiki suikast [planı]. Bunu [Ziya Hurşit'i, ajanları vasıtasıyla provoke edip] teşvik ediyorlar yapsın diye.

Sözüm ona motorcu ihbar etti diye valilik haberdar oluyor. Halbuki valilik çoktan haberdar. Nitekim M. Kemal Paşa da gelirken, ani olarak yolunu değiştiriyor, suikast yapılacak mahalden uzaklaşıp gidiyor. Dolayısıyla bu ihbara dayanılarak sözümona baskın yapılıyor. Adamlar silahlarıyla, bombalarıyla yakalanıyor. Suikast [tertibi] tamamen vaki.

Bunun üzerine Sarı Efe Edip verdiği ifadelerde temizlenmesi gerekenlerin hepsini [suikast girişimine, iftira atarak] bulaştırıyor: "Falan da vardı, filan da vardı. O onla konuşmuştu..."

Ve yıldırım hızıyla Kazım Karabekir Paşa dahil, Ali Fuat Paşa dahil, Rauf Orbay dahil, Atatürk'ün [İstiklal Harbi'ndeki] en yakın arkadaşları dahil, bunları muhalefete giriştiler [Atatürk'e karşı çıkıyorlar] diye, bunların hepsi, suikast ile ilgilidir diye tevkif edilip [tutuklanıp] İzmir'de hapse tıkılıyor.

Bu işleri tamamladıktan sonra Sarı Efe Edip [ajanlığını saklayarak] sözümona suçlu gibi kendisini de gösteriyor [öyle emir aldığı için]. Mahkeme heyeti bu işleri bitirdikten sonra karar: İDAM diyor. Sarı Efe Edip'i [ortadan kaldırıp] konuşturmamak için idam ediyorlar. Adam ciyak ciyak bağırıyor. Onun bağırtılarını [resmî tarihçiler] niye yazmıyorlar? "Beni Mustafa Kemal'e götürün, ne yapıyorsunuz, beni bunun için mi çalıştırdınız?" Bağırta bağırta adamı götürüp astılar ki, ilerde konuşmasın diye. 

İzmir Suikastinin hikayesi budur.

Sonra da bir grup silahlanmış subay sayesinde paşaları asamadılar. Onu da çok iyi biliyoruz. [Mahkeme salonuna silahı gelen subaylar, paşalar için idam kararı çıkması durumunda mahkeme heyetini kurşuna dizip isyan edeceklerdi.] Mustafa Kemal Paşa Çeşme'ye çekiliyor. Fahrettin Altay vasıtasıyla mütemadiyen haberleşiyor. Bir an evvel bunları da [paşaları da] temizlemek istiyor. Fakat mahkeme bir türlü karar veremiyor. [Bir tarafta Atatürk'ün baskısı, diğer tarafta subayların silahlarının sessiz mesajı.] Bunun üzerine diyorlar: "[Mahkeme salonunda] Silahlı subaylar var, çekin subayları" diyorlar.

Orduya emir veriyorlar: "Tatbikat yapılacaktır. Çeşme'ye gelin." Ordu, askerler Çeşme'ye çekiliyor, fakat büyük bir grup subay çekilmiyor. Orduya isyan ediyorlar. Şuna karar veriyorlar: Eğer paşalara idam hükmü çıkarsa mahkeme heyetini temizleyecekler. Meşhur üç Ali'yi [mahkemenin sözde hakimlerini temizleyecekler] ve ondan sonra da komutanlarını dışarı çıkaracaklar ve isyanı başlatacaklar [ve sonradan Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal'le hesaplaşacaklar. Kime karşı ne zaman alttan alacağını iyi bilen, Erzurum'dan Padişah'a "Kulları Mustafa Kemal" imzasıyla telgraf çeken, işi düştüğünde Çerkez Ethem'in karşısında alabildiğine uysallaşan Mustafa Kemal de geri adım atıyor.]. 

(s. 154-6)

*

Devam edecek inşaallah.


LAİK DEVLET İDEOLOJİSİNİN GERÇEKTE VAR OLMAYAN HURAFE-SAFSATA KABİLİNDEN METAFİZİK TEMELLERİ

 




Şımarık ukala taifesinin davul gibi çok ses çıkaran kulağı kesiği Soner Yalçın'ın yazısını tartışıyorduk.

"Egemen sistem"in devlet destekli ezberlerinin ve saçma sloganlarının bu çığırtkan işportacısı şöyle diyor:

Türkiye'de Rönesans/ yeniden doğuş gerçekleşti. Kişisel olarak halife her ne kadar nü/çıplak resim yapacak kadar moderniteye yakın olsa da, hilafet kurumunun bu yenilenmede yeri olamazdı. Millet ve din birliğine farklı bakış getirildi; laiklik…

Başta Emile Durkheim, Leon Duguit, Charles Seignobos olmak üzere sosyoloji, hukuk, tarih kitapları Cumhuriyet'in sacayağını oluşturdu. (Ki bu kitapları Meclis yayınları Türkçeye çevirip yayımladı.)

Demek ki, "yeniden doğuş" ile dünyaya gelen bebeğin annesinin başucundaki "ebe"lerin önde gelenleri bu üçüymüş: Durkheim, Duguit, Seignobos.

Eh, ebeler böyle yabancı olunca, doğacak çocuğa biçilen don da gâvur usulü olacaktır elbette.

Atatürk'ün "atadığı" naylon halife Abdülmecit zamana ayak uydurmuştu, fakat kutsal hilafet makamının bu soytarılık panayırında yeri olamazdı.

*

Gerçekte Türkiye'de yeniden doğuş filan diye birşeyin yaşandığı yoktu. 

Yeni doğum vardı. 

Ve yeni doğan bebek, ne yazık ki zihinsel özürlüydü.

Spastikti.

O sakat bebek doğarken diğer odada, 600 yaşındaki bembeyaz saçlı yorgun dede, ezelî düşmanlarından ve içerideki hainlerden aldığı darbelerin etkisiyle son nefesini vermekteydi.

Yeni doğmuş bebek ciyak ciyak bağırırken dedenin de gözkapakları kapanmış, ruhu kuş olup uçmuştu.

*

Bebek zihinsel özürlü olduğu için, sadece "taklit"ten anlıyordu.

Kendisinin üretebildiği hiçbir şey yoktu.

Tek becerebildiği, dedesinden miras kalan değerli eserleri, kültürel ürünleri, gelenek ve görenekleri, yapı ve kurumları, idealleri, dünya görüşünü züccaciye dükkanına girmiş fil gibi yakıp yıkmak olmuştu.

Dostunu düşmanını tanımaktan bile aciz olduğu için, dedesini kurşun yağmuruna tutan ve kendisini daha doğarken boğmak isteyenlerin peşine "Amca, sana baba diyebilir miyim?" diyerek takılmayı bir marifet zannetti.

Bu hınzır suratlı amcasında neyi gördüyse aldı: Şapkadan ceza kanununa kadar herşeyi..

*

Ancak, spastik olduğu için, aldığı şeylerin sağlamı ile sakatını, iyisi ile kötüsünü, doğrusu ile yanlışını ayıramıyordu.

Tenkit ve tahlile tabi tutamıyordu.

Bazen tenkit etmeye kalkışıyorduysa da, bu da, amcalarının birbirlerini tenkidi sırasında kulağına çarpan lafları anlamadan ezberlemekten ibaretti.

İşte Soner Yalçın adlı fikir piyasası işportacısının Leon Duguit ezberi de bu türden birşey..

*

Soner Yalçın'ın, yukarıya aldığımız laflarını Zafer Toprak'dan ödünç aldığı anlaşılıyor. 

Ancak, bilmediği şu: Taşıma suyla değirmen dönmez, ödünç parayla zenginlik olmaz.

Ve de dirayet, gelişigüzel ezber rivayetle oluşmaz.

Duguit meselesi de böyle.

Zafer Toprak şöyle diyor:

... Ankara, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Fransız III. Cumhuriyeti’ne dört elle sarılmıştı. Eugene Pierre, Charles Seignobos, Charles Gide, Emile Durkheim, Leon Duguit III. Cumhuriyet’ten Cumhuriyet Türkiyesi’ne uzanan köprülerdi. Bu kişilerin eserleri, Türkiye’de Cumhuriyet’in inşasında yol gösterici olmuştu. Siyasette Eugene Pierre, sosyolojide Emile Durkheim, tarihte Charles Seignobos, iktisatta Charles Gide, hukukta Leon Duguit Meşrutiyet ve ilk dönem Cumhuriyet aydınlarının ana referanslarını oluşturmuşlardı. Bu yazarların temel eserleri Türkçeye çevrilmişti. Türkiye’de ilk defa sosyal ve beşeri bilimlerde çeviri bu denli önemli işlev görüyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında gündeme gelen devrimler bu tür bir düşünce birikimi üzerine inşa edilecekti.

(Zafer Toprak, Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji, İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık, 2012, s. 185.)

*

Gelelim Duguit'nin görüşlerine..

Duguit, bugün putlaştırılmış olan devlet, millî egemenlik ve millet iradesi gibi kavramlara ilişkin spekülasyonların içi boş laf kalabalığı olduğunu savunmuştur.

Yani bu kavramlar etrafında kopartılan gürültü, ona göre, çağdaş birer hurafe, illüzyon, efsun, efsane ya da masaldan ibarettir. Sofistçe mugalatadır, safsatadır.

Devlet, pratikte siyasetçi ve bürokratlar, istihdam edilen silahlı ve silahsız memurlar demektir. Devlete sadakat dediğimiz şey de bu adamlara sadakattir. İnsanlardan bağımsız bir devlet kavramı, metafizik bir soyutlamadır, bir inançtır..

Devlet kuvvetini ellerinde tutanlar bir "hakk"ı değil, sadece bir şekilde ele geçirdikleri ya da ellerine verilen bir "kuvvet"i kullanmaktadırlar. Bir başka deyişle yöneticiler, yönetme hakkına, yönetilenlerden daha fazla sahip değillerdir. Ortada bir hak değil, bir "fiilî durum" vardır. Devlet, kuvvetlilerin iradelerini üstün kılacak maddî iktidarın münhasıran bunlara ait olacak şekilde örgütlendiği, zayıfların iradelerinin ise dikkate alınmadığı bir insan topluluğudur. Yönetenler yönetilenleri daha kuvvetli oldukları için iradelerine boyun eğdirirler ve yönetenlerin iradelerinin üstünlüğünü sadece sahip oldukları bu kuvvet sağlar, onlara ait herhangi bir hak değil. 

Burada kuvvetten kast edilen salt fizikî kuvvet değildir, maddî, manevî, fikrî, ekonomik her tür kuvvettir. 

*

Millî/ulusal egemenlik kavramı da, eskiden kabul edilen ilahî irade düşüncesinin yerine, ondan daha az metafizik olmayan ulusal/millî iradeyi oturtmuştur.

Duguit’ye göre, bu kavram temelsiz bir varsayımdan başka bir şey değildir ve gerçek ile asla ilgisi yoktur. Zira ulusa ait bir iradenin varlığını ve bu iradenin nitelik itibariyle kişisel iradelerden üstün bulunduğunu tespit etmeye imkân yoktur. Çünkü irade psikolojik bir durumdur ve zarurî olarak kişiseldir, yani bireyin vicdanında bulunur. Milleti meydana getiren kişilerin ise her birinin eşit iradesinden söz edilebilir. İrade ancak gerçek kişilerde yani fertlerde bulunduğu için gerçekte ne ulusal irade ve ne de ulusal egemenlik vardır. 

Bir ulusun/milletin fertlerinin iradeleri bazen paralellik gösterse bile (Ki tüm fertler gözönüne alındığında bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir ütopyadır), tek tek o fertlerden bağımsız bir millet/ulus iradesi düşüncesi, metafizik bir ön kabulden başka bir anlama gelmemektedir.

Bunlar sadece, inanç demek olan metafizik varsayımlardan ibarettir. 

*

Bir hükümetin iradesi de yine son tahlilde kişisel bir irade olarak ortaya çıkar. 

Duguit’ye göre, ulusal toplumda hükmeden otorite, yani hükümet, ulusal egemenlikten doğan bir hakkı değil (Çünkü ulusal egemenlik diye birşey yoktur), sadece fiilen elinde bulunan bir kuvveti kullanmaktadır. Bir memlekette parlamentoyu teşkil edenler veya hükümet olanlar iradelerini belirttikleri zaman, bunların ulusun ya da devletin iradesini açıkladıkları ileri sürülemez (Çünkü devleti temsilen konuşan o şahısların ötesinde bir devlet mevcut değildir). Devlet soyut, sadece zihinde var olan bir kavramdır, fiilen mevcut olan sadece kuvvet sahibi fertlerdir. Bu kişiler gerçekte milletin iradesi diye birşeyi de yansıtmazlar, idarî kararlar sadece bunları veren memurların (veya amirlerinin) kişisel iradeleridir. 

Dolayısıyla, Duguit'nin hukuk anlayışı çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, meşruiyetini millî egemenlik ve millet iradesi kavramları üzerine kurmuş olduğu için, ideolojik bakımdan safsata (sofist mugalata, demagoji ve kelime oyunları) üzerine kurulmuş olmaktadır. 

Soner Yalçın'ın sözünü ettiği sacayaklarından (üç ayaktan) birinin durumu bu. Dört ayaklı bir masanın bir ayağı bulunmadığında masa iyi kötü ayakta kalabilir, fakat sacayaklarından biri eksik olduğunda "sac" devrilir.

*

Anayasa hukuku profesörü ve CHP milletvekili İbrahim Kaboğlu, dört yıl önce şöyle bir cümle kurmuştu: 

"Kendi başına 'devlet' kavramı olsa olsa devleti yönetenleri ifade eder. Bu, tehlikelidir."

Duguit'den mi etkilendi bilmem, fakat onunla aynı kanaate sahip olduğu açık.

Bir başka yazıda Duguit'nin bizzat kendi ifadelerini aktaralım inşaallah.


LEON DUGUİT SENİN O CUMHURİYETÇİ VE "MİLLİ EGEMENLİKÇİ" ZİHNİYETİNİN İÇİNE TÜKÜRÜYOR, HABERİN YOK

 




"Parisli gencin iki kolunun da bulunmaması resim yapmasına engel olamadı. Ayağıyla resim yapıyor."

Bazen medyada Batı dünyasına ilişkin bu türden haberlere rastlıyoruz.

Halbuki bizde daha fazlası var, fakat zenginliklerimizin farkında değiliz. 

Bizde, beyni bulunmadığı halde fikir üretebilen insanlar var. Safra keseleriyle ya da mideleriyle, yahut nerelerini bulurlarsa oralarıyla düşünebiliyorlar.

Bunlardan biri Soner Yalçın. 

O, daha fazlasını başarıyor, bağırsaklarıyla düşünüyor.

*

Aptalların özelliklerinden biri, nedenlerle sonuçları birbirleriyle karıştırmalarıdır.

Bunlar, sıkça, sonuçları neden olarak görmeye başlarlar.

Mesela, "Birinci Dünya Savaşı, imparatorlukları yıkmak için yapıldı" diyenlere rastlamışımdır. 

Evet, o savaş bu sonuca yol açtı, fakat bunun için yapılmadı. 

Soner Yalçın'ın son yazısı, bu türden aptalca değerlendirmeler bakımından hayli zengin.

Şu cümle oradan:

"Arnavutların, Arapların vd. Osmanlı sırtına sapladığı kanlı 'İslam' hançerinin, Milli Mücadele kadrolarının dine bakışını etkilememesi söz konusu olamazdı!"

*

Halbuki, saplanan hançer, İslam değil "milliyetçilik" hançeriydi.

Kanlı ırkçılık hançeri.

Hem bu milliyetçilik fikrinin, hem de Şerif Hüseyin gibi Araplar'ın ardında, Atatürk gibi adamların hayranlık duydukları İngilizler, Fransızlar vs. vardı.

Osmanlı'nın son döneminin subaylarının çoğunun dine bakışı ise, Millî Mücadele öncesinde bile yamuk ve eğriydi.

"Üç beyinsiz"lerden Cemal Paşa'nın ve ekibinin Suriye'de yaptıkları zulümler ve ahlâksızlıklar, kimi Araplar'ın İngilizler tarafından ayartılmasını kolaylaştırdı.

Fakat yine de Araplar'ın ekseriyeti Osmanlı'nın yanında yer almaya devam ettiler.

Aynı şekilde Kürtler de İslamî gerekçelerle böyle davrandılar.

Hindistan, Pakistan, Afganistan müslümanları da Millî Mücadele için tonlarca altın gönderdiler. 

Atatürk, bu kanlı İslam altınlarını cebellezi yaptı, kişisel servete dönüştürdü, İş Bankası'nı kurup faiz yemeye başladı.

Dine bakışı bu kanlı gözyaşı döken İslam altınlarından etkilenmedi.

*

Aynı şekilde Atatürk, Osmanlı'yı arkadan vuran "milliyetçilik hançeri"nden dolayı milliyetçilik düşmanı da olmadı.

Tam aksine, "Bir Türk dünyaya bedeldir" türünden saçmalıkları Türk akılsızlığına armağan etti. 

Buna göre, mesela bundan 7-8 yıl önce Özgecan Aslan adlı üniversiteli genç kızı, tecavüz etmesine izin vermedi diye öldüren milliyetçi minibüs şoförü, Türk olduğu için dünyaya bedeldi.

Araplar'ın, Arnavutlar'ın, Kürtler'in, Çerkezler'in, Boşnaklar'ın vs. hepsini toplasanız, o tecavüzcü Türk'e bedel olamıyordu.

Bu, Atatürk'ün dehasıydı.

Akılcılığıydı.

*

İnce bağırsağıyla ince düşünceler üreten Soner Yalçın'ın bir başka fikir ürünü:

Türkiye'de Rönesans/ yeniden doğuş gerçekleşti. Kişisel olarak halife her ne kadar nü/çıplak resim yapacak kadar moderniteye yakın olsa da, hilafet kurumunun bu yenilenmede yeri olamazdı. Millet ve din birliğine farklı bakış getirildi; laiklik…

İşte bu, dünyaya bedel Türk aklı..

"Ne kaa ekmek, o kaa köfte" makamından bir çağdaşlık.. Ne kaa çıplaklık, o kaa çağdaşlık..

1990'lı yıllarda bir otobüs yolculuğum sırasında yanımdaki koltuğa bir Anadolu köylüsü oturmuştu.

Onunla sohbetimiz sırasında konu eski cumhurbaşkanı Kenan Evren Paşa'ya gelmişti.

Köylü vatandaşımız gülerek, "Tı tı, koskoca cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı paşa, çıplak avratların resmini yapıyormuş yav" dedi.

Bir taraftan da gülüyordu.

Medeniyetin fıtraten düzgün olan insanları bozduğunu, eğitimin de bu bozulmayı matah birşeymiş gibi insanlara yutturduğunu savunan Rousseau yanımızda olsaydı herhalde bu köylüyü alnından öperdi. 

*

Soner efendi, aktardığımız saçmalıklarından sonra şunu söylüyor:

Başta Emile Durkheim, Leon Duguit, Charles Seignobos olmak üzere sosyoloji, hukuk, tarih kitapları Cumhuriyet'in sacayağını oluşturdu. (Ki bu kitapları Meclis yayınları Türkçeye çevirip yayımladı.)

Bu şahısların ilki sosyolog, ikincisi hukukçu, üçüncüsü tarihçi.

Doğal olarak Seignobos, herşeyin tarihini bilen bir tarihçi değil.. Uzmanlık alanı Fransız Üçüncü Cumhuriyeti.. 

Böylece Soner, Atatürk'ün cumhuriyetçiliğinin Fransız imalatı bir ithal mal olduğunu söylemek istiyorsa, ince bağırsağı iyi çalışıyor demektir.

*

Durkheim'a gelince.. Bu adam sosyoloji sahasında Gabriel Tarde ile zıt kutuplarda yer alır. 

Tarde, toplumsallığın "taklit" ile ortaya çıktığını savundu. 

Zayıfların güçlülere, yönetilenlerin yönetenlere, fakirlerin zenginlere, sıradan insanların seçkinlere vs. özenmesi sonucunda, farklı kişisel özelliklere sahip insanların benzer davranışlar sergilemeye başladıklarını ve böylece sosyal düzenin ortaya çıktığını ileri sürdü.

Durkheim ise, "taklit" kavramının karşısına "sosyal baskı" tezini çıkardı. 

Ona göre, insanların benzer davranışlar sergilemelerinin nedeni, onlar üzerindeki toplumsal baskıydı. İnsanlar, şöyle yaparsam, böyle edersem dışlanırım, yadırganırım, aforoz edilirim, boykota uğrarım, ambargoya maruz kalırım, yalnızlaşırım, elimdeki imkânları kaybederim diyerek kalabalığa uymaktadırlar. Gönüllü taklit diye birşey yoktur.

*

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadrolara (daha doğrusu şahsa) gelince.. Onun Durkheim gibi derin derin düşünmeye vakti yoktu. Durkheim'ın "toplumsal baskı" manivelasının sadece "baskı" kısmını aldı, toplumsallık tarafının sırtına tekmeyi indirdi. 

Mesela, "Ya benim gibi şapka giyeceksiniz ya da bana şapka, size darağacındaki yağlı urganın yolları" şeklinde bir şarkı besteledi.

Millet de, "Bu baskıya uymazsam toplumsal baskı görmeyeceğim ama baskı görecek bir kellem de kalmayacak, kelle gidecek, nalet olsun!" diyerek şapkaya sarıldı.

Atatürk'ün diğer akılcı ve çağdaş bestelerini de sayarak yazıyı uzatmayalım. 

*

Leon Duguit bahsini unutmuş değilim. O, bir sonraki yazıya inşaallah..

Heybedeki asıl büyük turp o.


ADI CUMHURİYET, KENDİSİ PADİŞAHLIĞI MUMLA ARATAN TAM DİKTATÖRLÜK

 





13 Şubat 1939 Pazartesi
Telefonla yaver beyin işârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat
söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de
İngilizler tarafına geçmiş.
[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]
*
Dört tane önemli subayın haber verdiği bir olay. Komutanına kızdığı için İngiliz'e teslim olmak istemiş. Teslim olmadı, fakat Suriye'de ricat (geri çekilme) emri verdi. Soru şu: Böyle bir adam Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'da kendisiyle gizli buluşmalar yaptığı (Ki bunu Nutuk'ta, bir-iki kez görüştüm diyerek itiraf ediyor) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew'la hangi vatanseverlik duygularıyla görüşmüş olabilir?



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 3



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında Prof. Dr. Faruk Özergin ile yapılmış röportajı aktarıyorduk.

İlk soru, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi ile ilgili..

Özergin'in sözlerini aktarmaya devam edelim:

Ve o tarihte de [1924] Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası [İlerlemesever Cumhuriyet Partisi] kuruldu. Bunun [tüzüğünün] bir maddesinde de "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dine hürmetkârdır" der ve o tarihte de Türkiye Anayasası'nda "Türk Devleti'nin dini İslam'dır" yazılıdır. Yani devletin dini İslam'dır. Anayasa'da yazılıdır ve [Karabekir ile arkadaşlarının kurduğu partinin adı] Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, ötekilerinin ismi Halk Fırkası [Partisi] idi. Bunun üzerine onlar da Cumhuriyet Halk Fırkası adını aldılar.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucularından Cafer Tayyar Paşa'nın bizzat bana anlattığı gibi, "Biz iktidar hırsı düşünen insanlar değildik. Biz bir denge unsuru olmak istiyorduk. ... dine hürmetkârdık. ..." Fakat bu parti birden bire büyük rağbet gördü. Bunu hiç söylemiyorlar, tarih kitapları da yazmıyor, bazen ağızlarından kaçırıyorlar. Ve seçimleri kazanma ihtimali büyük çapta belirdi. Bunun üzerine Doğu'da bütün İstiklal Harbi sırasında hiçbir isyan çıkmamışken, nasıl olduysa oldu, Doğu'da isyana yönelik kıpırtılar başladı. Bunu Dahiliye Vekaleti [İçişleri Bakanlığı] bildiği halde, gerektiğinde tedbirler alınmamak suretiyle isyana (Şeyh Sait İsyanı) dönüştü. Bunun üzerine Halk Partisi de Takrir-i Sükun Kanunu'nu {Hareketsizliği Yerleştirme Yasası] çıkardı. Gayet sert bir kanun. Ve o kanun çıktığı gün, Meclis'i de tatile soktu. O tarihte başvekil olan Fethi Bey [Fethi Okyar, ki İzmir Suikasti davasında 10 yıl hapse muhkum edilecektir], Halk Partisi'nin yaptığı ceberutluğun aleyhinde idi ve istifa etti. İsmet Paşa başvekilliğe gelir gelmez, ilk iş Takrir-i Sükun Kanunu'nu çıkardı ve Meclis'teki bütün gayretlere rağmen, Meclis'i o gün tatil etti. ... Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak da bu partiyi {Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası] feshettiler. Bunların demokrasiyle, şunla bunla alakası yoktur.

Bu adamlar  iktidarı ele geçirmişler ve diledikleri gibi herşeyi yapma sevdasında olan insanlardı. ... Sonunda tabii bu güçlü grup, laiklik namı altında din düşmanlığına ve diktatörlüğe yürüdü. İsmi cumhuriyetti ama, yönetim tam şekliyle diktatördü. Tam diktatörlüktü. Bilindiği gibi sonra da herşeyi yaptılar.

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 152-3.)

*

Prof. Özergin'i dinlemeye devam edeceğiz inşaallah.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...