“KEDİCİKSİZ VE DEMODE ADNAN OKTAR” İBN ARABÎ’NİN KEŞF VE RÜYA PALAVRALARI

 









Evet, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinin Prof. Mahmut Erol Kılıç tarafından kaleme alınmış bölümünde, “Varlık Görüşü” başlığı altında İbn Arabî’den aktarılan birtakım zırvalar mevcut.

Kılıç, “Burada şu noktanın unutulmaması çok önemlidir” diyerek sazı eline alıyor, döktürüyor.

Çok önemli dediği şeyler, özü itibariyle, Adnan Oktar’ın “Hayalin Diğer Adı: Madde” adlı kitabında savunduğu gödüşlerin tıpatıp aynısı.

Zaten Adnan, o kitabında İbn Arabî’ye de atıfta bulunuyor.

Ancak, “hayal” bahçesinin son bahçıvanı Adnan olmadığı gibi, ilk bahçıvanı da İbn Arabî soytarısı değildi.

Patent, Eski Yunan’ın sofistlerine ait.. Bunlar, sofistlerin geç kalmış çömezleri.

(Adnan’ın söz konusu kitabında savunduğu görüşleri Atatürkçü Türk İslamı'nın İnanç Kodları Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği başlıklı kitabımızda genişçe tartışmıştık.)

*

Adnan ile İbn Arabî aynı zırvaları seslendirmiş durumdalar.

Aralarındaki fark ise, Adnan’ın İbn Arabî’den daha dürüst olması..

Aynı dili konuşuyor, "Allah'ın tecellileri"nden filan bahsediyor olsa da, Adnan, keşf, mükaşefe falan edebiyatı yapmıyor.

“Kaynağım keşf değil, Eski Yunan’ın filozofları; çağdaş sayılanlardan da Berkeley gibiler.. Ayrıca İbn Arabî de marifet ve irfan kaynaklarımdan” diyor.

Söz konusu kitabı için “Bir gece ansızın Levh-i Mahfuz bana, çok çekici bir genç kız şeklinde göründü. İsfahanlı âlim Mekînüddin’in kızı Nizâm’a çok benziyordu, tıpkı oydu. Bana bakıp kedi gibi miyavladı, ‘ Ey Adnan, ey mübarek adam, insanlar bu dünya hayatına aldanıyorlar, onlara herşeyin bir hayal olduğunu anlat, onları irşad et’ dedi” gibisinden bir keramet de anlatmıyor.

“Bu kitaptaki bilgiler maveradan geliyor, bana yazdırıldı, hem de noktası virgülüne kadar” da demiyor.

İbn Arabî soytarısı, madrabaz hokkabazlıkta Adnan’ı bine katlar.

*

İbn Arabî sapığı, gelmiş geçmiş din tahripçileri içinde suret-i haktan gelmeyi en iyi başaranlardan.

Din binasını yıkmaya başkaları gibi üst katlardan, çatıdan, bacadan, ya da kapıdan pencereden başlamamış.

Onlara hiç dokunmadan direk temellere odaklanmış.. Eski çağlarda kale kuşatmalarında kimilerinin surları toplarla dövmek yerine lağım kazıp altına inerek havaya uçurmaları gibi..

Dini “amel” düzeyinde bozmaya çalışmak, mesela “Kurban bayramında koyun keçi yerine tavuk da kesebilirsiniz, hacca gitmek yerine bedelini fakirlere verin, namaz üç vakittir” filan demek, ilgili hadîsler ve fıkıh usulü yerinde durdukça, kalıcı etki yapamaz.

İbn Arabî sapığı ise “amel”i bir yana bırakıp doğrudan “usul”ü ve “itikad”ı, temelleri hedef alıyor..

Hakikat” kavramını ortaya atarak itikad esaslarında aklı ve vahyi/nakli iptal ediyor, “keşf” adını verdiği kendi hurafelerini onların yerine oturtuyor ya da onların üzerine çıkarıyor.

Ona göre, “hakikat”in bilinmesinde Kelamcıların vahiy eksenli nazar (aklî istidlal) ve tefekkür yolu güvenilirlik taşımıyor.

“Hakikat”e götürecek tek yol “keşf”.

*

Usul” böylece devre dışı bırakılınca, iman esaslarının her birinin “içini boşaltmak” çocuk oyuncağı haline geliyor.

İmanın altı şartı “keşf” kazanında kaynatılıp buharlaştırılıyor.

Önce Allahu Teala, Halik (Yaratan) olmaktan, mahlukat da “yaratılanlar” olmaktan çıkıyor..

Mahlukat, Allah’ın tezahürleri, taayyünleri ve suretleri, yani bir tür vekilleri (paralel ya da gölge tanrılar) haline geliyor..

Vekiller varken asla gerek kalmıyor.

Allahu Teala böylece devre dışı bırakılıp ekarte edildikten sonra sıra “peygamberlere iman”a geliyor.

Bunun için de Allah’ın velîsi olmak mı daha üstün bir makamdır, yoksa elçisi (peygamberi) olmak mı diye şeytanca bir soru ortaya atılıp peygamberlik makamı görece olarak itibarsızlaştırılıyor ve değersizleştiriliyor.

Böylece, kendi kendisini kendi keşfinin şahitliğiyle velî ilan eden Endülüslü bir zındık, “altın kerpiç” durumundaki bir büyük velî haline gelebiliyor.

Öyle bir velî ki, zırvalarını tartışmanız mümkün değil.. Çarpılabilirsiniz.. Sadece, “Onun kitaplarındaki hikmetlere bizim aklımız ermez, biz anlayamayız” demenize müsaade var.

*

İman esaslarından meleklere imana gelince.. Onlar zaten görünmedikleri için önem taşımıyor. İ’rabta mahalleri yok.

Kitaplara imana gelelim.. Asıl kitaplar Endülüslü pisliğe indirilmiş: Fütuhat, Füsus.. Bunların karşısında Kur’an’ın fazla bir önemi yok.. Onu, “altın kerpiç” İbn Arabî soytarısının “keşf”inden yararlanmadıkça doğru anlamak mümkün değil.

Kader konusu ise basit.. Ne söylesen gider.. Nitekim Endülüs pisliği bu konuda da zırvalar yumurtlamaktan geri kalmamış.. (Bunların saçmalığını Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, kader konulu kitabının son bölümünde gösteriyor.)

Hayır ve şerrin Allah’tan olması konusu daha da kolay.. Alemdeki herşey zaten Allah’ın tezahürleri, taayyünleri, suretleri.

Peki ortada hak dinin iman esaslarından geriye ne kaldı?

*

Peygamberlere ve kitaplara iman muvacehesinde onların haber verdiği ahiret hayatı, Cennet ve Cehennem kaldı diyebilirsiniz.

İbn Arabî soytarısı onu da düşünmüş; kâfir ve münafık olmak isteyenlerin morali bozulmasın, gelecek kaygısı çekmesinler ve yarınlarından emin olsunlar diye Cehennem’i bir tür cennete dönüştürmüş..

Öyle bir Cehennem ki, içinde azap diye birşey yok.

Kısacası, ahiretten korkmaya gerek yok.

Evet, Endülüslü sapığın dediği şu:

“Hak ve hakikati bilme hususunda Kur’anSünnet ve onları anlamanızı sağlayacak olan akıl yeterli değil.. Hatta bunlardan, yabani eşekler gibi kaçmanız lazım.. Önemli olan, keşfinizin olması.. O keşf bende var, bana Tehafüt ile Fusus verildi, size böyle bir keşf ve kitaplar verilmediğine göre, haddinizi bilip benim keşfime tabi olacaksınız.”

Böylece, Kur’an’da verilen haber, keşfperestler hakkında gerçekleşmiş oluyor:

“Şimdi onlara ne oluyor ki o nasîhatten (Kur’an’daki hatırlatmalardan) yüz çeviricidirler.

“Sanki onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir!

“Hayır! Onlardan her bir kişi, kendisine 'açılmış sahîfeler' verilmesini (Allah tarafından kendisine de vahyedilmesini) istiyor.

“Hayır! Bil'akis, âhiretten korkmuyorlar!”

(Müddessir, 74/49-53)

*

Evet, Endülüslü bir yaban eşeği çıkıyor, aslan postuna bürünerek kendisini aslan gibi gösteriyor.

Herkesin kendisini aslan kabul etmesini istiyor, bu arada (Fütuhat’ı ve Füsus’u ile) aslan gibi kükreme denemesi de yapıyor,

Fakat çıkan ses aslan kükremesi (bir peygambere indirilmiş kitap) değil, eşek anırtısı.

Aslan kükremesi hakkında bilgisi olanlar, onun anırtısından bîzâr oluyor, “Bu sesin sahibi aslan değil, eşşek oğlu eşşek, çıkan sesin iler tutar tarafı yok” diyorlar.

Aslan kükremesi hakkında bilgisi olmayan ya da bilgisi kendisine fayda vermemiş kişiler ise “Belki bizim kulağımızda bir kusur var, belki biz iyi duyamıyoruz, iyi anlayamıyoruz, vardır bir hikmeti” diyerek kendilerini aldatıyorlar.

*

Hal-i pür melalimizi bıyık altından gülerek kenardan seyreden İngiliz iblisi de Ibn Arabi Society’yi kurarak bize, “İşte gerçek aslan bu!” diyor.

O İngiliz iblisi ki, 1882 yılında dönemin başbakanı Gladstone, Avâm Kamerası’nda, eline Kur’an’ı alarak şöyle demişti:

“As long as this Quran is in the hands of Muslims, Europe shall not be able to control the East  (Bu Kur’an Müslümanlar’ın elinde oldukça, Avrupa Doğu’yu kontrol altına alamayacaktır).”

Tabiat boşluk kabul etmez.. Müslümanlar’ın elinden Kur’an’ı almanın kolay yolu, ellerine başka birşey tutuşturmaktır..

Kur’an’ı salt çekip alıp eli boş bırakmakla yetinmek uzun vadede sonuç getirecek birşey değil.

O yüzden Endülüslü yaban eşeği "dâhi" müzisyen ve anırtısı da şaheser müzik parçası gibi gösterilmeye çalışılıyor.

*

Keşfler, rüyalar filan bahsine gelelim..

Kur’an’ın ve Sünnet’in yanında bunların tamamı bir hiçtir.

Diyelim ki keşf, rüya vs. yolu ile yeni birşey öğrendiğinizi düşünüyorsunuz, bunu “dinî bilgi” olarak ortaya süremezsiniz.

Bu, en masum haliyle bid’at çıkarmadır, ve bid’atçılar cehennemle müjdelenmiştir.  

Diyelim ki (Şah-ı Nakşbend’in keşf hakkındaki sözü muvacehesinde) keşf, rüya vs. yolu ile dinî bir meselede (yakîninizi artıracak, imanınızı kuvvetlendirecek) bir aydınlanma yaşadınız, burada da akıl ve nakil eksenli istidlalî bilginin sınırlarını aşmamanız gerekir.

Aştığınız anda sapıklığı satın almaya başlamış olursunuz.

*

İbn Arabî soytarısının keşfi/mükaşefesi, (kendisinin bile farkında olmadan varlığını yalanladığı) bir hurafeden ibaret.

Çünkü, (Mahmut Erol’un aktardığı gibi) şunu diyerek, keşf ya da mükaşefe ile oluşan bir “marifet”ten söz edilemeyeceğini ortaya koyuyor:

O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, “O’nun misli [gibisi] yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir.

Bu durumda keşf ve mükaşefeden değil, ancak (Kur’an’da geçtiği gibi) akletmeden, “akıl ile bilme”den söz edilebilir.

Bir defa, "Hak için caiz olmayan şey" ancak "akıl yürütme" yoluyla bilinebilir.

“Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan ve (peygamberler aracılığıyla gelen) vahiyden başka yol gösterici yoktur.

Eğer akıl ve nakil bir tarafa bırakılıp tamamen "keşf" esaslı düşünülürse, Hak için caiz olan ve olmayan şeylerden değil, ancak keşf olunan ve olmayan şeylerden söz edilebilir.

Yani şöyle konuşmak gerekir: "Ben, Hakk'ı mükaşefemde şöyle gördüm.. Fakat Hakk'ta şunları şunları göremedim, onları nefyediyorum, onlar hakkında 'yokluk' hükmünü veriyorum."

Dangalak şarlatan, aktarmış olduğumuz sözleriyle bütün keşf edebiyatının içine etmiş, kaldırıp çöpe atmış oluyor.

Ama haberi yok..

Kendisinden bile haberi olmayan bu soytarı tutup bize keşfiyle Allahu Teala'dan, mutlak vücuddan vs. haber veriyor.

*

İmam Şatıbî’nin el-İ’tisam’ında yer alan şu ifadeler, keşf ve rüya gibi konuların nasıl değerlindirilmesi gerektiğinin anlaşılması açısından yeterlidir:

Fasıl

Bid'atçilerden bir kısmı da şeyhlerine gösterdikleri ta'zim ve saygıda aşırı giden kimselerdir. Hatta onları hak etmedikleri mertebeye yükseltirler. Onlardan ılımlı olanı bile (mesela) filan kişiden daha büyük bir velinin olmadığını iddia eder. Bazan da velilik kapısını o kişiden başka ümmetin diğer fertlerine kapatırlar. Bu kesinlikle bâtıldır ve kötü bir bid'attır. Çünkü sonrakiler, hiçbir zaman öncekilerin derecesine ulaşamazlar. En hayırlı nesil, Rasulullah'ı (s.a) gören ve ona iman eden nesildir. Sonra onları izleyenlerdir. Kıyamet kopuncaya kadar durum hep böyle olacaktır. Dinlerinde, amellerinde, inançlarında ve hallerinde müslümanların en kuvvetli oldukları dönem İslam’ın ilk dönemidir. Sonra devamlı olarak dünyanın sonuna doğru gittikçe bu durum zayıflayacaktır.

Fakat hakikat hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacaktır. Bilakis hakkı ayakta tutan, ona inanan ve imanlarmdan durumlarına göre onun gereğiyle amel eden bir topluluk daima bulunmuştur. Fakat bunlar da hiçbir şekilde ilk müslümanlar seviyesinde olmamışlardır. Çünkü sonrakilerden birisi Uhud dağı ağırlığında altını infak etmiş olsa bile Rasulullah'ın (s.a) ashabından birisinin bir ölçeğine hatta yarım ölçeğine bile ulaşamaz. Basit bir tecrübenin şehâdetiyle mali bir ibadette durum bu olunca imanın diğer bölümlerinde de durum aynıdır.

Yukarıda da yazıldığı gibi dindarlık hala eksilmeye devam ettiğine göre bu bir asıldır/değişmez bir durumdur, bunda şüphe yoktur. Ehl-i sünnet ve'l-cemaate göre de böyledir. O halde bundan sonra yeryüzü sakinlerinin içinde en büyük velinin o olduğuna ve bu ümmette ondan başka velinin bulunmadığına nasıl inanılır? Fakat büyük bir cehalet, aşırı saygı ve inanç taassubu, benzeri şeylere veya daha büyük şeylere yol açıyor.

Ilımlı olanı ise onun (şeyhin), peygamberle aynı seviyede olduğunu, sadece ona vahyin gelmediğini [peygamberden tek farkının vahiy almayışı olduğunu] iddia eder. Şeyhleri hakkında ileri giden bir gruptan bana böyle bir iddia ulaştı. Onlar zanlarınca kendi tarikatlerini savunmuş oluyorlar. Hallac'ın bazı öğrencilerinin şeyhleri hakkında ileri sürdükleri benzeri iddialar bu konuda onlardan gelen en ılımlı iddialardır. Hallaç taraftarlarının Hallaç hakkındaki iddiaları gibi kimi aşırılar ise bundan daha çirkin iddialarda bulunurlar.

Nakilde (sözlerinde, rivayetlerinde) adalet ve doğruluk sahibi şeyhlerden birisi bana şöyle anlattı:

Çöldeki kasabalardan birisinde bir müddet kaldım. Orada bu cemaate mensup pek çok kişi vardı. … Bir gün bir ihtiyacım için dışarı çıkmıştım. Onlardan iki kişiyi otururlarken gördüm. Tarikatlerine dair bazı şeyleri konuştukları kanaatine kapıldım. Konuşmalarına kulak vermek için gizlice yanlarına yaklaştım. Çünkü sırlarını gizlemek onların âdetiydi. Şeyhlerini, onun mertebesinin büyüklüğünü ve dünyada onun benzerinin olmadığını konuşuyorlardı. Bu konuşmadan dolayı ikisi de büyük zevk alıyorlardı. Sonra birisi diğerine dedi ki: Gerçeği (söylememi) ister misin? O bir peygamberdir. Arkadaşı ona dedi ki: Evet, bu doğrudur.

Olayı anlatan kişi dedi ki:

Onlarla birlikte bana da bir felaketin isabet etmesinden korkarak o yerden hemen uzaklaştım.

İmamiyye Şiasının tavrı işte budur. Din konusundaki bu aşırılık, mezhebe arka çıkmadaki bu hırs ve bid'atçiye sevgideki bu gayret ve çaba olmasaydı biç kimsenin aklı bunu kavrayamazdı. Fakat Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

"Siz, sizden öncekilerin yollarına karış karış, arşın arşın uyacaksınız."

Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa hakkında aşırı gittikleri gibi bunlar da (şeyhleri hakkında) aşırı gittiler. Hıristiyanlar dediler ki: Allah, Meryemin oğlu İsa'dır. Allah Teala onlara şöyle seslendi:

"Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın."

Bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulur:

"Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı methederken aşırı gittikleri gibi siz de beni methederken mübalağa etmeyiniz. Fakat bana: Allah'ın kulu ve O'nun Rasül'ü deyiniz!"

Bu fırkaları inceleyen bir kimse şeriatın furûunda bunların pek çok bid'atmi görecektir. Çünkü şeriatın aslına bid'at girince, fürûuna girmesi çok daha kolay olur.

Fasıl

Bunların delil yönünden en zayıf olanları yapacakları amellerde makamlara istinat edenler, onlarla bir şeye yönelen ve onlar sebebiyle bir şeyi yapmaktan vazgeçenlerdir. Onlar derler ki:

Biz filan sâlih kişiyi (rüyamızda) gördük. Bize dedi ki: Şunu terk et, şunu yap.

Buna benzer şeyler, mutasavvıfları ahlâk ve amellerinde değil de daha çok dış görünüşlerinde taklit eden kimselerde görülür. 

Bazıları da zaman zaman şöyle derler:

Ben Hz. Peygamber’i (s.a) rüyamda gördüm, bana şöyle dedi, bana şöyle emretti. Şeriatte belirlenmiş sınırların dışına çıkarak onunla amel eder ve onunla bir şeyi terk ederler. 

Halbuki bu bir hatadır. Çünkü peygamberlerin dışında hiç kimsenin rüyası ile asla şer'i bir hüküm verilemez. Ancak bunlar elimizdeki şer'i hükümlere arz edilir. Bu hükümler ona ruhsat verirse gereğiyle amel edilir, yoksa terk edilmeleri ve yüz çevirilnıeleri gerekir.

Bunların faydası sadece ve özellikle müjde ve uyarıdır. Bunlardan hüküm çıkarılmasına gelince bu caiz değildir. Nitekim -Allah kendisine rahmet etsin- el-Kettani'nin şöyle dediği rivayet edilir:

Hz. Peygamber'i (s.a) rüyamda gördüm ve dedim ki: Kalbimi öldürmemesi için Allah'a dua et. Bana şöyle buyurdu: Her gün kırk defa "Ya Hayyü ya Kayyûm; Lâ ilahe illa Ente" de. ["Ya Hayyü ya Kayyûmu ya Allahu lâ ilahe illa Ente" şeklinde rivayet de var.]

Bu, güzel bir sözdür. Doğruluğunda şüphe yoktur. Zikrin kalbi diri tutması şer'an doğrudur. Rüya'nın faydası hayra ikazdır. Bu da müjdenin bir bölümüdür.

Geriye [Şeriat’e uygunluk açısından] kırk ile sınırlandırma meselesi kalır. Kırk ile sınırlandırmayı bir mecburiyet haline getirmedikçe rüyanın verdiği mesaj doğrudur.

Allah rahmet eylesin Ebu Yezid el-Bestâmi'nin şöyle dediği rivayet edilir:

Rabbimi rüyamda gördüm. Dedim ki: Sana hangi yolla ulaşılır? Dedi ki: Nefsini terk et ve gel.

Bu sözün manası şeriatte mevcuttur ve gereğiyle amel etmek de doğrudur. Çünkü bu, delil mahalline bir dikkat çekme gibidir. Çünkü nefsi terk etmenin manası mutlak olarak onun heva ve arzularını terk etmek ve kulluk üzere durmaktır. Âyetler de buna işaret etmektedir: Meselâ Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran kimse için şüphesiz cennet yegâne barınaktır." Buna benzer başka âyetler de vardır.

Meselâ bir kimse rüyasında: "Falan kişi hırsızlık yaptı, elini kes veya falan âlime sor veya onun söylediği ile amel et veya filan kişi zina etti, ona had cezası uygula" gibi şeyler söyleyen birisini görse, uyanık iken bunlara dair bir şahit olmadıkça bu sözlerle amel etmesi caiz değildir. Şayet amel ederse gayri meşru bir iş yapmış olur. Çünkü Rasulullah'dan (s.a) sonra artık bir daha vahiy gelmeyecektir.

Şöyle denilemez: 

Rüya peygamberliğin bölümlerinden bir bölümdür, o halde ihmal edilmemesi gerekir, Rüyadaki haber verenin Hz. Peygamber'den (s.a) olması da mümkündür. Çünkü o şöyle demişti: "Kim rüyasında beni görmüşse gerçekten görmüştür. Zira şeytan benim suretime giremez." Hal böyle olunca onun uykuda iken haber vermesi uyanıkken haber vermesi gibidir.

Böyle denilemez, çünkü denilirse o zaman da biz şöyle deriz: Rüya peygamberliğin bölümlerinden bir bölüm olsa bile bizim için vahyin tamamı değildir. Bilakis vahyin bir parçasıdır. Parça, her yönüyle bütünün yerine geçemez. Ancak bazı yönlerden onun yerine geçer. Burada da müjdeleme ve dikkat çekme yönü söz konusudur. Bu da yeterlidir.

Aynı şekilde nübüvvetin bölümlerinden olan rüyanın bir şartı da onun salih bir kişi tarafından görülmüş olmasıdır.

Dikkat edilecek şeylerden birisi de şartların var olup olmadığıdır. Bu şartlar yeterince olabilir de olmayabilir de.

Ve yine rüyanın da kısımları vardır. Şeytani olanlarına hulm/düş denilir. Bir de hadisu'n-nefs tabir edilen kısmı vardır ki bu da benliğin (nefsin) kendinden kendisine yapılan telkinden meydana gelir, bazı karmaşık duyguların heyecanı buna sebep olabilir.

Salih olanla (salih rüya ile) hüküm verilmesi ve sâlih olmayanın terkedilmesi için bunlar birbirinden nasıl ayırt edilecektir?

Rüya ile hüküm vermek [bunlar salih rüya bile olsa], zorunlu olarak Peygamber'den (s.a) sonra vahyin yenilenmesi demektir ki bu, icma ile yasaklanan bir şeydir. [Rüyanın nübüvvetin cüzü olması rüyayı görenin peygamber olması durumunda söz konusu olur.]

Anlatıldığına göre Kadı Şüreyk ibn Abdillah bir gün halife el-Mehdi'nin huzuruna girdi. Halife, onu görünce dedi ki: Benim kılıncı ve idam sehpalarını elden bırakmamam gerekiyor. Kadı Şüreyk dedi ki: Niçin ey Emirul-müminin? Dedi ki: Rüyamda gördüm ki sanki sen, benden yüz çevirdiğin halde sergimi çiğniyorsun. Rüyamı bir tâbirciye anlattım, bana dedi ki: (Şüreyk) senin yüzüne karşı sana itaat eder görünecek fakat içinden sana karşı çıkacak. Şüreyk bunun üzerine ona dedi ki: Allah'a yemin olsun ki ne senin rüyan İbrahim'in (a.s) rüyasıdır, ne de senin tâbircin Yusuf’ tur (a.s). Yoksa yalancı düşlerle müminlerin boyunlarını mı vuracaksın? Bunun üzerine halife el-Mehdi utandı ve dedi ki: Lütfen yanımdan çık git. Kadı Şüreyk de halifenin yanından ayrıldı ve uzaklaştı.

Gazzali'nin anlattığına göre bazı imamlar Kur'an'ın mahluk olduğunu savunan kişinin öldürülmesinin vacip olduğuna fetva vermişlerdir. Bu konuda kendilerine müracaat edilmişti de onlar şöyle delil getirmişlerdi: Bir adam rüyasında İblis’in Medine'nin içine girmediği halde kapısından geçtiğini görür. İblise sorulur: Medine'ye girdin mi? İblis der ki: Benim girmeme gerek yok, çünkü Kur'an'ın mahluk olduğunu söyleyen bir adam girdi. (Kur'an'ın mahluk olduğunu söyleyen kişinin öldürülmesi gerektiğine fetva veren imamlar bu rüyayı delil getirmişti).

Bunun üzerine fetvayı soran adam hemen ayağa kalktı ve dedi ki: İblis, uyanık iken benim öldürülmem için fetva vermiş olsa onun fetvasını taklit eder misiniz? Dediler ki: Hayır! Adam dedi ki: İblis’in uykudaki sözü uyanık iken duyulan sözünden daha geçerli değildir.

Hz. Peygamber'i (s.a) rüyasında görüp de Peygamber'in rüyasında kendisine bir hükmü bildirdiğini gören kimsenin rüyasına gelince, bunun üzerinde de durmak gerekir. Şayet Hz. Peygamber o kişiye rüyasında kendi şeriatine uygun bir hükmü bildirmişse zaten söz konusu olan şey, daha önce şeriatte yerleşmiş olan hükümdür. Peygamber (s.a) o kişiye rüyasında kendi şeriatına aykırı bir şeyi haber verirse bu imkansızdır. Çünkü hayatında istikrar bulan/ve kesinleşen şeriatı Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra nesh olunmaz/değiştirilmez. Çünkü Peygamber'in vefatından sonra dinin istikrarı uykuda görülen rüyalara dayandırılamaz. Bu, icma ile bâtıldır. Kim rüyasında böyle bir şey görürse bununla amel edemez. Böyle bir durumda da rüyanın sahih/doğru/sâdık bir rüya olmadığına hükmederiz. Çünkü hak olan bir şeyi görmüş olsaydı bu rüya ona şeriate aykırı bir şeyi haber vermezdi.

Fakat geride Rasulullah'ın (s.a); "Kim beni uykuda görürse (gerçekten) beni görmüştür" hadisinin ne anlama geldiğinin araştırılması kalıyor. Bu hadis-i şerif hakkında iki tevil vardır:

Bunlardan birisi İbn Rüşd'ün, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevaptır. İbnu Rüşd'e sorulan soru şudur: Bir hâkim, kendisine gelen bir davada, adâletleriyle bilinen iki şahidin şehâdette bulunmasından sonra, rüyasında Hz. Peygamber'in kendisine: “Bu şahitlikle hüküm verme; Çünkü o bâtıldır." dediğini görür. Bu durumda hâkim ne yapacaktır?

İbn Rüşd, bu soruya şöyle cevap verir:

Hâkimin şahitlerin şehadetini terk etmesi helâl/câiz değildir. Çünkü şahitlerin şehadetini terk etmek demek rüya ile şeriatın hükümlerini iptal etmek demektir. Bu ise bâtıldır, buna inanılması doğru değildir. Çünkü şahitlik yönünden ğaybı ancak rüyaları vahy anlamına gelen peygamberler bilebilir. Peygamberlerin dışındakilere gelince onların rüyaları peygamberliğin kırk altı parçasından sadece bir parçasıdır. [Peygamber olmadıkları için rüyaları delil niteliği taşımaz. Geriye kalan 45 parçayı unutmamak gerekiyor.]

Sonra (İbn Rüşd) şöyle dedi:

"Beni gören kimse gerçekten beni görmüştür" hadisi, uykusunda Hz. Peygamber'i gördüğü kanaatinde olan kimse gerçekten onu görmüştür anlamına gelmez. Çünkü rüyasında onu gören kimse onu defalarca ve muhtelif suretlerde görebilir. O, Hz. Peygamber'i bir vasıfta, bir başkası da bir başka vasıfta görebilir. Halbuki Hz. Peygamber'in (s.a) muhtelif suretlerinin ve muhtelif vasıflarının olması caiz değildir. O halde hadisin manası ancak şu olur: "Kim beni yaratıldığım şekil üzere görürse beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklimde görünemez." Zira Hz. Peygamber şöyle demedi: Kim beni gördüğünü zannnederse, beni (gerçekten) görmüştür, Sadece şöyle dedi: Kim beni görmüşse (gerçekten) beni görmüştür. Hal böyle olunca rüyasında herhangi bir suret üzere Hz. Peygamberi gördüğüne kanaat getiren kimse o suretin Hz. Peygamber'e ait olduğunu nereden bilecek? Onu gördüğünü zannetse bile bu suretin bizzat ona ait olduğunu bilmediği müddetçe o kişi ne yapacaktır? Hiç kimsenin de bunu bilmesi mümkün değildir.

İbn Rüşd'den nakledilen bilgiler bunlardır. Bu bilgilerin özeti şudur: Her ne kadar gören kimse onun olduğuna kanaat getirse bile görülen suret Peygamber'den başkasına ait olabilir. [Gerçekten Hz. Peygamber s.a.s.’i görmüş de olabilir, fakat gördüğünü iddia ettiği şey Şeriat’e aykırıysa, kesin olarak diğer ihtimal akla gelir.]

İkinci tevil ise şudur: Rüya tâbircisi âlimler dediler ki: Kişi uyurken şeytan ona tanıdığı ve tanımadığı kişilerin suretlerinden herhangi bir surette gelebilir ve başka bir kişinin suretini "bu filan peygamberdir" "bu filan padişahtır" diye gösterebilir. Veya şeytanın benzemeyeceği kişilerden herhangi birisinin o olduğunu iddia edebilir. Başka alametlerle o kişileri tanıdığı halde şeytanın bu şekilde görünmesiyle kafası karışabilir. Hal böyle olunca onun rüya sahibine şeriate aykırı emir ve yasakları söylemesi de mümkündür. Rüya sahibi de bu emir ve yasakların Peygamber (s.a) tarafından söylendiğini zannedebilir. Halbuki öyle değildir. O halde rüyada onun söylediği veya emrettiği ya da yasakladığı şeylere [her zaman] güvenmemelidir [Söyleneni Kur’an ve Sünnet’e uygunluk açısından sorgulamalıdır.].

Böyle bir durumda şeriatin kemaline aykırı emir veya yasaklar kabul edilemez. Bunların şeriate muvafık olması gerekir.

O halde sorunda herhangi bir kapalılık ve karışıklık yoktur. Evet, ilmî ölçülere arz edilmedikçe sadece bir rüya ile hüküm verilemez. Çünkü iki kısımdan birinin diğeriyle karışma ihtimali vardır. Ahkâm (dinî hükümler) konusunda rüyayı ancak (ilmî yönden) zayıf kişiler delil olarak kullanırlar. Evet, rüyada görülen şey kesin bir hükmü gerektirmeyecek ve bir temel olarak üzerine herhangi bir şeyi bina etmeyecek şekilde özellikle bir rahatlama, bir uyarı ve müjde olarak değerlendirilebilir. [Salih rüyanın fonksiyonu budur, Şeriat hükümlerinde tağyir ve tebdil yapma değil.]

Şeriatten anladığımız şeylere göre rüya ile ameldeki orta yol budur. En iyi bilen Allah Tealadır.

(İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, C. 1, çev. Ahmet İyibildiren, 3. b., Konya: Kitap Dünyası Y., 2011, s. 261-266.)

*

İmam Şatıbî'nin rüya için söyledikleri keşf denilen halet için de geçerlidir. (Zaten İbn Arabî, keşfiyatı olarak gösterdiği şeyler için rüyalardan filan bahsediyor.)

Şatıbî’nin el-Kettanî ile Bayezid-i Bestamî’nin rüyalarını Şeriat açısından sorgulayış tarzı, görüşlerini keşfiyat ve rüyalara dayanarak revaçta tutmaya çalışanlara karşı takınılacak tavır konusunda dengeli ve mutedil bir ölçü veriyor.


EBU HANZALA HALİS BAYANCUK, MUSTAFA İSLAMOĞLULAŞMAKTAN, FARUK BEŞERLEŞMEKTEN, HAYRETTİN KARAMANLAŞMAKTAN, FETHULLAH GÜLENLEŞMEKTEN KAÇINMALI

 






1990’lı yılların başıydı.

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenim gören bir grup öğrenci beni sohbete davet etmişlerdi.

Onlara, o sıralarda İslamcı üniversite gençleri arasında popüler olan yazarların kimler olduğunu sormuştum.

Mustafa İslamoğlu’nun ismini vermişlerdi.

İmamlar ve Sultanlar” gibi adlar altında radikal görünümlü kitaplar yazan Mustafa, gençlerin dikkatini çekmeyi başarmıştı.

Onun hakkında bende oluşan kanaat, merhum Hasan el-Benna’nın “ihlas”sız bir taklitçisi olduğu yönündeydi.. Onun gibi bir “hareket lideri, düşünür aksiyon adamı” olmaya çalışıyor gibiydi.

Fakat işin artistliğindeydi, Hasan el-Benna’daki samimiyet ve “yürek yangını” onda yoktu.

Zaman, kanaatimin yanlış olmadığını gösterdi..

Yıllar sonra Mustafa, Atatürkçülük limanına demir attı.

Hem de Evrim’e iman etmiş bir maymunumsu “beşer” torunu olarak.

*

Ebu Hanzala Halis Bayancuk’a şöyle bir soru yöneltilmiş:

“Hocam bizi yöneten bu devlet kötülerin içinden en iyi olanıdır. Biz bunları tasdik etmesek başa kötüleri gelir. Hem Peygamberimiz (sav) şeriatı yavaş yavaş getirmemiş mi? Bunlar da önce altyapı oluşturmaya çalışıyorlar. Sonra inşallah şeriatı getirecekler. Bunu delilli bir şekilde Kuran ve hadis ışığında açıklar mısınız? Böyle değilse şeriat nasıl gelecek?

Sorunun “laik” (siyasal dinsiz) devlete çalışan bir aparat tarafından yöneltilmiş olduğu açık.

Bayancuk’un cevabı şöyle:

Öncelikle Allah sana yeryüzünde şeriat getirmek gibi bir sorumluluk yüklememiştir. Kur'an-ı Kerim'in hiçbir ayetinde veya Peygamber'in (as) hiçbir hadisinde namaz kılın, zekat verin, Allah'ı birleyini emrettiği gibi yeryüzünde İslam devletini kurun, yeryüzünde şeriatı getirin diye Allah (cc) hiç kimseye böyle bir emirde bulunmamıştır.

Doğal olaraktan senin üzerine düşen Allah'a kulluk yapmaktır. Allah'ın sana tek emretmiş olduğu şey Allah'a kulluk yapmandır. “Ben cinler ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım (51/Zâriyat, 56).”

İnsanın yaratılış gayesi tevhid. Tevhid ise Allah’a (cc) kulluk ve O’nu ibadette birlemektir. Kişinin namaz, oruç, kurban gibi ibadetlerini yalnızca Allah’a (cc) yapması ve bir bütün olarak hayatı Allah’ın şeriatına göre düzenlemesi, yalnızca O’nun yasa ve kanunlarına boyun eğmesidir. (Bk. 1/Fâtiha, 5) Müminin varlık amacı tevhid olduğundan, değişmez ve ilk sırada yer alan “Ana gündemi” de her zaman tevhiddir. (Ayrıca bk. 38/Sâd, 27) “Andolsun ki biz her ümmet arasında: Allah’a ibadet/kulluk edin ve tağuttan kaçının (diye tebliğ etmesi için) resûl göndermişizdir. Allah içlerinden kimisine hidayet bahşetti, kimisine ise sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın. (16/Nahl, 36) Tağut kavramı için bk. 2/Bakara, 256.”

Bu peygamberler insanları neye davet ettiler? Peygamber insanlara devlet kurun, şeriatı getirin diye mi emretmiştir? Hayır. Peygamberler insanları sadece Allah'a ibadet etmeye ve tağutlardan uzaklaşmaya davet etmişlerdir.

Senin Rabbinin sana emretmiş olduğu sadece Allah'a ibadet etmek, Allah'ı birlemek ve O'na hiçbir şeyi şirk koşmamaktır.

Sen istesen de devlet kuramazsın. Devlet kurmak seninle alakalı bir şey değildir. Çünkü en-Nasir olan el-Veli olan Allah'tır ve kullarından dilediğine yardım etmek suretiyle, onlara dostluğunu ve yakınlığını göstermek suretiyle onları yeryüzünde temkin sahibi kılacak olan, onlara yeryüzünde yönetim verecek olan da Allah'tır.

Ama bunun şartı şudur: “Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar/güç verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır. (Bu vaatte bulunduklarım) bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kâfir olursa işte bunlar, fasıkların ta kendileridir! (24/Nûr, 55)”

İslam’ın yeryüzüne hakim olması ve Allah’ın (cc) müminlere vadettiği zaferin/iktidarın gerçekleşmesi dört şarta bağlıdır:

a. İman. (Bk. 1/Fâtiha, 5)

b. Salih amel. (Bk. 18/Kehf, 110)

c. Yalnızca Allah’a ibadet. (Bk. 6/En’âm, 162-163)

d. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak. (Bk. 4/Nîsa, 48)

Bu dört şarta karşılık üç vaatte bulunulmuştur: Hilafet, dinde güç ve iktidar, emniyet.

Ayet-i kerime zımnen başka bir hakikate işaret eder: Bu şartlardan biri veya tümü ihlal edildiğinde başkaları tarafından yönetilme, mustazaf duruma düşme ve korku içinde yaşama kaçınılmaz sondur.

Peygamber (as) kendisi mi devlet kurmuştur? Hicretten önceki on sayfa ile hicretten sonraki 10 sayfayı okuyun. Hicret öncesi çok fakir ve dar bir hayatı olan Mekke'de iken, Medine'ye hicret sonrası çevredeki bütün kafirlerin gözü Allah tarafından kör edildi ve Peygamber (as) 2 senede devletini kurdu.

Peygamber (as) toplarlar, tanklarla, tüfeklerle, büyük sermayelerle devleti kurmadı. Allah'ı ibadette birledi. O'na hiçbir şeyi ortak koşmadı.Allah (cc) ona önce hicreti akabinde de devletin kurulmasını nasip etti.

Onun için devleti biz kuracağız diyenler -tabirim hatalı olmazsa- Allah'tan rol çalmaya çalışan insanlardır. 30-40 yıldır siyasal İslam diye bir şey çıktı. Parlomentolara girmek, parti kurmak ve bu suretle de yönetime gelmek isteyen insanlar; bunlar sadece feşere uğradılar.

https://www.youtube.com/watch?v=76e8j1-Cybs

Bayancuk, “aparat”ın sorusuna, ne yazık ki, karşılıklı paslaşıyorlarmış gibi boş bir cevap vermiş.

Sözlerine bakıldığında, mugalata yapıyor ya da mantıklı ve tutarlı düşünemiyor olduğunu kabul etmemek mümkün değil.

*

Evet, Bayancuk’un sözleri, esas itibariyle, Prof. Hayrettin Karaman, sürü sepet prof.u peşinde sürükleyen Fethullah Gülen ve Prof. Faruk Beşer gibi isimlerin öteden beri seslendirmekte oldukları yaklaşımı yansıtıyor.

Bu noktaya aşağıda döneceğiz, fakat önce şunu söyleyelim:

Bayancuk, Siyasal İslam tabirini yanlış kullanıyor.

Parti kurup parlamentoya girerek İslam’a hizmet etme iddiasındaki merhum Necmettin Erbakan gibi isimler için Siyasal İslamcı tabirini kullanmak mümkün olabilir, fakat başında bulunndukları (ya da mensubu oldukları) hareketlere Siyasal İslam denilemez.

İki nedenle..

Birincisi, nasıl müslüman başka (Ki o, ölümlü/fani birey durumundaki bir insan tekidir), ve de İslam başka (Ki o, hiçbir insanın tekelinde olmayan evrensel dindir) ise, Siyasal İslam ile Siyasal İslamcılar da aynı şey değildirler.

İkincisi, laik (siyasal dinsiz) devletlerde o devletlerin anayasası ve yasaları çerçevesinde faaliyet gösteren, onlara bağlılık sözü veren partiler, en azından “yöntem”leri itibariyle Siyasal İslamcı kabul edilemezler.

*

Mekke’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Allah’a kendi inancına göre bildiğin gibi ibadet et, fakat putlarımız aleyhinde konuşma, senden istediğimiz sadece bu; buna karşılık istersen seni kral yapalım, istersen mal verip en zenginimiz haline getirelim, ve istersen, hanımın yaşlı, seni Mekke’nin en güzel kızlarıyla evlendirelim” dediklerinde bunu kabul etmemişti.

Şöyle düşünmemişti:

“Teklif güzel, körün istediği bir göz, Allah vermiş göz üstüne göz.. Hele bir kral (devlet başkanı, cumhurbaşkanı, başkan, reis) olayım, elime herkesi satın alabileceğim para da geçsin, ipler benim elimde olsun, bakın o zaman ben size ne yapıyorum.. Sizi nasıl suya götürüp susuz getiriyorum.”

Bazılarının ilm-i siyaset dedikleri bu münafıklık, İslam’da yok..

Aliya’nın sözü güzel: "Savaş, ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir!" Hem yöntemde, hem zikir fikirde..

*

Böylesi takiyyeci (gizli gündemli) “hareket”ler Siyasal İslam değil, ancak Siyasal Kurnazlık olabilir.

Böylesi bir “hareket”in başlangıcı ahlâkî iflasa ve şahsiyetsizleşmeye, kimlik erozyonuna karşılık geldiği için, sonu da ancak “zihniyet iflası” olabilir.

Nitekim, Erbakan’ın Refah ve Fazilet Partilerinin kapatılmasının ardından AK Parti’yi kurup gömlek çıkaranlar; artık Millî Görüşçü olmadıklarını, muhafazakâr demokrasiyi ve laikliği benimsediklerini açıkladılar.

Hem de övünerek, gururla..

AK Parti’nin kurucularından olan, MKYK’sında hizmet veren, ve şu anda milletvekili olarak partisini TBMM’de temsil eden (Ki son seçimde partisinin milletvekili adayları hakkında karar veren komisyonda da yer aldı) Ayşe Böhürler şunları yazmıştı:

AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi ya da zirvesi değildir. Kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. Parti programında buna dair tek bir ibare yok. Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. ‘İslamcılık’, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiş. Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. İlk yerel seçimlerde CHP’den gelmiş çok aday ile konuşmuş birisiyim. “Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir.”

(Ayşe Böhürler, "Sorun muhafazakârlık mı popülizm mi?" Yeni Şafak, 9 Mayıs 2020)

Hanımefendi daha ne desin!

Ömer Çelik’in olduğu yerde İslamcılık olmaz, “puro, motosiklet ve aşk” olur.

AK Parti karşıtları, Çelik’in saz arkadaşları hakkında puro, motosiklet ve aşkın yanısıra başka şeyler de anlatıyorlar da, bizim derdimiz “zihniyet”le.

*

Bayancuk’un “Önce iyi müslüman olacağız, sonra İslam devleti (Şeriat) kendiliğinden gelecek” şeklinde özetlenebilecek naif laflarına gelince..

Bu masalı eskiden, Erbakan’ın Siyasal İslamcılığına muhalefet eden Gülenciler ve benzerleri seslendiriyorlardı.

Son dönemde ise Hayrettin Karaman ve Faruk Beşer gibi saray mollaları seslendirdiler.

Bayancuk Kur’an’ı ya doğru dürüst okumamış ya da anlamamış ki “Allah’tan rol çalmaya çalışan” insanlardan söz ediyor..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Ey o bütün iyman edenler! eğer siz Allah’a yardım ederseniz o size nusrat verir ve ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7; orijinal Elmalılı meali)

Evet, ayette “Allah’a yardım etmek”ten (in tensuru’llahe) söz ediliyor. O yüzden merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca doğrudan “Allah’a yardım” ifadesini kullanmış.

Birçok meal ise ifadeyi, ekleme yaparak “Allah’ın dinine yardım” diye veriyor.

Bu ayetin de gösterdiği gibi, Kur’an her tür mugalataya, çarpıtmaya kapıyı kapatıyor.. Ahir zamanda türeyip birilerini “Allah’tan rol çalmaya çalışmak”la suçlayacak olanlara da cevap verilmiş.

*

Bayancuk’un akıl yürütüşünün benzeri AK Partililerde de var.

Aynı Ayşe Böhürler, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 15 Eylül 2012 tarihli “Allah kendi dinini korumayı vaad etmişken!” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

Yine bir Eylül ayında, tam 11 Eylül’den sonraki on yılı konuşurken ABD’nin Libya Büyükelçi’sinin, hem de Kaddafi benzeri bir görüntüde öldürülmesi, Müslümanlara yönelik savaş stratejilerinin bir üst seviyeye taşınmasına fırsat tanıyacak. Olay ne dine, ne de insanlığa sığarKur’an‘ın da, İslam’ın da kimseden koruma beklemeyen bir din olması bu dine ait mucizelerden birisi kabul edilir. Hicr suresindeki 9. Ayet’de “Kur’an’ı elbette biz indirdik, koruyacak olan da biziz” der. Böylesine açık bir ifade varken saçma sapan birisinin ortaya çıkardığı, saçma sapan bir filme bakarak cinayeti vazife edinmeyi İslam’a sığdırmak, bunu “Allah adına işlenen bir cinayet” olarak göstermek de, görmek de mümkün değildir.

Ayet “Kur’an’ın korunmasından bahsediyor”, bu ise yazısının başlığına meseleyi “dini koruma” olarak aktarıyor.

Allahu Teala, Kur’an’ı da, dini de, kullarının yardımıyla korur.

AK Parti’nin Ömer Çelik gibi vazgeçilmez isimlerinden olan bu bilgiç bayan ise, “Kullar Allah’a yardım etmeye kalkışmasın” diyor.

Herkese had bildirme meraklısı “üst”lerinden ise ses seda yok tabiî.. Hanımefendiye “Haddini bil, cahil!” demiyorlar.

*

Yukarıda Faruk Beşer’den söz etmiştik.

Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “İslam’ın devleti olur mu?” başlıklı yazısında tıpkı Bayancuk gibi idare-i kelam etmişti:

“Kuranıkerim’de hedefiniz bir devlet kurmaktır, bunun için çalışın diyen bir ayeti kerimenin bulunmadığını biliyoruz.”

Beşer, şöyle bir soru da yöneltiyor:

“Peki, neden ilk Müslümanlara devlet kurma gibi açık bir görev verilmemiş, bu bir hedef olarak gösterilmemiştir?”

Önce şunu soralım, buradaki “ilk müslümanlar“dan kasıt kimler?

İlk müslümanlardan kasıt, Mekke’deki ilk müslümanlarsa, sayıca o kadar az ve güçsüz, kendilerini savunmaktan bile aciz bir topluluğa “devlet kurma” gibi bir hedef göstermek, ancak ahmakların düşünebileceği bir budalalık olabilir.

Allahu Teala abesle iştigalden de, hikmetsiz emirler vermekten de münezzehtir.

Bedir Savaşı’nda o ilk müslümanlar, yani muhacirler kaç kişiydi?

Sadece 67..

(Artısı eksisiyle) 314 kişinin geriye kalanı ensardan oluşuyordu.

Karşıdaki Kureyş ordusu ise, bin kişiydi..

Yani 67 Mekkeli müslümanın karşısındaki Kureyş ordusu, hicretten sonra bile, bin kişiydi.

67’ye karşı bin (rakamla 1000).

*

Beşer, saçma sorusuna cevap olarak şunu diyor:

"Çünkü devlet kurma gaye ve prensip bir hüküm değildir, bir araçtır. İslam’da asıl olan insanların şirk bataklığından kurtulup tevhide ulaşmaları, yani Allah’ı hakkıyla bir bilmeleri, O’nu olduğu gibi tanımalarıdır."

Tevhid ve şirk edebiyatı sadece Bayancuk gibilerin tekelinde değil.

Mugalata ve demagoji yapıp olaya böyle bakarsan, namaz da, oruç da, hac da, zekât da önemini yitirir.

Çünkü bunlar da sonuçta araçtır; Allahu Teala’nın rızasının kazanılması için birer araç.. Asıl gaye, temel ilke, Allahu Teala’nın rızasını kazanma hedefinden ibarettir. Bu, bir..

İkincisi, vâcibin yerine getirilmesinin kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.

Küfre ve şirke yol açan “fitne”nin ortadan kalkması, İslam’ın/Şeriat’in devlete hakim olmasına (yani İslam devletinin varlığına) bağlıdır.

O yüzden, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini açıklarken şöyle demektedir:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Evet, Faruk Beşer adlı saray mollasının “İslam devleti” talebinin karşısına tutup “tevhid-şirk” meselesini getirip yerleştirmesi, İslam devleti ile tevhid akidesini “tokuşturma” sahtekârlığına yeltenmesi, şirk konusundaki hassasiyetinden kaynaklanmıyor.

Sadece, “tevhid-şirk” meselesini istismar ediyor. Hepsi bu..

Ne için?..

Aldığı “rica-minnet görünümlü talimatlar/emirler” çerçevesinde İslam devleti hassasiyetini itibarsızlaştırmak, değersizleştirmek, önemsizleştirmek için..

*

Fıkıh profesörü Beşer’in ifadeleri onun “fıkıh özürlü” olduğunu ispatlıyor.

Görüldüğü kadarıyla virüs Bayancuk’a da bulaşmış.. O da diğer selefîlere bulaştırıyor.

Evet, İslam’ın ilk yıllarında “devlet kurma“dan bir hedef olarak söz edilseydi pratik bir faydası olmazdı.

O ilk yıllarda zekât bile farz değildi. Medine’de, hicretin ikinci yılında farz kılındı.

Aynı durum, oruç için de geçerli.

Hac ise, hicretin dokuzuncu senesinde, Mekke’nin fethinden sonra farz kılındı.

*

Beşer şu mugalataları da yapmıştı:

“Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi. Oysa tek tek insanların önce imanı ve ahlakı sindirmeleri gerekiyordu. Esas olan hukuk değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu. Bunun için de bütünüyle Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, dünyaya biz hâkim olacağız anlamında bir şey söylemedi. Söylediklerinin özeti ‘eslim-teslem’, yani Allah’a teslim ol kurtul demekten ibaretti.”

Birincisi, mesele eğer “önce imanı ve ahlâkı sindirme” ise, bu, bir İslam devletinin sağladığı uygun ortamda mı daha kolay gerçekleşir, yoksa azgınların idaresi altındaki bir küfür devletinde mi?

Beşer, bu soruyu kendisine sormalıydı.

İkincisi, normalde insanlar “gelecekle ilgili vaatler“e değil, konjonktüre bakarlar..

Mevcut durumun varlığı onlar açısından malumdur, fiilî gerçekliktir, gelecekle ilgili vaatlerin tahakkuku ise meçhuldür.

O yüzden, meseleye dünyevî açıdan bakan oportünist, pragmatik ve “hesapçı” insanlar, malumun yanında yer alır, meçhule itibar etmezler.

Nitekim, Medine’de bile, hendek kazısı sırasında Resulullah s.a.s. İran ile Bizans’ın fethi müjdesini verdiğinde, münafıklar kendi aralarında bu müjde ile alay etmişlerdi.

Bu dünyaperestler, herşeyi dünyevîlik açısından değerlendiren ikiyüzlüler, böylesi bir müjdenin üzerine, dünyevîleşme temayülleri çerçevesinde mal bulmuş Mağribî gibi atlamak yerine, Beşer’in şaşkın yaklaşımı çerçevesinde “dünyevîleşmeyi terk etme” anlamına gelen küfürlerini eşedd hale getirmeyi tercih etmişlerdi.

*

Üçüncüsü, “Esas olan hukuk değil ahlaktır” şeklindeki bir ifade, kamu hukuku literatürüne biraz vakıf olan, hukuk ve ahlâk felsefelerine ucundan kıyısından da olsa aşina bulunan insanları sadece güldürür..

Evet, ahmaklıktan daha beter olan bu cehalet, onları güldürür, acı acı..

Devlet, esas itibariyle hukuk demektir. Ahlâkî değil, hukukî bir kurumdur.

Günümüzde devlet kurumunun (dinî hükümlerden bağımsız olarak) salt akıl çerçevesinde meşruiyetini temellendirmeye çalışan siyaset felsefecilerinin ve kamu hukukçularının itibar ettiği yaklaşım, bilindiği gibi, “toplumsal sözleşme/ahid” (social contract) anlayışıdır.

Buna göre, insanlık tarihinin başlangıcında devletsiz bir “doğa durumu vardı. Bu, (kargaşa ve kaos değil) düzen getiren bir kurallar manzumesi ve siyasal otoritenin bulunmaması anlamında anarşiye karşılık geliyordu.

Yani insanlar için tek bir bağlayıcı mercî vardı, kendi vicdanları ve ahlâkî olgunlukları.

Ancak, insanlar, canlarının mallarının, ırz ve namuslarının hayvandan farksız birtakım yağmacıların olmayan ahlâklarına emanet edilmesinin birşeye yaramadığını gördüler.

Bu yüzden, “toplumsal sözleşme” anlamına gelen zımnî bir anlaşma gerçekleştirerek “kendi başlarına buyruk hareket etme” derecesine varan özgürlüklerinin bir kısmını içlerinden birilerine (yöneticilere) devrederek, karşılığında güvenlik (saldırganlara karşı savunulma) ve adalet (aralarındaki ihtilafların hakça halledilmesi) hizmetini almayı kabul ettiler.

Böylece “erken devlet” adı verilen devletin ilk/ilkel formu ortaya çıkmış oldu, ve bu günlere kadar gelindi.

*

Batı’da geliştirilen ve günümüz anayasa hukuku teorisinin temelini oluşturan “toplumsal sözleşme” anlayışı (ya da teorisi), devletin varlığını (ve ayrıca meşruiyetini) böylesi bir zımnî “sözleşme“ varsayımına dayandırmaktadır.

Doğal olarak bu sözleşme nosyonunun yahudi-hristiyan düşünce geleneğinden beslenen bir tarafı var; nitekim İncil, Yeni AhitTevrat ise Eski Ahit olarak adlandırılır.

Allahu Teala bile, kulların sorumluluğunu “elest” bezmindeki “söz“e bağlamıştır.

Öte yandan, İslam’a göre de, yönetenler ile yönetilenler arasındaki karşılıklı hak ve sorumluluklar, biat/bey’at diye adlandırılan sözleşmenin ürünüdür. 

Biat, tek yanlı bir itaat ilişkisi değil, yöneticinin de birtakım taahhütlerde bulunduğu ve sorumlu hale geldiği bir anlaşmadır.

Evet, “toplumsal sözleşme” düşüncesi devletin meşruiyetini bir sözleşmeye bağlarken, Faşizm gibi putperest “devletçi” ideolojiler, devleti meşruiyetin (meşrutiyetin değil) kaynağı haline getirmişlerdir.

Yani devlet, tapınılan bir put/tanrı olmuştur.

Bu “devlet-çi” anlayışa göre, bir şey, devlet onaylıyorsa iyidir, onaylamıyorsa kötüdür. 

Bu “devleti putlaştırma” dalaleti Hegel sapığı tarafından metafizik-ontolojik bir görünüme de büründürülmüştür: 

“… es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist, sein Grund ist die Gewalt der sich als Wille verwirklichenden Vernunft.” 

“Tanrı’nın Dünya’daki yol alışı (yürüyüşü) ki, devlettir; onun temeli, kendisini irade olarak gerçekleştiren (fiiliyata geçiren) aklın gücüdür.”

*

Evet, hukuka karşı ahlâk edebiyatı yapmanın pratik bir değeri yok.

Ancak gerçeklikle ilgisini koparmış ölü kafaların umut bağlayabileceği bir hayalperestlik avuntusu olabilir bu.

Bir de, kendi "olmayan ahlâkları"na göre insanlara “ahlâkî güzellikler” yapmak isteyen potansiyel arsız, hırsız, yağmacı, haydut tiplerin “hedefindeki toplum projesi” olarak “değer” taşıyabilir bu “hukuksuz toplum / kanunsuz dünya” ideali.

Hukuk ile ahlâkı bu şekilde “tokuşturan” yaklaşımlar, ya kafasızlık ve akılsızlıktan kaynaklanır, ya da “hukuk bağından kurtulma” isteğiyle yanıp yakılan “potansiyel canavarlık”tan.

Üçüncü bir şık yok.

Hukuk ile ahlâk, birbirinin destekçisidir.

Ahlâkı düzgün olanın hukuk/devlet ile başı derde girmez. 

(Tabiî bu, gerçek anlamda hukuk devleti için söz konusu.. Yoksa, Nemrut’un devletinde İbrahim, Firavun’un devletinde Musa, Medyen’de Şuayb, Mekke’de ashab olursanız, başınız yine derde girer.)

*

Beşer’in “Esas olan hukuk değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu” şeklindeki sözüne gelince..

Devletin ahlâkı diye birşey varsa, adaletten ibarettir. Adalet de, hukuk demektir..

Devlet (yöneticiler; siyaset kurumu ve bürokrasi) için gereken sadece hukuktur, yani haklara riayet etmesi..

Devlet, hukuk içinde kaldığı sürece sorun yok demektir.

Yani yöneticiler (iktidarlar, siyasal güç sahipleri) hak yemesinler, hukuk sınırları içinde kalsınlar, yetkilerini istismar etmesinler, ceplerini doldurmasınlar yeter.. Gölge etmesinler başka ihsan istemez..

Tabiî, Beşer’in bu ifadesi, bugünkü devletlerin (ve bu arada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin) “ezici bir güç” olarak resmedilmesi anlamına da geliyor.

*

Beşer bir de “Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, … anlamında bir şey söylemedi” diyor ki, Habbab bin Eret r.a.‘den rivayet edilen bir hadîs bunun gerçek dışı (kafadan atma) olduğunu ortaya koyuyor.

Çünkü, Rasulullah s.a.s., hedef olarak değilse bile, bir müjde olarak, daha İslamî tebliğin ilk yıllarında, “gelecekteki devlet“i haber vermiştir.

Habbab bin Eret r.a. şöyle anlatıyor:

“Müşriklerin çok şiddetli işkencelerine maruz kaldığımız bir gün Resûlullah ın (s.a.s.) yanına vardım. Hırkasını kendisine yastık edinmiş, Kâbe’nin gölgesinde bulunuyordu. ‘Ey Allah’ın Resûlü, (çektiğimiz eza ve cefalardan kurtulmamız için) Allah’a dua etmez misin?’ deyince, kalktı ve doğruldu; yüzü kızarmıştı ve şöyle dedi: ‘Sizden önceki milletlerde öyleleri vardı ki, onun için yerde bir kuyu kazılır, kuyunun içine atılır, testerelerle başından aşağıya ikiye bölünür, fakat yine de dinlerinden dönmezlerdi. Demir taraklarla etleri kemiklerine kadar taranırdı da, yine de bu işkenceler onları dinlerinden çeviremezdi. Vallahi Allah, bu dini tamamlayacak. Endişe ve ızdırablardan o derece emin olacaksınız ki, bir atlı San’a’dan Hadramevt’e kadar Allah’tan başka hiç bir kimseden korkmadan gidecek. Kimsenin, koyun sürüsüne kurt saldırır diye bir korkusu olmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz’.”

(Buhârî, Menâkıb, 25.)

*

Evet, Beşer böyle diyor: 

"Resulüllah (sa) daha ilk yıllarda devlet kurmayı bir hedef olarak göstermiş olsaydı bu sadece diğerlerine bir alternatif arama ve bir dünyevilikten diğerine geçme isteği anlamına gelirdi."

Eğer “devlet kurmayı bir hedef olarak gösterme”nin İslamî tebliğin ilk yıllarında yapıldığında dünyevîleşme anlamına geldiği kabul edilirse, söz konusu hedefin daha sonraki süreçte gösterilmesi için de aynı şeyi söylemek gerekir.

İmdi, İslam devleti hedefini/idealini benimsemek bile size göre dünyevîlik (dünya sevgisi, dünyaya bağlanma) anlamına geliyorsa, bir küfür-şirk devletinde “devletçilik” yapmak, “devletin bekası” edebiyatına sarılmak ne olur?

İslam devleti olmak, sonuç itibariyle, Allahu Teala’nın hükümlerini, emir ve yasaklarını siyasal ve toplumsal hayata hakim kılmaktan, Allah Celle Celalühû’nun sözünü yüceltmekten, kâfir ve müşriklerin sözünü ise alçaltmaktan başka birşey değildir.

Sizdeki nasıl bir kafa ve itikatsa, bunu hedeflemek, dünyevîlik olabiliyor.

*

Böylesi bir ultra takvanın, süper vera‘nın, acayip ihlasın, “Bize İslam devleti gerekmez, ahlâkımızın güzelliği bize yeter” diyen sıradışı hassasiyetin, küfür-şirk devletleri namına devletçilik yapmasını geçtik, onlardan Şeytan’dan Allahu Teala’ya sığınır gibi uzak durması, böylesi devletlerle en ufak işbirliği içine girmeyi bile pisliğe batma olarak görmesi beklenir.

İslam devletinde bile dünyevîlik görebilen “ahir zaman takvası“, küfür-şirk devletlerinde kimbilir ne melanetler görür?

Peki, durum bu mu?

Tek dertlerinin ahlâklarını güzelleştirme olduğunu söyleyen bu beyzadeler, laik (siyasal dinsiz) devletler söz konusu olduğunda karşımıza “devletçi” olarak çıkabiliyorlar.

Müslümanların İslam devleti çatısı altında aziz olmasını, acizlik, zillet, ezilme, aşağılanma, horlanma, ezilme ve sindirilme dertlerinden kurtulmasını dünyevîlik olarak görürken; küfür-şirk devletlerinin açıkça şirk anlamına gelen yeminlerini edip (böylesi rejimlerin amentülerini ve kelime-i şehadetlerini söyleyip) söz konusu devletlerin “dünyevî nimetleri”nden pay kapmaya çalışanları aklamak, onların avukatlığını yapmak için kendilerini paralıyorlar.

İslam devleti söz konusu olduğunda zühd ü takvaları cûş u hurûşa geliyor, her biri tacı tahtı terketmeye hazır birer İbrahim Edhem namzedi haline geliyorlar, fakat küfür-şirk devletlerinin iktidar kapısından içeri girebilme fırsatı doğduğu zaman da hep birden koşuyorlar, izdihamdan kimileri bayılıyor, kimileri ölüyor, kimileri de sakat kalıyor.

Kapı dışında kalan ya da bir zaman sonra bir tekme ile kapı dışına atılanlar ile içeriye girmeyi başaranlar arasındaki kavga gürültünün, restleşmeler ile hakaretleşmelerin ise bini bir para..

*

Evet, İslam devleti “ideal”i söz konusu olduğunda dünyevîlik korkusu ile zühd ve kanaat hırkasına bürünenler, küfür-şirk devletlerinin müşahhas nimetleri söz konusu olduğunda, onların yeminlerini etmekle de yetinmiyor, “din devletinin peşinde olmadıklarını, dinî esaslara dayalı devlet istemediklerini, laikliği (Allahu Teala’nın dininin/hükümlerinin devlet yönetimine karıştırılmamasını) ve demokrasiyi (çoğunluk neredeyse orada olmayı) savunduklarını, din milliyetçiliğini ayaklarının altına aldıklarını” söyleleyebiliyorlar.

Hatta, Recep Tayyip Erdoğan gibi, Mısır ve Tunus’a gidip, “Kardeşler, Şeriat’i atın gitsin, laik olun!” diyenler bile var.

(Ahmet Davutoğlu farklı mı?.. Aynı kafa.. Milim farklılık yok. 

Temel Karamollaoğlu gibiler de “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek “Anlayın, bende ne akıl ve fikir, ne de İslamî hassasiyet var” mesajını vermekten geri kalmadılar.)

Ve de, Faruk Beşer gibiler, böylesi şahısları dünyevîlik açısından sorgulamak bir tarafa, onların dalkavukluğunu yapıyorlar.

Öfkeleri, İslam devleti idealini unutmayan “marjinal”lere, yani zuafa ve gariplere karşı..

*

Faruk Beşer’in bu hataları dünyevî hatalar değil, dinî hatalar..

Hatta, doğrudan “amel“le ilişkili de değil diyebiliriz, zihniyetle, hatta itikatla alâkalı..

Yani Faruk Beşer’e “Senin şu amelin, şu hareketin, şu davranışın hatalıdır” demekten ziyade, “Bak alenî olarak şunu yazıyor, şu şu görüşlerin propagandasını yapıyorsun, bunlar yanlış, insanların itikadını ve zihniyetini fesada veriyorsun” diyoruz.

Bu durumda Faruk efendinin, yaptığı hatalar dinî nitelikte olduğu için ya kendi sütununda düzeltme yapması ya da hatalı değerlendirmeler yaptığımızı göstererek bizim gibi yanlış düşünenleri “irşad” etmesi, cevap vermesi gerekirdi.

Fakat, cevap gelmedi.

Bizim bu tür yazılarımıza başka odaklar başka yol, yöntem ve araçlarla cevap veriyorlar, verdiler.

*

Karşımızda bir solist yok, koro var.

Koronun bir diğer gür sesi, Hayrettin Karaman.

Bayancuk’tan aktardığımız sözlerle aynı tadı veren hurafeleri arasıra Yeni Şafak gazetesindeki köşesinden milletin üzerine acımadan üfürüyor.

Mesela “Anayasa ve laiklik tartışmaları (2)” başlığı altında 8 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan yazısında, lafı Türkiye’deki insanların Şeriat taleplerine getirmişti:

Şeriat düzeni isteyenlerin bu düzeni uygulamaya kendilerinden başlamaları gerekiyor. Önce Müslümanım diyenler gerçek manada ve bütünüyle Müslüman olacaklar, olmak için ellerinden geleni yapacaklar. İşleri, davranışları, işlemleri, hayatları –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olacak. “İslâmî olanı” olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak. Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek. Diyelim ki, yeterli sayıda insanı ikna etmek mümkün olmadı “şiddete, baskıya, silaha sarılarak”, bunun kaçınılmaz sonucu olacak iç savaş ve çatışma çıkararak amacı gerçekleştirme yolunu seçmek de yol değildir. Bırakın bugünün Türkiye’sini ve dünyasını, asırlarca öncesinde bile İslam alimleri (fukaha), İslam’dan sapan yönetimi yola getirmek isyansız ve silahsız olmuyorsa “iç savaş, kargaşa, düzenin bozulması, daha büyük zararlara uğranılması” manasındaki “fitne”ye sebep olmamak için sabredip beklemek gerektiğini söylemişlerdir.”

*

Karaman’ın bu ifadeleri, içinde, pekçok hatayı, bilinçli "saptırma"yı barındırıyor.

Sıralamaya çalışalım.

Bir: Şeriat isteyen insanların işe kendilerinden başlaması öğüdü yerinde, fakat bunu yaparken bir yandan da bütün bir Türkiye için Şeriat düzeni istemeye devam etmelerine bir engel yok. 

Bunu bir hata imiş, bir günahmış gibi dile dolamak, değil bir fıkıhçıya, sıradan samimi bir müslümana bile yakışmaz.

Eylem düzeyinde bu yönde herhangi birşey yapmaları mümkün olmayabilir, fakat zihniyet ve söz düzeyinde bunu her zaman savunmak zorundadırlar. Bu, müslümanlıklarının bir gereğidir.

Aksi takdirde, işe kendilerinden başlama ameliyesini de yapmamış olurlar.

"Ülke için Şeriat isteme" ameline de kendinden başlayacaksın.. Önce sen kendin, "Bu ülkeye Şeriat lazım" diyeceksin..

*

İki: İnsanların Şeriat düzeni talepleri için böylesi bir ön şart getirmek, batıldır.

İnsanın öncelikle kendisiyle meşgul olmak zorunda bulunması sosyal alandaki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

Diyelim ki sen İslam'ı iyi yaşayamıyorsun, günahkâr bir müslümansın, bu, senin başkalarının küfrüne razı olmanı mı gerektirir? Razı olduğun zaman sen de kâfir olursun. 

Aynı zamanda sen günahkârsın diye başkalarının günahına da razı olamazsın.. O zaman onların günahına ortak olmuş olursun, kendi günahlarına bir de başkalarının günahlarını eklersin. 

Sen günahkârsan "Madem ben günahkârım, o halde varsın devlet de, toplum da günahkâr olsun, Allah'ın hükümlerini (Şeriat'i) uygulamayarak Allahu Teala'ya isyan etsinler, tağutların emrine göre hareket etsinler" diye düşünmen mi gerekiyor?!

*

Üstelik bu ukala adamlar ikide bir "Ehl-i kıble günahından dolayı tekfir edilmez bilmem ne" diyerek ortalığı velveleye vermekten de geri kalmıyorlar.

Ehl-i kıbleye müslümanlığındaki kusurlarından dolayı "ülke için Şeriat isteme" hakkı bile tanımıyorsun, daha ne olsun!

Laikler dinsizlik namına "Sakın Şeriat isteme!" diyorlar, bu uyanıklar da sözde İslam namına aynı lafı tekrarlıyorlar: "Sakın Şeriat isteme!"

"Cümlesinin maksudu bir amma rivayet muhtelif."

Biri sol gösterip yine sol vuruyor, diğeri ise sağ gösterip sol vuruyor, hedefte birleşiyorlar.

Laik (siyasal dinsiz) tüzük kardeşliği..

*

Üç: Karaman’ın bu ifadeleriyle zekâsını kötüye kullandığını, (“işe kendinden başlama” kaydı getirerek ve fiilen mümkün olmayacak bir şartı kurnazca ileri sürerek) gerçekte mevcut düzen yanlılarına, statükoya, konformistlere ve eyyamcılara, istediklerini altın tepsi içinde sunduğunu görüyoruz.

Çünkü, Türkiye gibi ülkelerdeki laiklik uygulaması çerçevesinde insanların Şeriat talebinde bulunmadan önce “İşlerinin, davranışlarının, işlemlerinin, hayatlarının –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olması”nı istemek, birincisi kafadan hüküm uydurmaktır.

Bunun dinde yeri yoktur.

İkincisi, bu, gerçekte “kısır döngü” (eskilerin deyişiyle devr-i batıl) anlamına gelir.

Çünkü, şartların neye ne kadar elverdiği hususu, bizzat Şeriat tarafından belirlenmemiş olduğu için (Çünkü şartlar, şu anda ortaya çıkmış şeylerdir, Şeriat çerçevesinde oluşturulmuş şeyler değildir), insanlar arasında tartışma konusu olacaktır.

Birisi, şartlar çerçevesinde elinden geleni yapmış olduğu kanaatine varacak, bir başkası ise, “Hayır, öyle değil” diyebilecektir.

*

Ancak kurnaz Hayrettin efendinin, böylesi bir itiraza karşı hazırlıklı olduğunu görüyoruz.

Çünkü sözlerini şöyle sürdürüyor:

“‘İslâmî olanı’ olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak.” 

Böylece, kurnaz Hayrettin efendi, meseleyi getirip “olmayacak bir başka şart”a bağlamış oluyor.

Bu heyet nasıl teşekkül edecektir? 

Mesela, Cübbeli Ahmet'e göre, kurnaz Hayrettin efendi, İslam’ı tahrif ve tağyir etmek için mesai sarfeden bir sapık durumundadır. Bir başkasına göre de, kurnaz Hayrettin efendi âlim ve âmildir.

*

Dört: Kurnaz Hayrettin efendiye göre, “Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek”miş..

Bu da, aslında, kurnaz Hayrettin efendinin Müslümanlara eşşekoğlu eşşek muamelesi yapması, “Yaz gelince…” masalları anlatması anlamına geliyor.

“Yeterli nokta” acaba neresidir? Bu da, üzerinde anlaşmanın mümkün olmadığı bir başka tartışma konusu..

İkincisi, İslam’ı doğru anlatmak için, “bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi” şartını getirmek, bir başka devr-i batıl üretmek, meseleyi getirip kısır döngüye bağlamaktır.

İslam’ı doğru anlatmazsanız, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi mümkün değildir.

Öte yandan, Hayrettin efendinin getirdiği şarta göre, İslam’ı doğru anlatmak için de, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesini beklemek zorundayız.

İşte burası, kurnaz Hayrettin efendinin kafasının kısa devre yaptığı yer.. Ya da kafasını şaşırtıcı bir ustalıkla kötülük için kullandığı nokta.

Zekâsını iyi niyetle kullanmadığı için, yaptığı kurnazlık sonuçta kendisini aptal insan konumuna düşürüyor.

*

İslam’ı doğru anlatmak için böylesi bir “yeterli noktadaki sayı” şartını getirmek, kafadan (daha doğrusu işkembeden) fetva vermektir.

Sadece bu ifadeleriyle bile kurnaz Hayrettin efendinin “âlim ve âmil” insan sınıfına girme hakkını kaybettiğini söylemek mümkün olabilir.

Burada kurnaz Hayrettin efendi karşımıza cehaletin temsilcisi olarak çıkmaktadır, ilmin değil..

Şayet onu âlim kabul edersek, bu takdirde de, ilmini kötüye kullandığını, fasık ve facir olduğunu, bile bile İslam’ı tahrif ve tağyir ettiğini kabul etmek zorunda kalırız.

*

Beş: Bir ülkeye Şeriat’in hâkim kılınması konusunda sadece “sabır” ekolünün görüşüne yer vermek de gerçekte hakikati gizlemektir.

Mesela İmam-ı Azam, İmam Zeyd’i, görüşünün farklılığından dolayı “İslam dışı” olmakla suçlamamıştır.

Burası, içtihat konusu olan, farklı görüşlerin ileri sürülebileceği bir noktadır. İçtihat, içtihadı nakzetmez. 

Kurnaz Hayrettin efendi bu noktayı da gözlerden saklıyor.

*

Ayrıca, "öldürmeden daha beter olan" fitne, tefsir kitaplarında açıklandığı gibi, insanların küfre ve dalalete düşmeye zorlanmaları, İslam’ı ve Şeriat’i tam ve eksiksiz olarak (en azından fikir beyanı düzeyinde) “savunma” imkânının bulunmamasıdır. 

Hayrettin efendinin istediği de tam bu..

Fakat bunu laik (siyasal dinsiz) yasakçılık adına yapmıyor.

Sözde İslam adına yapıyor. "Sen kendini düzelt, laik (siyasal dinsiz) düzenle uğraşma hadsizliği yapma" diyor. 

Bu işi iyi beceriyor, Yaşar Nuri Öztürk türünden adamlar gibi yüzüne gözüne bulaştırmıyor.

*

Altı: Şimdi, asıl meseleye, konunun özüne geliyoruz. 

Mesele, aslında Türkiye’ye Şeriat’in gelmesinin mümkün olup olmaması değil. 

Karaman’ın bu yazısından birkaç hafta önce, bir araştırmanın sonucuna göre, Türkiye insanının sadece yüzde 13’ünün Şeriat yönetimi istediğinin anlaşılmış olduğu medyada haberleştirilmişti.

Gerçekte, bu yüzde 13’ün büyük kısmının, spesifik meseleler söz konusu olduğunda, tam Şeriatçi olmadıkları anlaşılmaktadır.

Daha önce yapılmış benzer bir araştırma, Türkiye’deki “halis” Şeriat yanlılarının oranının yüzde 3 civarında olduğunu gösteriyordu. 

Böyle bir ülkeye Şeriat gelmez ve böyle bir toplum, Allahu Teala’nın nimeti ve rahmeti olan Şeriat’le yönetilme saadetine nail olamaz. 

*

Evet, burada mesele, Türkiye’ye Şeriat’in gelmesi meselesi değildir. 

Mesele, Türkiye’de yaşayan bir müslümanın serbestçe ve özgürce Şeriat talebinde bulunabilme hakkına sahip bulunmasıdır. 

Bugün, doğrudan olmasa bile, dolaylı yollarla müslümanlar bu haktan mahrum bırakılmaktadır.

Aslında, Hayrettin Karaman’ın bu yazısı da, son tahlilde, böylesi hak ihlallerine dolaylı olarak meşruiyet üretme, onları haklılaştırma ameliyesinin bir parçası durumundadır.

Bu noktada Karaman, karşımıza, İslam’a karşı yürütülen psikolojik savaşın bir aparatı olarak çıkmaktadır.

*

Fakat bunu, Karaman’ın malum derin odaklarla açık, söze ya da yazıya dökülmüş bir anlaşma ile yapmakta olduğunu sanmıyorum.

Ortada zımnî, sözlere dökülmemiş, hal lisaniyle dile getirilen bir uzlaşmanın, bir işbirliğinin mevcut bulunduğu görülüyor.

Karaman, düzen yanlılarının hoşuna gidecek şeyler söylüyor, derin düzenciler de, ona bu laik düzende “mutlu ve müreffeh, tehlikelerden ve korkulardan azâde” bir hayat sürmesi imkânını bahşediyorlar.

Birbirlerini iyi tanıyorlar. Ciğerlerine kadar biliyorlar.

MİT tarafından bilgilendirilen Kenan Evren, zamanında Karaman'a durduk yere Diyanet İşleri Başkanlığı teklif etmiş olamaz.

*

Yedi: Bir başka husus.. Şayet Hayrettin Karaman, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı “Şeriat’e karşı laiklik” propagandasında Erdoğan’a destek vermemiş olsaydı, Türkiye hakkında yazdığı bu ifadelerin bir parçacık da olsa samimiyet taşıdığına inanabilirdik.

Fakat ne yazık ki Karaman, “sıfır samimiyet” noktasında duruyor.

Erdoğan’ın söz konusu açıklamalarının ardından Yeni Şafak gazetesinde “Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı kaleme almış, onu aklamaya çalışmıştı. 

Mısır için “şartlar” bahanesinin bulunmadığını bile bile..

Mısır’daki darbeci Sisi bile, Şeriat karşıtı olduğunu söylemiyor. O bile, Erdoğan’ın yaptığını yapmıyor, Şeriat’e karşı laikliği savunmuyor. 

Mısır’ın İhvan öncesindeki anayasası laiklik içermediği gibi, İhvan’a karşı Sisi’nin yapmış olduğu darbe de laiklik adına yapılmış bir darbe değil.

Mısır, laik bir ülke değil, "resmî din"i İslam olan bir devlet.

Ve, Erdoğan cenapları, böyle bir ülkeye gidip, İhvan’a, şartları umursamadan, Şeriat’i bırakıp laikliği savunmaları tavsiyesinde bulunabilmiş durumda..

Şartlar..

Demek ki, kurnaz Hayrettin efendi, şartlar lafıyla bizi aldatmaya çalışıyordu.

*

Bayancuk, laflarının ucunun nereye gittiğine, ve nereye doğru evrildiğine dikkat etmelidir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."