"LAWRENCE OF ARABIA" ÖLDÜYSE NE GAM, ZİHİNLERİ İŞGAL İÇİN İBN ARABÎ ŞARLATANI VAR

 




Konuyla ilgili bir önceki yazıda Çerkeşizade adlı bir müderrisin aptalca iddiaları ile Suyutî’nin Tenbihü'l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî adlı risalesindeki (küçük kitapçığındaki) birbirini tutmayan mantıksız laflara değinmiştik. (Bkz. Ferzende İdiz, “İmâm Suyûtî'nin İbn Arabî'ye Dair Bir Risalesi: Tenbihü'l-ğabî bi tebrieti İbn Arabî, Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt 14, sayı 1, 2012).

Suyutî, kerameti kendinden menkul zampara şarlatan İbn Arabî’yi bir taraftan uçurup kaçırır velî ilan ederken, diğer taraftan “İbn Arabî hakkındaki son sözüm şudur” diyor: 

Onun yoluna, gerek onu tasdîk edip velâyetine inanan; gerek aleyhinde olup kitaplarına bakmayı haram sayan dönemin iki fırkası da rıza göstermemiştir.” (İdiz, s. 336)

Niye göstermemişler?

Suyutî gerekçe olarak şunları sıralıyor:

“İbn Arabî’nin kitaplarına bakmak veya onları başkalarına okutmak için gayret sarfeden kimsenin durumuna gelince. Bu kitapları okumak, ne kendisine ne de başkasına bir fayda vermez, bilakis kendisine de tüm müslümânlara da zarar vermiş olur. Özellikle de okuyan kişi şer’î ve zâhir ilimlerden yoksun (bu ilimlere vakıf olmayan) bir kimse ise. Zira böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler. Yok eğer bu kitapları kendisine okuttuğu kimse, anlayan biri ise, bu durumda da (şöyle deriz): Bu kavmin (sûfîlerin) tarîkatlarında, müridlere tasavvuf kitaplarını okutma geleneği zaten yoktur. (Çünkü) bu ilim (tasavvuf), kitaplardan öğrenilmez (yaşanır ancak).” (İdiz, s. 337-8)

*

Evet, İbn Arabî’nin kitapları, birincisi faydasız kitaplardır.

Tek kusurları bu olsaydı, dert edinmeye gerek olmayabilirdi, hayatta lüzumsuz ve faydasız çok şey var. Asıl sorun, Suyutî’nin de itiraf ettiği gibi “dalalete/sapıklığa düşürücü” kitaplar olması.

Evet, bunlar “zararlı” kitaplar.. Sadece faydasız değil, zararlı.

Suyutî, onun kitaplarını okuyan kişi için, “Böyle biri, dalâlete düştüğü gibi, başkalarını da dalâlete sürükler” diyor.

Fakat nasıl oluyorsa, o dalalete düşürücü zırvaları yazan herzevekil dalalete düşmüş olmuyor. Tam aksine Allah’ın velîsi oluyor.. Kafaya bak!

*

Tasavvuf herşeyden önce edep demektir.. Haddini bilmedir.. 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile üstünlük yarışına giren bir kendini bilmez edepsiz densiz şarlatan soytarının velî olması mümkün değildir.

İsterse havada uçsun, denizin üstünde yürüsün (Böyle birşeyi de yok ya!.. “Şunu gördüm, bunu duydum, şunu yaşadım, bunu keşfettim” şeklinde ancak ahmakların inanacağı “kendisinden menkul” hurafeleri ve filozoflardan çalıp çırptığı metafizik saçmalıklar, akla ve mantığa aykırı çelişkili ve tutarsız zırvaları var.)

Peki onun kitaplarını okuma-okutma meraklısı kişi ya “dalalete düşmesi muhtemel” biri değil de zaten dalalette olan bir sapıksa ya da kâfirse durum ne olur?

Cevap belli: Sapık ve saptırıcı biri için bu kitaplar gerçek bir hazinedir.. Çift katlı ekmek kadayıfı gibi tadından yenmez nimettir.. Körün istediği tek bir gözken eline geçmiş olan dört gözdür.

*

İşte İngiliz keferesinin Ibn Arabi Society adı altında bir tekke (dergâh, zaviye) kurup sözde İbn Arabî irfanı ve tasavvufunu yaymak için kesenin ağzını açmış olmasının nedeni budur.

İngiliz keferesi (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için çirkin karikatürler çizen) Danimarkalı densizler ve Fransız angutlar gibi İslam’a cepheden saldırmıyor, sinsice içeriden darbe vuruyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i “gümüş”, kendisini “altın” kerpiç ilan eden, “O peygamberlerin sonuncusu ise ben de evliyanın sonuncusuyum” diye işkembeden deccalane bir palavra savuran, ayrıca velîliğin peygamberlikten üstün olduğunu iddia ederek “altın” olan kendisinin “gümüş”ten daha değerli olduğunu ispat etmeye çalışan Endülüslü edep yoksunu zampara şarlatan soytarı için İngiliz’in tekke kurup kütüphane açmış olması sebepsiz değil.

Mekînüddin’in (helali olmayan) güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazmış olan zampara soytarının zırvalarının yayılması için ellerinden geleni yapıyorlar. ABD ve İspanya’da tekkelerinin şubelerini açmış oldukları gibi her yıl sempozyumlar tertipliyor ve düzenli olarak bir dergi çıkarıyorlar.

*

Mecelle’nin “küllî kaideler”inden 30’uncusu şudur: Def-i mefâsid, celb-i menâfiden evlâdır.” (Fesat ve bozulmaya sebep olan şeylerin engellenmesi, faydalı şeylerin ele geçirilmesinden daha iyidir, önemlidir.)

Yine fıkıh usulünde (İslam hukuku metodolojisinde) sedd-i zerâi‘ (vasıtaların engellenmesi) diye bir ilke vardır:

"Sözlükte “kapatmak, engellemek” anlamındaki sedd ile “vesile, sebep, vasıta” anlamındaki zerî‘anın çoğulu zerâi‘den oluşan ve “yolların kapatılması, vasıtaların engellenmesi” mânasına gelen sedd-i zerâi‘ veya sedd-i zerîa (seddü’z-zerâi‘ / seddü’z-zerîa) fıkıh usulü terimi olarak, kendi başına mubah olan bir fiilin şer‘an sakıncalı bir sonuca götüreceğinden emin olunması veya bunun kuvvetle muhtemel bulunması sebebiyle yasaklanmasını ifade eder."

(TDV İslâm Ansiklopedisi, “Sedd-i zerâi‘” maddesi)

İbn Arabî soytarısının zırvalarının faydası yok zararı varsa, tutup onun şahsının ve kitaplarının reklamını yapmak makul (aklı başında bir müslümana yakışır) birşey olabilir mi?!

Tamam İngiliz İslam’la mücadele etmek, dinimizi tahrif edip bozmak için bu şeytanlığı yapıyor, peki “son kale” olma iddiasındaki Türkiye’nin TRT’si nasıl oluyor da Diriliş Ertuğrul dizisinde (tarihî gerçeklere de tamamen aykırı olduğu halde) İbn Arabî reklamı yapıyor?

TRT'ye bu aklı kim ya da kimler veriyor?

*

Din işinde kişinin keşfinin hiçbir önemi yoktur. Esas olan Kitap ve Sünnet'tir.

İmam-ı Rabbanî, 220’nci mektubunda şunları diyor (Hüseyin Hilmi Işık tercümesi):

... Bu fakîre de, böyle yanılmak çok oldu. Yanlış görüşlere çok yakalandım. Bu hâller çok zamân sürdü. Fakat, Allahü teâlâ korudu. … önceki kuvvetli îmân yanında, böyle görüş, bu kuruntu yerleşemedi, yok oldu.

Hattâ, bunun yerine, tevbe, istigfâr ve Allahü teâlâya sığınarak, Ehl-i sünnet i’tikâdına uymıyan böyle keşflerin, görüşlerin hâsıl olmaması için yalvardım, duâ eyledim. Bir gün, böyle yanlış keşfler için beni kıyâmette sorguya çekerlerse, azâb ederlerse diye çok korktum. Bu korku beni kapladı. Hiç râhatım kalmadı. Allahü teâlâya çok yalvardım. Bu sıkıntım çok zamân sürdü. …

Böyle şüphelere yol açan ve iyi ma’nâlar verilmesi lâzım olan, bu gibi bilgilerden birkaçını kitâplarımda ve mektuplarımda yazmıştım. Böyle bilgilerin yanlış olmasına yol açan yerleri, Allahü teâlâ lutf ederek bildirince, bunları da yazarak, yaymak istedim. Çünkü, YAYILMIŞ OLAN GÜNÂHIN TEVBESİNİ DE YAYMAK LÂZIMDIR!. Böylece, herkes, bu bilgilerden, İslâmiyyete uymayan fikrlere saplanmasın. Bunlara saplanarak, doğru yoldan sapmasınlar. ... Yüksek babamdan kuddise sirruh işitmiştim ki, “Dalâlet çukuruna düşen, doğru yoldan ayrılan yetmişiki fırkanın çoğu, tasavvuf yoluna girip, yolun sonuna varmadan, yanlış görüşlere aldanarak sapıtmışlardır” buyurmuştu.

*

Konuyla ilgili önceki yazıda Suyutî’nin İbn Arabî’yi savunurken öne sürdüğü argümanları tartışma konusu yapmıştık. Sözlerini, İbn Arabî’yi savunan bazı alimlerin isimlerini sayarak sürdürüyor.

Böylece, sanki İbn Arabî ulema nezdinde genel kabul görmüşmüş gibi bir izlenim uyandırıyor, okurlarını yanıltıyor. Aleyhinde olanlardan da söz etmesi gerekirdi.

Prof. Dr. Mahmut Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî” maddesinde şunu diyor:

“… yapılan bir araştırmaya göre yalnız Arapça literatürde onun aleyhinde yazılan eser sayısı otuz dört, savunma amacıyla kaleme alınanların sayısı yirmidir; aleyhinde 238, lehinde ise otuz üç fetva verilmiştir (Yahyâ Hüveydî, s. 320).

238 nerde, 33 nerde!.. İki taraftan 33 eksilttiğimizde bir taraf sıfırlanırken diğer taraf 205 kalıyor.

Savunma amaçlı yazılan kitaplara gelince.. Eğer hepsi Suyutî’nin yazdığı gibiyse (Ki öyle görünüyor), beş para etmezler.

*

Suyutî’nin, bu alimlerin isimlerini sıralarken aktardığı birtakım saçmalıklar da var. Mesela biri şöyle:

“İmâmu’l-Ârif Şeyh Safiyuddîn b. Ebû Mansûr (öl. 628/1230) … Er-Risâle adlı eserinin başka bir yerinde ise şunları aktarmaktadır: “Şeyh Muhyiddîn İbn Arabî Dımeşk’ten, Şeyh Ebu’l-Hasan el-Harra’ya bir mektup gönderdi. O mektupta: ‘Ey kardeşim! Fetihlerin [keşiflerin] hakkında bana bilgi ver.’ diye yazdı. Bunun üzerine Şeyh, bana 'Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti’ diye yaz dedi. İbn Arabî ona tekrar şunları yazdı: ‘Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim.’ …” (İdiz, s. 344)

Soytarı şarlatanın işi gücü boş gevezelik, artistlik.. Başkasının fethinden, keşfinden sana ne!.. Diyelim ki çok merak ettin, dinler geçersin, cevap vermek, artistlik yarışı yapmak zorunda mısın?.. 

Cevap verecekmişmiş.. Tutmuş buna bir de “Batınınla anlat” hurafesini eklemiş.. Ne lan bu, keşf olimpiyatı mı?..  Derdin ne, neyi ispatlamaya çalışıyor, ne yapmak istiyorsun?.. Gösterişçi soytarı pespayeliğin dibini bulmuş..

Akıllıya bir işaret kâfidir, fakat bu arsız angut, muhatabı "Bende garib işler, acâib haberler cereyan etti" diyerek konuyu kibarca kapatmak istediği halde densizlikte "level" atlıyor, küstahça kerametfuruşluk yaparak "Onları sen bana bâtınınla anlat, ben de onlar hakkında sana bâtınımla cevap vereceğim" diyor. 

(Mütedeyyin insanımız "Her geceni Kadir, her gördüğünü Hızır bil!" öğüdüyle yetiştiği için keramet tüccarı şarlatanlara kolay aldanabiliyor. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca anlatmıştı: Adamın biri büyük bir özgüvenle Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in bulunduğu meclise giriyor, aman zaman vermeden emrivaki kabilinden "Bana şunu şunu ver" diyor.. Aldığı şey ise sadece şu cevap: "Biz isteyene değil, istediğimize veririz.")

Ebu’l-Hasan el-Harra, soytarının ağzının payını vermiş tabiî.. Zampara şarlatan cevabını almış, yerine oturmuş:

“… bunun üzerine Şeyh (Ebu’l-Hasan el-Harrabana şöyle yaz dedi: ‘Tüm evliyâ bana yuvarlak bir dâire (hâlka) şeklinde (oturmuş olarak) gösterildi. Ortalarında iki kişi durmaktaydı. Bunlardan biri Şeyh Ebu’l-Hasan b. Es-Sebâğ diğeri ise Endülüslü bir adam idi. Bana bu iki kişiden birisinin “Gavs” olduğu söylendi. Ancak ben hangisinin “Gavs” olduğunu anlamadım. Derken bir delîl gösterildi ve o iki kişi secdeye kapandı. Bana secdeden başını ilk kaldıracak olanın “Kutb/Gavs” olduğu söylendi. Secdeden ilk olarak başını kaldıran Endülüslü adam oldu. Böylece durumu tam olarak anladım. Orada durup bekledim. Ona harf ve sesten münezzeh bir suâl sordum. O da bana nefesiyle cevap verdi. Böylece ondan cevabımı almış oldum. Diğer sâir evliyâ dâirelerini dolaştım. Her velî o dâireden nasibini aldı. İşte ey kardeş! Eğer sen bu mesabede (makâmda) isen, Mısır’da zaten seninle konuştum.’ Bundan sonra da bu konuda ona hiç bir şey yazmadı.” (İdiz, 344-5)

Adam yerine koyup başka birşey yazmamış.

Kibarca şu mesajı veriyor: Sen kimsin ki seni muhatap alayım, ben başka bir Endülüslüden istediğim cevabı aldım. Dahası keşfiyatımda evliyanın hepsi ile manen (harf ve ses söz konusu olmaksızın kalpten kalbe) konuştum. Sen onlardan biriydiysen zaten seninle konuşmuştuk.. Bana böyle sorular yöneltmen, senin onlardan (evliyadan) olmadığını gösteriyor. Boş adamsın.. Fetih istiyorsan al sana fetih!

Bunu aktaran, müctehid taslağı Suyutî.. Ne anlama geldiğinin farkında değil.

*

Suyutî sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Meşayıhten naklolunan ve kendilerine nispet edilen husûslar işte bunlardır. Bunlardan zâhire [İslam akaidine ve fıkhına] aykırı görülen sözlerini şu husûslardan birine hamletmek gerekir:

“Birincisi: Bizzat kendileri tarafından teyid edilmedikçe bu (zâhire aykırı görülen) sözleri kendilerine aitmiş gibi kabul etmeyi doğru bulmayız.” (İdiz, s. 348)

Boş bir laf.. İbn Arabî’nin laflarının kendisi tarafından teyidi nasıl olacak?!.. Adam ölmüş, nasıl teyit ettireceksin?! 

Şarlatan soytarının kitaplarının kendisine ait olduğunu kabul etmiyorsan, teyit bekliyorsan, bu topa hiç girmemen, adamı savunmaman, susman gerekir. Hakkında bilgi sâhibi olmadığın bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan mes'ûldür. (İsra, 17/36).

*

Okumaya devam edelim:

“İkincisi: (Bu sözlerin bizzat kendilerinden sâdır olduğu) tespit edildiğinde ise, bu söze uygun bir te’vil getirilmelidir. Şayet uygun bir te’vil bulunmazsa, bu sözün te’vili muhtemelen ilm-i bâtın sahibi âriflerde mevcuttur denilerek (iş ehline) bırakılmalıdır.” (İdiz, s. 349)

Uygun bir tevil bulunmazsa, bulunamıyorsa, tevilinin olmadığı kesin demektir.. Bu durumda “muhtemelen” filan denilerek ihtimallere sığınılamaz, “Belki tevili vardır” denilemez.. 

Üstelik, bir söz tevil edilebilse bile, esas olan, sözün sahibinin tevil etmesidir.. Başka birinin tevil etmesi, sözün sahibinin aklanması için yeterli olmaz, çünkü adamın kalbinden haber vermiş oluyor.

 “İlm-i bâtın sahibi ârif” denilen kişinin ilm-i batın sahibi olduğu da, bir başkası için hiçbir zaman kesinlik taşımaz.. Böylesi durumlarda Kehf Suresi’nde anlatılan Hızır kıssası delil olarak ileri sürülemez.. Çünkü Hz. Musa aleyhisselam, söz konusu zatın ilm-i ledün sahibi olduğunu vahiyle biliyordu.. Peki İbn Arabî şarlatanı hakkında vahiy mi var?!

“İlm-i bâtın sahibi ârif” eğer bir sözü tevil ediyorsa, bunu “delil”leriyle ortaya koymak durumundadır. Şayet (davacı bozacının "şahit olarak" hempası şıracıyı göstermesini geçtik, davasının şahiti olarak yine kendisini göstermesi türünden) kendi keşfini delil olarak gösterirse, kendisinin keşf diye ortaya sürdüğü hurafeyi (vahye, Kitap ve Sünnet’e dayanan) Şeriat’e üstün tutarak “rablik” taslamış olur (Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetini hatırlayalım). 

Böylesi bir durumda “gerçek” bir ârif, keşfin hataya açık bir tecrübe alanı olduğunu bilerek kendi keşfine itibar etmemek, bunun sapıklık olduğunu anlamak durumundadır.. Yukarıda İmam-ı Rabbanî'nin sözlerinde geçtiği gibi..

Suyutî resmen saçmalamış.

*

Sözlerinin devamı şöyle:

“Üçüncüsü: Bu (sözlerin) onlardan sâdır olması sekr [sarhoşluk] ve gaybet [kendinden geçme, aklın baştan gitmesi] hâlinde olur. Sekr hâline gelince, mübâh sekr hâli bağlayıcı değildir. Zira bu hâldeyken kişi mükellef [yükümlü] değildir.” (İdiz, s. 349)

Çocuklar ve deliler gibi yükümlü olmayan bir kişinin sözlerinin peşine düşüp onlara kulp takmaya, tevil için uğraşmaya da gerek yoktur.

Olabilir, sekr ve gaybet hali yaşayanlar bulunabilir, fakat bu haller, devamlılık göstermez.. Ve hiç kimse bu hal içinde ciltler dolusu kitap yazmaz, yazamaz.

Adam kitap yazmış, sonra birkaç sene geçince o kitabı alıp gözden geçirmiş, ekleme ve çıkarmalar yapmış, ve siz onun yazdıklarına sekr ve gaybet halinde yazılmış şeyler gözüyle bakıyorsunuz.. Bu durumda şunu söylemek gerekir: Bunların sekr ve gaybet halinin ürünü olduğunu kabul etmeniz, kusura bakmayın ama, sizin beyinsiz birer salak olduğunuzu ispatlar.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ, SİYASAL KÂFİR) DEVLETÇİLİK PUTPERESTLİĞİ VE (DEVLET ADAMI VİZYONUNDAN MAHRUM) "DEVLETİN ADAMLIĞI (TAĞUTPERESTLİK)"

 



Bir zamanlar Yeni Şafak’ta yazan, daha sonra Türkiye gazetesine transfer olan Cem Küçük, devlet adına konuşma yetkisini nereden almıştıysa, Hüseyin Gülerce (ya da Gülence) için “O, devletin adamıdır” diye yazmıştı.

Odatv de, “Biz demiyoruz, biz sadece haberciyiz, haber yapıyoruz” diyerek onun sözlerinin daha geniş kitleler tarafından duyulması için üzerine düşeni yapmıştı.

“Devletin adamları” birbirlerini az çok tanırlar, böyle sözde haber yapıyormuş ayaklarından ya da danışıklı dövüş babından birbirlerinin gündeme gelmesini sağlamakta üstlerine yoktur.

Odatv’nin haberi şöyleydi:

Bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’nin Cumhuriyet gazetesi iddianamesinde “tanık” olarak yer alması, Sözcü gazetesi soruşturmasında da adının geçmesi tartışılmaya devam ediyor.

Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk, Hüseyin Gülerce’nin FETÖ’nün yayın organı Zaman Gazetesi Genel Müdürlüğü yaptığına dikkat çekip, geçmiş dönemde yılda en az 3 kez FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in yanına gidip günlerce kaldığını, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasından sonra da 4 kez telefon konuşması yaptığını yazdı.

Gazeteciler Ahmet Hakan, Yılmaz Özdil, Fatih Altaylı da Hüseyin Gülerce’nin FETÖ geçmişine dikkat çekerek eleştirmişti. Hüseyin Gülerce ise “A. Hakan, F. Altaylı, Y. Özdil; ByLock mu kullanıyorlar?” başlıklı köşesinde “Beni övselerdi, yerin dibine geçmem gerekirdi” diyerek kendini savunmuştu.

KÜÇÜK KRİPTODAN DESTEK

Kripto FETÖ’cü Cem Küçük ise, bir dönem Fetullah Gülen’e en yakın isimlerden olan Hüseyin Gülerce’yi savundu. Cem Küçük, “Hüseyin Gülerce devletin adamıdır” dedi.

Küçük, Türkiye gazetesindeki bugünkü yazısında Hüseyin Gülerce hakkında, “Organize şekilde saldırıya uğrayan Hüseyin Gülerce çok açık ve ilk kez söylüyorum ki büyük harfle DEVLET’in adamıdır. Sizlerin Gülerce’yi harcamaya gücü yetmez” ifadelerini kullandı. Küçük, köşe yazarlarının Gülerce hakkında yazdıklarına ilişkin olarak, “Bu yapılan şey düpedüz hainliktir ve bu alçakça iftiraları atanlar hiç şüphe yok ki bedelini ödeyecektir” diye tehdit savurdu.

*

Cem Küçük sözlerinin hesabını vermediğine, ona devletten bir itiraz gelmediğine, tam aksine o başkalarını hesap vermekle tehdit ettiğine göre, Hüseyin Gülerce’yi devletin adamı kabul etmemiz gerekiyor gibi görünüyor.

Şurası kesin ki, FETÖ bünyesi içinde faaliyet gösteren tek “devletin adamı” Hüseyin değildi.

Aralarında sürü sepet “devletin adamı” bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bunların bazılarının sözde devletin elinden kaçıyor gibi yurtdışına gittikleri de kesin..

Devletin istihbarat birimleri FETÖ’yü dışarıda başka türlü takip edemezler.

Bütün bunlardan çıkan sonuç ise şu: Madem ki FETÖ’nün içinde Hüseyin gibi devletin adamları var, ve bunlar FETÖ adına faaliyet gösteriyorlar, o halde FETÖ tarafından yapıldığını düşündüğümüz birçok iş aslında "devlet"in işi olabilir.

Çünkü, FETÖ’nün içindeki devletin adamları, FETÖ yapıyor gibi göstererek laik (siyasal dinsiz, siyasal kâfir) devletin adamlığını ifa etmekten geri kalmazlar.

Siz, FETÖ yapıyor zannedersiniz, gerçekten de o yapıyordur, fakat ardındaki üst akıl devlettir.

Davul FETÖ’nün sırtında, tokmak ise devletin elindedir.

Mesela şu “kaset” mevzuları…

Gerçekte kimin işiydi, bilen var mı?

*

Bu, sadece FETÖ için değil, Türkiye’deki tüm cemaatler için geçerlidir.

Mesela bakarsınız ki bir tarikat, boz kurtçuluk yapmaya, Türkler’in putperestlik dönemine ait bir totemin tozunu alıp parlatmaya başlar..

Zikir ehli olmaları gereken insanları kritik-analitik, yok babalitik mavalları altında içinden çıkamayacakları, nefeslerinin yetmeyeceği derin sulara daldırıp boğdururlar.

Her neyse, biz asıl konuya dönelim.. Hüseyin gibi devletin adamlarını göz önüne alınca şunu kabul etmemiz gerekiyor olabilir: Asıl paralel devlet, derin devlettir.

FETÖ paralelini, sırf İslamcılık davasını yok etmek için kurup geliştiren, başa bela eden, yüzyılın musibeti haline getiren de aslında odur.

“Fabrika kuran fabrika” gibi, paralel üreten paraleldir.

Derin devlet, her “paralel”in içine kaçmış şeytandır, azgın cindir.

Cem Küçük gibilerin paralel devlet gibi racon kesebilmelerinin nedeni de budur.

FETÖ, derin devletin melanetinin yanında fasa fisodur.

*

Fatih Altaylı’nın “MİT’e komploda Gülerce parmağı” başlıklı yazısı, devletin adamı Hüseyin’in FETÖ’yü paralellik oyununda ofsayta düşürmüş olabileceğini de düşündürmektedir.

Altaylı Habertürk’te şunları yazmıştı:

Fethullahçı Terör Örgütü’nün seçilmiş iktidara, devlete ve özellikle dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı “somut ve sert biçimde” saldırıya geçmesinin miladı, 7 Şubat 2012 olarak kayıtlara geçti.

O gün Başbakan Erdoğan ciddi bir ameliyat geçirdiği sırada, FETÖ elindeki yargı gücünü kullanarak MİT’e bir operasyon başlattı.

Bu operasyonun hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu açıktı ve bu durum o gün de yazıldı.

Peki hafızası zayıflara bir hatırlatma yapalım.

MİT’e operasyon yapılması gerekliliğini o günlerde Cemaat içinde ilk dile getiren, bunu somut biçimde “kayıt altına” alan yazıları kim yazdı?

Elbette ki Hüseyin Gülerce.

FETÖ’nün MİT üzerinden Başbakan’a karşı harekete geçmesinden tam 40 gün önce Gülerce, ilk işaret fişeğini attı.

28 Aralık 2011 günü Gülerce köşesinde şöyle seslendi:

“MİT’e bir operasyon yapılmalıdır. Başbakanlık’a bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı’nda bir soruşturma başlatılmalıdır.”

Gülerce bununla da yetinmedi.

2 gün sonra, 30 Aralık günü, Gülerce yazısını benzer biçimde tekrarladı: “MİT hakkında derhal bir soruşturma başlatılmalı.”

Gülerce’nin ikinci yazısından tam 38 gün sonra, Başbakan Erdoğan’ın hasta yatağında olmasından da istifade edilerek, Gülerce’nin hedef gösterdiği kuruma yönelik bir operasyon FETÖ’cü savcılar marifetiyle başlatıldı.

Erdoğan hastane yatağından aynı darbe girişiminde yaptığı gibi duruma el koymasa, FETÖ daha bu ilk hamlesinde başarıya ulaşacaktı.

Gülerce işareti vermiş, FETÖ’cü savcılar gereğini yapmaya kalkışmış, ama Erdoğan’a toslamışlardı.

Bu operasyonda Gülerce’nin parmağı olduğu aşikârdı. Düğmeye onun parmağı basmıştı.

İktidara yakın gazeteci Fikri Akyüz, o günlerde köşesinde Gülerce’nin bu yazısına dikkat çekti. Zaman zaman Ergenekon davalarına da eleştirel yaklaşımlar sergileyen Akyüz, iktidara yakın bir isim olarak bilinmesine rağmen o gün bugündür işsiz.

Gülerce ise “sözde” itirafçı ve makbul.

Ve Gülerce’ye bazıları, “Devletin adamı” diyor.

*

"Devletin adamı" Gülerce'nin, devletin adamlığı kebabına bol kepçe provokatörlük baharatı ekleyerek, FETÖ'ye, nefesinin yetmeyeceği derin sularda yüzme "gaz^"ı verdiği anlaşılıyor.. Bir başka deyişle, yıkamayacağı duvara toslamasını ve başının belaya girmesini sağlamaya çalıştığı söylenebilir. 

Hüseyin Gülerce, bir fikir adamı ya da yazar olarak pek önemli biri sayılmazdı.

Ancak, “Cemaat”in ve/veya Fethullah Gülen’in bir tür yarı-resmî sözcüsü gibi görülmesi, onu dikkatle takip edilen bir adam haline getirmişti. 

Zaman gazetesinin ondan pekçok bakımdan üstün başka yazarlarının (mesela Ahmet Selim’in) hiç dikkat çekmemesine karşılık, Gülerce’nin sürekli gündeme gelmesinin nedeni buydu.

FETÖ adına konuşuyor gibi görünüyordu, gerçekteyse laik (siyasal dinsiz) devletin adamı olarak vazifesini yapıyordu.

Nitekim, Zaman gazetesinde yayınlanan 5 Temmuz 2013 tarihli yazısında, Mısır’la ilgili olarak (sözde müslümanca, özde laik Kemalist nitelikteki) şu düşünceleri seslendirmişti:

Mısır’daki darbenin anlattıkları…

Mısır’daki askerî darbe, hissiyat ile gerçeklik arasındaki acıklı hali ve ders veren farkları anlatıyor.

Müslüman Kardeşler’in iktidar denemesi, kötü bir sonla bitti diyebiliriz. Dileriz, Mısır bir iç savaşın, kardeş kavgasının içine düşmez.

Bir bahar düşünün, tekrar darbe hortlağı ile bitmesi, Arap dünyası için çok kötü oldu. Ne ibretliktir, laik kesim, liberallerle birlikte; Batı’nın hoş görüsü(!) ve himayesi ile darbe destekçiliği yaptı. Darbe için Tahrir Meydanı’nı kullandılar. Bir darbenin, havai fişek gösterileri ile kutlandığını da görmüş olduk… Benim gibi pek çok kişinin aklından geçmiştir sanırım, şu anda Türkiye’de yapılacak -Allah muhafaza- bir darbe için kim bilir ne çok havai fişek stoklayan vardır…

*

Gülerce, hemen herkesin kabul edebileceği bu genel geçer hakikatlerin ardından asıl mesajına geliyor.

Böylece, dile getirdiği birtakım doğruların, acı hapı yutturmak için onu şekere bandırma ameliyesinden başka birşey olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir tür aldatma..

Beyefendi, “İslam coğrafyasında mütedeyyin insanlar, yönetime talip olacaklarsa dini referans almamalıdırlar” fetvasını veriyor.

Emriniz olur!

“Dinî söylemi öne çıkarmasalar belki daha işlevsel olur” vs. gibi birşey söylese, niyetinin belki iyi olabileceğini düşüneceğiz, fakat öyle demiyor, “Dini referans almamalıdırlar” buyuruyor.

*

Dini referans almamak başka birşey, göstermemek başka birşeydir.

Mesela, bir insana, dinî söyleme başvurmadan, alkolün onu mahvedeceğini tıbbî bir söylemle anlatabilirsiniz. 

Fakat bir insana, “Alkol almanın haram olduğunu söylememelisin. Dinî söyleme başvurmamalısın!” dediğiniz zaman, gerçekte o kişinin din ve inanç hürriyetinin yanı sıra, düşünce ve inancını açıklama özgürlüğünü de yok etmiş olursunuz.

Türkiye’de dinsiz (putperest) derin devletin istediği tam da bu olduğu için devletin adamı da böyle konuşuyor.

*

Mesela bugün Batı’da, hristiyan demokrat partiler mevcut.

Bunlara, hristiyan olduklarını dile getirmeleri yasaklanmıyor.

Buna karşı belki, laik mantıkla, “Hristiyanlığın zaten pek fazla siyasal talebi/düzenlemesi yok” denilebilir.

Şayet bu itirazı haklı kabul edersek, o takdirde şunu söylememiz gerekir: Madem yok da, neden siyaset alanında hristiyan olmayı bu şekilde öne çıkarıyorlar?

Hristiyan olmayı öne çıkarmak, “Hristiyan değilsen benimle birlikte siyaset yapamazsın, siyasal hayata katılamazsın; önce hristiyan kimliğini kabul edeceksin” mesajını vermek değil midir?!

Din, siyasete bundan daha fazla nasıl müdahale edebilir?!

İsrail’de durum daha da katı.. 

Devletin adamı Hüseyin efendi, bu akılları “diyalog” içine girdiği yahudi ve hristiyanlara vermiyor, tutuyor hristiyanların salyangozlarını İslam ülkelerinde pazarlamaya çalışıyor. 

*

Ancak, Müslümanlar için “Dini referans almamalıdırlar” diyen Hüseyin efendi, bir sonraki cümlede klasik numaraya başvurup makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca her şeyden evvel dinin özü zarar görüyor” diyor.

Az sahtekâr değil!

Dinin referans alınması ile, dinin siyasete vasıta yapılması aynı şey midir ki, bir sonraki cümlende utanmadan böyle birşey “yumurtluyorsun”?!

Tabiî bizim Hüseyin efendi, usul-detay ilişkisini acayip bir mantıkla tepetaklak eden muhterem hoca efendisinden ders almış, nasıl kafa karıştırılacağını çok iyi biliyor.

Din, siyasette referans alınınca herşeyden evvel dinin özü zarar görüyor” şeklindeki bir cümlenin “manyakça” olacağını gayet iyi bildiği için, hiç çaktırmadan kurnazca makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca…” uzun havasına geçiş yapıyor.

Türkçe olimpiyatlarında şarkı dinleye dinleye, makamdan makama nasıl ustaca geçilebileceğini kavramış…

Böylece, usta işi bir abrakadabra ya da hokus pokus ile din’i referans almayı dinin siyasete alet edilmesine dönüştürdükten sonra, saygılı ve efendi bir mütedeyyin müslüman pozu ile şu hükmü veriyor: 

Dine karşı bir saygısızlık oluyor.

Yani, dini referans almak, dine karşı saygısızlıkmış…

Yerseniz..

*

Oysa Hüseyin efendi bu aklı diyalog içinde bulunduğu haham ve papazlara verebilirdi.

Mesela onlara, “İncil’i referans almanız, İncil’e saygısızlık oluyor beyler” diyebilirdi.

Aynı şekilde hahamlara da, “Yahudiliği referans almanız, Yahudiliğe saygısızlıktır” şeklindeki muhteşem bir zihnin olağanüstü mantıklı çıkarımını pazarlayabilirdi.

Bu kadar uzağa gitmeye gerek yok, adamı olduğu laik (siyasal dinsiz) devletin derin makinistlerinin karşısına Cüneyt gibi çıkıp naralar atarak “Atatürk ilke ve inkılaplarını referans almak, Atatürk’e saygısızlıktır, n’ayır, n’olamaz!” diyebilirdi.

Hayır, bunu yapmadı. Müslüman mahallesinde salyangoz satıcılığına soyundu.

Şu anda da bu işi iktidarın gazetesi Star'da yapmaya devam ediyor.

*

Gelelim Hüseyin efendinin yazısındaki bir başka cümleye (Ya da yumurtaya mı dersiniz, salyangoza mı, her neyse!):

“Ayrıca kendisini samimi Müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlar.”

Peh peh peh!..

Kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış!..

İlk cümlesinden hareketle konuşmak gerekirse, kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler, dinin referans alınmasından rahatsız olan insanlarmış..

Hem dinin referans alınmasından rahatsız oluyorlar, hem de bunların kendilerini samimi müslüman olarak görmelerini, kabul etmelerini saygıyla karşılamamız gerekiyor.

Yoksa kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış, hissetme kabiliyetleri azmanlaşmış bu kişilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerine ciğer dayanmazmış..

Bunların kendilerini dışlanmış hissetmemeleri için, dini referans alanların bizzat kendilerini dışlamaları gerekiyormuş.

*

Mesela, bu mantığa göre, Mısır’da halkın büyük çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen Mursi’den rahatsız olanlar, her ne kadar azınlık durumundaysalar da, kendilerini dışlanmış hissetmek gibi pek büyük bir bahtsızlığı yaşadıkları için, Mursi ile Mursi’ye destek veren çoğunluğun taleplerinin yok sayılması gerekiyor.

Sen de az uyanık değilsin, Hüseyin efendi!.. Öyle hocanın böyle çırağı!.. Öyle devletin böyle adamı!

Dört cümlede işi sağlama bağlama ustalığını gösteren yarım hoca Hüseyin efendi, beşinci cümlesinde şahlanıyor, cuş u huruşa geliyor:

“Daha da önemlisi, birikmiş tepkilerin sonucunda yönetime gelindiği için hassasiyet gösterilmesi gereken temel meselelerde çoğunlukla farkında olmadan bir ötekileştirme zihniyetine saplanılıyor.”

Kısacası, birikmemiş tepkilerle yönetime gelmenin bir yolunu bulmak zorunda bu insanlar..

Adeta, yakıt kullanmadan motoru çalıştırmak gibi fizik yasalarını dumur eden bir talebin üstesinden gelmek zorundalar.

Tepki birikmişse, gelmemeleri lazım, tepki birikmeyince de zaten gelemezler. Bu şartlar çerçevesinde nasıl gelineceğinin formülünü bulmak için Newton ve Einstein olmak bile yetmez ama, olsun..

Az uyanık değilsin Hüseyin efendi, bir de yeri geldiğinde ağlayabilme kabiliyetine sahip olsaymışsın, Fethullah efendinin yokluğu durumunda onun yerini çok rahat doldurabilirmişsin.

*

Ve Hüseyin efendi, son olarak, ağzındaki baklayı çıkarıyor:

“Mütedeyyin insanlar için zemin; demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerlerdir.”

Böylece, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerler” ile “referans alınan din”in farklı şeyler olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Madem öyle, neden şu “paylaşma” faaliyetlerinde tepe tepe dini referans alıyor, insanların dinî duygularını bu paylaşıma alet ediyordun?

Mesela, neden FETÖ çatısı altında “kurban” topluyordun?

Neden kurban kesme gibi dinî bir gelenek, senin paylaşma faaliyetlerinin eksenini oluşturuyordu?

Neden insanların zekâtlarının, sadakalarının peşinden koşuyordun?

Neden, dini referans göstermeden, salt “evrensel insanî değerler” adına yardım toplamıyordun?

Onu da geçtik, acayip çalgılar eşliğinde kız oğlan karışık hoplayıp zıplama, avaz avaz yâlelliler söyleme faaliyetlerine bile, dinden referans bulmak için Peygamber'li rüyalar anlatıyordun?

Dinî olmayan, “evrensel insanî değerler”e dayanan rüyaların suyu mu çıkmıştı?

Kerli ferli adamlar, “dırahşan” çehreli kızların oynamalarını, şarkı söylemelerini gerdan kırarak, gözlerini bel bel dikerek izliyor, sonra da bu tabloya Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalar vasıtasıyla alet ediliyor, bütün bu utanmazlıklara din, referans haline getirilmeye çalışılıyordu..

Niye o zaman “Dini referans göstermeyin!” demiyordun?

*

Demokrasi vs. diyorsun, iyi güzel, peki Mursi darbe ile mi cumhurbaşkanı atanmıştı?

Demokratik yollardan gelmemiş miydi, seçilmemiş miydi?

Hukuka uygun yollardan cumhurbaşkanı olmuş bir adamı “Benim hukukum yoksa da, tankım topum var” diyerek “tankın üstünlüğü” ilkesi eşliğinde alaşağı eden adamlar karşısında söyleyecek bütün lafın bu muydu?..

Evet, İslam açısından bakıldığında, dini referans almayanların, dini hayatın dışına itmeye çalışanların, dine düşmanlık yapanların tek bir referansı vardır: Heva ve heves.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesi vs. hepsi, işlerine geldikçe kullandıkları, acıkınca da utanmadan oturup yedikleri birer puttan başka birşey değildir.

*

Bunların hepsi aynı..

Bir taraftan dindarlık taslıyorlar, diğer taraftan da, İslam devleti mi (Allahu Teala'ya itaat edilen devlet mi) yoksa tağutî devlet mi (tağutlara, putlaştırılmış nesnelere ve kişilere tapılan devlet mi) olduğuna bakmaksızın devletçilik yapıyorlar.

Akıllarınca "Ne şiş yansın ne kebap!" babından hem Allahu Teala'yı, hem de yeryüzü tanrılarını idare ettiklerini düşünüyor gibiler.

Bunların dindarlıkları Kur'an'ın her ayetini kapsamıyor.

Mesela, Kur'an'da geçen tağut kelimesini duydukları zaman tüyleri diken diken olur. 

Şeriat, lügatlarından zaten çoktan çıkmıştır.

O kadar çıkmıştır ki, camiye bile giremez.. 

Cuma hutbelerinde siz hiç Şeriat'lı, tağut'lu hutbe dinlediniz mi?

Ve bu sözde "din hürriyeti" rejiminde dinleme şansınız var mı?!

Hakkı hakim kılmayı geçtik, onu söyleyemiyorsun bile, sonra da utanmadan hakkı hakim kılma edebiyatı yapıyorsun!

Bunlar, Allahu Teala'yı ve O'nun kahrını, azabını ne zannediyorlarsa!

*

Sonra da seni (din ve dünya) iş(in)de bir şerîat üzere kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin (heves, arzu ve) hevalarına uyma!” (Casiye, 45/18)

"Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta (putlaştırılan önderlere ve nesnelere) ve cibt'e (küfrün temsilcilerine) inanıyorlar ve diğer inkar edenler için 'Bunlar, müminlerden daha doğru bir yoldadır' diyorlar." (Nisa, 451)


(İlk yayın tarihi: 28 Şubat 2023)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...