AHMED AVNİ KONUK DİYE BİR VAHDET-İ VÜCUTÇU AVANAĞIN AKLA ZİYAN ZIRVALARI

 






İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Tahralı, İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını, Ahmed Avni Konuk’un yazdığı lüzumsuz şerhle birlikte yayına hazırlayarak fuzulî işler koleksiyonuna eşsiz bir parça eklemiş durumda.

Kitaba bir de “Tedbîrât-ı İlâhiyye Hakkındabaşlığını taşıyan uzun bir giriş ya da sunuş yazısı yazarak, eserin temel mesajlarını özetlemeye çalışmış.

Bunlar üzerinde önceki yazılarda durmaya çalışmıştık.

Bir de kitabın bizzat kendisinden bir parça ekleyerek bu bahsi kapatalım:

“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı).” Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme). Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”  (Zariyat, 51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u (“ibadet etsinler diye”) “li-yaʻrifûn” (“bilsinler diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz. Ve maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!” ِ(Fussilet, 41:53) ve “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (Hicr, 15:99) İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir (davet eder). Zîrâ Hakk Teâlâ onun zuhûrunu (zahir olmasını, açığa çıkmasını) emr etmiştir. Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir. Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu hakîkatin akvâl (kaviller, sözler) ile ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı (zayıf akıl sahipleri) indinde dalâlete (sapıtmaya) ve taʻtîl-i şerîata (Şeriat’i geçersiz saymaya, atıl hale getirmeye) sebeb olur. Onun için “Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu” denilmiştir. Ve şerîat, tevhîde daʻvet eder. Zîrâ şerîat, isneyniyyet (ikilik) üzerine müsteniddir. Çünkü tevhîd “bir kılmak” demektir. Ve tevhîd için birleyenin ve birlenenin vücûdları (var olmaları) ve birlemek keyfiyyeti (durumu) iktizâ eder (gerekir). Bunlar ise kesrettir (çokluktur). Velâkin ittihâd (birleşme), tevhîd (birlik) gibi değildir. Onun maʻnâsı bir olmaktır. Bu makâm, tevhîdden daha âlîdir. Ve bir olmaktan maksad, kâsır-ı nazar (kısa görüşlü) olan kimselerin tevehhüm ettikleri (vehmettikleri, zannettikleri) gibi hulûl (bir şeyin bir başka şeyin içine girmesi) değildir; iki vücûdun (varlığın) birleşmesi de ًdeğildir. Allah ondan büyük bir yücelikle münezzehtir, uzaktır. ...

“İmdi bu makâm bir insân-ı kâmilin terbiye-i husûsiyyesiyle sülûk (özel terbiyesiyle yol alma) ve mücâhedât (cehd ve gayret gösterme) netîcesinde sâlikin (yol alanın) nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd sırrının umumâ (genele) ifşâsından nehy olunmuştur. Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır. Nitekim Ebû Hureyre (radiyallahu anh) buyurur ki: “(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla hıfz ettim.” Zîrâ nehy-i ilâhî hikmete müsteniddir (dayanır). Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye daʻveti, haklarında muzırrdır (zararlıdır). Onların daʻveti eserden müessiredir (esere bakarak eseri oluşturanı bilme ve anlamadır). Nitekim bu tarz daʻvete müteallik olan (ilişkin) âyât-ı Kur’âniyye (Kur’an ayetleri) pek çoktur.

(İbn Arabî, et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fî Islâhi’l-Memleketi’l-İnsâniyye, çev. ve şerh: Ahmed Avni Konuk, Mine Kara ve Duygu Kara, 2023; (İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. 13-14.)

Bir yığın aptalca boş laf.. 

Akıl ve mantığın acımasızca katledildiği, sonra da cenaze namazı kılınmadan, yıkanıp kefenlenmeden gömüldüğü bir manevî mezbaha..

Burada sadece “Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı)” şeklindeki cümle İbn Arabî’ye ait.. Gerisi Ahmed Avni Konuk’un şerh olsun diye üfürdüğü türrehatı.

*

İmdi, birşeyin zuhuru (ortaya çıkması, belirmesi, zahir olması) isteniyorsa, onun ifşası yasaklanmaz.

Bir şeyin ancak, tabiî olarak (engellenemez biçimde ya de emretme söz konusu olmadan kendiliğinden) ortaya çıkıyorsa, ifşası yasaklanabilir.

Mesela insanın def-i hacet yapması böyledir. İnsanlara “Tuvalete git” diye emredilmez, o zaten buna mecburdur, fakat bunun ifşası, insanlara gösterilmesi yasaklanabilir. Yasaklanır. Kimse, kendisine emredildiği için tuvalete gitme ihtiyacı duyuyor değildir. Hiç def-i ihtiyaç durumu yaşamayan bir kimseye kimsenin bir diyeceği olmaz.

Buna karşılık, zuhuru “emredilen” birşeyin ifşası yasaklanmaz. Evliliği emrediyorsanız, ifşasını da emredersiniz, “Düğün yapın, ilan edin, açıklayın, duyurun” dersiniz, “Gizleyin!” demezsiniz.

Açık-gizli sadaka ve zikir ayrımlarında da bu vardır.. Gizli zikir daha faziletli olmakla birlikte açık zikir yasak değildir:

“Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Bakara, 2/271)

*

İlk düğme yanlış iliklenince, gerisi de öyle gider.

Ahmed Avni Konuk’un yaptığı şey, yanlış iliklenmiş düğmede “hikmet” arama akılsızlığı.

Söze şöyle başlamış: “Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme).”

Delil olarak şu ayet-i kerimeyi ileri sürüyor:

“Nitekim ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım’ (Zariyat, 51:56) buyurur.”

Bu durumda Allahu Teâlâ’nın zuhûru ile emrettiği şey, ibadet olur. 

Ve de zampara İbn Arabî soytarısı şunu demiş olur: “Allahu Teala ibadetin zuhurunu emretti, fakat ifşasını nehyetti.”

Böyle bir şey olabilir mi?!

Olamayacağı için, Ahmed Avni enayisi ayeti tevil ediyor:

“ ‘Li-yaʻbudûn’u (“ibadet etsinler diye”) ‘li-yaʻrifûn’ (“bilsinler diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.”

Allahu Teala’ya ibadet için önce O’nu bilmek gerektiği doğrudur. 

Fakat ibadet, “bilme”ye (marifete) indirgenemez. Eğer bu yetseydi, İblis’in Allahu Teala’ya en çok ibadet edenlerden biri kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü onun Allahu Teala hakkındaki bilgisi kusursuzdur. Fakat bu bilgi onu kurtarmıyor. Lanetlenmesi Allahu Teala’ya “Seni ilah olarak kabul etmiyorum, sana ibadet etmem” demesinden kaynaklanmıyor, Adem aleyhisselam’a secde etmeyi kabul etmemesinden kaynaklanıyor.  

Yani ibadetin elçabukluğu ile “bilme”ye indirgenmesi hınzırca bir sahtekârlık.. Veya aptalca bir düşüncesizlik.. 

Birileri de tutup bu zırvalara eşi bulunmaz hikmet nazarıyla bakıyor.

*

Kelimeler hangi mana için konulmuşlarsa (vaz’ edilmişlerse) onun için kullanılmalıdır. 

Bazen bir kelimeyi tevil etmek gerekebilir, çünkü kastedilen mana için ya lügatte uygun kelime bulunmuyordur ya da başka bir nedenden dolayı tevili gerektiren bir ifade, manayı asıl yansıtan kelimenin yerine kullanılmıştır. 

Mesela Nisa Suresi’nin 43’üncü ayetinde geçen lâmestumu‘n-nisâe” (kadınlara dokunduğunuzda) tabirinden kasıt, cinsel ilişkidir, fakat edeb öğretmek gibi hikmetlerle, tevil edilmesi gereken bir ifade kullanılmıştır.

Allahu Teala ibadet ile salt “bilme”yi kastetseydi, buna göre bir tabir kullanırdı. Kimse işkembesinden kelimelerin anlamlarını kesip biçmemelidir.

Hele de ayetler söz konusu olduğunda..

Bunu yapabilmek için “vahiy” alan peygamber olmak gerekir.

*

Gelelim boş kafalı geveze Ahmed Avni’nin bir sonraki zırvasına:

“Ve maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd sırrının nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil olur.”

Avanak ne dediğinin farkında değil.. Hadi diyelim ki gerçekten vahdet-i vücud (varlığın birliği) diye bir sır var, ve o, insanın nefsinde, yani aklında (zihninde, gönlünde, kalbinde) zuhur ediyor; peki afakta (dış dünyada) zuhur etmesi ne demek?

(Mevcud, vecd ve vicdan kelimeleriyle aynı kökten gelen “vücud”, “varlık, var olma, var oluş” demektir. “Beden” demek değildir. Vücud da, beden de Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş kelimeler.)

İnsan düşünmeden ezbere konuşup yazınca böyle oluyor.

Tabiî Ahmed Avni’nin tekrarladığı bu ezber zırva, vahdet-i vücutçu taifenin “kendilerinden menkul bir keramet”leri durumunda.. 

İddiacı da, iddialarının doğruluğunun şahitleri de kendileri.. 

Kendilerinin, iddialarını ispatlama mükellefiyeti yok, yanlışlığını ispatlama mükellefiyetini karşı tarafa yüklüyorlar.

Ne var ki, iddialarının yanlışlığını bunlara ispatlama şansınız yok, çünkü ispat, akıl yürütme ile olur, bunlar ise “Akıl bunları anlayamaz” diyerek işin içinden sıyrılıyorlar.

Sen tımarhanedeki bir Napolyon’a, Napolyon olmadığını ispatlayabilir misin Abidin?

*

Neyse ki Ahmed Avni budalası iddiasını ispatlamak için kolları sıvıyor.. Ne de olsa “şerh” işine soyunmuş.. Şunu diyor:

“Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: ‘Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41:53) ve ‘Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!’ (Hicr, 15:99)”

Buna göre, ilk ayetin anlamı şu oluyor:

Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (“vahdet-i vücud”luk durumumuzun, “varlığımızın birlikliği”nin) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun!”

İmdi, bir sözün doğru anlaşılması için siyak ve sibakına (öncesine ve sonrasına) dikkat etmek gerekir. Sözde bir kapalılık varsa, öncesi ya da sonrası, buna açıklık getiriyor olabilir.

Buna göre ilk ayete baktığımızda, “hak olduğu belli olacak” şeyin Kur’an olduğu anlaşılıyor (Ki vahdet-i vücutçu batınîlerin aksine Ehl-i Sünnet uleması böyle anlamıştır):

“De ki: Söyleyin bana! Ya Allah katından (min ‘indi’llâh) olduğu halde sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan) uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?

Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41/52-53)

*

Diğer ayet-i kerimeye geçelim.. Burada da şerhçi budalanın mantık bakımından sıfırı tüketmiş olduğunu görüyoruz.

Çünkü ayete şu anlamı verme durumunda:

“Ve sana yakîn (“vahdet-i vücud”a dair kesin bilgi) gelinceye kadar Rabbine ibadet et (Rabbin hakkında bilgili olmaya devam et)!”

Ayette “yakîn” kelimesi geçiyor: “Va’bud Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”

Yakîn, “kesin bilgi” demektir, “şüphe karışmayan, tereddüte yer bırakmayan kesin bilgi”.

Bir önceki ayette geçen “onun gerçekten hak olduğunun onlara belli olması”, “yakîn” sahibi olmaları, şüphe ile lekelenmemiş bilgi edinmeleri anlamına geliyor.

İmdi, ulema, “yakînin gelmesi”ni ölüm olarak anlamışlardır. Nedeni, insanın ölüm sayesinde, “hayatın bu dünya hayatı ile sınırlı olmadığını”, ruhun ölümsüz olduğunu, bir ahiret hayatının, kabir sorgu sualinin bulunduğunu kesin bir biçimde biliyor hale geliyor olmasıdır.

Yakînin dereceleri vardır: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn.

“Ayn”, göz demektir, ayne’l-yakīn de görme sayesinde oluşan kesin bilgidir. Hakka’l-yakîn ise, yakînin en üst mertebesidir ve ahirete ilişkin hususlarda ölümle gerçekleşir.

İlme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn tabirleri Tekasür Suresi’nde geçer:

“Sizi tekâsür'le (o çoklukla, zenginlik ve nüfus çokluğuyla) övünmek (o kadar) oyaladı ki, nihâyet kabirleri ziyâret ettiniz (ölmüş atalarınızla gururlandınız)! 

"Hayır, ileride bileceksiniz! 

"Sonra (yine) hayır, ileride bileceksiniz! 

"Hayır! Eğer kesin bilgiye dayanan bir ilimle (ilme’l-yakīn ile) bilseydiniz (böyle yapmazdınız)! 

"And olsun (siz) Cehennem’i mutlaka göreceksiniz! 

"Sonra (yine) and olsun, siz onu gözün kat'î bilişiyle (ayne’l-yakîn olarak) göreceksiniz! 

"Sonra o gün, (size dünyada verilmiş olan) ni'metlerden (teker teker) mutlaka sorulacaksınız!”

Mesela şu anda bizim Kuzey Kutbu ve Antarktika ile ilgili bilgimiz “ilme’l-yakîn” bilgidir. Japonya’ya gitmemiş olanın bu ülke hakkındaki bilgisinin durumu da budur, şüphe içermeyen kesin bilgidir, “Böyle bir ülke gerçekten var mı acaba?” sorusu aklımıza gelmez. Gidip görürseniz bilginiz “ayne’l-yakîn” bilgiye dönüşür.

Bu noktada “Peki hakka’l-yakîn ne demek oluyor?” sorusu akla gelebilir. Eğer Cehennem’e girerseniz orası hakkındaki bilginiz “hakka’l-yakîn” mertebesinde bilgi olur.

Başka bir örnek: 

Hiç ölü görmemiş birisi olsanız bile ölüm hakkındaki bilginiz ilme’l-yakîn bilgidir, kesindir. Gözlerinizin önünde ölen birini görürseniz bilginiz ayne’l-yakîn bilgiye dönüşür. Kendiniz öldüğünüzde ise ölüm hakkındaki bilginiz hakka’l-yakîn bilgi halini alır.

*

Asıl mevzuya dönelim.. Ahmed Avni avanağı “Va’bud Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn” ayetindeki “yakîn”i, vahdet-i vücud sırrına ulaşma olarak anlıyor.

İddiasına göre, maʻrifet-i Hakk (Allah’ı bilme), ancak vahdet-i vücûd (varlığın birliği) sırrının nefs-i insânîde (insanın nefsinde) ve âfâkta (dış dünyada) zuhûruyla kâmil hale gelirmiş.

O zaman ölümü beklemeye gerek yok, hatta ölüme de gerek yok, vahdet-i vücud sırrına eriyorsunuz, “varlığın birliği”ni kavrıyorsunuz ve ortada başka da bir “yakîn” sorunu kalmıyor.

Bir başka sorun, avanağın (yukarıda geçtiği üzere) “ibadet”e de “marifet” (bilme, biliş” anlamını vermiş olması.. 

Böylece ortaya eski ulemamızın “devir” ya da “müsadere ale’l-matlub”, Batılıların ise “totoloji” dedikleri mantık hatası çıkmış oluyor. 

(Totolojik ifadeler bilgimize yeni bir şey eklemez, bir şeyi yine kendisiyle açıklar. Mesela “Hava niye sıcak?” sorusuna “Hava ısındığı için ortalık sıcak” diye cevap vermek gibi.. Ya da mesela birisine “Bilgili olmak istiyorsan bilgi edinmek zorundasın” demek gibi.)

Bu durumda ayetin anlamı şu hali alıyor:

“Ve sana ‘vahdet-i vücud’a dair kesin bilgi gelinceye kadar Rabbin hakkında vahdet-i vücud ekseninde bilgili olmaya devam et!”

Bu geri zekâlı aynı hatayı konuya girerken de yapmıştı:

“Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı).” Hakk Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey maʻrifet-i Hakk’tır (Allah bilgisi, Allah’ı bilme). Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”  (Zariyat, 51:56) buyurur. “Li-yaʻbudûn”u (“ibadet etsinler diye”) “li-yaʻrifûn” (“bilsinler diye”) ile tefsîr etmişlerdir. Zîrâ bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.”

Buna göre, “ibadet”, “marifet” (biliş) demek oluyor. Bu iki kelimeye aynı anlamı verdiğinizde, son cümle ile şu denilmiş olur: “Zira bilinmeyen şey, bilinmez.”

Ya da şöyle: “Zira ibadet edilmeyen şeye ibadet olunmaz.”

*

Avanağın laflarının devamı daha da büyük facia.. Konuşmaya devam ettikçe kırdığı potlar kümülatif (müterakim) hale geliyor, üst üste birikerek daynılmaz bir görünüm kazanıyor:

“İnsân-ı kâmil halkı, maʻrifet-i Hakk’a dâʻîdir (davet eder). Zîrâ Hakk Teâlâ onun zuhûrunu (zahir olmasını, açığa çıkmasını) emr etmiştir. Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir.”

Böylece “marifet-i Hakk”, Allahu Teala’nın kullara “hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde (enfüsde) delillerini göstermesi” (Fussilet, 41/52-53) sonucunda zuhura gelen birşey olmaktan çıkıyor, “insan-ı kamil” denilen (ve de Hristiyanlar’ın günah çıkarıp Cennet’ten arsa dağıtan papazlarına benzeyen) bir zümrenin tapulu arazisi haline geliyor.

Fakat tek sorun bu değil.. Mesele anlattığı gibiyse, “insân-ı kâmil” denilen insan türü halkı “maʻrifet-i Hakk”a davet etmekle halt etmiş olur. Çünkü halk (avam), bu zırvalar çerçevesinde “maʻrifet-i Hakk”tan mahrum kitle demek oluyor, ve o "marifet"in “zuhuru emredilmiş” olduğu için, davetçilik söz konusu. 

Fakat aynı zamanda (zuluru emredilen) marifet-i Hakk’ı (Ki vahdet-i vücud sırrı demek oluyor) halka ifşa etmiyorsunuz, edemiyorsunuz.

Con Ahmet'in yakıtsız çalışan devr-i daim makinası gibi bir eşsiz icat.

Peki, halkı bilmediği birşeye nasıl davet ediyorsunuz? 

Tiyatroya bakın, insan-ı kamilimiz ortaya çıkıyor, insanlara şunu diyor:

- Gel vatandaş gel! Sizi davet edirem!

- Hele bir deyiver babam, bizi neye davet edirsen!

- Bilmediğiniz birşeye davet edirem.

- Tamam da babam, bilmediğimiz şeyin peşine niye takılalım! Hele sen bir anlat, aklımıza yatarsa davetini kabul ederiz, başımız gözümüz üstüne..

- Tı, olmaz, yassah hemşerim. Sır.

- Bizimle dalga mı geçirsen? Nerden bilelim senin davet ettiğin şeyin matah birşey olduğunu.

*

Evet, avanak “Fakat zevke (hissedişe) taalluk eden vahdet-i vücûd sırrının avâma (sıradan insanlara) ifşâsından nehy etmiştir” diyor.

Bu “zevk” kavramı üzerinde daha önce durmuştuk. “Zevk”, Arapça’daki anlamıyla “Tatma, tadına varma” demek, Türkçe’deki gibi “keyif alma” demek değil.

Diyelim ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk” (tatma) işlemidir, tadını almadır. Tadına bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Ateist ve Kemalist/Atatürkist prof. Celal Şengör, bu konuda iyi bir örnek, kendi pisliğinin tadına bakmış, Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta gerçekleştirmiş bulunuyor.

Ahmed Avni'nin lafı, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış olduğu için yanlış anlaşılabilir. Çünkü dilimizde zevk, sadece hoşa giden şeyler için kullanılıyor. TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.

İmdi, birşeyin, salt zevke taalluk ediyor (sadece tatma ile bilinebiliyor) diye, ifşasının nehyedilmesi söz konusu olamaz. 

Fakat zevk ile (tadına bakılarak) bilinen şeylerin anlatılması yanlış anlamalara yol açabilir. Mesela hayatında hiç şeftali yememiş birine onun tadını anlatamazsınız. “Kayısıya benziyor” türünden benzetmeler yapmanız da bir fayda sağlamaz.

*

Allahu Teala hakkındaki “zevk”e taalluk eden hususlara gelince.. 

Mesela “Allah sevgisi” ve “Allah korkusu” böyledir. Herkes birşeyleri sevdiği ve birşeylerden korktuğu için, Allah sevgisi ve korkusunu anlayabilir. Fakat bu, mutlaka Allah sevgisi ve korkusuna sahip olmaları anlamına gelmez.

Ebu"d-Derdâ r. a.’den nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Dâvûd Peygamber şöyle dua ederdi: Allah"ım, senden seni sevmeyi, seni seven kişiyi sevmeyi, senin sevgine ulaştıran ameli isterim. Allah"ım, senin sevgini bana kendimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle.” (Tirmizî, Deavât, 72)

Evet, Allah sevgisi de bir “zevk” meselesidir ve bunu anlama hususunda bir peygamberle avamın en avamı adam arasında bir fark yoktur. Yazın sıcak bir gününde çölde susuz kalıp ciğeri yanmış bir kimse için o anda bir bardak buz gibi sudan daha sevgili çok az şey vardır.

Ahmed Avni avanağının sözünü ettiği vahdet-i vücud “zevk”ine gelince, Allah sevgisi ve korkusu gibi “zevk”ler insanın kendi nefsinde husule gelen şeyler olduğu halde, bunlarınki “vücud” kavramı ekseninde Allahu Teala’ya uzanıyor.

Marifetullah için kendi “zevk”lerini esas alıyor ve ölçü kabul ediyorlar. O zevk belki de şeytanî bir zevk, nerden bilelim.

 Belki de senin “vahdet-i vücud”un İblis’le irtibatlı bir “vahdet”.

*

Allahu Teala’yı bilmek “selim akıl” ile olur, “zevk” ile Allahu Teala hakkında bilgi sahibi olmaya kalkışmak, “vücud” gibi kavramlar ekseninde Allah’u Teala hakkında fikir yürütmek ve buna da “zevk” etiketini yapıştırmak, sapıklığa yelken açmak olur.

Makbul olan “zevk”, anlatılabilen zevktir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bu tür bir zevkten Cibrîl hadîsinde bahsetmiş durumda:

İhsan, Allah"ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O"nu görmüyor olsan da O seni görmektedir…” (Buhârî, Tefsîr, (Lokman) 2)

Tasavvuf işte budur, “ihsan”dır. 

Ve Allahu Teala’yı görme iddiasında bulunma değil, “görür gibi ibadet etmek”tir. 

Buradaki “görür gibi”lik de, insanın, Allahu Teala tarafından “görülmekte olduğunun” şuurunda olmasından, bunu hatırında tutmasından ibarettir.

İşte, Nakşbendiye tarikatında her gün yapılması istenen üç rabıtadan biri durumundaki “rabıta-i huzur, huzur rabıtası” (Allahu Teala’nın huzurunda olduğunu düşünme) bunun için ihdas edilmiştir. İhsan halini kazanma pratiğidir. 

(Diğer iki rabıta ise rabıta-i mevt yani ölüm rabıtası ile rabıta-i mürşiddir. Ömer Ziyaüddin Dağıstanî rh. a., “Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar” kitabında esas olanın rabıta-i huzur olduğunu belirtir.)

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’da belirttiği gibi, vahdet-i vücutçuların zırvaları zevke taalluk eden şeyler değil. Savundukları şey, Plotinus gibi Eski Yunan filozoflarından arakladıkları batıl bir felsefe.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem olayı “ihsan” kavramı çerçevesinde izah etmiş, bunlar ise “görür gibi”liği bir tür “görürlük” iddiası noktasına taşımışlar, haddi aşmışlar.

Eski Yunan metafiziğini tasavvuf diye yutturuyorlar.

*

Bu noktada tekrar “yakîn” (kesin bilgi) meselesine dönmek durumundayız.

Yukarıda yakînin üç mertebesi olduğunu söylemiştik. Allahu Teala hakkındaki yakîn ancak ilme’l-yakîn olabilir:

“Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: ‘Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!’ dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “Beni aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o) yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: ‘Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!’ dedi.” (A’raf, 7/143)

Yakîn (kesin bilgi) akla ve “burhan”a (kesin delile) dayanır. Zevk ise böyle değildir. “Burhanî bilgi” herkes için bağlayıcılık taşırken, “zevk” insandan insana değişir. İnsanlar bu yüzden “Zevkler ve renkler tartışılmaz” diyorlar. Birinin zevk aldığı müzik türünden diğeri nefret edebiliyor. Biri bir meyveyi çok severken diğeri tiksinebiliyor. Biri deniz manzarasını severken diğeri ormanlık dağlardan hoşlanabiliyor. Biri bir kütüphaneye kapanıp kitaplara gömülmeyi nimet kabul ederken diğeri bunu izbe, havasız ve karanlık zindana kapatılmakla eşdeğer bir boğucu ve bunaltıcı esaret olarak görebiliyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Yakîn” maddesinde şu ifadeler yer alıyor:

“… Diğer bir tanıma göre yakīn tasdik ve inanca ulaştıran doğru bilgidir. Bu tür kesin bilgiye “burhanî bilgi” denilir. Yakīn şüphenin, bilgi cehaletin karşıtı sayılarak yakīn ile bilgi arasında bir ayırıma gidilmişse de (Lisânü’l-ʿArab, “yḳn” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “yḳn” md.) bu iki kavram arasında anlam yakınlığı bulunduğu, yakīnin şüphe karışmayan bilgi olduğu ve mârifet, dirayet gibi terimlerle ifade edilen diğer bilgi türlerinin üstünde kesinlik taşıdığı kaydedilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “yḳn” md.). Akıl yürütmeyle zihnin kesinliğe ulaşmasına îkān denir. Yakīnin “düşünme ve akıl yürütme yoluyla kazanılan bilgi” şeklindeki tanımını dikkate alanlara göre yakīn ve îkān ile ulaşılan bilgi, belirli bir düşünme sürecinin sonunda elde edildiğinden kesbî bilgi olarak da adlandırılmış, … (Ahmed b. Muhammed el-Feyyûmî, s. 261; Tehânevî, II, 1548).

… Hadislerde yer alan yakīn kavramı “şüpheye düşmeden inanmak, bilmek” (meselâ bk. Müsned, V, 229, 366; Buhârî, “ʿİlim”, 24; “Enbiyâʾ”, 19; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 191), … anlamında kullanılmıştır. Bir rivayette Abdullah b. Mes‘ûd’un yakīni “tam iman” diye tanımladığı bildirilir (Buhârî, “Îmân”, 1). … Bazı hadislerde yakīn ölümün yalın gerçekliğini ifade eder (Müsned, II, 22; Müslim, “İmâre”, 125).

İslâm mantıkçılarının yakīn tanımlarını “hata ve yanılma ihtimali bulunmayan, gerçekle örtüşen bilgi” şeklinde özetlemek mümkündür. … “

*

Avni'nin sözlerinin devamı şöyle:

“Zîrâ vahdet-i vücûd, hakîkattir. Bu hakîkatin akvâl (kaviller, sözler) ile ifşâsı ukûl-i zaîfe erbâbı (zayıf akıl sahipleri) indinde dalâlete (sapıtmaya) ve taʻtîl-i şerîata (Şeriat’i geçersiz saymaya, atıl hale getirmeye) sebeb olur. Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir.”

Tevhîd edebiyatı yapan bu dangalaklara Kelime-i Tevhîd (“La ilahe illallah” sözü) hakikat olarak kâfi gelmemiş, kafalarından hakikat uyduruyorlar.

Bu öyle bir hakikat ki, zayıf akıl sahiplerini daha akıllı yapmıyor, tam aksine zıvanadan çıkartıyor, sapıklığa yöneltiyor, Şeriat’i geçersiz/batıl ilan etmelerine, yani Allahu Teala’ya İblis gibi başkaldırmalarına yol açıyor.

Bu avanak, bir sonraki cümlesi ile, “Ben zayıf akıl sahibi bir dangalağım, bunu herkes bilsin” mesajını veriyor:

“Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir.”

Evet “batıl” kelimesini kullanıyor. E, bu lafınla sen kendin Şeriat’i batıl ve atıl hale getirdin mi, getirmedin mi?

Böylece, zayıf akıl sahibi olduğunu ispatladın mı ispatlamadın mı?

Avanağın ne yazdığından haberi yok.

Şeriat değil, sizin “hakikat” dediğiniz şey, yani vahdet-i vücudunuz batıl. Eğer bu vahdet-i vücudunuz hak ve hakikat olsaydı, Şeriat’le çelişmezdi. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Sonra da seni (din ve dünyaya dair) o işten/emrden bir şeriat üzerinde kıldık. Artık (sen) ona tâbi' ol; ve bilmeyenlerin (nefsânî) arzularına (hevalarına) uyma!” (Casiye, 45/18)

Evet, Şeriat’ten yüz çevirenler, Şeriat’i “hakikat karşısında batıl” görenler, sapıktır, zayıf akıllıdır, ve “bilmeyen”dir. Zır cahildir. Heva ve heves ehlidir, hakikat ehli değil.

*

Bu budalaların vahdet-i vücud sırrı filan dedikleri zırvaların düpedüz sapıklık, heva ve heves ürünü şeytanî vesvese olduğu, bu dangalağın şu aktardığımız sözlerinden belli.. Neymiş, Onun için ‘Hakikat (el-Hakikatu) ortaya çıksaydı, Şeriat (eş-Şeriatu) batıl olurdu’ denilmiştir”miş?

Kim demiş, bari bunu da söyleseydin, İblis mi, Belam mı, Firavun mu, Nemrut mu, hangi sapık?

Böyle bir lafı bir müslüman söyleyebilir mi?!

Bu şaşkınlar bir de bu halleriyle kendilerini “hakikat ehli havas (seçkinler)", itikadı düzgün temiz kalpli saf müslümanları da “hakikatten habersiz avam” ilan ediyorlar. 

Evet, Şeriat’in dışında bir hakikat yoktur.. Şeriat’le çelişen tasavvuf da, hakikat iddiası da, sapıklıktan ibarettir.

Allahu Teala kullardan “hakikat”i gizleyecek, ona aykırı olan bir “batıl”ı, şeriat olarak emredecek, bu olabilir mi?

Bunların bu tür zırvaları, külliyen şeytanî vesvese..

Gâvurun biri, “Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur" demiş. (Un sot trouve toujours un plus sot, qui l'admire.)

Bizde durum farklı: Bizde doğruyu söyleyeni sıkça dokuz köyden kovarlar, anasından emdiği sütü burnundan getirirler, aptal sapıklar içinse anıt mezarlar yaparlar, heykellerini dikerler, üstüne anıt türbe diker, kitaplarını Kur’an’dan bile daha mübarek ilan ederler,

Bizim aptallarımız kendisine hayran olan daha aptal birini değil, binlercesini, hatta yüzbinlercesini, milyonlarcasını buluyor.

Aha işte önümüzdeki canlı örnek: Ahmed Avni avanağı.. Yazdığı akla ziyan zırvalara eşsiz hikmet muamelesi yapılıyor.

*

Evet, Avni avanağının “Sâlikin (yol alanın) nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd sırrının umumâ (genele) ifşâsından nehy olunmuştur” dediğini görmüştük.

Sıkı durun, bir sonraki cümlesi şöyle: “Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır.”

Böylece, ustası İbn Arabî kalpazanının lafını düzeltmiş oluyor. O, “Ve zuhûru ile emr ettiği şeyin ifşâsından onu nehy etti (yasakladı)” diyordu.

Ustasına ayar veriyor, “Tamam yasakladı da, o kadar da değil. Benim gibi havassa açıklayabilirsiniz, yasak değil” diyor.

 İmdi, bu avam ile havassı nasıl ayıracağız?.. Havas olmak, “hâl ve zevk” yoluyla “vahdet-i vücud sırrına” muttali ya da nail olmak ise, “havassa ifşadan nehy olunmamak”tan söz etmek abes olur. Adamın zaten bildiği şeyi ona ifşa etmen, tereciye tere satma salaklığı değilse nedir?

Yok, adam “zevk” yolu ile sırra mazhar olmadığı halde “vahdet-i vücud sırrı kendisine ifşa olunabilecek” havastan ise, böyle sade suya tirit yağsız tuzsuz havas olunabiliyorsa, bu defa da kendini yalanlamış, vahdet-i vücud sırrının  "sâlikin (yol alanın) nefsinde münkeşif olan (ortaya çıkan) bir hâl ve zevk olduğu” iddianı çürütmüş olursun.

Bu durumda o sır, sadece “zevk ve hâl” ile anlaşılan değil, kavlen (sözlü olarak) ifşa olunup aktarılabilen bir bilgi haline gelir. Zayıf akıllı değilsen mesele kalmamış oluyor.

Oluyor da, o zaman bunun neresi sır?!

*

Avara kasnak avanağın görüşlerine delil olarak ileriye sürdüğü ayet çerçevesinde olaya bakarsak, aslında ortada bir sır yok. Tam aksine, Allahu Teala’nın herkese açıkladığı bir hakikat var:

“De ki: Söyleyin bana! Ya Allah katından (min ‘indi’llâh) olduğu halde sonra (siz) onu inkâr etmişseniz? (O zaman haktan) uzak bir ayrılık içinde olan o kimseden daha sapık kim olabilir?

Onlara hem âfâkda (kendi dışlarındaki âlemlerde), hem de kendi nefislerinde(enfüsde) delillerimizi göstereceğiz; tâ ki onun (o Kur'ân'ın) gerçekten hak olduğu onlara belli olsun! Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?!’ ِ(Fussilet, 41/52-53)

Sözü edilen “hakikat”in bilinmemesi bir “sır” olmasından değil, bazı insanların hakikati bile bile inkâr edip yalanlamalarından, gerçeğe gözlerini kapamalarından ileri geliyor.

Ve bu gerçeği görme yükümlülüğü bakımından insanlar avam ve havas diye gruplara gerçekte ayrılmıyorlar. 

Nasıl insanlar görme, işitme, tatma, koklama ve dokunma gibi duyuları bakımından avam ve havas diye iki gruba ayrılmıyorlarsa, ilke olarak bu duyulara sahip olmak için havastan olmak gerekmiyorsa, ya da bu duyularından bazılarını kaybedenler havas olmaktan çıkıp avamlık çukuruna yuvarlanmıyorlarsa, Allahu Teala’ya iman hususunda da (kabiliyet bakımından) insanların havas ve avam diye iki gruba ayrılmaları söz konusu değildir.

Bu noktada “havas” olmayı sağlayan tek bir haslet var: Takva. Ve bu, vahdet-i vücut edebiyatı yapan dangalakların tekelinde olan bir “sır” değil.

*

Avanak şerhçi “Velâkin havâssa (seçkinlere) ifşâsından nehy olunmamıştır” diyor ve bu zırvasına delil ve şahit olarak Ebu Hureyre r. a.’in bir sözünü gösteriyor:

“Nitekim Ebû Hureyre (radiyallahu anh) buyurur ki: ‘(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla (korkusuyla) hıfz ettim’.”

Avanağın tam bir geri zekâlı olduğu bu sözü delil olarak getirmesinden belli.

Bunun delil olarak getirilebilmesi, şuna benzer bir söz olmasına bağlıdır:

“(Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den iki kab ilim aldım. Birini dağıttım, diğerini boğazımı keserler havfıyla avamdan gizledim, fakat ashab ve tabiînin havassına açıkladım.”

Geri zekâlı salağın kendisinden haberi yok, okuduğu ve dinlediği lafları anlamaktan aciz, fakat yine de “sadece havassın anladığı sırlar”dan haber veriyor.

Sorun sadece bu da değil.. Ebu Hureyre r. a.’in sakladığı bilgilerin (saklamış olduğu için) bilinmemesi söz konusu.. Fakat bu dangalaklar, “vahdet-i vücud sırrı” olduğunu ileri sürüyorlar. Nerden biliyorsunuz, öbür dünyaya gidip de mi geldiniz?!

Ebu Hureyre r. a.'in akladığı bilgiler muhtemelen, gelecekteki fitnelerle ilgili haberlerdi. Vaktinden önce söylese, bundan rahatsız olanlar çıkar ve fitne çıkarmakla, insanları birbirine düşürmeye çalışmakla suçlarlardı.

Benzer bir sözü Nuyam bin Hammad da Kitabu’l-Fiten’inde Huzeyfetü’l-Yemani r. a.’den naklediyor: "Eğer bildiğim her şeyi size anlatsaydım, beni öldürmek için geceyi beklemezdiniz."

(Bilindiği gibi, Peygamber Efendimiz s.a.s., münafıkların isimlerini sadece ona söylemişti.

Bir tek o, bütün münafıkları biliyor ve “sır” olarak saklıyordu.

Asla kimseye söylemedi ve ağır bir yük olarak taşıdığı sırlar onunla birlikte mezara gitti.)


İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ

 





Türkiye’nin “istiklal harbi / kurtuluş savaşı / milli mücadele” hikâyesinin içyüzünü en güzel özletleyen cümle, İsmet’e ait.

Bu İsmet, herhangi bir İsmet değil.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı,  Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, “istiklal mücadelesi”nin ardındaki sihirli değneği, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Sözü edilen müttefikler, Fransızlar ile İtalyanlar..

Bunlar, Selanikli’nin Osmanlı Devleti’ne karşı verdiği “istiklal mücadelesi”ne sadece mecburiyet icabı zoraki ya da kerhen destek vermiş değiller, gönüllü destek de verdiler.

Mehmet Hasan Bulut, bu bağlamda şunları söylüyor:

“… İtalyanlar da Anadolu’daki Milliyetçi Harekete en başından beri destek oluyorlardı. Mart 1920’de İstanbul işgal edildiği zaman îttihâtçıların ileri gelenlerinden bir kısmını gizlice Antalya’ya kaçırmışlardı. Ayrıca İttihâd ve Terakki mensuplarının çoğu İtalyan locasına bağlı olduğundan, İstanbul’da kurdukları teşkilât İtalya tarafından destekleniyordu. Yani İtalya Maşrık-ı Âzâm, 1908 İhtilâlinden sonra yeni bir ihtilâl için birkez daha kolları sıvamıştı. Teşkilâtın siyâsî kısmından Teşkilât-ı Mahsusa mensubu Yüzbaşı Edip Bey, Mustafa Kemal’in Roma temsilcisi olmuştu. İtalya’da savaş malzemesi satın alıyor ve gemiyle Anadohrya gönderiyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden evvel İstanbul’da görüştüğü İtalyan Yüksek Komiseri mason Kont Sforza ile birlikte çalışan Macedonia Risorta’nın üstâdı Carasso da mâlî olarak ona yardımcı oluyordu.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 389-90.)

İtalyanlar daha fazlasını da yapıyorlardı, yaptılar. Herşeyden önce, “kendi bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye'ye yardım ediyorlardı” (Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, 11. b., Ankara: Maki Basın Yayın, 2006, s. 40.)

Ayrıca, Ankara’ya herşeyi ucuza sattılar.

Mevlüt Çelebi, "Milli Mücadele Döneminde Ankara-italya ilişkileri, 1920-1923" adlı doktora tezinin (İzmir- Dokuz Eylül üniv. Atatürk ilk. ve ink. Tar. Ens. 1994) özeti mahiyetindeki “Millî Mücadele Döneminde Türk-İtalyan İlişkileri” başlıklı makalesinde (BelletenCilt 62, Sayı 233, Nisan 1998, s. 157-206) şunları söylüyor:

M. Kemal Paşa ve TBMM'nin İtalya ile ilişkilerin dostça bir çizgi izlenmesini istedikleri dönemde, hemen her konuşmasında, "yaşayabilir ve bağımsız bir Türkiye"den söz eden İstanbul eski yüksek komiseri Kont Carlo Sforza'nın İtalya Dışişleri Bakanı olması iki taraf için de şans olmuştur. … M. Kemal Paşa iki ülke arasındaki dostane ilişkilere verdiği önemi Sforza'ya yazdığı 8 Eylül 1920 tarihli mektupta belirtmiştir. …

“… Anadolu'daki İtalyan istihbarat subayı Albay Vitelli 1920 Nisanında hükümetine Anadolu'daki durum hakkında gönderdiği raporunda, "Türkiye'de önem verilecek tek kişinin, M.Kemal olduğuna" dikkat çekti. İtalyan Hükümeti, … Anadolu'daki davranışlarıyla M. Kemal hareketine zorluk çıkarmamışlar, işgalleri altındaki Antalya ve Kuşadası limanlarını. … kullanmalarına göz yummuşlardır.

“İtalyanlar, 28 Mart I919'da İşgal ettikleri Antalya'yı boşlatmaya, Sforza'nın Dışişleri Bakanlığı döneminde karar vermişlerdir. … İtalyanlar, … beklemeden Kuşadası ve Söke'de inşaatlarında çalıştırdıkları İşçilerin işlerine son vererek 17 Nisan 1921'den itibaren Milas ve çevresindeki birliklerini Güllük’e çekmeye başladılar.

“Marmaris'te bulunan 14 İtalyan askerinin geri çekilmesinden sonra 31 Mayıs'ta Antalya mutasarrıfı Fahreddin Bey'i ziyaret eden İtalya komutan, 'askerlerini geri çekme emri aldığını ve hazırlıklara başladıklarını' iletmiştir. Bundan sonra, İtalyanlar ellerindeki askeri malzemelerle birlikte karyola, levazım, benzin gibi maddeleri satışa çıkarırken, …. İtalyan subayları şerefine 2 Temmuz akşamı verilen çay ziyafetinden sonra 5 Temmuz 1921 salı günü Antalya tahliye edilmiştir, …

“Mütarekeden sonra İtalyanların yumuşak politikaları, savaş malzemelerinin bu ülkeden temin edilmesini gündeme getirmiştir. … İtalyanlar da ellerindeki fazla malzemenin Anadolu hareketine verilerek değerlendirilmesi konusunda gayr-i resmi girişimlerle Milliyetçilere cesaret vermişlerdir. …

“… İtalyan subayları el altından makinalı tüfek, silah ve cephaneyi ucuz fiyatla satmışlardı. …

“Ankara Hükümeti İtalya'dan yalnızca silah, cephane mühimmat satın almamıştır. Ordunun aslî nusuru olan askerlerin elbise, çadır, askerin ihtiyacını karşılamak için alınan malzemenin dökümü şöyledir: …”

(https://belleten.gov.tr/tam-metin/2451/tur)

*

Sevr, farklı ülke temsilcileri tarafından tam da Selanikli için uygun zaman geldiğinde imzalanmıştı: 10 Ağustos 192O'de.

Selanikli TBMM’sini açıp bir Ankara Hükümeti kurduktan üçbuçuk ay sonra.

Ayrıca, Selanikli’yi “vatanı savunan kahraman Hasan” olarak gösterebilmek için İngilizler, daha önce Yunan’ı durdurmak için (General Milne’nin adından hareketle) ilan ettikleri Milne Hattı sınırlamasına da Haziran 1920’de, TBMM’nin açılışından iki ay sonra ve Sevr’in imzalanmasından birbuçuk ay önce son vermişler, Yunan’a, “Tamam, artık Anadolu içlerine doğru yürüyebilirsiniz, İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve ot yolma çilesine son” demişlerdi.

Maksat, göstermelik mevzi çatışmalarla Selanikli’yi vatanı savunmak için savaşmış göstermek, sonra da araya girip Selanikli ile Yunan’ı barıştırıp işi tatlıya bağlamaktı.

Nasıl Ankara’da Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’in adamı idiyse, Yunanistan Başbakanı Venizelos da aynı şekilde onların adamıydı.

Ancak, sene sonuna doğru işler tersine gidecek, evdeki hesap çarşıya uymayacaktı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Almanya yanlısı olduğu için İngiliz donanması tarafından Atina’nin bombalanması ile tehdit edilen ve tahtından oğlu lehine feragat etmek zorunda kalan Kral Konstantin tekrar tahta çıkacak, Venizelos başbakanlık koltuğunu kaybedecekti.

Ve Kral Konstantin, “İzmir’e çıkıp bunca masraf yapmışken Anadolu’da gidebileceğimiz yere kadar gidelim” diyecekti.

İngilizler hemen devreye girip adamları Selanikli’yi kurtarmaya çalışacaklar, fakat başarılı olamayacaklardı:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Ve arkasından, Sakarya Savaşı’ndan önce yaşanan, ve Selanikli’nin (tıpkı Filistin’de olduğu gibi firar ederek) Ankara’yı boşaltıp Yunan’a bırakma ve Kayseri’ye çekilme kararı almasına neden olan Kütahya-Eskişehir bozgunu yaşanacaktı.

*

Biz Sevr’e dönelim.. Bulut, Sevr hakkında şunları söylüyor:

1920 Ağustos ayında, yine Britanya’nın İstanbul Hükümetine baskısı üzerine, şartları San Remo’da tespit edilen Sevr Anlaşması parafe edildi. Sevr’e giden heyette Damad Ferid’in dışında, Aubrey’in diğer dostu Filozof Rıza Tevfik de vardı. İkisi de İngilizlerin Milliyetçilere düşman olduğunu düşünüyor ve bir an evvel sulh gelsin istiyorlardı.” (Bulut, s. 391.)

Evet, ikisi de, İngilizler’in, (Selanikli münafığa aldanmış bulunan) milliyetçilere düşman olduklarını düşünüyorlardı.

Yanılıyorlardı.

Milliyetçiler, Selanikli takiyyeciye aldandıkları için aslında (ana hatlarını İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un hazırlamış olduğu) İngiliz projesine ücretsiz/meccani hizmet eden zavallılardı. (Selanikli gibi münafık olanlar hariç, onlar İngiliz’e gönüllü hizmet ettiler.)

Böylece İngilizler, hem Selanikli münafığın peşine takılanları, hem de Sdrazam Damat Ferit gibileri aldatmaktaydılar.

İki taraf da aldanıyordu. Kendilerini milliyetçi zanneden şaşkın Kemalistler de, Damak Ferit gibi padişahçılar da İngilizler’i “Selanikli’ye düşman” zannediyorlardı.

Meselenin farkında olan sadece Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi birkaç kişiydi.

Sadrazam Damat Ferit, İngiliz politikalarındaki bilinçli karışıklıktan dolayı kafası karışmış haldeydi:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklannı anladıklannı söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Sevr Antlaşması aslında bir oyalamacaydı.

Spordaki “tavşan atlet” hilesinin uluslararası siyasetteki benzeri bir “tavşan antlaşma”ydı.

Maksat, Anadolu’da kurulmakta olan Kemalist (ve dolayısıyla Curzonist, İngilizist) devletle gelecekte yapılacak antlaşmanın onun açısından bir “zafer” olarak algılanmasını sağlamaktı.

Osmanlı tebasının sıtmaya razı olup öpüp başına koyması için ortaya sürülen ölüm seçeneğiydi.

Evet, Selanikli münafık Sevr’e minnettardı. Çünkü Osmanlı Devleti’ni tümden itibarsızlaştırıyor ve kendisinin yapacağı ihanet antlaşmasının ona kıyasla bir “başarı” hikâyesi, bir zafer destanı gibi gösterilebilmesinin önünü açıyordu:

“Sevr Antlaşması ile Ankara artık tek umut ve tek sığınak haline gelmiş bulunuyordu. Hilafet ve saltanattan kurtulmak ve halkı bu kurumlara karşı kışkırtmak için en önemli koz da Ankara’nın eline geçmiş bulunuyordu. … Çaresiz ve köşeye sıkıştırılmış insanlara süngü tehdidi ile imzalatılmış bir belge idi. …

“… Sevr’in hükümleri, yeni Ankara hükümetinin ülkeyi hangi noktada bulup nereye yükselttiğini gösteren bir kıyas imkanı olarak her zaman işe yaramıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 78.)

Dönemin İtalya Dışişleri Bakanı Sforza'nın, "Tüm barış anlaşmaları içinde en mantıksızı" olarak nitelendirdiği Serv Barış Anlaşması, gerçekte Yunanistan dışındaki hiçbir devletin üst makamları tarafından “tasdik” edilmedi:

Anlaşmanın şartları Türkler için çok ağırdı, fakat Mezopotamya’dan dışlanan ve Türk Petrol Şirketine ortak edilmeyen Amerika’nın baskısı üzerine bu anlaşmayı, Yunanistan Parlamentosu dışında, taraf olan hiçbir devlet tasdik etmedi. Ayrıca Amerikan Senatosu, Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan devleti kurulması kararını da reddetti. Lord Curzon’un tabiriyle, ‘Petrol, Ermeni kanından daha ağır geldi’. Bu sayede Kâzım Karabekir Ermenilere karşı tekrar bir Doğu Cephesi harekâtı başlattı. …

“… Görünen o ki Sevr Anlaşmasını, hazırlayanlar da dâhil, İngiltere Hükümeti ve Yunanistan dışında kimse ciddiye almıyordu. Sevr, İstanbul Hükûmeti’ni halkın gözünden düşürmek ve Anadolu’da Mustafa Kemal’in elini gücendirmekten başka bir işe yaramamıştı.”

(Bulut, s. 381-2)

Zaten Sevr tiyatrosu bunun için oynanmıştı.

Bir “tavşan antlaşma”ydı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...