BU YAZI, DR., DOÇ. VE PROF. UNVANLI (CEHL-İ MÜREKKEPTEN MUZDARİP) BAZI KATMERLİ CAHİLLER İÇİN: BİLİM, BİLİMSELLİK, DARWIN, NEWTON, YERÇEKİMİ VE EVRİM



Darwin’in teorisi gerçekte “bilim-kurgu” mahiyetinde bir çalışma durumunda.

Bildiğimiz bilim-kurgu eserlerinden farkı, bunun çalışmasının geleceğe değil de geçmişe yönelik bir “tahmin” niteliği taşıyor olması.

Bu yönüyle yazdıkları bir “tarihî roman” olarak da kabul edilebilir.

Mevcut tarihî romanlardan farkı ise bunun bildiğimiz insan türünün değil de genel olarak canlıların tarihinden bahsediyor olması.

Bir tarihî roman tümden kurgu üzerine inşa edilemez.. O zaman ortaya Yüzüklerin Efendisi türünden saçmalıklar (romanımsı modern masallar) çıkar.

Darwin'in kurgusal teorisi de aynı şekilde bir masal durumunda.

*

Evet, bir tarihî romanın hem zaman, hem mekân, hem insan toplulukları (kavimler), hem de kurumlar (devletler vs.) düzeyinde birtakım gerçekleri temel alıyor olması gerekir.

Mesela Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanını alalım.. Romanın baş kahramanı kurgusal olsa bile, genel çerçeve birçok tarihî gerçeği ihtiva etmektedir.

İşte, Darwin’in yazdıklarının durumu da budur.. Söylediklerinin birçoğu doğrudur, fakat bilim-kurgu kategorisinde değerlendirilmesi gereken tarihî romanını tartışmalı hale getiren özellik, zoolog ve botanikçilerin bulgularının üzerine kendi uydurma, yakıştırma ve tahminlerini giydirmiş olmasıdır.

*

Nitekim, Darwin’in kitabının giriş bölümünün ilk paragrafı, bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, çev. Öner Ünalan, 3. b., İstanbul 2012):

“Majestelerinin gemisi Beagle’da bir doğa bilgini olarak bulunduğum sırada, Güney Amerika’da yaşayan organik varlıkların dağılımındaki ve o kıtanın bugünkü ve geçmişteki canlılarının yerbilimsel ilişkilerindeki belirli olgular [fosiller] gözüme pek çarpmıştı. Bu olgular, elinizdeki kitabın ilerdeki bölümlerinde de göreceğiniz gibi, büyük filozoflarımızdan birinin sırların sırrı dediği “türlerin kökeni”ne ışık tutacağa benziyordu. 1837’de, yurda dönerken, bununla herhangi bir ilişkisi olabilecek bütün olguları sabırla derleyerek ve titizlikle karşılaştırarak söz konusu soruya eksik de olsa bir yanıt bulunabileceğini düşündüm. Ancak beş yıllık bir çalışmadan sonra bu konuda kurguda bulunmaya (speculation) başladım ve kısa bazı notlar aldım; 1844’te bunları genişleterek bana olası (probable) görünen sonucun taslağını elde ettim. Aynı konuyla o zamandan beri hiç aralıksız uğraştım. Bu türlü kişisel ayrıntılara girmemin bağışlanacağını umuyorum, çünkü bunları, bir sonuca varmak için pek de ivecen [aceleci] davranmadığımı belirtmek için yazıyorum.”

Böyledir.. Roman yazmak aceleye gelmez.

Mesela Victor Hugo Sefiller’i 17 yılda yazmış bulunuyor.

Tolstoy Harp ve Sulh’u biraz aceleye getirmiş, yedi yılda yazmış.

Darwin ise romanını beş yılda tamamlamış..

Görüldüğü gibi, düşüncelerinin kurgu (spekülasyon) olduğunu söylüyor.

Ve ihtimalden/olasılıktan (probability) söz ediyor.

Yani dediği şu: “Geçmişte şöyle şöyle birşeyler yaşanmış olması muhtemeldir.”

*

Derler ki, “Taktik bir yalan, cahillerin elinde stratejik bir hakikate dönüşür”.

Bediüzzaman’ın da şöyle bir sözü var: “Mecaz, ilmin elinden cehlin (cehaletin) eline düşse hakikate inkılap eder (dönüşür).”

İşte, Darwin’in “kurgu”su (spekülasyonu) da maymunluk heveslisi cahillerin elinde tarihî hakikatler/gerçekler haline gelmiş durumda.

Onun olası gördüğü, muhtemel (ihtimal dahilinde) kabul ettiği bir durum, aptal cahillerin elinde “asla sorgulanamaz, doğruluğu tartışma konusu yapılamaz kesin bilimsel gerçek” halini almış.

O oturup beş yıl zarfında bir tarihî roman yazmış, cahiller ise “İşte gerçek tarih bu!” demişler.

*

Darwin’in kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün ikinci paragrafı şu cümleyle başlıyor:

“Şimdi (1859) yapıtım [kitabım] aşağı yukarı bitti; ama tamamlanması daha birçok yılımı alacağı için, ve sağlığım bozulduğu için, bu özeti yayımlama zorunluğunu duydum.”

Gerçekte buna özet demek mümkün değil, çünkü bu özet (tercümesi itibariyle) 300 sayfaya yakın hacimde.

“Bitti, özetliyorum” dediği asıl “büyük kitab”ı, sonraki yıllarda yedi ayrı kitap olarak şu adlar altında yayınlandı: 

Orkidelerin Döllenmesi, 

Evcilleştirme Altında Hayvanların ve Bitkilerin Değişimi, 

İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Göre Seçilim, 

İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi, 

Böcekçil Bitkiler, 

Sebzeler Aleminde Çapraz ve Kendine Döllenmenin Etkileri, 

Bitkilerde Hareketin Gücü.

*

Darwin, kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün üçüncü paragrafında ise şunları söylüyor:

“Şimdi yayımladığım bu özet zorunlu olarak eksiktir. [Herşeyden önce,] Burada, başvurduğum kaynakları ve yetkili kişileri anamıyorum; okurun biraz da [o kaynaklardan ve yetkili kişilerden öğrediklerimi doğru aktardığım konusunda] benim doğruluğuma güveneceğini ummak zorundayım. Her zaman yalnızca gerçek yetkililere [alanında yetkinlik kazanmış uzmanlara, otoritelere] güvenmeye özen gösterdiğimi umuyorsam da, hiç kuşkusuz, yanılgılarım olmuştur. Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve [bunlardan hareketle] vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum. Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta yok gibidir. Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Burada aslında ustaca bir mugalata var..

Tezlerinde (kurgu ve tahminlerinde) görülecek eksiklikleri tezlerinin bizzat kendisine değil de, özetin yol açtığı kısıtlılığa bağlıyor. Bu, makul ve inandırıcı bir bahane değil.

İkinci cümle, sözünü ettiği eksikliğin “başvurulan kaynakların ve yetkili kişilerin anılamaması” noktasından olduğunu gösteriyor. Bu, intihal olarak yorumlanabilecek bir tavra karşılık geliyorsa da, sadece akademik etik ya da meslekî ahlâk açısından önemlidir, araştırılan konunun özü bakımından önem taşımaz.

Bir bilgi ya da fikir doğruysa, kaynağın anılması ona fazladan bir doğruluk kazandırmaz. “Yetkili kişiler”in (Ne demekse?) anılması için de aynı durum söz konusudur.

Görüldüğü gibi, Darwin, kraldan fazla kralcı Darwinistlerin aksine, yanıldığı noktaların olabileceğini de kabul ediyor.

*

Öte yandan, hazırladığı özet kitaptaki (Türlerin Kökeni) temel eksikliğin, olguların tamamını veremiyor olmasından kaynaklandığını düşündüğü anlaşılıyor:

“Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum.”

Yeterli görüleceğini umuyorsan, mesele yok demektir.. Lafı çoğaltmak anlamsız olur..

Ancak, bir sonraki cümle, asıl sorunun başka olduğunu gösteriyor:

“Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta [bile] yok gibidir.”

Demek ki, Darwin’in, görüşlerinin kanıtı/delili olarak ileriye sürdüğü olgular, karşıt görüşü savunmak için de kullanılabilir mahiyette..

Üstelik, bunun istisnası bile bulunmuyor, “bir tek nokta bile yok gibidir”.

*

Bir sonraki cümle de, yine mugalata kabilinden bir kurnazlığa karşılık geliyor:

Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili [farklı] olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Neden olamaz?.. 

Niye olmasın ki?..

Bu, yazdıklarının güvenilir olmadığını kabul etmesi anlamına geliyor.

Üstelik, bu cümle ile bir önceki cümle, birbiriyle çelişiyor.. Burada, karşılaştırma yapmayı (ve kendi tezinin doğruluğunun test edilmesini) sağlayacak farklı olgulardan söz ederken, önceki cümlede aynı olguların (farklı olgular değil) iki zıt iddia için de delil olarak kullanılabilecek durumda olduklarını ileri sürüyor.

Buradan anlaşılıyor ki, iddialarını savunmak için, salt kendi tezini ispata yarayacak, karşıt görüşe açık kapı bırakmayan herhangi bir “olgu” bulamamış.

Bulsaydı, onlardan bahsetme vazifesini ileride yayınlayacağı "büyük yapıt"ına bırakmaz, bu özette sıralardı.

*

Bu “olguların karşıt sonuçlara varılmasını da mümkün kılan iki yönlülükleri (ya da belirsizlikleri)” meselesi üzerinde durmakta fayda var.

Konuyu benzer bir örnek üzerinden daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim.

İmdi, Darwin’in çalışmasının özünü “evrim” meselesi oluşturuyor. Biz, fen bilimleri değil de sosyal bilimler alanında “değişim” kavramını eksen alan benzer bir çalışma yaptığımızı düşünelim.

Mesela konumuz “Türkiye toplumunda sosyal değişme” olabilir.. Tabiî değişim, çok geniş, uçsuz bucaksız bir mesele, biz bunu “Türkiye toplumunda bireyselleşme mi, cemaatleşme/gruplaşma mı yaşandı?” sorusu etrafında ele almayı deneyebiliriz.

Eğer Darwin’in çalışma yöntemini benimsersek şunu yaparız: Türkiye’de bugüne kadar yapılmış bütün sosyolojik araştırmaları toplayıp onlardaki verileri tasnif eder, bunlardan hareketle mesela “Türkiye’de bireyselleşme yaşanmış” deriz.

İşte, Darwin’in sözünü ettiği “olguların bizim vardığımız sonucun tam aksi yöndeki sonuçlar için de kullanılabilmesi” durumu burada ortaya çıkabilir.

Bir başkası pekâlâ aynı bulgulardan ve verilerden hareketle “Türkiye’de cemaatleşme yaşandığı” sonucuna varıyor olabilir. Yine, olayı, “Değişim tek yönlü değil, karmaşık, bazen o yönde, bazen bu yönde” diyerek çok daha farklı bir biçimde yorumlayanlar da çıkabilir.

*

Aslında herkes, böylesi durumlarda, kendi vardığı sonucu haklı gösterecek verilere ulaşma imkânına genelde sahiptir. 

Bu noktada farklı sonuçlara yol açan verileri ve bulguları (olguları) karşılaştırmak da sorunu çözmez. Genelde böyle bir durumda herkesin, kendi vardığı sonucun aksi yöndeki sonuca yol açan verileri belirli etkenlere bağlayarak önemsizleştirme, değersizleştirme, görmezden gelme veya “Bu ayrı bir tartışma konusu” filan diyerek kenara itme imkânı bulunur.

Bu, bilimsel çalışmalarda (ne yazık ki) her zaman yapılan birşeydir. Mesela, Newton'un yerçekimi (ya da evrensel kütleçekim) yasasını/teorisini alalım.. Şu ifadelerVikipedi’nin “Newton’un evrensel kütleçekim yasası” maddesinde yer alıyor:

“Newton’un teorisi gezegenlerin, özellikle Merkür’ün, yörüngelerinin güneşe en yakın noktalarının (günberi) yalpalamalarını tam olarak açıklamaz. Newton'un [teorisinin] tahminler[iy]le, gözlenen [gözlemlenen] yalpalama arasında, diğer gezegenlerin çekimsel sürüklemelerinden kaynaklanan, 43/3600 derecelik (43 arcsecond) bir uyumsuzluk bulunmaktadır.

“Newton’un teorisi kullanılarak tahmin edilen sapma gözlenenin sadece yarısıdır. [Einstein’ın] Genel görelilik [teorisinin tahminleri] ise gözlemlere daha yakındır.

“Çekimsel ve ataletsel kütlelerin tüm kütleler için aynı olmasıyla ilgili gözlenen gerçek, Newton’un sisteminde açıklanamamaktadır [teoriyle uyuşmuyor]. Genel görelilik [ise] bunu bir varsayım olarak alır [tabiri caizse topu taca atar, sorunu görmezden gelir].”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Newton%27un_evrensel_k%C3%BCtle%C3%A7ekim_yasas%C4%B1)

*

Kısacası, bilimsel teorilere sadece bilimin ne olduğunu bilmeyen cahiller kesin gerçekler olarak inanırlar.

Bilim adamı kabul edilenlere gelince.. Bunların bir kısmı gerçekte cahildir, dolayısıyla, devasız cehaletlerinin bir sonucu olarak bilimsel teorilere sarsılmaz bir imanla bağlanırlar. 

Bazıları ise düpedüz aptal oldukları için böylesi bir tavır sergilerler.

Darwin’in teorisine bilimsel gerçek olarak iman edenlerin bir kısmı cehalet ile aptallığı mezcetme başarısı göstermiş “sonradan görme, ne oldum delisi görgüsüz bilimperest”ler durumunda. 

Bir kısmı da “İslam’a, dine karşı olsun da isterse çamurdan olsun, ben onun yanındayım” diyen “kesin inançlı” mutaassıp ve fanatik akılsızlar olarak maymun zekâlılığın hakkını vermeye çalışmaktalar.  

*

Konuya dönersek, Darwin gibi yapıp söz konusu (“değişim”le ilgili) sosyolojik araştırmalardaki bulguları üst üste yığarak cilt cilt kalın kitaplar yazabilir, sonra da bunları bir kitapta özetlemeyi deneyebiliriz, ancak kitaplardaki malzeme bolluğu vardığımız sonuçların doğruluğunu gösterme açısından gerçekte hiçbir değer taşımaz.

Fakat, bunun psikolojik etkisi büyük olur.. Herkes “Adam bu mesele üzerinde bu kadar çok şey yazdığına göre herhalde birşey biliyor ki yazmış” der.

İkincisi, kimse bu kitapları oturup baştan sona okuma sabrını gösteremez, dolayısıyla birçok kimse birkaç sayfaya bakıp şöyle düşünür: “Okuduğum kadarında beni etkileyen, bana önemli gelen fazla birşey yok ama diğer kısımlarda belki önemli şeyler bulunuyor olabilir.”

Darwin’in “büyük kitab”ının, yani sonradan yayınladığı yedi kitabın durumu aslında budur.. Türkiye'de şu anda (hatta dünyada) bunların hepsini oturup "baştan sona" okumuş bir kişi bile bulunduğunu zannetmiyorum. Türlerin Kökeni adlı özeti okumuş olana bile pek rastlanmaz. 

Evet, Darwin'in yazdıklarının çoğunun, sağdan soldan yaptığı lüzumsuz ve ilgisiz “alıntı ve aktarmalar”lardan ibaret olduğu yukarıya aldığımız ifadelerinden anlaşılıyor.. 

Bunların üzerine giydirdiği kendi iddiası ise delilden yoksun bir yakıştırma, zan ve tahminler hamulesi (temelsiz hurafe) olmanın ötesine gitmiyor.

*

Darwin, bu özet kitabının (Türlerin Kökeni) son bölümüne “Özet ve Sonuç” başlığını atmış.. Yani özetin özeti..

Orada önce, iddialarına yöneltilen eleştirileri sıralıyor.. 

Bunlara verdiği cevaplar, ne yazık ki mugalata kabilinden söz oyunlarından ibaret. (Onları tek tek sıralarsak yazı çok uzar.. Onun için geçiyoruz.)

Sonra da şöyle diyor:

“Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin başlıcaları bunlardır; bunların yanıtlarını ve açıklamalarını elimden geldiği kadar kısaca özetledim. Ve bu güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca, ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim. Ama daha önemli itirazların, bilmediğimizi açıkça itiraf ettiğimiz sorunlarla ilişkili olması özellikle dikkate değer; ve ne denli bilgisiz olduğumuzu da bilmiyoruz. En basit organla en yetkin organ arasındaki olanaklı geçişsel aşamalanmaları bilmiyoruz; bin yıllar boyunca yayılmanın çeşitli yollarının neler olduğunu, ve yerbilimsel belgelerin hangi ölçüde eksik olduğunu bildiğimiz de öne sürülemez. Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez.”

Temelini bilgisizlik ve delilsiz inanç oluşturan bir takıntıyı kim nasıl yıkabilir ki?!

Mesela bazı akıl hastaları kendilerini Napolyon, peygamber vs. zannediyorlar.. Böyle bir şahsın kişisel inancını nasıl çürütebilirsiniz ki?!

Darwin’in akıl yürütüş biçimi de aynı..

*

Kendisine yöneltilen eleştirilerden kolay bulduklarına kendince cevap vermeyi denemiş, asıl can alıcı soruları ise bu şekilde geçiştiriyor.

İtirafının da gösterdiği gibi, gerçekte birşey bilmiyor, en temel sorunlar hakkında söyleyebildiği hiçbir şey yok, fakat, bilmiyor oluşunu sanki bir kanıtmış gibi ortaya sürecek kadar da kurnaz..

Böyle bir numarayla işin içinden sıyrılmayı herkes akıl edemez.

Böylece, o noktalardan yapılacak saldırıların önünü kesmiş oluyor.. “Tamam, haklısınız, fakat Darwin zaten bunu söylemişti” denilecek..

Yerbilimsel dediği delilllere de sahip değil, ortada teorisini doğrulayan hiçbir şey yok, fakat yine de “Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez” diyerek kuyruğu dik tutmayı sürdürüyor, zaferini ilan ediyor.

Sen herhangi bir kanıt getiremediğinde ortada teori mi kalır ki, yıkmaya ihtiyaç duyulsun?!

Fakat şunu itiraf etmek gerekiyor, adam olağanüstü zeki.. 

Retorik ustası.. 

Bilgisizliği bile kanıt gibi kullanabilmek, herkesin üstesinden gelebileceği bir beceri değildir.

*

Darwin’in yaptığı kurnazlıklardan biri de, Newton’un kendisini eleştirenlere verdiği cevaba sığınıyor olması.

Kitabının “Özet ve Sonuç” bölümünde şu satırlar yer alıyor:

Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez. Yakınlarda bunun [doğal seçilim teorisinin kanıt mantığının] güvenilir bir kanıtlama yolu olmadığı öne sürüldü; oysa bu, yaşamın alışılmış olgularının içyüzünü araştırmada kullanılan bir yöntemdir; en büyük doğa filozofları çoğu zaman bu yöntemi kullanmışlardır. Işığın dalga hareketiyle yayılması teorisine; ve dünyanın yakın zamanlara dek hemen hemen hiçbir kesin kanıtı bulunmayan o kendi eksenindeki dönüşüne olan inanca aynı yoldan varılmıştır. 

Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir. Yerçekiminin özünün ne olduğunu kim açıklayabiliyor?Bugün bu bilinmedik çekim öğesinden çıkarılmış sonuçları kabul ederken hiç kimse duraksamıyor; oysa Leibnitz, Newton’u “felsefeye [bilime] anlaşılmaz nitelikler ve mucizeler sokmak”la suçlamıştı.”

Yani “Bazı teorileri oluşturmak için kesin kanıt bulmamız da, teorinin temelini oluşturan kavramın mahiyetini/özünü açıklayabilmemiz de gerekmiyor” demek istiyor.

Kesin kanıttan yoksun, dahası mahiyetsiz ve özsüz, yani içi boş bir teori..

Peygamberlerin mucizelerinin bir mahiyeti ve özü var: Allahu Teala'nın (pgeygamberlerin gözlem ve tecrübe konusu olan mucizeleriyle maddî alemde pozitif gerçeklik olarak kanıtlanan) sonsuz kudreti.

Evrim teorisinde ise ne öz var, ne mahiyet, ne de kanıt; sadece boş kafalar için üretilmiş boşluk var.

*

Darwin'in "Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez" şeklindeki lafına gelelim..

"Benim teorim yanlış olsaydı, bu kadar doyurucu tarzda hurafeler içeriyor olamazdı" demek istiyor.

İşte, adamın teorisinin doğruluğuna dair tek kanıtı bu.. 

Yerseniz!..

Mantık şu: Tokluk hissediyorsan, yediğin şey kaliteli demektir.. Celal Şengör gibi kendi dışkını yemiş olsan bile..

"Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir" derken de şunu demek istiyor: Benim bu teorim yaşamın özü ya da kökeni hakkında hiçbir şey söylemiyor, sadece, her nasılsa ortaya çıkmış olan yaşamın zaman içinde nasıl çeşitlendiğini ya da değişik formlar kazandığını açıklama iddiasındaki bir "atmasyon"dur.

*

Newton'un teorisine (yasasına) yaptığı atıfla teorisine (hurafesine) "bilimsel meşruiyet" kazandırma çabası, Vikipedi’nin “Charles Darwin” maddesinde şu şekilde aktarılıyor:

"Yaşamın kökeninin açıklanamadığı yönündeki itirazlara yanıt olarak Darwin, yerçekiminin  nedeni[nin] bilinmemesine [Newton'un bu konuda bir açıklama getirememesine] rağmen Newton yasasının kabul edilmesine işaret etmiştir. Bu konudaki eleştiri ve çekincelere rağmen, 1871'de Hooker'a yazdığı bir mektupta yaşamın kökeninin "sıcak küçük bir gölde" meydana gelmiş olabileceğini ileri sürerek ileri görüşlü bir fikir ortaya atmıştır.

Görüldüğü gibi, Darwin bilim-kurgu romanı (ya da tarihî roman) yazmayı hiç bırakmamış..

Yaşamın kökeni sıcak küçük bir gölde meydana gelmiş olabilirmiş.. 

Nasıl olmuşsa?.

Olmuş işte, sorma!..

Sorma ki, iş gelip Allahu Teala’nın yaratması bahsine dayanmasın.

 

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BATIL DİNİ: ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK






Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelecekle ilgili haberler vermiş, istikbalde neler olacağını bildirmiştir.

Kendisini Atatürk (Türkler’in atası) soyadına layık gören Ali Rıza ile Zübeyde oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili sözleri var.

Örnek verelim..

Rasulullah s.a.s. mesela dönemin süper gücü Bizans’ın (Roma İmparatorluğu’nun) başkenti İstanbul’un Müslümanlar tarafından fetholunacağını müjdelemiştir.

Aynı şekilde ahir zamanda (kıyamet öncesinde) Yahudiler’in Filistin’de devlet kuracaklarını da haber vermiştir.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili öngörüleri var.

En başta geleni, ilan ettiği Cumhuriyet’in ilelebet yaşayacağı iddiası.

*

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın Cumhuriyet’le ilgili öngörüsü ya da müjdesini (Kehanet diyen de çıkabilir) sarsılmaz bir imanla tasdik edenlerin, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in (henüz gerçekleşmemiş olan) bildirimlerini kabul etmekte zorlandıkları görülüyor.

Mesela Mehdî meselesi..

İranlılar’ın kabul ettiği türden (çocukken kaybolup da sonradan ortaya çıkacak olan) bir Mehdî inancının saçmalık olduğu ortada..

Fakat, İran Şiası ortaya çıkmadan önce de Mehdî düşüncesi vardı, çünkü hadîslerde yer alıyordu.

(Mukaddime’yi okumadan İbn Haldun’un Mehdîlik düşüncesi hakkında gevezelik edenlerin zannının aksine İbn Haldun “Mehdî kesinlikle çıkmayacaktır” diye birşey söylemiyor. Onun sorunu, ulaşım ve iletişim, sanayi ve teknoloji alanlarında yaşanacak “devrim”lerle geleneksel toplumsal dinamiklerin ve o günün sosyolojisinin etkisini kaybedeceğini bilebilecek durumda olmamasıydı. Olaya o günün dünyasını ve toplumsal yapısını analiz için geliştirdiği teorisi çerçevesinde baktığı, sosyolojik zeminin değişeceğini öngöremediği için Mehdî hadîslerini anlamakta zorlanıyordu.)

Evet, Rasulullah s.a.s.’in İslam’ın geleceği ile ilgili haberlerine inanmak istemeyen tiplerin Ali Rıza oğlu Mustafa’nın “ilelebet”li müjdesini sarsılmaz bir imanla tasdik ettiklerini görüyoruz.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın laflarına imanları tam.. “Atatürk’ün şu sözü de yanlıştır” dediklerine şahit olamıyoruz.

Fakat Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri (hadîsleri) mevzubahis olunca kem kümlerin, “ama”ların, “lakin”lerin haddi hesabı yok.

*

Bu tipler, Ali Rıza oğlu Mustafa söz konusu olunca “Gaybı ancak Allah bilir, ve peygamberlerden dilediğine bildirir.. Atatürk gayb olan geleceği nerden bilecek de Cumhuriyet’in geleceği hakkında bilgi verecek?!” demiyorlar.  

“Atatürk olsa olsa bir kâhin gibi gelecekle ilgili ‘atmasyon’lar yapabilir. Ancak, gelecekle ilgili kâhince kehanetleri tasdik etmek (İslam’a göre) küfürdür.. Atatürk’ün gayb haberleri türünden gelecekle ilgili sözlerini tasdik etmek şirktir.. Bu, ona, geleceği bilen Tanrı konumunu yakıştırmaktır” da demiyorlar.

Mesela, böylesi şirk, gayb vesaire konularında dili pabuç gibi uzun olan çırılçıplak uyarıcı pozlarındaki Yaşar Nuri soytarısı konu Atatürk olunca dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oluyordu.

O akademik kahramanlığından, cengâverliğinden geriye sadece Atatürk’e sıdk u sadakatle iman ve teslimiyet kalıyordu.

Öldü gitti, fakat yeri boş kalmadı.. Cübbeliler, Develili Darwin Mustafalar, Mehmet Okuyan’lar yerini doldurmak için çırpınıyorlar.

*

Yaşariyye (Yaşarnuriyye) tarikatının bu yeni şeyhlerinin  “Mevzubahis olan Atatürk’se iman da, küfür de, şirk de, gayb hassasiyeti de teferruattır” modunda gevezelik ettiklerini görüyoruz.

Milleti “Atatürk gaybı bilemez.. Atatürk de şirk konusu olabilir.. Atatürk’ü fazla abartmak da şirktir.. Bugünün Atatürkçülük söyleminde şirk olan unsurlar var” diyerek uyarmıyorlar.

Tam aksine, bunların “tarikatsız”ları, “Allahu Teala’ya şirk koşacaksanız bu sadece Atatürk için olmalı, Atatürk’ün yanı sıra şunun bunun da putlaştırılması kabul edilemez, Allahu Teala’nın tek ortağı Atatürk olabilir” modunda konuşuyorlar.

Tarikatçıların hali de ortada.. Mesela Haydar Baş belası..

Öldü, kutbu’l-aktab, seyyid, velî ilan ettiği “ata”sına kavuştu.. Birlikte haşrolup aynı yerde misafir edileceklerinden şüphe edilemez.

Onların ahirette kuracakları “dergâh”ın müntesibi olmalarını sağlayacak “intisab/bey’at” ahd ü peymanını dile getirmek için sıraya giren diğer tarikatçılar Cübbeli şaklaban ile Cevat Akşit gibi isimler.

Diyanet kurumu için birşey demiyoruz, çünkü laik (siyasal dinsiz) devletin "yasalar çerçevesinde" faaliyet gösteren bir kurumu olduğu için i'rabta hiç mahalli yok. 

Siyasetçileri hiç saymayalım.. Onlar, "dünya lideri" Erdoğan gibi “Atatürk'ün asıl izinde olan biziz” demekle meşguller.

Yalancı değiller, takiyye de yapmıyorlar. Görüldüğü kadarıyla özü sözü bir adamlar.. 

(Erbakan zekî ve uyanık bir adamdı, "dünya lideri", Mısır ve Tunus'a "laiklik" ihracatçısı Erdoğan gibi hiçbir zaman “Ben Atatürk'ün izindeyim” demedi, “Ben Atatürkçü olmam, fakat Atatürk yaşasaydı bana biat ederdi, Erbakancı olurdu” dercesine “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diye konuştu. Evet Erbakan, ABD başkanlarının elinde mum gibi eriyen popülist, pragmatist, konformist ve oportünist bir bukalemun siyasetçi değildi.)


(İlk yayın tarihi: 29 Ekim 2023)


MİT’İ ANLATAN TEŞKİLAT DİZİSİNDEN ÖĞRENDİKLERİM

 





Çok şey öğrendim, hangi birini anlatayım.

Fakat son bölümdeki (138’inci bölümdeki) bir sahne, 16-17 yıl öncesini hatırlamama yol açtı.

Dizide, Kraliçe kod adlı gizemli bir tip var ve MİT’çiler onun gerçekte kim olduğunu öğreniyorlar.

Kraliçe’nin yaşadığı eve sızmaları, her odaya bir dinleme cihazı yerleştirmeleri gerekiyor.

MİT’çi Nazlı, gerekli düzenlemeyi yapıyor.

*

Şöyle:

Bir MİT’çi, yemek götüren kurye pozunda evin kapısına dadanıyor.

Evin hizmetçisi böyle bir siparişin yapılmadığını söylüyor fakat emin olmak için içeriye sormak üzere kapıdan ayrılıyor.

Bu arada bizim kurye (MİT’çi), cebinden çıkardığı bir kutudaki canlı böcekleri evin içine bırakıyor.

Doğal olarak bir süre sonra evin sahipleri bir böcek ilaçlama şirketinden yardım isteme durumundalar.

MİT’çi Nazlı bu arada, onların daha önce hizmet almış oldukları böcek ilaçlama şirketini de “bağlıyor”.. 

Böcekleri telef etmeye gittiklerinde dinleme böceklerini (cihazları) yerleştirsinler diye.

*

Bu böcekler sana neyi hatırlattı derseniz, “Geçmiş zaman olur ki…” başlıklı yazı dizisinde anlattığım şu çirkin ve acı verici sahneleri:

...

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. 

Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. 

Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. 

Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. 

Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. 

O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

...

(https://tebyin.wordpress.com/2020/08/03/gecmis-zaman-olur-ki-melali-cihan-tutar-27-dr-seyfi-say/)


"BÖYLECE HER BELEDENİN GÜNAHKÂRLARINI ORANIN BÜYÜKLERİ YAPTIK, TUZAK KURUP HİLEKÂRLIK YAPACAKLARI ŞEKİLDE.. OYSA ANCAK KENDİLERİNE TUZAK KURARLAR DA FARKINA VARMAZLAR"

 


"DERİN" SULAR: EVRİMCİ “MÜSLÜMAN”LARLA NASIL TANIŞTIM, NASIL TARTIŞTIM

 



2000’li yılların başlarıydı.

Düzenli bir işim yoktu, ve borçluydum.. Talep eden olursa tercüme, tashih ve redaksiyon gibi işler yapıyordum.

Bir gün Üsküdar’daki Yeni Valide Camii’nin müezzini Hafız Hamza Hoca aradı, meal yazıp bastırmış olan bir hocanın benimle görüşmek istediğini söyledi.

Bir akşam evime geldiler.. Hocanın adı Salih Parlak’tı.. 2001 yılında bastırmış olduğu meal "Bilgi Toplumuna Doğru Kur'ân-ı Kerîm Meâl-Tefsiri" adını taşıyordu.

Büyük boy bin 200 sayfaydı.

İlahiyatçı Salih Parlak’ın benden istediği, eserini redakte etmemdi.

Eseri inceleyip katkı sunup sunamayacağıma karar vereceğimi söyledim.

Karar vermem zor olmadı.

Yaptığı çalışma tefsir usûlü bakımından kabul edilemez nitelikteydi.

Istılahat/terminoloji bakımından da arızalıydı.

Ayrıca yazarın modern bilmin verilerine aşırı güveni vardı. Ve bu güvenden evrim teorisi de bir ölçüde nasipleniyordu.

Bu güven sadece fen bilimleri alanıyla da sınırlı değildi. Yazar seküler sosyal bilimlerin etkisi altında laikleşmiş bir dil kullanıyordu.

Hamza Hoca’ya telefon edip kitap üzerinde çalışamayacağımı söyledim.

*

Evrim teorisinin müslümanlaştırılması ya da İslam’ın Darwincileştirilmesi anlamına gelen bir çalışmayla ilk kez karşılaşıyordum ve bir daha da karşılaşacağımı zannetmiyordum.

Yanılmışım.

2010 yılında bu yönde bir “ortak çalışma” yapma teklifi aldım.

Buna gelmeden önce başka şeylerden söz etmem gerekiyor.

2003 yılı Ocak ayı sonlarında, “İslamcı” bir gazetenin (Vakit/Akit) bir muhabiri benimle görüşmek isteyecek, bir zaman sonra bunun (istihbaratçıların tabiriyle) bir “sahte bayrak” (false flag) olayı olduğunu düşünecektim.

Muhabir, iki yıl önce 4 Şubat günü Avustralya’da şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş olan Esad Efendi‘nin vefatının yıldönümü vesilesiyle onunla ilgili bir yazı dizisi hazırlamaktaydı. Server Holding‘ten, merhumla ilgili bilgiler alabileceği kişilerin isimlerini istemiş, onlar da (söylediğine göre) verdikleri listenin en başına benim ismimi yazmışlardı (Bu sözünü unuttuğundan olacak, röportaj için yanıma geldiğinde elindeki listeyi bana gösterecekti, ismim ilk sırada değildi).

Tam da bu yazı dizisinin yayınlandığı sıralarda Arslan BulutYeniçağ gazetesinde “Türk istihbarat kaynakları“na dayanarak merhum hakkında “çok ilginç” iddialar ortaya atacak, Esad Efendi’yi (CIA’le işbirliği içinde geleneksel “trafik kazası” yöntemiyle) şehit etmiş olan İngiliz gizli servisinin “operasyonunun içyüzünü” ve gayesini tüm ayrıntılarıyla anlatacaktı.

*

Bunun yanı sıra Esad Efendi'nin oğlu Muharrem Nureddin de, 4 Şubat gününün gecesinde düzenlenen anma programında, babasının “müphem bir çarpışma neticesi şehid” düşmüş bulunduğunu duyuracaktı. 

Aynı sıralarda Nurettin, Arslan Bulut’un müjdesini verip dünyaya duyurduğu gibi, yeni bir siyasal parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Çok sonraları, evime kadar gelip benimle röportaj yapmış olan bu muhabirin, benim Esad Efendi’ye, Nurettin’in “konumuna” ve Cemaat’e ilişkin “o günkü” düşüncelerimi öğrenmek için gönderilmiş “sahte bayraklı” bir “haberci” olabileceğini düşünecektim. 

Çünkü, bu tür röportajlar esnasında söylenen “kayıt/yayın dışı” (off the record) sözler bazen röportajın kendisinden çok daha önemli ve bilgilendirici olabiliyordu. 

Ve bana söz konusu muhabir bu nitelikte sorular da yöneltmiş bulunuyordu.

*

Yedi yıl sonra, 2010 senesinde, Boğaz kenarında GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) çalışırken söz konusu muhabirin bir haberi dikkatimi çekecekti. 

Çalıştığı yer artık İslamcı bir gazete değildi, yabancı bir dergiydi: Newsweek.

Muhabir, PKK‘nın önde gelen isimlerinden, (şu meşhur Oslo görüşmelerinde MİT heyetiyle yarenlik de eden) Mustafa Karasu ile röportaj yapmış bulunuyordu. 

Habere göre, “sözde alevi kimliğiyle” sahabeye dil uzatan “Hüseyin Ali” kod adlı Mustafa Karasu, “PKK’nın İslam dinini iliklerine kadar yaşayan Kürt vatandaşlarımızdan ne kadar uzak bir örgüt olduğunu” da gözler önüne seriyordu. 

Muhabir, “Karasu, ‘Bizler Ömerleri ve Osmanları sevmeyiz’ diyerek mezhepçi tarafında dikkatimi çekmeye gayet gösteriyor” diye yazıyordu, fakat benim tahminime göre, söz konusu muhabir, Karasu’yu bu şekilde konuşması için provoke etmiş olmalıydı.

(Diğer bir ihtimal, Abdullah Öcalan'ın Ankara Siyasal'dan arkadaşı olan Karasu'nun da tıpkı Öcalan gibi MİT'le kadîm bir bağlantısının bulunuyor olması ve söz konusu gazetecinin "adrese teslim" olarak ona gitmiş bulunması.. Sivas-Gürünlü bir Alevî olarak Karasu'nun PKK'ya katılmış olması tuhaf.. Alevî ise, ki öyle olduğu anlaşılıyor, yüzde 99 ihtimalle Kürt değildir.. İkincisi, benim memleketim olan Sivas-Gürün'de Kürtçülüğün sosyolojik zemini yok.. Burada Ülkü Ocakları Derneği'nin başkanlığını yapan isimler Kürt'tü.. Türkçe konuşulan köyler genelde CHP'liyken, Kürtçe konuşulan köyler "sağcı" ve MHP'liydi. Mesela, bugün durum değişmiş olsa da, Cem Yılmaz'ın babasının köyü Eskihamal'da 60-70 yıl önce çocuklar Türkçe'yi ilkokulda öğrenmekteydiler ve bu köy neredeyse silme MHP'liydi.. Gürünlü siyasetçi Temel Karamollaoğlu, bu yöredeki "sünnî" CHP'liliğini, Demokrat Parti'nin nüfus cüzdanlarındaki mezhep hanesini kaldırmasına duyulan tepkiye bağlıyordu.. Evet, Gürünlü Alevî Karasu'nun PKK'lılığı tuhaf.)

*

Bundan, o sıralarda GASM‘ın yan taraftaki sınav yapılan bölümünde çalışan ve beni sıkça ziyaret etmeye başlamış olan T. G.‘ye söz etmiş bulunuyordum. 

T. G., üniversitede araştırma görevlisiyken Denizcilik Müsteşarlığı’na geçmiş olan bir uzmandı. 

İngilizce’si iyi olduğu için Avrupa Birliği ile ilgili projelerde görev almıştı ve şimdi de GASM’daydı. 

Ona, “Bu haberden gizli servis operasyonu kokusu geliyor” demiştim, “PKK’nın içine bir ‘Sünnî-Alevî’ ihtilafı ya da ‘nifakı’ sokma gayesiyle hazırlanmış gibi görünüyor”

Ona, bunun yanlış olduğunu, böylesi bir çatışma başladığında bunun sadece PKK içinde kalmayacağını, diğer Kürtler’e ve hatta bütün Türkiye’ye yayılabileceğini söylemiş bulunuyordum. “Bir kıvılcım, bir çıngı; bir ev yakar”dı ve de “komşunun evini kundaklarsan seninki de yanabilir”di.

Evet PKK gaddar bir terör örgütüydü, fakat onunla mücadele bu şekilde “kendi ayağına kurşun sıkma” anlamına gelebilecek bir “ahmaklık”la yapılmamalıydı.

*

T. G. bir süre sonra, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı Alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsetmiş olduğunu, onun benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu. 

Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Israr üzerine, bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk. 

“İslamcı Alevî” M. Y.’nin elinde Murat Menteş‘in İletişim Yayınları’ndan çıkmış bir kitabı bulunuyordu. 

Murat’ı, 1998 yılı yazı bir ara çalıştığı Sağduyu Gazetesi‘nden hatırlıyordum, kültür ve sanat sayfasını hazırlamaktayken fedakârlık yapıp işini İbrahim Tenekeci’ye bırakıp ayrılmış durumdaydı.

*

İslamcı Alevî M. Y. bana, evrim teorisinin Kur’an’da yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemiş bulunuyordu. 

İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik. 

Ayrıca İslamî konuları benimle ayrıntılı bir biçimde daha geniş bir vakitte konuşmak istiyordu.

*

Sonraki günlerde bir akşam Kadıköy’de Boğa Meydanı yakınlarındaki evinde üçümüz yine bir araya gelecek, gece geç saatlere kadar konuşacaktık. 

Adıyamanlı İslamcı Alevînin kitaplığı çok zengin değildi, 150-200 kadar kitap mevcuttu. 

Bu, mesleği mimarlık olan, “İslamcılık”la da yeni tanışmış bir kişinin tartışmalı bir konuda “dinî” mahiyette kitap yazmaya heveslenmesini açıklayabilecek bir entelektüel zemine karşılık gelmiyordu.

*

Bununla birlikte, söz konusu “İslamcı alevî”nin biyografisi, ona sempati duymamı sağlayacak öğeleri fazlasıyla taşıyordu. 

Bir Alevînin, hayatının belli bir aşamasında Sünnî olmaya karar verip bütün bir geçmişinin üstüne çizgi çekmesinin, “mahalle“siyle karşı karşıya gelmeyi ve sosyal çevresini yitirmeyi göze almasının onun için ne kadar zor ve trajik birşey olacağını anlayabiliyordum.

Bu tür bir toplumsal afetin, “sosyal deprem”in yıkıntıları altında yalnız kalmanın ne denli yıpratıcı birşey olduğunu yaşayarak öğrenmiştim. 

Böylesi şeyleri, yaşamamış olanlar asla anlayamazdı, anladıklarını sansalar bile.. 

“Yağmur bu kadar inceyken / Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet / Ölüm çok ağır Allah’ım / Ölüm çok ağır affet” dizelerini ancak küçük bir çocukken babasını yitirmiş olan Hüseyin Atlansoy gibi biri “hissederek” yazabilirdi.

*

Evet, “İslamcı Alevî”nin yalnızlığı, akrabaları tarafından dışlanmış olması benim için çok derin ve ince bir anlam taşıyordu. 

Aynı zamanda Adıyamanlıydı, benimle aynı coğrafî bölgeye ait kabul edilebilirdi.

Ayrıca, artık İslamcılığın bittiğinin söylendiği, çok az sayıda kişi dışında kimsenin kendisini “İslamcı” olarak görmediği bir zaman diliminde rüzgârın estiği yönün aksine doğru yürümeyi göze alabilmesi de benim için değerli bir tutumdu.

Fakat, “İslam ve evrim” kitap projesi saçmalıktı.

*

Ancak, bu saçma kitap projesi, bir zaman sonra Mustafa İslamoğlu tarafından “Yaratılış ve Evrim” adıyla hayata geçirilecekti. 

Müfessir geçinen, meal yazıp pazarlayan Mustafa, Hz. Adem’in “beşer” adı verilen ve “insan“dan başka bir tür olan “hayvansı“ların neslinden geldiğini ileri sürüyordu. 

Mustafa’nın “zırva”larını çürütmek için kitap yazmak gerekmiyordu. Yazdıklarını sadece üç (rakamla 3) cümle ile “boşboğazlıkların çöp tenekesi”ne atmak mümkündü. 

Âl-i İmrân Suresi’nin 59’uncu ayet-i kerimesinde “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol’ dedi. O da hemen oluverdi” buyuruluyordu. 

Bu durumda, Mustafa’nın “zırva”sı, Yahudiler gibi, Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı haşa gayrimeşru biçimde bir adamın çocuğu olarak dünyaya getirmiş olduğuna inanmayı gerektiriyordu. 

Çünkü Hz. İsa’nın durumu Hz. Adem’in durumu gibiydi, ve onun babası vardı.

*

Bu “manyakça” tezi savunabilmiş olan Mustafa, bir zamanlar “Yahudileşme Temayülü” diye bir de kitap yazmış durumdaydı. 

Müslümanlar arasında yahudileşme temayülü bulunduğunu bizzat kendi “dönüşüm”ü ile ispatlamayı başarmıştı. 

Barbaros Hayrettin Paşa, hatıratında, savaştığı hristiyanların öfkeli hallerini tasvir için, “Kâfirdiler, yahudi oldular” ifadesini kullanıyordu. Mustafa “sapıtmada evrim” merhalelerini, ara duraklara uğramadan hızla atlamış, doğrudan “yahudi” gibi inanma moduna geçebilmişti.

*

Sonraları, söz konusu “İslamcı Alevî”nin “biyografi“sinin, beni “İslam ve evrim” konulu “saçma” bir kitap yazmaya “yönlendirmek” için özel olarak kurgulanmış olduğunu düşünecektim. 

Zamanla fark edecektim ki, istihbaratçılar, “eleman”larının “hedef şahıs”lara yaklaşması için “ortak paydalar, ilgi alanları ve benzerlikler icat” ediyorlardı. 

Hedef şahsın ilgi alanları, kişilik özellikleri, geçmişindeki travmatik olaylar, sevdiği ve nefret ettiği noktalar, zaafları, arayışları, eksikliğini hissedip ihtiyaç duyduğu şeyler, hassasiyetleri ve zihinsel kodları belirlenip analiz ediliyor, taktikler böylesi bir stratejik anlayış çerçevesinde oluşturuluyordu. 

Hobileriniz, fobileriniz, sevdiğiniz renkler, beğendiğiniz mekân ve yapılar, ilgilendiğiniz spor dalları, kültürel ilgileriniz, arkadaş çevreniz, sık uğradığınız yerler, yemek alışkanlıklarınız ve içecek tercihiniz bile dikkate alınıyordu.

*

Mesela, siz eğer İbn Haldun konulu kitap yazmışsanız, sizinle özel bir dostluk kurmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bulunduğunuz ortama elinde Mukaddime‘nin tercümesi olduğu halde gelebiliyordu. 

Siz eğer Seyyid Kutub‘un “Ente hurrun” şiirini beğeniyorduysanız, başkasıyla konuşurken bir punduna getirip sizin duyacağınız şekilde sözü o şiire getirebiliyorlardı. 

Veya sevdiğiniz bir şairin beğendiğiniz mısralarını okuyabiliyorlardı. 

Siz falanca yönetmenin veya aktörün filmlerini beğeniyorduysanız ondan bir replik aktarabiliyorlardı. 

Siz sahaf raflarını tarayıp beğendiğiniz kitapları alıyorduysanız, size yaklaşmak isteyen kişi de bir gün elinde böylesi sahaf tozu yutmuş kitaplar olduğu halde çıkıp gelebiliyordu. 

Siz Mümtaz Turhan’ın 1969 yılında basılmış Kültür Değişmeleri adlı kitabından elinizde iki tane bulunduğu için birini herhangi bir kimseye hediye etmişseniz, size yaklaşmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bir zaman sonra aynı kitabın aynı tarihli baskısıyla arz-ı endam edebiliyordu. 

Siz bir öğünü simitle geçiştiriyorduysanız karşınızdaki de aynısını yapabiliyordu. Kahve seviyorsanız kahveyi sevebiliyor, maden suyu içiyorsanız onlar da onu içebiliyorlardı.

Sevdiğiniz yemekler ve tatlılar için bile aynı şey geçerli olabiliyordu. 

Kılık kıyafette ve beden dilinde bile “aynalama tekniği“ne başvurulabiliyordu.

*

Bu “benzerliğin cazibesi”, aslında yeni keşfedilmiş birşey değildi. 

Biliniyordu ki insan, suret ve manada kendisi gibi olanı, kendisine benzeyeni benimserdi. 

Onlarla olmak isterdi, onlarda kendisini, kendi dünyasını ve iç âlemini bulurdu, bulacağını düşünürdü. 

Bu, Mevlana’nın Mesnevî‘si ve Şeyh Sadî’nin Bostan ve Gülistan‘ı gibi klasik kitaplarda da vurgulanan bir husustu. 

Mevlana şöyle demiş bulunuyordu:

“… İki kişi birbiriyle uzlaştı, birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr-i müşterek vardır.

“Kuş ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet âdeta mezara girmedir” diye cevap verdi.

“Bir hakîm dedi ki: 'Yazıda (yaylada) bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta olduğunu gördüm.

“Hayret ettim, bakalım aralarındaki kadr-i müştereke ait emare bulabilir miyim, diye hallerini araştırmaya koyuldum.

“Hayretle yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal!”

Böyleydi.

*

Biz İslamcı Alevî mimar M. Y. ile olan maceramıza dönelim.

Söz konusu görüşmelerimizden sonra bana şöyle bir e-posta göndermişti:

Seyfi Hocam selamlar

öncelikle düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Darwinizm ile ilgili düşüncelerinize kesinlikle katılıyorum. Bu noktada bilimsel bir iddianın, kamunun ortak tartışma platformunda yer ve biçim kazanması gereken bir savın, bu şekilde kişileştirilmesi sonucundaki ''izm'' li her türlü şirke karşı durmak bilimselliğin gereğidir düşüncesindeyim. Evrim kuramı ile ilgili bilim dünyasının tutumundan bende rahatsızlık duymaktayım. Bu noktada naçizane üzerinde çalışmakta olduğum tez ile birlikte, özellikle bu kavramsal tartışmalar çerçevesindeki düşüncelerimide sizinle paylaşmak isterim. Değerli zamanınızdan benim için ayırabileceğiniz bir kaç saatlik bir süre eminimki çalışmam için ışık tutucu bir rol oynayacaktır.

Çalışmamın şablon niteliğindeki bir özetini size gönderiyorum. Zaman bulupta göz atabilirseniz sevinirim.

Saygılar 

O gün ona önce şöyle bir cevap yazdım:


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2024/04/evrimci-muslumanlarla-nasil-tanistim.html


İlk yayın tarihi: 23 Nisan 2024)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."