ATATÜRK’ÜN “BU KARAKTER Mİ?” DEDİRTEN KARAKTERİ

 







Murat Bardakçı o satırları neden sansürledi?”

Odatv.com‘da yayınlanan bir haber-yorumun başlığı böyleydi.

Evet, Bardakçı, sonradan Atatürk soyadını alan Selanikli Mustafa Kemal’in Padişah Vahideddin hakkındaki bazı ifadelerini sansürlemiş. (Bkz. https://odatv.com/murat-bardakci-o-satirlari-neden-sansurledi-19051835.html)

Sansürlenen satırlar, Vahideddin’in kişiliği hakkındaki bir “iddia” durumunda.

Mustafa Kemal’in kişiliği hakkında ise “iddia” değil, (kendi beyanı olması hasebiyle) kanıttır, belgedir.

Mustafa Kemal’in laflarını cümle cümle “irdeleyelim”, ve de karakter filmini çekelim.

*

Mustafa Atatürk, Sultan Vahideddin’le yaptığı son görüşmeyi anlatırken şöyle diyor:

“‘Paşa paşa, … asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin! Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimî mi konuşuyor? O Vahdettin ki ecnebi hükûmetlerin yüzüncü derece âletleriyle temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı?”

Bunları söyleyen adam, ikamet edeceği ev elinin altında hazırken oraya gitmeyip işgalci İngiliz subaylarının kaldığı Pera Palas’ta kalan, sabah akşam “ecnebi hükûmetlerin yüzüncü derece âletleriyle temas” arayan adam..

Mesela İngiliz gazeteci Ward Price, Mustafa Kemal’in kendisinden, “İngiliz komuta kademesi ile görüştürülmesini istediğini”, 1950'li yılların ikinci yarısında yayınlanan hatıratında yazmış durumda.

Bunun da ötesinde Mustafa Kemal’in meşhur Nutuk'unda, İngiliz gizli servisinin Türkiye’deki en önemli ajanı olan Rahip Robert Frew (Ki İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin başkanıydı) hakkında son derece sitayişkâr ve övücü ifadeler kullandığı görülüyor.

Artı, onunla defalarca görüştüğünü bizzat yakın arkadaşı (TBMM'nin ilk başbakanı) Rauf Orbay ile yaveri Cevat Abbas hatıratlarında yazmış bulunuyorlar. 

Bence, Mustafa Kemal’in Vahideddin'le ilgili ifadeleri psikoloji bilimindeki projection (yansıtma) kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. 

Malum, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, Mustafa Kemal değildir.

*

Selanikli Mustafa Atatürk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim: ‘Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet buyurunuz.’”

Vahideddin “devleti kurtarmak”tan bahsediyor, bunun düşündüğü şeye bak..

Devleti kurtarmaktan söz eden (kimlerden kurtarılacağı malum) adam hakkında “Aldatıldığını mı anlamıştı?” sorusunu yöneltmek için insanda çok farklı ve müthiş bir zekâ bulunması gerekiyor.

Sonra, bu tahminin nesini tehlikeli buluyorsun?

Kim için, ne için tehlikeli?

Memleket için mi?

Yoksa senin istikbalin için mi?

*

Devam ediyor Selanikli Mustafa Atatürk:

“Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında, bütün his ve fikirlerini, temayüllerini tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekliyebilirdim?”

Adamı çok iyi anlamışmış.

Yüksek ve asil bir hareket beklemiyorsun, peki sendeki hangi dürüstlük ve şahsiyet, hangi yüksek ve asil karakter böyle bir adama “Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet buyurunuz” demeni sağlıyor?

Kendisinden yüksek ve asil bir hareket beklenmeyen, yani alçakça ve soysuzca hareket edeceği malum olan birine “Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet buyurunuz” diyen bir adamın karakteri hakkında ne düşünmek gerekir?

Buna “en hakiki mürşit bilim”in psikoloji dalı cevap versin. Ben birşey demeyeyim.

*

Her neyse.. Mustafa Kemal’in sözlerinin devamına bakalım:

Memleketi kurtarmak lâzımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul’a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırırsam, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”

Seni gidi palavracı!

Evet, Vahideddin’in “devleti kurtarmak”tan anladığı buyduysa, zaten memleket bu anlamda kurtulmuştu, senden neyin hizmetini istesindi ki?

Sonra, sen adamın gerçek düşüncesinin bu olduğunu anladığına göre, nasıl şöyle bir cevap verebildin:

“‘Merak buyurmayın efendimiz,’ dedim, ‘nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmıyacağım.’”

Atatürk’ü koruma kanunu diye bir “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmanın garantisi anlamına gelen “çağdaş ve özgürlükçü” yasa bulunmasa söylenecek çok şey var da… Biz söylemeyelim, “hayatta en hakiki mürşit ilim” cevap versin.

Bu adamın karakter notu kaç olabilir?

*

İmdi, gelelim ot kafalı Odatv‘cilere..

Falih Rıfkı Atay, Çankaya‘sında başka şeyler de yazıyor:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi yayını, Kasım 1999, s. 143-4.)

İşin esası bundan ibaret..

Mustafa Atatürk, kendi ifadelerinin de gösterdiği gibi, Vahideddin’in güven, itimat ve desteğini kazanmak için (Yağcılık, yalancılık, samimiyetsizlik, dalkavukluk ve takiyyecilik demeyelim diyorum ama, mecburuz, diyorum, herşey ortada) “kurmay zekâsı”nın bütün imkânlarını sonuna kadar kullanmış.

Adamın tam itimadını kazanmış.

*

Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarının ikinci cildinde geçtiği gibi, Mustafa Atatürk’ün Vahideddin karşısında böyle “içten pazarlıklı, özü sözü farklı, olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmaktan uzak” bir politika izlediğini bilen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Padişah’ı onu Anadolu’ya göndermekten vazgeçirmek için bir gece sabaha kadar dil dökmüş bulunuyordu.

Vahideddin ise, Mustafa Kemal hakkında “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” demekten başka bir karşılık vermemişti.

Mustafa Kemal, Vahideddin’in kendisi hakkında böyle konuşmasını sağlamak için neler söylemişti, bunları ne yazık ki Falih Rıfkı’ya anlatmamış.

Anlatamazdı.

Kim bilir ne yağlar çekti, ne masallar anlattı ki Padişah onun hakkında böyle konuşuyordu.

Evet, Vahideddin, Şeyhülislam’a şöyle birşey demişti: “Hocaefendi, anlıyorum, siz benim saltanatım için endişeleniyorsunuz.”

Şeyhülislam’ın cevabı ise şu minvaldeydi: “Hayır, sizinki olmazsa başka bir saltanat olur, ben din için endişeleniyorum.”

[Erzurum'da Padişah'a gönderdiği askerlikten istifa telgrafının altındaki imza şöyleydi: "Kulları Mustafa Kemal". On satırlık telgrafta tam beş defa (Farsça çâker ve bende gibi) "kul" anlamına gelen kelime geçiyor. Erzurum'dan gönderdiği telgrafta bu ifadeleri kullanan adamın Padişah'ın huzurunda nasıl konuşacağı tahmin olunabilir.

"Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” meselesine gelince.. Muhtemelen Padişah'a şöyle şeyler söylemişti: 

"Haşmetmeab, kalleş İngilizler'den vize alabilmem için onları aldatmam gerekiyor. Eğer onları ilm-i siyaset çerçevesinde hareket edip idare etmezsem benden de şüphelenirler ve arkadaşlarım gibi beni de tutuklayıp Malta'ya sürerler. Nerde kaldı ki Anadolu'ya geçişim için vize versinler. Ancak İttihatçılardan beni çekemeyen, zat-ı şahanenizle olan yakınlığımı kıskanan kişiler ve onlardan etkilenen kimseler var. Ayrıca İngiliz ajanlarının benim gibi sadık bendeleriniz aleyhinde iftira ve tezviratta bulunarak aramızdaki saf insanları aldatmaları ve zat-ı alinizi yalnızlaştırmak istemeleri muhtemeldir. Eğer onların bu meşum ve iğrenç entrikaları yüce gönünüzde kulunuza karşı iğbirar oluşturacaksa düşündüğünüz 'vatanı kurtarma' vazifesinden bendenizi daha baştan muaf tutmanızı tercih ederim."

Tilki gibi kurnaz olan dalkavuk Selanikli'nin bu tür laflarla Vahideddin'i adeta hipnotize ettiği ve Şeyhülislam gibi zatlar kendisinin aleyhinde konuştuğunda "Bizim yaver haklıymış, âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ diye düşünmesini sağladığı anlaşılıyor.]

*

Evet, Vahideddin, “devletin kurtulması” için kişisel saltanat kaygısını bir tarafa bırakmıştı.

Sonra da, Sadrazam İzzet Paşa‘nın Feryadım adlı hatıratında ifade ettiği gibi, “aldatılmışlığın utancı” içinde, Mustafa Kemal’in âteşîn “kurmay zekâsı” hakkında susmayı tercih etmişti.

Bununla birlikte, Mustafa Atatürk’e, Falih Rıfkı’ya bu şekilde konuşup karakter ve şahsiyetini tanımamıza yardımcı olduğu için minnettar ve müteşekkiriz.

Tabiî bu, Odatv‘ciler gibi Kemalistlerin zekâ seviyesini ölçmeye yarayan bir “test” işlevi gördüğü için de ayrıca bir minnet borcu daha yüklüyor üzerimize.

Ancak, Mustafa Kemal’in de, Odatv‘cilerin de “hafıza”sının pek fazla övgüyü hak etmediğini de belirtmek gerekiyor.

*

Belki de Odatv‘ciler fazla zekîler ve hafızaları da zannettiğimizden daha sağlam.. Çünkü Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’a yazdığı mektubu, Falih Rıfkı’ya söylediklerinin altına eklemiş olsalardı, “Hangi Atatürk doğru söylüyor, ya da hangi Atatürk’ün kafası karışık?” sorusuna cevap aramak zorunda kalabilirlerdi.

Bu da, kafalarının yorulmasına yol açardı. Kafayı böyle altından kalkılması zor konularla yormamak gerekir.

Şöyle takdim ediyor söz konusu mektubu Odatv:

“İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”… (https://www.odatv.com/siyaset/19mayis1919-ataturk-samsuna-ayak-basti-ve-bu-satirlari-yazdi-116104)

Mektup, gerçekten ilginç bir mektup..

Önemli bir tarihî belge..

Selanikli Mustafa Atatürk, o mektubunda anasına “Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı” diyerek, İngilizler’in kendisini millete hizmet edebilecek adamdan saymadıklarını ortaya koymuş durumda.

Yoksa tutuklayıp Malta’ya sürerlerdi.  

Mektubunda “Bana nasılsa ilişememişlerdi” diyor.

O “nasıl” konusunda neden bir tahmin yürütmüyor? Onun o “nasıl” konusunda cehalet silahına sarılması bizim de bir fikrimizin olmamasını gerektirmiyor.

Günümüzde yapılan yayınlarda İngiliz yetkililerin kendisi hakkında o günlerde söylemiş olduğu sözler yer alıyor.. İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk'ün kendi milletine değilse bile İngiliz milletine hizmet edebileceğini anlamış durumdalardı. 

*

Selanikli mektuptaki sözlerini Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler” diyerek sürdürüyor. 

Neden Samsun’a gitmeden vize verirken şüphelenmemişlerdi sorusunun cevabı yok. O bahse hiç girmiyor. 

Ardından “[İngilizler] Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular” diyor. 

Vize verirken niye sormamışlar peki?

Bir sonraki cümle şöyle: “Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.” 

Evet, İngilizler hükümetten ısrarla bunu istiyorlarmış. Niye ki acep?

Selanikli bunun ardından bir sürü lüzumsuz laf sıralıyor ve ardından bir gerçeği itiraf ediyor: “Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez.” (Padişah hakkında saygılı bir dil kullanıyor, zat-ı şahane diye anıyor.)

Peki bunu İngilizler neden akıl etmemişlerdi?

Adamların dünya kadar kurmay subayı, politikacısı, stratejisti, istihbaratçısı, entelektüeli, tarihçisi, bilim adamı varken bunu anlamıyorlar, öyle mi?

Yoksa bile bile lades mi diyorlar?

Tabiî ki herşeyin farkındalardı.. Maksatları Selanikli’yi yedi düvele kafa tutan kahraman, Osmanlı hükümetini de İngiliz işbirlikçisi hain göstermekti.

Ve bunda da muvaffak oldular.

*

Gelelim mektubun en sonuna bırakılmış olan turpun büyüğüne..

Selanikli aynen şunu diyor: “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”

İşte bu cümlesi Selanikli Mustafa Atatürk’ün büyük bir yalancı, sahtekâr, ahlaksız siyasal dolandırıcı olduğunu ispatlıyor.

Ne yaptığını bilirmiş de, netice görmeseymiş başlamazmış da..

Hani sen “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyordun.. Niye böyle haticeli neticeli teferruatı harekatının esası haline getiriyorsun?

Samimi vatansever adam, vatan savunması söz konusu olduğunda netice hesabı yapar mı?!

Mevzubahis olan vatansa benim netice almam da teferruattır” niye diyemiyorsun?

Burada asıl kilit soru şu: Sana Samsun vizesi verirken İngilizler de aynı neticeyi görmüş olabilirler miydi?

Ya da şöyle soralım: İstanbul’da başbaşa yalnız ve gizli görüştüğün (İngiliz istihbarat teşkilatının / gizli servisinin İstanbul şefi) Robert Frew sana netice konusunda garanti mi vermişti?

Neticeden emin olman bu garantiden mi kaynaklanıyordu?


E-KİTAP: ATATÜRK'E AJAN DİYENLER

 

https://archive.org/details/ataturke-ajan-diyenler


ATATÜRK’E  

AJAN DİYENLER

  

Dr. Seyfi SAY


 

İÇİNDEKİLER

 

MURAT BELGE’NİN CEVAP ARADIĞI SORU: ATATÜRK, İNGİLİZ AJANI MIYDI? 5

ÖLÜ ATATÜRK’ÜN ÖLÜMSÜZ ESERİNDEKİ İNGİLİZ EMEĞİ 20

İNGİLİZ MUHİPLER CEMİYETİ’NDEN İNGİLİZ MUHİPLER DEVLETİNE 47

BU “İNGİLİZLER VE ATATÜRK” MESELESİ ÖNEMLİ 51

İSMET İNÖNÜ: "İSTİKLÂL MÜCADELESİNİN BAŞARISI İNGİLİZLER'İN ESERİ" 62

PAPA’DAN FAZLA KATOLİK, ATATÜRK’TEN FAZLA ATATÜRKÇÜ OLMAK 71

İNGİLİZ'İN OYUNU VE "İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI" İÇİN İDAM EDİLEN MERHUM ATIF HOCA 87

MUSTAFA KEMAL “MUCİZE”SİNDEKİ İNGİLİZ İKSİRİ 97

ATATÜRK’E AJAN İFTİRASI ATILIYOR OLABİLİR Mİ? 113

KADİM TİYATROLAR ÜLKESİNDE ÇAĞDAŞ BİR TİYATRO: SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ’LE DANIŞIKLI DÖĞÜŞÜ 120

VAHİDEDDİN, İNGİLİZLER VE ATATÜRK DENKLEMİNE DAİR PEK AZ SORULMUŞ SORULAR 137

MUSTAFA KEMAL'İ TEHDİT EDEN ADAMIN ANALİTİK ZEKASI 153

TARİH Mİ, YOKSA MASAL VE EFSANE Mİ? 161

ATATÜRK, İSMAİL CANBULAD, SUİKAST VE KOMİTACILIK 167

FEVZİ ÇAKMAK’A GÖRE VAHİDEDDİN, İNGİLİZLER VE MUSTAFA KEMAL 177

İKİ CUMHURBAŞKANI, CELAL BAYAR VE TURGUT ÖZAL, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DERİN SIRRINI İFŞA ETTİ: “LOZAN’DA SÖZ VERDİK, MİLLETE DİNİNİ UNUTTURACAĞIZ. LAİKLİĞİN GAYESİ BUDUR” 187

ATATÜRKÇÜLERİN, ATATÜRK’Ü SAVUNAYIM DERKEN VERDİKLERİ YAMA TUTMAZ AÇIKLAR 205

ATATÜRK İLE İNGİLİZ İSTİHBARATI'NIN (GİZLİ SERVİSİNİN) İSTANBUL ŞEFİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ŞİFRE VE KODLARI 230

ATATÜRK VE İNGİLİZ MANDASI  246

SADECE SEN Mİ, OYNANAN TİYATROYU O GÜNLERDE ÜÇ BEŞ KİŞİ DIŞINDA KİMSE ANLAYAMADI 252

"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" MU DESEK, YOKSA "FENA Fİ'L-İNGİLİZ" OLMAKTAN MI SÖZ ETSEK? 258

PADİŞAH VAHİDEDDİN’DEN ATATÜRK’E VE ATATÜRKÇÜLERE: YALNIZ VATANLARINA DEĞİL BÜTÜN İSLÂM ÂLEMİNE İHANET ETMİŞLERDİR 272

İSTİKLALE SON VEREN İSTİKLAL: “İNGİLİZLER ATATÜRK İLE OSMANLI DEVLETİ’NE KOMPLO KURDU!” 279

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN MİSAK-I MİLLÎ’YE, PADİŞAH VAHİDEDDİN’E VE OSMANLI DEVLETİ’NE İHANETİ 304

*


MURAT BELGE’NİN CEVAP ARADIĞI SORU: ATATÜRK, İNGİLİZ AJANI MIYDI?

 








T24.com yazarı Murat Belge, bu konuyu bir yazısına taşımıştı.

Murat Belge, Cumhuriyet’in ilk yıllarının “seçkin”lerinden Burhan Belge‘nin oğlu..

Burhan Belge’nin kim olduğu aklınızda kalmamış olabilir, fakat Atatürk’ün sohbet halkasındaki kadınlardan şu meşhur film yıldızı Zsa Zsa Gabor‘un kocası olduğunu söylersem “Haa, o mu?” diyeceğinizi tahmin ediyorum.

*

Belge, şunları yazdı:

Biri, bir jandarma astsubayı kalktı, Atatürk’ün “İngiliz ajanı” olduğunu söyledi. Olayların akışına şöyle bir göz atıldığında, akla, mantığa uyacak bir yanı yok. Mustafa Kemal gibi bir ajanı olan Britanya niçin yıllar boyu Yunanistan’ın Anadolu’da varlığını destekledi? Niçin İstanbul hükümetinin idam fermanı çıkarmasına, Anzavur isyanına göz yumdu? 

Britanya’da hükümetin tutumuna rağmen Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesinden yana olanlar vardı. Bunların başında “Intelligence”ta [istihbarat teşkilatında, gizli serviste] çalışan Herbert Aubry [Aubrey] gelir. Eski “Birikim“in [dergi] ikinci sayısında onun “Ben Kendim” diye Türkçe bir adla yayımladığı otobiyografisinden, ahbap olduğu Talat Paşa’yla son görüşmelerinin hikâyesini yayımlamıştık. Orada Talat Türkiye yerine Yunanistan’ı desteklemekle Britanya’nın Komünist Rusya’ya karşı yeterince güçlü cephe kurmadığı için Lloyd George politikasını eleştirir, Aubry de buna hak verir.

Gal kökenli Lloyd George bir “liberal”dir. Antik Yunan medeniyetine hayrandır ve doğal olarak sempatisi Yunanistan’dan yanadır. Batı’nın Osmanlı’ya karşı sevgisizliğinin bir önyargı olduğunu söyleyip dururuz da, 1915 Kıyımı herkesin zihnindedir. Dolayısıyla Lloyd George ve Asquith vb., yani “liberaller”, antipatilerinin bir “önyargı” olduğunu herhalde düşünmüyorlardı. Ama onların tavrını benimsemeyen Britanyalılar da -az da olsa- vardı. Aubry’nin “Türk dostluğu” herhalde yalnız “reel-politik” gereği değildi.

Atatürk, “İngiliz ajanı” olduğuna hükmettirecek ne yaptı? “Kapitalizmden yanaydı” mı diyeceğiz? O zaman bu ülkede birkaç milyon İngiliz ajanı var demektir. “Ülkeyi Batılılaştırdı” mı diyeceğiz? Birkaç milyon da bu eder. Ama herhalde kafasında bu “komplo”yu kuran kişinin asıl derdi bu. “Batı, Batı” dediğine göre, İngiliz ajanıdır.

Gerçi, böyle ilkel bir zihniyeti olduğunu düşünmediğimiz Kemal Tahir’in de ([meşhur romanı] “Yorgun Savaşçı“da) aynı anlama gelen imaları vardır. “İngiliz, kimi gönderdiğini bilmez mi?” yollu sözler eder. Ama Kemal Tahir’in de böyle şaşırtıcı “buluş”lar yapmaya, durduramadığı bir merakı vardır. Kimsenin görmediği bir şeyi görmeyi çok sevdiği için gördüğüne kendini inandırır da. Ayrıca, Kemal Tahir’in -hele Asyai üretim tarzı buluşunu yaptıktan sonra- oldukça koyu bir “Batı fobyası” oluşmuştur. Onun için yalnız Atatürk’ü değil, Türkiye’nin hayli uzun Batılılaşma serüveninde payı olan herkese böyle bir gözle bakmaya başlamıştır.

Ayrıca “komplo teorisi üretimi“nin bu toplumda ne kadar popüler bir spor olduğunu da düşünmeliyiz. Birçok Türk Marksisti’ne göre “tarihin motoru” aslında Marx’ın dediği gibi “sınıf mücadelesi” değil, komplodur.

*

Murat Belge’nin sözleri böyle..

Birisi kalkıp “Mustafa Kemal İngiliz ajanıydı” demekle, Mustafa Kemal’in ajan olduğunu ispatlamış olmaz.

Sadece bir iddiada bulunmuş ya da kendi kanaatini dile getirmiş olur.

Bizim bu yazımızın amacı, Atatürk’ün ajan olduğu ya da olmadığı yönünde bir ispat çabası içine girmek değil.

Dikkat çekmek istediğimiz husus şu: 

İddia etmek, ispat etmek olmadığı gibi, Murat Belge’nin akıl yürütüşü de, aksi yönde bir ispat için yeterli değildir.

*

İkincisi, bir görüşün taraftarlarının çok olması, onlarla aynı zihniyete sahip hiç kimsenin ajan olmayacağı, olamayacağı anlamına gelmez.

Belge’nin şu sözleri için ilkel nitelemesi yapmayacağız, fakat son derece safça ve naif (ya da belki tecahül-i arifane sanatıyla meşbu kurnazca) olduğunu söylemek gerekiyor:

Atatürk, “İngiliz ajanı” olduğuna hükmettirecek ne yaptı? “Kapitalizmden yanaydı” mı diyeceğiz? O zaman bu ülkede birkaç milyon İngiliz ajanı var demektir. “Ülkeyi Batılılaştırdı” mı diyeceğiz? Birkaç milyon da bu eder. Ama herhalde kafasında bu “komplo”yu kuran kişinin asıl derdi bu. “Batı, Batı” dediğine göre, İngiliz ajanıdır.

Her kapitalizm yanlısı, her batılılaşmacı ajan olmaz, fakat kapitalist Batı için ajanlık yapan birinin böylesi bir zihniyetin sahibi olması beklenir.

* Bunda yadırganacak bir taraf yoktur.


Ajanlık gibi olgular, salt “olayların akışı” ile izah edilemez.. Ajan kendisini kamufle etmek zorundadır, dolayısıyla faaliyeti sırasındaki söylem ve eylemlerine itibar olunmaz.. Ayrıca, onu ajanlaştıranların da deşifre olmasın diye sanki onunla hiç bağlantıları yokmuş hatta düşmanlarmış gibi davranmaları söz konusu olur.

Bununla birlikte, İngiltere (Britanya) – Yunanistan – Mustafa Kemal (Ankara Hükümeti) ilişkilerinin seyri, Murat Belge’nin ifade ettiği gibi değil.

Yunanlıların İzmir’i işgali, Mustafa Kemal henüz Anadolu’ya adımını atmamışken gerçekleşti. 15 Mayıs 1919’da..

Bir gün sonra Mustafa Kemal Samsun‘a doğru acilen yola çıkarıldı.

Çünkü, Yunanlılar’ın Anadolu’ya yaptığı çıkarma, Padişah Vahideddin’i ve Hükümet’i telaşa düşürdü.

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gitmesi ve Erzurum Kongresi‘ni toplaması, orada birtakım kararlar açıklaması, zannedilenin aksine, İngilizler’i telaşa düşürmedi.

Tam aksine,  Erzurum Kongresi 7 Ağustos’ta bittikten üç gün sonra, 10 Ağustos 1919 tarihinde İngiliz Generali Milne, Yunan Orduları Başkumandanlığı’na, işgalleri altındaki sınırdan ileriye geçmemeleri emrini verdi.

Bu sınır, Milne Hattı diye bilinmektedir.

*

Peki Yunanlılar bu Milne Hattı’nın ilerisine yürümeye ne zaman başladılar?

Mustafa Kemal sırasıyla Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladıktan, ardından Ankara’ya gittikten, ve de 23 Nisan 1920 günü TBMM‘yi açtıktan sonra..

22 Haziran 1920 tarihinde, yani TBMM açıldıktan iki ay sonra..

Yani İngilizler, Yunanlılar’ı 10 aydan fazla bir zaman beklettiler.

Bu noktada, “Mustafa Kemal hazır olmadığı için mi?” sorusunun akla gelmemesinin nasıl sağlanabileceğini şahsen ben bilemiyorum.

Bildiğim şu, zihinlere ambargo koymak mümkün değil.

*

İngilizler, Yunanlılar’ı desteklemediler.

Ya ne yaptılar?

Atatürk’ün sofrasının müdavimlerinden (ve de ulufe olarak milletvekili yaptığı yalaka şahıslardan) Falih Rıfkı Atay şunu yazıyor:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Yani durum, Murat Belge’nin zannettiği gibi değil.

*

“[İngiltere] Niçin İstanbul hükümetinin idam fermanı çıkarmasına, Anzavur isyanına göz yumdu?” sorusu da, “gizli servis mantığı” ile düşünen birisi için fazla bir anlam ifade etmez.

Tekrar belirtelim, bu yazı, Atatürk’ün ajan olmadığını ya da olduğunu ispatlamak gibi bir gaye taşımıyor.

Murat Belge gibi isimlere, Atatürk’ü savunmak için bu tür akıl yürütmelerde bulunmalarının bir faydası olmadığını anlatmaya çalışıyoruz.

*

Gizli servis mantığı” dedik (Mantığı kelimesinin yerine yöntemi, taktiği vs. gibi bir kavramı da koyabilirsiniz).. MİT ajanlarından Mahir Kaynak‘tan öğrendiğimiz birşey var: Gizli servis operasyonlarında eylemin kendisi değil, sonucu ve kime yarayacağı, nasıl bir etki uyandıracağı önemlidir.

Ayrıca, gizli servislerin bazen ajanlarının bazı şeylere katlanmalarına göz yumduklarını da biliyoruz. Bu, istihbaratçılığın/ajanlığın doğasında/fıtratında var. Gizli servisler, plan ve projelerinin tamamlanması için birçok şeye göz yummak zorunda kalırlar.

Mesela, 1971 yılında darbe girişimini açığa çıkaran Mahir Kaynak‘ın diğer darbecilerle birlikte hapse girmesine MİT aslında göz yummak durumundaydı.. Mahir Kaynak da bunu tercih ediyordu. Teamül böyleydi.. Teamüle bir kereliğine riayet etmediler. Buna mecbur kaldılar.

*

Konuya dönersek, İstanbul’da verilen idam fetvası Mustafa Kemal için sinek vızıltısıydı.. Ona bir zararı olmadı, fakat İstanbul’un itibarının ve imajının yara almasına, hain olarak görülmesine, ve Mustafa Kemal’in Padişah tarafından mağdur edilmiş bir fedakâr vatan savunucusu olarak algılanmasına hizmet etti.

Komplo teorisi bahsine gelelim..

Mustafa Kemal’in, ihtiyaç duyduğu zaman komplo teorilerine başvurduğunu ve tasfiye etmek istediği kişilere ajanlık suçlamasında bulunduğunu biliyoruz.

Örnek verelim..

TBMM açıldıktan dört buçuk ay sonra, 4 Eylül 1920 tarihinde TBMM’de içişleri bakanı (dahiliye vekili) seçimi olmuştu.

Mustafa Kemal’in adayı Miralay Refet‘ti.

Ancak Meclis, onu değil, Tokat milletvekili Nazım Bey‘i seçmişti.

Mustafa Kemal’in buna karşı tepkisi ne oldu peki?

“Millet iradesi böyle tecelli etti, bize düşen, saygı göstermektir” mi dedi?

Hayır!

Kendisini ziyarete gelen Nazım Bey’le görüşmeyi kabul etmedi. Onu istiskal etti, aşağıladı.

Bununla da yetinmedi, ona aba altından sopa gösterme anlamına gelecek şekilde Çerkez Ethem‘i devreye koydu.

*

Çerkez Ethem olayı şöyle anlatıyor:

“Mustafa Kemal Paşa gelmişti. Yanında Diyarbakır mebusu Şükrü Bey vardı. Salona girince etrafında bulunduğumuz büyük masanın başına onlar geçtiler. Mustafa Kemal Paşa müteessir görünüyordu, bir müddet sonra bahsi açtı. Nazım Bey’in kırtasiyeci bir adam olduğu etrafında konuştu, içişlerinin henüz nazik ve ehemmiyetli bir safhada bulunduğunu söyledi ve bana bakarak Meclis’teki mebuslardan şikâyet etti. Herhangi bir iç karışıklıktan ve uygunsuzluktan dolayı mesuliyet kabul edemiyeceğini, icap ederse Meclis riyasetinden istifaya da hazır bulunduğunu ima etti. Ben, Tokat Mebusu Nazım Bey’i tanımıyordum. Onun yerine Mustafa Kemal Paşa’nın iltimas ettiği Miralay Refet Bey’i son tertipler sırasında ve ondan daha evvel Demirci Mehmet Efe’nin yanında görmüş, konuşmuştum. İdare kabiliyetinin derecesini tabiatiyle bilmiyordum. Hazır bulunanlar ekseriyetle yine Mustafa Kemal Paşa’nın tarafını tutuyorlar, hususî surette bu meseleye müdahale etmemi istiyorlardı. Ricaları şu idi: ‘Eğer Nazım Bey’e bir selam gönderirseniz onun istifa etmesi pek mümkündür’. Ben böyle bir selamı ve tarafımdan yapılacak tavsiyenin tehdit manasını taşıyacağını düşünerek kendilerine dedim ki: ‘Şu halde ben yarın kendisini yerinde ziyaret eder, münasip surette istifasını rica ederim.’”

Ancak, Mustafa Kemal ile yanındakilerin yarını beklemeye tahammülü yoktur.

Mesele hemen o gece, Nazım Bey göreve başlamadan kapatılmalıdır.

*

Şükrü Bey hemen o gece Çerkez’in selamını götürür, bir saat sonra elinde Nazım Bey’in istifa mektubu olduğu halde dönüp gelir. (Bkz. Çerkes Ethem’in Ele Geçen Hatıraları, İstanbul: Güniz Basımevi, 1962, s. 102-6’dan aktaran İsmail Küçükkılınç, Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2016, s. 266-7.)

Mustafa Kemal, meşhur Nutuk’unda Nazım Bey’in istifasından bahseder, fakat Çerkez Ethem’in rolüne hiç girmez. Nazım Bey’i istifaya kendisinin davet ettiğini belirtir.

Ve de ayrıca, komplo teorisi anlamına gelen bir üslupla, Nazım Bey hakkında, “Ecnebi mehafiline casusluk ettiğine de şüphe etmiyordum der.

Ancak, Küçükkılınç’ın ifadesiyle, “Meclis’in bir mebusun ‘casus’ oluşundan bigâne ve bihaber onu içişleri bakanı seçmeyeceği de tartışmasızdır”. (Küçükkılınç, Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihadçılık, s. 266.)

Tabiî, dilerseniz tartışırsınız, fakat o zaman, ilke olarak, kendinizi de tartışmaya açmış olursunuz.

Ayrıca, “Benim şüphelerim iyi, başkalarınınki kötüdür. Benim komplo teorim iyi, başkalarınınki fenadır” şeklindeki bir paylaşıma da, ilkel zihniyet sahipleri bile gülerler.

*

İngilizler’in ellerindeki Atatürk’le ilgili belgelerin bir kısmını saklamaları ve “devlet sırrı” gibi gizlemeleri, Mustafa Kemal’in İngilizler’le olan ilişkilerinin ajanlık anlamına gelebilecek boyutlar içerdiğini gösteren bir karîne durumundadır.

Mesela Türkiye Cumhuriyeti Devleti, elindeki Şerif Hüseyin, Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini, Şah Rıza Pehlevi vs. ile ilgili belgeleri gizleyip saklar mı?!

Kadir Mısıroğlu’nun şu yazdıkları önemli:

… İngilizler’in devlet arşivi olan Foreign Office’de çalışma yapıyordum. Önce Sultan Vahideddin dosyasına baktım. Oradaki bazı evrakın fotokopilerini aldım ki; bende mahfuzdur. Sonra M. Kemal Paşa’nın dosyasını istedim. Gelen dosyanın içinde sadra şifa hiçbir evrak yoktu. Tabii onunla ilgili evrakı ketmettikleri düşüncesine kapıldım. Sonradan bu durumu anlattığım bir sohbette arkadışımız Mustafa Bilge dedi ki:

O dosyayı ben de getirtip inceledim. İçinde ciddi birşey olmadığını görünce şikayette bulunmak üzere ofisin müdürüne çıktım ve:

– M. Kemal Paşa ile ilgili evrak bu dosyadakinden ibaret olamaz. Bunların açıklanması yasak mı? diye sordum. Müdür bana şu cevabı verdi:

– Hayır, yasak değil. O dosyada pek ehemmiyetli vesaik (belgeler) vardır. Fakat biz kaldırdık.

– Neden diye sorunca da çekmecesinden bir kâğıt çıkardı. Bu bir resmî evraktı. Lakin üzerine bir dolmakalem [mürekkebi] boşaltılarak iptal edilmişti [okunmaz hale getirilmişti]. Bunu göstererek dedi ki:

– Bunu sizden biri yaptı. Vesika okunmaz hale geldi. Bu hadiseden sonra biz de o dosyadan ehemmiyetli vesikaları çıkardık.

Evet, müdürün sözleri böyleydi. Fakat ben inanıyorum ki; o dosyaya yine de bazı evrakı baştan itibaren koymamışlardır. Zira ben Londra’da yaşarken Lord Gürzon’un hatıralarının peşine düştüm. Onun anlattıklarıyla yazılmış olan bazı kitaplar elde etmiş olmama rağmen şahsî evrakını görmek arzusuna kapıldım. Bu maksatla araştırmalarım sonunda onun evrakını Londra’daki Beavarbrook Foundation Araştırma Merkezi’ne verilmiş olduğunu öğrendim. Buraya Lord Gürzon’un evrakını görmeye gittiğimde bana denilen şu oldu:

– Bu evrak henüz tasnif aşamasında olduğundan araştırmalara açılmış değildir. Göremezsiniz.

Adamların benim Türk olmamdan dolayı bu cevabı verdiklerini düşünerek British Museum’da şark yazmaları mütehassısı olup İslamiyet’i kabul etmiş bulunan bir İngiliz’e müracaat ettim. Ondan, benim yapamadığım araştırmayı yapmasını rica ettim. Ona da aynı cevabı vermişler. Fakat bana dedi ki:

– Ben bir hata yaptım. Oraya müslümanlığı kabul ettikten sonra aldığım isimle müracaat ettim. İhtimal İslam’dan evvelki ismimi kullansaydım farklı bir cevap alırdım.

Kendisi İngiliz olan, dolayısıyla İngilizler’i çok iyi tanıyan bu arkadaş kendi ırkdaşlarının huyunu bildiği için bana şunu da söyledi:

– Burada siyasî bir hatırat yazan şahısların bu hatıraları basılmadan evvel entelijansiyanın [gizli servisin, istihbarat örgütünün] kontrolünden geçer. Devletin siyaseti icabı ifşasında mahzur görülen bir husus mevcut ise o sansür edilir. Fakat böyle bir kontrolden okuyucuların haberi yoktur.

Bu sözün doğruluğu ben orada yaşıyorken ortaya çıkan bir hadise ile sabit oldu. İngiliz entelijansiyasından emekli olmuş Peter Wright isimli şahıs Avustralya’ya yerleşmiş ve orada Spy Catcher adıyla hatıralarını kaleme almıştır ki [Türkçe’ye Casus Avcısı adıyla tercüme edilmiştir]; bu kitap ihtimal böyle bir kontrolden geçmediği için İngiltere’ye girmesi yasaklanmıştı. İrlanda’da bir gazete bunu tefrika ediyordu. O gazetenin de İrlanda dışında satışının yasaklandığını gazetelerde gördüm.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 674-6.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."