"LAWRENCE OF ARABIA" ÖLDÜYSE NE GAM, ZİHİNLERİ İŞGAL İÇİN İBN ARABÎ ŞARLATANI VAR

 




Konuyla ilgili bir önceki yazıda Çerkeşizade adlı bir müderrisin aptalca iddiaları ile Suyutî’nin Tenbihü'l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı risalesindeki (küçük kitapçığındaki) birbirini tutmayan mantıksız laflara değinmiştik. (Bkz. Ferzende İdiz, “İmâm Suyûtî'nin İbn Arabî'ye Dair Bir Risalesi: Tenbihü'l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt 14, sayı 1, 2012).

Suyutî, kerameti kendinden menkul zampara şarlatan İbn Arabî’yi bir taraftan uçurup kaçırır velî ilan ederken, diğer taraftan “İbn Arabî hakkındaki son sözüm şudur” diyor: 

Onun yoluna, gerek onu tasdîk edip velâyetine inanan; gerek aleyhinde olup kitaplarına bakmayı haram sayan dönemin iki fırkası da rıza göstermemiştir.” (İdiz, s. 336)

Niye göstermemişler?

Suyutî gerekçe olarak şunları sıralıyor:

“İbn Arabî’nin kitaplarına bakmak veya onları başkalarına okutmak için gayret sarfeden kimsenin durumuna gelince. Bu kitapları okumak, ne kendisine ne de başkasına bir fayda vermez, bilakis kendisine de tüm müslümânlara da zarar vermiş olur. Özellikle de okuyan kişi şer’î ve zâhir ilimlerden yoksun (bu ilimlere vakıf olmayan) bir kimse ise. Zira böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler. Yok eğer bu kitapları kendisine okuttuğu kimse, anlayan biri ise, bu durumda da (şöyle deriz): Bu kavmin (sûfîlerin) tarîkatlarında, müridlere tasavvuf kitaplarını okutma geleneği zaten yoktur. (Çünkü) bu ilim (tasavvuf), kitaplardan öğrenilmez (yaşanır ancak).” (İdiz, s. 337-8)

*

Evet, İbn Arabî’nin kitapları, birincisi faydasız kitaplardır.

Tek kusurları bu olsaydı, dert edinmeye gerek olmayabilirdi, hayatta lüzumsuz ve faydasız çok şey var. Asıl sorun, Suyutî’nin de itiraf ettiği gibi “dalalete/sapıklığa düşürücü” kitaplar olması.

Evet, bunlar “zararlı” kitaplar.. Sadece faydasız değil, zararlı.

Suyutî, onun kitaplarını okuyan kişi için, “Böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler” diyor.

Fakat nasıl oluyorsa, o dalalete düşürücü zırvaları yazan herzevekil dalalete düşmüş olmuyor. Tam aksine Allah’ın velîsi oluyor.. Kafaya bak!

*

Tasavvuf herşeyden önce edep demektir.. Haddini bilmedir.. 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile üstünlük yarışına giren bir kendini bilmez edepsiz densiz şarlatan soytarının velî olması mümkün değildir.

İsterse havada uçsun, denizin üstünde yürüsün (Böyle birşeyi de yok ya!.. “Şunu gördüm, bunu duydum, şunu yaşadım, bunu keşfettim” şeklinde ancak ahmakların inanacağı “kendisinden menkul” hurafeleri ve filozoflardan çalıp çırptığı metafizik saçmalıklar, akla ve mantığa aykırı çelişkili ve tutarsız zırvaları var.)

Peki onun kitaplarını okuma-okutma meraklısı kişi ya “dalalete düşmesi muhtemel” biri değil de zaten dalalette olan bir sapıksa ya da kâfirse durum ne olur?

Cevap belli: Sapık ve saptırıcı biri için bu kitaplar gerçek bir hazinedir.. Çift katlı ekmek kadayıfı gibi tadından yenmez nimettir.. Körün istediği tek bir gözken eline geçmiş olan dört gözdür.

*

İşte İngiliz keferesinin Ibn Arabi Society adı altında bir tekke (dergâh, zaviye) kurup sözde İbn Arabî irfanı ve tasavvufunu yaymak için kesenin ağzını açmış olmasının nedeni budur.

İngiliz keferesi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için çirkin karikatürler çizen) Danimarkalı densizler ve Fransız angutlar gibi İslam’a cepheden saldırmıyor, sinsice içeriden darbe vuruyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i “gümüş”, kendisini “altın” kerpiç ilan eden, “O peygamberlerin sonuncusu ise ben de evliyanın sonuncusuyum” diye işkembeden deccalane bir palavra savuran, ayrıca velîliğin peygamberlikten üstün olduğunu iddia ederek “altın” olan kendisinin “gümüş”ten daha değerli olduğunu ispat etmeye çalışan Endülüslü edep yoksunu zampara şarlatan soytarı için İngiliz’in tekke kurup kütüphane açmış olması sebepsiz değil.

Mekînüddin’in (helali olmayan) güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazmış olan zampara soytarının zırvalarının yayılması için ellerinden geleni yapıyorlar. ABD ve İspanya’da tekkelerinin şubelerini açmış oldukları gibi her yıl sempozyumlar tertipliyor ve düzenli olarak bir dergi çıkarıyorlar.

*

Mecelle’nin “küllî kaideler”inden 30’uncusu şudur: Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” (Fesat ve bozulmaya sebep olan şeylerin engellenmesi, faydalı şeylerin ele geçirilmesinden daha iyidir, önemlidir.)

Yine fıkıh usulünde (İslam hukuku metodolojisinde) sedd-i zerâi‘ (vasıtaların engellenmesi) diye bir ilke vardır:

"Sözlükte “kapatmak, engellemek” anlamındaki sedd ile “vesile, sebep, vasıta” anlamındaki zerî‘anın çoğulu zerâi‘den oluşan ve “yolların kapatılması, vasıtaların engellenmesi” mânasına gelen sedd-i zerâi‘ veya sedd-i zerîa (seddü’z-zerâi‘ / seddü’z-zerîa) fıkıh usulü terimi olarak, kendi başına mubah olan bir fiilin şer‘an sakıncalı bir sonuca götüreceğinden emin olunması veya bunun kuvvetle muhtemel bulunması sebebiyle yasaklanmasını ifade eder."

(TDV İslâm Ansiklopedisi, “Sedd-i zerâi‘” maddesi)

İbn Arabî soytarısının zırvalarının faydası yok zararı varsa, tutup onun şahsının ve kitaplarının reklamını yapmak makul (aklı başında bir müslümana yakışır) birşey olabilir mi?!

Tamam İngiliz İslam’la mücadele etmek, dinimizi tahrif edip bozmak için bu şeytanlığı yapıyor, peki “son kale” olma iddiasındaki Türkiye’nin TRT’si nasıl oluyor da Diriliş Ertuğrul dizisinde (tarihî gerçeklere de tamamen aykırı olduğu halde) İbn Arabî reklamı yapıyor?

TRT'ye bu aklı kim ya da kimler veriyor?

*

Din işinde kişinin keşfinin hiçbir önemi yoktur. Esas olan Kitap ve Sünnet'tir.

İmam-ı Rabbanî, 220’nci mektubunda şunları diyor (Hüseyin Hilmi Işık tercümesi):

... Bu fakîre de, böyle yanılmak çok oldu. Yanlış görüşlere çok yakalandım. Bu hâller çok zamân sürdü. Fakat, Allahü teâlâ korudu. … önceki kuvvetli îmân yanında, böyle görüş, bu kuruntu yerleşemedi, yok oldu.

Hattâ, bunun yerine, tevbe, istigfâr ve Allahü teâlâya sığınarak, Ehl-i sünnet i’tikâdına uymıyan böyle keşflerin, görüşlerin hâsıl olmaması için yalvardım, duâ eyledim. Bir gün, böyle yanlış keşfler için beni kıyâmette sorguya çekerlerse, azâb ederlerse diye çok korktum. Bu korku beni kapladı. Hiç râhatım kalmadı. Allahü teâlâya çok yalvardım. Bu sıkıntım çok zamân sürdü. …

Böyle şüphelere yol açan ve iyi ma’nâlar verilmesi lâzım olan, bu gibi bilgilerden birkaçını kitâplarımda ve mektuplarımda yazmıştım. Böyle bilgilerin yanlış olmasına yol açan yerleri, Allahü teâlâ lutf ederek bildirince, bunları da yazarak, yaymak istedim. Çünkü, YAYILMIŞ OLAN GÜNÂHIN TEVBESİNİ DE YAYMAK LÂZIMDIR!. Böylece, herkes, bu bilgilerden, İslâmiyyete uymayan fikrlere saplanmasın. Bunlara saplanarak, doğru yoldan sapmasınlar. ... Yüksek babamdan kuddise sirruh işitmiştim ki, “Dalâlet çukuruna düşen, doğru yoldan ayrılan yetmişiki fırkanın çoğu, tasavvuf yoluna girip, yolun sonuna varmadan, yanlış görüşlere aldanarak sapıtmışlardır” buyurmuştu.

*

Konuyla ilgili önceki yazıda Suyutî’nin İbn Arabî’yi savunurken öne sürdüğü argümanları tartışma konusu yapmıştık. Sözlerini, İbn Arabî’yi savunan bazı alimlerin isimlerini sayarak sürdürüyor.

Böylece, sanki İbn Arabî ulema nezdinde genel kabul görmüşmüş gibi bir izlenim uyandırıyor, okurlarını yanıltıyor. Aleyhinde olanlardan da söz etmesi gerekirdi.

Prof. Dr. Mahmut Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî” maddesinde şunu diyor:

“… yapılan bir araştırmaya göre yalnız Arapça literatürde onun aleyhinde yazılan eser sayısı otuz dört, savunma amacıyla kaleme alınanların sayısı yirmidir; aleyhinde 238, lehinde ise otuz üç fetva verilmiştir (Yahyâ Hüveydî, s. 320).

238 nerde, 33 nerde!.. İki taraftan 33 eksilttiğimizde bir taraf sıfırlanırken diğer taraf 205 kalıyor.

Savunma amaçlı yazılan kitaplara gelince.. Eğer hepsi Suyutî’nin yazdığı gibiyse (Ki öyle görünüyor), beş para etmezler.

*

Suyutî’nin, bu alimlerin isimlerini sıralarken aktardığı birtakım saçmalıklar da var. Mesela biri şöyle:

“İmâmu’l-Ârif Şeyh Safiyuddîn b. Ebû Mansûr (öl. 628/1230) … Er-Risâle adlı eserinin başka bir yerinde ise şunları aktarmaktadır: “Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî Dımeşk’ten, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harra’ya bir mektup gönderdi. O mektupta: ‘Ey kardeşim! Fetihlerin [keşiflerin] hakkında bana bilgi ver.’ diye yazdı. Bunun üzerine Şeyh, bana 'Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti’ diye yaz dedi. İbn Arabî ona tekrar şunları yazdı: ‘Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim.’ …” (İdiz, s. 344)

Soytarı şarlatanın işi gücü boş gevezelik, artistlik.. Başkasının fethinden, keşfinden sana ne!.. Diyelim ki çok merak ettin, dinler geçersin, cevap vermek, artistlik yarışı yapmak zorunda mısın?.. 

Cevap verecekmişmiş.. Tutmuş buna bir de “Batınınla anlat” hurafesini eklemiş.. Ne lan bu, keşf olimpiyatı mı?..  Derdin ne, neyi ispatlamaya çalışıyor, ne yapmak istiyorsun?.. Gösterişçi soytarı pespayeliğin dibini bulmuş..

Akıllıya bir işaret kâfidir, fakat bu arsız angut, muhatabı "Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti" diyerek konuyu kibarca kapatmak istediği halde densizlikte "level" atlıyor, küstahça kerametfuruşluk yaparak "Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim" diyor. 

(Mütedeyyin insanımız "Her geceni Kadir, her gördüğünü Hızır bil!" öğüdüyle yetiştiği için keramet tüccarı şarlatanlara kolay aldanabiliyor. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca anlatmıştı: Adamın biri büyük bir özgüvenle Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in bulunduğu meclise giriyor, aman zaman vermeden emrivaki kabilinden "Bana şunu şunu ver" diyor.. Aldığı şey ise sadece şu cevap: "Biz isteyene değil, istediğimize veririz.")

Ebu’l-Hasan el-Harra, soytarının ağzının payını vermiş tabiî.. Zampara şarlatan cevabını almış, yerine oturmuş:

“… bunun üzerine Şeyh (Ebu’l-Hasan el-Harrabana şöyle yaz dedi: ‘Tüm evliyâ bana yuvarlak bir dâire (hâlka) şeklinde (oturmuş olarak) gösterildi. Ortalarında iki kişi durmaktaydı. Bunlardan biri Şeyh Ebu’l-Hasan b. Es-Sebâğ diğeri ise Endülüslü bir adam idi. Bana bu iki kişiden birisinin “Gavs” olduğu söylendi. Ancak ben hangisinin “Gavs” olduğunu anlamadım. Derken bir delîl gösterildi ve o iki kişi secdeye kapandı. Bana secdeden başını ilk kaldıracak olanın “Kutb/Gavs” olduğu söylendi. Secdeden ilk olarak başını kaldıran Endülüslü adam oldu. Böylece durumu tam olarak anladım. Orada durup bekledim. Ona harf ve sesten münezzeh bir suâl sordum. O da bana nefesiyle cevap verdi. Böylece ondan cevabımı almış oldum. Diğer sâir evliyâ dâirelerini dolaştım. Her velî o dâireden nasibini aldı. İşte ey kardeş! Eğer sen bu mesabede (makâmda) isen, Mısır’da zaten seninle konuştum.’ Bundan sonra da bu konuda ona hiç bir şey yazmadı.” (İdiz, 344-5)

Adam yerine koyup başka birşey yazmamış.

Kibarca şu mesajı veriyor: Sen kimsin ki seni muhatap alayım, ben başka bir Endülüslüden istediğim cevabı aldım. Dahası keşfiyatımda evliyanın hepsi ile manen (harf ve ses söz konusu olmaksızın kalpten kalbe) konuştum. Sen onlardan biriydiysen zaten seninle konuşmuştuk.. Bana böyle sorular yöneltmen, senin onlardan (evliyadan) olmadığını gösteriyor. Boş adamsın.. Fetih istiyorsan al sana fetih!

Bunu aktaran, müctehid taslağı Suyutî.. Ne anlama geldiğinin farkında değil.

*

Suyutî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Meşayıhten naklolunan ve kendilerine nispet edilen husûslar işte bunlardır. Bunlardan zâhire [İslam akaidine ve fıkhına] aykırı görülen sözlerini şu husûslardan birine hamletmek gerekir:

“Birincisi: Bizzat kendileri tarafından teyid edilmedikçe bu (zâhire aykırı görülen) sözleri kendilerine aitmiş gibi kabul etmeyi doğru bulmayız.” (İdiz, s. 348)

Boş bir laf.. İbn Arabî’nin laflarının kendisi tarafından teyidi nasıl olacak?!.. Adam ölmüş, nasıl teyit ettireceksin?! 

Şarlatan soytarının kitaplarının kendisine ait olduğunu kabul etmiyorsan, teyit bekliyorsan, bu topa hiç girmemen, adamı savunmaman, susman gerekir. Hakkında bilgi sâhibi olmadığın bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan mes'ûldür. (İsra, 17/36).

*

Okumaya devam edelim:

“İkincisi: (Bu sözlerin bizzat kendilerinden sâdır olduğu) tespit edildiğinde ise, bu söze uygun bir te’vil getirilmelidir. Şayet uygun bir te’vil bulunmazsa, bu sözün te’vili muhtemelen ilm-i bâtın sahibi âriflerde mevcuttur denilerek (iş ehline) bırakılmalıdır.” (İdiz, s. 349)

Uygun bir tevil bulunmazsa, bulunamıyorsa, tevilinin olmadığı kesin demektir.. Bu durumda “muhtemelen” filan denilerek ihtimallere sığınılamaz, “Belki tevili vardır” denilemez.. 

Üstelik, bir söz tevil edilebilse bile, esas olan, sözün sahibinin tevil etmesidir.. Başka birinin tevil etmesi, sözün sahibinin aklanması için yeterli olmaz, çünkü adamın kalbinden haber vermiş oluyor.

 “İlm-i bâtın sahibi ârif” denilen kişinin ilm-i batın sahibi olduğu da, bir başkası için hiçbir zaman kesinlik taşımaz.. Böylesi durumlarda Kehf Suresi’nde anlatılan Hızır kıssası delil olarak ileri sürülemez.. Çünkü Hz. Musa aleyhisselam, söz konusu zatın ilm-i ledün sahibi olduğunu vahiyle biliyordu.. Peki İbn Arabî şarlatanı hakkında vahiy mi var?!

“İlm-i bâtın sahibi ârif” eğer bir sözü tevil ediyorsa, bunu “delil”leriyle ortaya koymak durumundadır. Şayet (davacı bozacının "şahit olarak" hempası şıracıyı göstermesini geçtik, davasının şahiti olarak yine kendisini göstermesi türünden) kendi keşfini delil olarak gösterirse, kendisinin keşf diye ortaya sürdüğü hurafeyi (vahye, Kitap ve Sünnet’e dayanan) Şeriat’e üstün tutarak “rablik” taslamış olur (Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetini hatırlayalım). 

Böylesi bir durumda “gerçek” bir ârif, keşfin hataya açık bir tecrübe alanı olduğunu bilerek kendi keşfine itibar etmemek, bunun sapıklık olduğunu anlamak durumundadır.. Yukarıda İmam-ı Rabbanî'nin sözlerinde geçtiği gibi..

Suyutî resmen saçmalamış.

*

Sözlerinin devamı şöyle:

“Üçüncüsü: Bu (sözlerin) onlardan sâdır olması sekr [sarhoşluk] ve gaybet [kendinden geçme, aklın baştan gitmesi] hâlinde olur. Sekr hâline gelince, mübâh sekr hâli bağlayıcı değildir. Zira bu hâldeyken kişi mükellef [yükümlü] değildir.” (İdiz, s. 349)

Çocuklar ve deliler gibi yükümlü olmayan bir kişinin sözlerinin peşine düşüp onlara kulp takmaya, tevil için uğraşmaya da gerek yoktur.

Olabilir, sekr ve gaybet hali yaşayanlar bulunabilir, fakat bu haller, devamlılık göstermez.. Ve hiç kimse bu hal içinde ciltler dolusu kitap yazmaz, yazamaz.

Adam kitap yazmış, sonra birkaç sene geçince o kitabı alıp gözden geçirmiş, ekleme ve çıkarmalar yapmış, ve siz onun yazdıklarına sekr ve gaybet halinde yazılmış şeyler gözüyle bakıyorsunuz.. Bu durumda şunu söylemek gerekir: Bunların sekr ve gaybet halinin ürünü olduğunu kabul etmeniz, kusura bakmayın ama, sizin beyinsiz birer salak olduğunuzu ispatlar.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...