Fatih
Sultan Mehmed’in hükümdarlığı sırasında, 1469 yılının 3 Mayıs günü dünyaya
gelmişti.
Ölümü
ise, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1527 yılının 21 Haziran günü, 58
yaşındayken olacaktı.
Kritik
pozisyonlarda etkisiz bir bürokrat olarak devlet hizmeti gören, hayatı ikbal ve
idbar arasında salınan, hapishane hayatı ve işkence ile tanışma şerefine de
nail olan bu şahıs, aynı zamanda bir şair ve oyun yazarıydı.
Fakat
asıl ününü, işsiz kaldığı dönemde sığındığı bir çiftlikte kaleme aldığı siyaset
konulu kitaplarıyla, ölümünden sonra kazanacaktı.
Sancılı
işsizlik döneminin ardından Medici hanedanının himayesine girmeyi başaran bu
Floransalı yazar, yeni efendilerinin 1527 yılının Mayıs ayında iktidarı
kaybetmeleri üzerine tekrar işsiz kalır ve bir ay sonra hayalkırıklığı, keder
ve ıstırap içinde ölür.
Evet, Makyavel’den
(Machiavelli) söz ediyoruz.
*
Leonardo
da Vinci tarafından yapılmış olduğu sanılan portresinde biraz mahcup ve
utangaç, ve biraz da ezik ve içten pazarlıklı bir kasaba zangocu görüntüsü
veren bu adam, ölümünden sonra Batılı yazar çizer taifesi (özellikle de Rousseau,
Fichte, Diderot ve Hegel) tarafından bir siyaset “guru”su haline
getirilecekti.
Tahmin
edilebileceği gibi, Batılıların çerçevesini çizdiği ve muhtevasını belirlediği
(ve de “onların izini takip eden yerli-milli hukuk fakültelerimiz ile siyasal
bilgiler fakültelerimizin) ders olarak okuttuğu “kamu hukuku” ve “siyasal
düşünceler tarihi” kitaplarında görüşleri aktarılan demirbaş isimlerden
biridir Makyavel..
Batı’da
olsun, Türkiye’de olsun, hukuk, siyaset ve uluslararası ilişkiler öğrenimi
gören hemen herkes Makyavel’den birtakım nasihatlar almak durumundadırlar.
Tecrübeli
siyasetçiler konuşmalarında ona atıfta bulunmazlar, fakat nasihatlarını pek
fazla kulak ardı da yapmazlar.
Özellikle
de Batılı politikacılar ile onların akıl hocaları bunu hiç ihmal etmezler.
*
Batılılar’ın,
Birinci Dünya Savaşı’nı (Selanikli zampara Atatürk’ün ihanetten
beter Filistin ricatı yüzünden) yenilgi ile bitiren Osmanlı
Devleti’ne karşı sonraki süreçte izledikleri politikanın isabetli,
anlaşılır ve mantıklı bir “analiz”ini, Makyavel’in siyasal
mülahazalarını gözardı ederek yapmak çok zordur.
Makyavel’in
“prens”e (ya da hükümdara) verdiği akıllar fikirler, öğüt ve nasihatlar
“analiz”e dahil edilince taşlar yerine oturuyor, muamma gibi görünen
belirsizlikler kayboluyor, herşey açık ve anlaşılır hale geliyor. Yakın tarih
masalımsı tortulardan ve küflenmiş hamaset kalıntılarından kurtuluyor.
Mehmet
Hasan Bulut, İngiliz casus Aubrey Herbert’i anlattığı kitabında bunu yapmış
durumda. Okuyalım:
“Machiavelli, “Kendi kanunları ve hürriyet
içinde yaşayama alışkın devletler ele geçirildiklerinde elde tutmanın
üç yolu vardır: İlki onları ortadan kaldırmak; İkincisi gidip orada
yerleşip oturmak; üçüncüsü vergiye bağlamak ve içeride sana yerli
halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak
kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermektir. Böylece bu hükümet, o
(işgalci) hükümdar tarafından kurulduğu için onun gücüne ve dostluğuna ihtiyâç
duyduğundan o devleti ayakta tutmak için her yola başvurur. Hür yaşamaya
alışkın bir kenti başka yollara müracaat etmek yerine kendi halkıyla
idâre ederek elde tutmak daha kolaydır” diyordu.”
(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni
Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat
Yayıncılık, 2018, s. 352.)
Selanikli
zampara, kafaya almış bulunduğu acemi padişah Vahideddin’in tahta
çıkışından ikibuçuk ay sonra, Eylül 1918’de, eski sofra arkadaşı Lord
Allenby’nin önünden kaçmakla İngilizler karşısında sadece Filistin-Suriye
cephemizin çökmesini sağlamış değildi. Olay çatışmalardan bir çatışmanın
kaybedilmesinin çok ötesinde bir anlama sahipti, bütün bir savaş kaybedilmişti.
Bir
ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi (ateşkesi) imzalanmış,
bundan iki hafta sonra, 13 Kasım’da da işgalci İngiliz donanması İstanbul’a
demir atmıştı.
Aynı
gün Selanikli zampara da İstanbul’a gelmiş, anasının Beşiktaş-Akaretler’deki
evi yerine (işgalci İngiliz subaylarının karargâh yaptıkları) Pera
Palas Oteli’ne yerleşmişti.
Selanikli,
İngiliz gazeteci Ward Price’ın 1957 yılında yayınlattığı otobiyografik Extra Special Correspondent adlı kitabında yazdığına göre, İngilizler’den
kendisini “vali” yapmalarını ve kolonyal/sömürgesel yönetim işinde
kullanmalarını istemiş bulunuyordu.
Bu iddia, Selanikli’nin önceki ve sonraki yaşamı ve
siyaseti ile uyumlu olduğu için, “İftiradır” denilip geçilebilecek bir iddia
değil.
Nitekim zamparanın aynı sıralarda Vakit ve
(arkadaşı Fethi Okyar ile birlikte çıkarmaya başaldığı) Minber gazetelerinde
İngilizler’e “yağ” çektiği, onlara ilan-ı aşkta bulunduğu biliniyor.
Belgeli.
Price’ı yalancılıkla suçlamak mümkün, fakat
Selanikli’nin bu gazetelerde yayınlanmış olan yüzkızartıcı beyanatı, kazık gibi
tarihin bağrına saplanmış durumda. İnkârı imkânsız. (Ders kitaplarına yazmaz,
unutturursunuz, o başka..)
İddianın doğruluğu ihtimaline binaen şu söylenebilir:
Selanikli, Osmanlı Devleti’ni kafasında bitirmiş, böyle bir devletin
kalmayacağı, Türk topraklarının Hindistan vs. gibi bir sömürge ülke
haline geleceği sonucuna varmış. Yağma Hasan'ın böreğinden pay kapma derdinde.
Ancak, İngiliz’in (özellikle Lord Curzon’un)
kafasındaki plan başka..
İngiliz, Makyavel’in üçüncü seçeneğini hayata geçirmek
istiyor:
“Yerli
halkın dostluğunu sağlayacak az sayıda kişiden oluşmuş bir hükümet kurarak
kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermek.”
*
İngilizler’e
valilik başvurusunda bulunduğu söylenen, gazetelere verdiği demeçlerle onlara
alenen “yağcılık” yapan Selanikli’nin bunun ardından İngiliz gizli servisinin
(istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro, Fru) ile
temas kurduğunu görüyoruz.
Başbaşa,
yalnız başlarına, bir dizi gizli görüşme yapıyorlar. Selanikli’nin Nutuk’undaki
itirafı ve Rauf Orbay ile Cevat Abbas’ın
şahitlikleriyle sabit.
Selanikli,
İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi görünümü altında kendisini
kamufle eden Frew’dan herhalde hristiyan ayinlerinde okunan dualar ve ilahiler
hakkında bilgi almıyordu.
Sonraki
süreçte yaşanan gelişmeler, Selanikli’nin, daha önce, İstanbul’a gelişinden
sonraki iki ay içinde (Ocak 1919 ortalarına kadar olan sürede) Frew vasıtasıyla
İngilizler’le anlaştığını ortaya koyuyor.
Nitekim, Türkiye’nin
ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin
sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında,
cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şunu
diyecektir:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da
esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu
kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin
29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
Aynı
gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:
“Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in
[Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad
Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak
tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’
“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa
Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin
[komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir
mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”
(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz.
Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)
Selanikli
İngiliz istihbaratı (gizli servisi) ile anlaşmıştı ve kod adı Black
Jumbo idi.
*
Mehmet
Hasan Bulut’un “analiz”ine dönelim.
Sözlerini
(Makyavel’den yaptığı alıntıları) şöyle sürdürüyor:
“[Makyavel] Bu ‘yerli halkın dostluğunu sağlayacak [hükümet kurmuş] az sayıda kişinin halkın gözünde nasıl büyütüleceğini ise şu
şekilde îzâh ediyordu; “Çoğu kişi, akıllı bir hükümdarın, fırsatını bulur
bulmaz, kurnazlıkla kendisine düşmanlar meydana getirerek ve
meydana getirdiği bu düşmanları tepeleyip itibârını kendiliğinden
artırması icap ettiğini düşünür”.” (s. 352-3)
Selanikli
şanslıydı, onun, dişine göre bir "düşman" arayıp bulması gerekmiyordu,
efendisi İngilizler onun namına "danışıklı" düşmanı ayarlayacaklardı:
İzmir’e çıkarma yapacak olan Yunan'ı.
Fakat
bu arada (İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi) “yedi düvel”in Fransa ve İtalya’sına
“Selanikli’ye dokunmak yok” diyecekler, Fransa ile nevzuhur
“Ankara Hükümeti” arasında (Franklin-Bouillon'un marifetiyle) alelacele
bir barış antlaşması yapılacak, İtalyanlar ise daha bonkör
davranıp geride epeyce bir silah ve cephane de bırakarak Antalya civarını terk
edip gideceklerdi.
Fakat
“danışıklı düşman (ya da “danışıklı dövüşmen”) Yunan, sonradan
Selanikli’nin başına çok iş açacaktı.
Nedeni,
evdeki hesabın çarşıya uymamak gibi evrensel bir kötü huyunun
bulunmasıydı. Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in
tahttan indirdikleri Konstantin Yunanistan’da tekrar tahta
oturacak ve Selanikli’nin “dost düşman”ı Venizelos’u devre dışı
bırakacaktı.
*
Bunun
sonucunda Yunan ordusu Ankara’nın yanı başına, Polatlı’ya kadar
gelecek, zoru görünce cepheden kaçma gibi işe yarar bir alışkanlığı bulunan
Selanikli Ankara’yı bırakıp Kayseri’ye çekilmek için kolları
sıvayacak, fakat TBMM buna izin vermeyecekti.
Selanikli’ye
“Ankara’da nutuk atıp durma, cepheye git, elini taşın altına koy, askere umut
ver” diyecekler, sözde vatansever Selanikli, TBMM’nin bütün
yetkilerinin (millet hakimiyetinin) şahsına devredilmesi (yani diktatör yapılması)
ve de bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulmaması şartıyla cepheye
gitmeyi kabul edecekti.
Kendisinin
ikbal ve istikbali mevzubahis olunca vatan teferruattı.
Cepheye
ayağını sürüyerek binbir naz ve niyazla giden Selanikli orada da zoru görünce
yine firar (kaçış) emri verecek, fakat Fevzi Çakmak emrin
orduya duyurulmasını geciktirecek, bu arada (açlıktan ve ishal salgınından
muzdarip) Yunan ordusu geri çekilmeye başlayacaktı.
General
İshal ve Mareşal Açlık gibi iki büyük dahi stratejist, Yunan ordusunu bozguna
uğratarak Selanikli’ye bir zafer hediye etmiş bulunuyorlardı.
Sinekten
yağ çıkarmanın ustası olan Selanikli, bu zaferden dolayı (askerî teamüle aykırı
olarak) üç rütbe birden atlayarak mareşal yapılmasını
sağlayacak, ayrıca bir de yüklüce bir ikramiye isteyecek,
fakat TBMM istediği ikramiyeyi vermeyecekti. (Selanikli sonradan bunun acısını
fena çıkaracak, banka hesaplarını müthiş kabartacaktı.)
*
Mehmet
Hasan Bulut’un açıklamalarına dönelim:
“O zaman, [sözde] kendi kendilerini idâre edecek
Türklere liderlik yapacak kişiye bir düşman lazımdı. New Europe [Yeni Avrupa] grubu hareketi geçti ve Rothschild’lerin Vickers silah şirketinin
başındaki Zaharoff, İngiltere Başvekili [Başbakanı] Lloyd George ve Yunanistan
Başvekili [Başbakanı] Venizelos ile buluşarak onlarla Anadolu’ya asker
çıkarma meselesini konuştu. Zaharoff, Yunan ordusunun Anadolu operasyonunu
kendi cebinden finanse edecekti. Bunun üzerine, İngiltere Başvekili Lloyd
George, Mustafa Kemal’in [1918 yılında Avusturya’ya, Karlsbad
kaplıcalarına giderek] muayene olduğu Rothschild Hastanesinin başhekimi Otto
Zuckerkandl’ın akrabası ve Fransa Başvekili Clemenceau, İtalya
Başvekili Orlando ve Amerika Birleşik Devletleri Reisi [Başkanı] Wilson, Paris’te Yunanlıların Anadolu’ya çıkışı üzerinde
anlaştılar.
“Yunan ordusunun [15 Mayıs 1919’da İzmir’e] çıkışından
evvel, İngiliz, İtalyan ve Fransızlar Anadolu’da işgallere giriştiler.
Anadolu’nun her yerinde İttihâtçılar tarafından peşpeşe müdâfaa-i hukuk
cemiyetleri kuruldu. Minber ve Büyük
Mecmua gibi îttihâtçıların çıkarttıkları gazete ve
mecmualarda Mustafa Kemal’in reklamı yapılmaya başlanmıştı.
Anadolu artık halaskâr [kurtarıcı] Mustafa Kemal’in gelişini bekliyordu. O ise
yola çıkmadan önce son hazırlıkları yapıyordu. İstanbul Hârbiye Nezâretinde [Savunma Bakanlığı’nda] İngiliz İrtibat Subayı olan [ve vize işlerine bakan] Yüzbaşı
John G. Bennett ile görüşmüş ve ona İngilizlerin kontrolü
altında büyük bir Türk ordusu teşkil etmeyi teklif etmişti. Başka bir
gün de İtalyan bir işadamının bürosunda İtalyan Yüksek Komiseri ve
mason Kont Sforza ile buluşmuş ve İtalyanlardan Anadolu Hareketine
destek sözü almayı başarmıştı.
“Bu arada Mustafa Kemal’in hayatını ebediyen
değiştirecek hâdise nihayet gerçekleşti. Yunanistan Kralı Alexandros’a her
istediğini yaptıran Başvekil Venizelos, Zaharoff’a ait Vickers
marka silahlarla teçhiz ettiği Yunan ordusunu 15 Mayıs’ta İzmir’e çıkardı.
Yunanlıların İzmir’i işgal ettiği gün [15 Mayıs] Mustafa Kemal, tekrar Sultan
Vahideddin ile görüştü. Kur’ân-ı Kerîme el basarak
vazifesine ve padişaha bağlı kalacağına yemin etti. Sultan’dan yüklü
bir miktarda tahsisat [iki de otomobil] aldı. Ertesi gün [16 Mayıs],
kendisine ordu kurmayı teklif ettiği Yüzbaşı Bennett’ten Anadolu’ya geçiş
vizesi aldı; kendisi ve [kalabalık] maiyeti için tahsis edilen Bandırma
Vapuruna binerek İstanbul’dan ayrıldı.” (s. 353-4)
Böylece
İngiliz planının zor kısmı tamamlanmış bulunuyordu. (Kont Sforza’yı ikna
eden Selanikli değildi, İnönü’nün belirttiği gibi, İngilizler’di.)
Sultan
Vahideddin aldatılmış
ve Selanikli, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede istediği valiyi ve subayı
görevden alma ve yerine yenisini atama yetkisini alarak Anadolu’ya geçmeyi
başarmıştı.
Adı müfettişti,
fakat verilen yetkiler Anadolu genel valiliği ya da padişah
vekilliği anlamına geliyordu.
İngilizler,
Anadolu içlerine serbestçe yürüme imkânına sahip olan Yunan ordusunu (adını
General Milne’den alan) Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında
durduracak, onları ileriye yürümekten men edeceklerdi.
Çünkü
yürümeleri durumunda Erzurum’a kadar doğa yürüyüşü ve piknik yapar
gibi gitmeleri mümkündü. Bunu yapmaları durumunda Kâzım Karabekir’le
karşı karşıya gelmeleri ve Karabekir’in “milli mücadele”nin “doğal lider”i
haline gelmesi kaçınılmaz olurdu. Selanikli gölgede kalır, daha baştan
"topal ördek" konumuna düşerdi.
İngiliz
planı açısından
yıkım anlamına gelen asıl önemli sonuç ise şu olurdu: Bu durumda Selanikli,
yeni bir hükümet (ve de devlet) kurmak için kongreler toplama,
yeni bir meclis (TBMM) kurma imkân ve fırsatı bulamazdı.
*
Selanikli, Milne
Hattı sayesinde, Haziran 1920’ye kadar, yani bir yıldan uzun bir süre
Anadolu’da nutuk atıp gezecek, Yunan’a tek bir kurşun bile
atmayacaktı.
Samsun’a çıkışından yedi
ay sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya (altında Padişah'ın verdiği,
Padişah'ta bile olmayan iki otomobil bulunduğu halde)
geldiğinde onu İngiliz ve Fransız askerleri karşılayacaklar,
üç ay sonra da, TBMM açılmadan bir ay önce şehri ona emanet edip geçip
gideceklerdi.
TBMM’yi
açan Selanikli ise ilk iş olarak Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu
çıkararak, kendisinin otoritesini tanımayıp Padişah Vahideddin’e (devlete)
bağlı kalmayı sürdürenlerin vatan haini kabul edilip idam
edileceklerini açıklayacaktı.
Selanikli'nin
savaşmayı kafaya koyduğu asıl düşman milletti.. "Yedi
düvel"e ise barış mesajları veriyordu.
İngiliz
taşeronu Selanikli'nin, milletin yanısıra bir düşmanı daha vardı: Devlet.. Osmanlı Devleti..
Yunan,
senaryo gereği kötü adam rolünü üstlenen (ve karşılığında az da olsa
menfaatlanacak olan) elemandı. Filmin kahramanı Selanikli'nin yıldızlaşması
için rol üstlenen figürandı.
Ancak,
yukarıda da söylediğimiz gibi, evdeki hesap çarşıya uymadı, yol kazası
yaşandı, Almanya yanlısı Kral Konstantin tekrar
tahta oturunca danışıklı dövüş sahici dövüşe dönüştü. Hayat böyledir,
sürprizler eksik olmaz.
Fakat
bu, Yunanistan'a da yaramadı, çünkü İngilizler (ve müttefikleri İtalya ile
Fransa) ona destek değil köstek oldular, Yunan filmin son sahnesinde hiç
değilse İzmir’i alacakken ondan da mahrum kaldı.
Fakat
Batılılar ona teselli ikramiyesi vermeyi ihmal etmediler. Sonuçta "Batı
uygarlığı"nın bir parçasıydı. Burnumuzun dibindeki Oniki Adalar ile Batı
Trakya, sanki savaşı Yunan kazanmış gibi onlara bırakıldı.
Ayrıca,
mağlup Yunanistan’ın savaş tazminatı ödemesi de söz konusu olmadı.
*
Sonraki
yıllar, İngiltere Kralı Edward ile (sonradan tekrar başbakan
olan) Venizelos’un Selanikli tarafından sıkı dostlar olarak
Türkiye’de ağırlanmasına sahne olacaktı.
Devlet
hazinesinden bir tek mücevheri bile almaya tenezzül etmeden yâd ellere gitmek
zorunda kalan Sultan Vahideddin ise İtalya’da (İngiltere’de
değil) bakkala manava borçlu olarak ölecek, borçlarından dolayı tabutuna haciz
konulacaktı.
Hindistan-Pakistan
Müslümanlarının Hilafet’in savunulması için gönderdikleri paraların
üstüne yatarak zenginleşen Selanikli ise Dolmabahçe Sarayı’nda
ölecek, onun için dünyanın en büyük anıt mezarı, yani yatırı (türbesi) inşa
edilecekti.
Filmin
sonu çok trajikti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder