CHP'DEKİ AZGINLARA HATIRLATMA

 



Şu sıralarda okumakta olduğum kitaplardan biri, Abdurrahman Dilipak’ın Menderes Dönemi adlı eseri.

Ara sıra üç beş sayfa okuyordum.

Dün son sayfalara, darbe günlerine geldim.

1960’ta bugünküne benzer şeyler yaşanmış.

Hükümet (daha doğrusu Bayar) Menderes'in istememesine rağmen CHP’nin (özellikle de İnönü’nün) üstüne fazla gitmiş.

İnönü şurada burada tartaklanmak istenmiş, seyahat özgürlüğü engellenmeye çalışılmış.

Bunun ardından öğrenci olayları patlak vermiş.

*

Olaylarda üç öğrenci ölmüştü. 

Biri Harp Okulu öğrencisiydi, ikincisi Orman Fakültesi birinci sınıf öğrencisi Turan Emeksiz’di, üçüncüsü ise Nedim adlı bir lise öğrencisi.

Nedim, askerlere çiçek vermek isterken kazara tankın önüne düşüp ezilmişti.

Polis takibi korkusuyla birçok öğrenci evlerine ve yurtlara gitmemiş, söz konusu öğrencilerin öldürülmüş olduğu şayiası çıkarılmıştı.

Birileri, öğrencilerin öldürülüp kıyma yapıldıkları, cesetlerin asfalt dökülen yolların altına gömüldükleri söylentisi çıkarmışlardı.

Bu arada Atatürk “mevlid”çişi Behçet Kemal Çağlar hemen Turan Emeksiz için bir ağıt döşenmişti.

Ölen Harp Okulu öğrencisi, büyük tantanayla Anıtkabir’in eteklerine gömülmüştü.

*

Doğal olarak, devletin hafızasında bunlar var.

O yüzden güvenlik güçleri, tahriklere kapılmamaya, yerli ve yabancı provokatörlerin oyununa gelmemeye çalışıyor.

Bu da, CHP’lilerin şımarmasına yol açıyor.

Öğrenciler dersen, kendilerini birşey biliyor zanneden, dolduruşa getirilmeye hazır cahil bir kitle (Ki gençlikte hepimiz bir parça öyleydik).

Şehzadebaşı Camii’nde itikafta olan (Ramazan’ın son 10 günü için camiye kapanıp 24 saatini camide geçirmekte bulunan) bir tanıdığımla konuştum, caminin kenarına on binlerce kişi geldiği halde hiçbirinin bir vakit namazı için bile camiye gelmediğini, fakat caminin bahçesine girip mezarların üzerinde densizlikler yaptıklarını, birçoğunun elinden bira şişesinin düşmediğini, hayvanca hareketlerde bulunduklarını, birbirlerini itidale de davet etmediklerini, medyanın da bu densizliklere tepki gösteren sıradan genç vatandaşları “cihatçı” vs. diyerek abartılı bir dille haber konusu yaptığını söyledi.

*

CHP’nin ve CHP’ye sızmış olan azgınların şunu anlaması gerekiyor: Türkiye, 1960’ın Türkiyesi değildir.

Ne dünya eski dünyadır, ne de Türkiye eski Türkiye.

Köprülerin altından çok sular akmıştır.

Toplum da, devlet de belli bir değişim yaşamıştır.

Olaylar çığırından çıkarsa Türkiye, Suriye gibi uzun sürecek bir şiddet sarmalının içine girebilir ve sonunda kaybeden taraf da bu yangına benzin dökmeye çalışanlar olur.

Bizden söylemesi.


ERDOĞAN’I TAKLİT EDEN İMAMOĞLU’NUN YANLIŞ HESABI

 










İmamoğlu, Erdoğan’ın siyaset üslubunu taklit ederek cumhurbaşkanlığı koltuğuna tırmanmaya çalıştı, fakat hesap hatası yaptı.

*

Erdoğan, 1994 yılında İstanbul belediye başkanı oldu.

Oyların sadece yüzde 25,19’unu almıştı.

O dönemde belediyede onun kadrosunda çalışmış, genel müdürlük vs. yapmış olan biri bana şöyle birşey demişti: 

“Tayyip ilk iki sene sadece belediye başkanlığı yaptı, iki seneden sonra ise gelecek planları için çalışmaya başladı.”

*

Gerçek şu ki, o dönemde “derin devlet” de Erdoğan üzerinden gelecek planları yapmaktaydı.

Bu planın esasını, Erdoğan vasıtasıyla Erbakan’ın tasfiyesi oluşturuyordu.

Erbakan’la birlikte, (“kuş dili” ile Şeriatçılık/dincilik sergileyen) Millî Görüşçülük de tasfiye edilecek, onun yerine Atatürk’le barışık, laikliği (siyasal dinsizliği) özümsemiş “ılımlı dindarlık” ikame edilecekti.. 

Hedef buydu.

28 Şubat’ta Erbakan’ın üzerine tankla yürüyenler, daha sonra partisini (Refah Partisi) kapatanlar, ardından kurulan yedek partisini de (Fazilet Partisi) Refah’ın devamı olma iddiasıyla ölü partiler mezarlığına gömenler, Erdoğan’ın üzerine ciddi bir şekilde gitmediler.

"Oyun kurma" konusundaki maharetleriyle övünmeyi alışkanlık edinmiş olanlar, nesnesi Erbakan ve Millî Görüşçülük olan bir oyun kurdular.

*

28 Şubat’ta darbe yiyen Erbakan hükümeti, dört ay sonra, 30 Haziran 1997’de yıkıldı.

O tarihten bir buçuk ay kadar önce (28 Şubat’tan iki buçuk ay kadar sonra), 21 Mayıs günü, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, darbecilerin emriyle, Refah Partisi’nin kapatılması için dava açmış bulunuyordu.

Parti, 10 ay sonra, 16 Ocak 1998’de kapatıldı.. Erbakan için 5 yıl süreyle siyaset yasağı getirildi.

Karar aslında daha dava açılırken verilmişti, fakat ilanı, “usul” gereği 10 ay gecikti.

*

Sadece Erbakan’a değil, partisine de siyaset yasağı getiriliyordu.

Refah Partisi kapatıldığı gibi, Erbakan’ın siyaset yasağı nedeniyle içinde yer almadığı (yeni kurulan) Fazilet Partisi de, Refah’ın devamı olma gerekçesiyle kapatıldı.

İşte, Erdoğan’ın partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK PARTİ, AKP) güçlü bir şekilde siyaset hayatında boy göstermesini sağlayan temel etken buydu, Fazilet Partisi’nin kapatılması.

Fazilet Partisi, kapısına kilit vurulacağı anlaşılan Refah Partisi’nin kapatılmasından bir ay önce, 17 Aralık 1997’de kurulmuştu.

Refah kapatılınca, bağımsız kalan 150 kadar milletvekili topluca Fazilet Partisi’ne geçtiler.

Yaklaşık bir buçuk yıl sonra, 7 Mayıs 1999’da Başsavcı Savaş, bu defa Fazilet’in kapatılması için dava açtı.

*

Bu arada Millî Görüş hareketi içinde, liderliğini Erdoğan’ın yaptığı bir “Yenilikçiler” hareketi başlamış durumdaydı.

Bunlar Erbakan’a başkaldırmışlardı.

Dışarıdan darbe yiyen Erbakan, artık içeriden de hırpalanıyordu.

Fazilet’in 14 Mayıs 2000’de yapılan kongresinde, parti genel başkanlığı için, Erbakan’ın adamı Recai Kutan ile Erdoğan’ın adamı Abdullah Gül yarıştılar.

Gül, kaybetti.

Bu, Fazilet’in kapatılmasının kesinleşmesi anlamına geliyordu.

*

Şayet Gül kazanmış olsaydı, Erbakan daha o gün siyasetten tümden tasfiye edilmiş olacaktı.

Fakat olmamıştı. 

Dolayısıyla Fazilet’i de kapatmak, Yenilikçiler’e (bölücü ve hain pozisyonuna düşmeden) ayrı baş çekme, yeni bir parti kurma imkânı vermek gerekiyordu.

Yaklaşık bir yıl sonra, 22 Haziran 2001’de Fazilet de kapatıldı.

Erbakan, onun devamı olarak Saadet Partisi’ni kurdurdu.

Onun için kapatma davası açılmadı.. Çünkü buna gerek kalmamıştı, Fazilet’in tavanı ve tabanı Yenilikçiler’in (Erdoğan'ın) peşine takılıp Erbakan’ı terk etmişlerdi.

Fazilet’in kapatılmasından yaklaşık iki ay sonra, 14 Ağustos 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu.. Fazilet’in milletvekillerinin büyük çoğunluğu bu partiye geçmişti.

Eski Erbakancılar artık Erdoğancı olmuşlardı.

*

Bin yıl sürmesi temenni edilen 28 Şubat Erbakan’la sadece partisini kapatarak, partisinin içini karıştırarak ve siyaset yasağı getirerek uğraşmadı, ayrıca bir de onun için “kayıp trilyon davası” açtılar ve 2 yıl 4 ay hapse mahkum olmasını sağladılar.

Refah Partisi kapatılınca, akabinde hemen, partiye yapılan hazine yardımının iadesi istendi.

Parti parayı iade etmeyince (edemeyince) de dava açıldı.. Erbakan hırsız konumuna düşürüldü.

Söz konusu paranın, sahte belgelerle harcanmış gibi gösterildiği iddia edildi.

Sadece Erbakan değil, Refah’ın başka 68 yöneticisi de 1 ila 1 yıl 2 ay arası hapis cezasına çarptırıldılar.

Partisinin kapatılması Erbakan için “davası için ödenmiş bedel” gibi görünürken, bu “kayıp trilyon davası” ile itibarı yerle bir edildi.

*

İşte, Erdoğan’ın farkı bu noktada ortaya çıkıyor.

Refah Partisi kapatılmadan bir ay kadar önce, 28 Şubat’tan ise dokuz ay kadar sonra, 6 Aralık 1997’de Erdoğan, şiirseverliğini göstererek ultra vatansever (Türkçü Kürt) Ziya Gökalp’ten bazı mısralar okudu.

Bu mısralar bahane edilerek Erdoğan hakkında "halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme” gerekçesiyle dava açıldı.

Erdoğan, 28 Şubat darbesine karşı herhangi bir “kahramanlık” sergilememişti (Kahramanlığı Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, Muhsin Yazıcıoğlu ve Hasan Celal Güzel gibi isimlere bırakma fedakârlığı göstermişti).

Fakat, okuduğu bu sade suya tirit şiirle 28 Şubat’ın mağdur kahramanı haline getirildi.

Bu mağduriyet, Erbakan’la güreşe tutuştuğu sonraki süreçte çok işine yarayacaktı.

Hatta daha hapse girmeden. mahkum ve mağdur edilmiş olmanın verdiği özgüven ve "hava"yla Erbakan'a had bildirmeye, meydan okumaya koyulmuştu. 

Hapishaneye postu sermeden 12 gün önce Star gazetesinin manşetinden Erbakan'a yükleniyordu: "Yaş 70 iş bitmiş".

*

Bu şiirsel davanın sonucu olarak Erdoğan dört ay 10 gün hapis yattı; 26 Mart 1999'dan 24 Temmuz 1999'a kadar.

Ancak davanın yol açtığı tek sonuç, hapis yatması değildi. 

23 Eylül 1998'de Yargıtay 8. Ceza Dairesi Erdoğan hakkındaki mahkeme kararını tasdik edince belediye başkanlığı da düşmüş ve siyasî yasaklı hale gelmişti.

Erdoğan’ın hapisten çıktığı 24 Temmuz 1999’da artık Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açılıyordu.

O yıl Abdullah Öcalan CIA tarafından paketlenip Türkiye’ye teslim edilmişti.

Fethullah Gülen kaçıp ABD’ye gitmişti.

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca Türkiye’ye dönemiyor, Avrupa’da oradan oraya savruluyordu.

Erbakan’a (ABD ve İsrail müttefiki ya da işbirlikçisi) “düzen” tarafından “Seç beğen al, ya kırk katır ya kırk satır” seçenekleri sunuluyordu.

Erdoğan ise, görünüşe göre, “düzen”cilerin en çok korktukları adam olduğu için lüzumsuz bir şiirden dolayı hapse atılmıştı.

*

Erdoğan böyle dört aylık bir cezaya çarptrılmasa ve siyasî yasaklı hale gelmeseydi ne olacaktı?

Olacağı şuydu: 1999 yılında yeniden İstanbul belediye başkanı seçilecekti.

28 Şubat sürecinde kendisine dokunulmamış bir adam olarak Fazilet Partisi’nde Erbakan’a karşı bir “Yenilikçiler” hareketi başlatması mümkün olmayacaktı.

Böyle birşeye kalkışması durumunda otomatikman darbecilerin işbirlikçisi bölücü ve fitneci olarak yaftalanacaktı.

Darbeciler isteselerdi Erdoğan’ın itibarını yerle bir edebilir, Erbakan’ı “kayıp trilyon davası” ile hırsız yaptıkları gibi onu da bir şekilde itibarsızlaştırabilir, becerikli savcılar eliyle ona mahsus malî suçlar icat ve ihdas edebilirlerdi.

Eski bir savcının, Çetin Yetkin’in ilginç bir kitabı var: Bir Savcının Not Defterinden.

Orada, eldeki yasalarla Türkiye’de herkesin istenirse bir şekilde suçlu gösterilip mahkum edilebileceğini söylüyor.

Ali kıran baş kesen tanklı toplu darbeciler isteselerdi herhalde Erdoğan’ın üzerine belediyenin malî işlemleri üzerinden gidebilir ve onun başına çorap örebilirlerdi.

İşi şiire bırakmazlardı.

Ziya Gökalp'in bit pazarına düşmüş şiir şapkasından afvedilmeyecek suç tavşanı çıkaran illüzyonist hokkabazlık İstanbul Belediyesi'nin alımsatım işleri ve ihalelerinden ne çıkarmaz ki! Hafazanallah!

*

Böylece, yazımızın başladığı noktaya dönmüş olduk.

İmamoğlu, Erdoğan’ın siyaset tarzını ve üslubunu taklit ediyor, fakat her ne kadar tarih tekerrür eder ve gelecekler geçmişlere suyun suya benzediği kadar benzerse de, demirin ancak tavında dövülebileceğini hatırlamıyor.

Erdoğan, her kesime mavi boncuk dağıtma siyasetiyle bugünlere geldi.

Aynı anda Biden ve Trump’la da, Putin’le de aynı samimiyette görüşebilen biri.

Diyanet İşleri Başkanı’na değer verdiği gibi Yahudi hahamının kendisini kutsamasına da izin veriyor.

Cami açması, kilise açılışında bulunmasına engel değil.

Hocalarla birlikte Kur’an da okuyor, eski beyefendi Bülent Ersoy hanımefendi ile yanyana iftar sofrasına da kurulabiliyor. (Dindarlar, “Erdoğan ne yapsın, bunları da idare etmek zorunda” diyerek avunuyor, öbürleri de “Erdoğan’ın başka çaresi yok, bu dincileri de kafaya alması gerekiyor, yoksa oy alamaz” diye düşünüyor.)

İmamoğlu da aynı taktikle yürüyor.. Camiye gidip Yasin de okuyor, LGBT’ciler karşısında selam da duruyor.

Karşılığını da tomar tomar oy şeklinde topluyor.

Çünkü Erdoğan'ın taktiği işe yarıyor.

Ancak işi kararında bıraksaymış, aynı Erdoğan gibi İstanbul belediye başkanlığından cumhurbaşkanlığı koltuğuna uzanma hayalleri kurmasaymış kendisi için "eyiymiş". 

*

Anlaşılıyor ki İmamoğlu, belediyenin malî işlemleri çerçevesinde üzerine gelinebileceğini hesap etmedi.

Muhtemelen, geçmişte Erdoğan’ın böyle bir durum yaşamamış olmasına güvendi ya da aldandı.

Unuttuğu nokta şu: Erdoğan’ın üzerine gidilmemesinin nedeni, darbecilerin ve dış destekçilerinin, onun Erbakan faktörünü siyaset sahnesinde etkisizleştirmesi beklentisi içine girmiş olmalarıydı.

Erdoğan’a, Millî Görüşçülüğü Atatürkçü-laik dindarlığa dönüştürmesi için kredi açıldı.

İmamoğlu olayında böyle bir durum yok.

Dolayısıyla hesabına kitabına çok dikkat etmesi ve gelecek hesaplarını da buna göre yapması gerekiyordu.

Erbakan'ın yerli-milli ve küresel düzen açısından Erdoğan'dan daha tehlikeli bir adam kabul edilmesine benzer şekilde, CHP'de İmamoğlu vasıtasıyla tasfiye edilecek daha güçlü bir figür bulunsaydı, onun kusurları görmezden gelinebilirdi.


ATATÜRK'ÜN, CAHİL VE YETERSİZ ZEKÂLI OLDUĞUNU (KURNAZ VE HİLEKÂR, O BAŞKA) BELGELEYEN BİR MEKTUBU

 









Odatv.com’da, 15 ay kadar önce, şöyle bir haber yer alıyordu:

Bakın Atatürk fotoğrafı neden yırtmış: ‘Teğmen’den pişkin savunma

10 Kasım'da Atatürk'ü anma töreninde Atatürk fotoğrafını önce buruşturup atan sonra da yırtan teğmenin savunması "pes" dedirtti.

29 Aralık 2023 11:44 Son Güncelleme: 29 Aralık 2023 11:51

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ebedi başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusunda bar teğmen, Atatürk'ün fotoğrafını yırttı.

Sözcü yazarı Aytunç Erkin, "Üç teğmen neden savunma yapmadı?" başlıklı bugünkü yazısında Atatürk'ü savunan üç teğmenin neden savunma yapmadığına yer verirken Atatürk fotoğrafını yırtan teğmenin, fotoğrafı neden yırttığını açıkladı.

Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle:

"Tuzla Piyade Okulu’nda 10 Kasım Atatürk’ü anma törenlerinde tüm teğmenlere göğüslerine takması için bir Atatürk fotoğrafı ve rozeti verildi. Bir teğmenin bu rozeti takmadığı, fotoğrafı da buruşturup attığı öne sürüldü. Bunu gören diğer teğmenler tepki gösterince, Atatürk fotoğrafını buruşturup atan teğmen, 'Ben Atatürk’ün askeri yönünü beğeniyorum ancak cumhuriyet sonrası yaptıklarına katılmıyorum' ifadelerini kullandı. Bu sözler sonrası olaya tepki gösteren askerlerle, Atatürk fotoğrafını yırtan teğmen ve arkadaşları arasında arbede çıktı. …

*

Bu “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” teğmeni tebrik ediyorum.

Ancak, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’ın beğenilecek bir “askerî yönü” bile yok.

Anafartalar’da bütün bir alayın (57. Alay) son erine kadar ölümüne neden olmuş, fakat nasılsa kendisi kurtulmuştur.

Düşmanın önünden kaçtı mı, saklandı mı, belli değil.

Diğerlerinin (Allahu a’lem) şehit olduğu gibi kendisi de ölse, diyeceğiz ki kurtulmaları mümkün değilmiş, öyle olmuş.

Fakat Mustafa Kemal ile yanındaki emir subayı ya da emir eri kurtulmuş.

Çanakkale’de başka da bir hizmeti yok.

Sakarya Zaferi ise, aslında Mareşal Fevzi Çakmak'ın eseri.. (Kâzım Karabekir ve Rıza Nur'un yazdığına göre, savaş başabaş devam ederken geri çekilme emri vermiş.. Düşmanın da zor durumda olduğunu gören Çakmak emrin ifasını geciktirmiş, bu arada Yunan'ın geri çekilmekte olduğu farkedilmiş. Dumlupınar, Sakarya'nın doğal sonucu.

Selanikli'nin efsanevî Filistin ricatı ise Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmasının temel sebebi.)

*

Dikkat edilirse, Mustafa Kemal’in Çanakkale'de şehit olmasından değil, ölmesinden söz ettik.

Ölseydi, hakkında hüsnüzanda bulunulup “Şehit oldu” denilirdi, fakat aslında (tabiri caizse) Niyazi olurdu.

Çünkü imansız bir adamdı.. (Sonradan imansız olmamış, o zaman da imansızmış.)

Bunu, tam da o dönemde, zina yaptığı sevgilisi dul Madame Corinne’e yazdığı bir mektup belgeliyor.

Söz konusu mektupla ilgili bilgiler Mevlüt Çelebi’nin “Peyami Safa’nın Tercümesiyle Atatürk’ün Corinne Lütfi’ye Mektupları” başlıklı makalesinde yer alıyor (Timurlu Tarihine Adanmış Bir Ömür: 75. Doğum Yılında Prof. Dr. İsmail Aka’ya Armağan içinde, Editör: Musa Şamil Yüksel, TKAE Yayını, Ankara 2017).

*

Bu Selanik çocuğu, Corinne’e mektubunda şunları diyor (s. 287-8):

“Burada hayat o kadar sakin değil. Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hâli kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten de bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi veya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, huriler onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tâbi olacaklar. Yüce Saadet.

“Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar.

“Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.”

Mektubun tarihi 20 Temmuz 1915.

Mektubundaki ifadeler, koskoca bir alayı ölüme gönderirken kendisinin nasıl kurtulduğunu da açıklıyor: Hususî inançları buna elverişli değil.

*

O sırada 34 yaşında olan bu Selanik çocuğu, “Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş” derken, Allahu Teala’nın müminlere vaad ettiği Cennet’in, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından (insanların tabiri caizse “dolduruşa getirilip" aldatılması için) uydurulmuş şeyler olduğunu ima ediyor.

İnanmış insanların Allah vergisi şehadet ve gazilik arzusu bu zevkperest zina tutkununda yokmuş. (Bir sürü kadınla evlilik dışı ilişkisi oldu. Latife Hanım hariç.)

Ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyormuş.

Bu zina düşkünü Selanik çocuğunun, Kur’an gibi bütün dünyaya meydan okuyan bir mucizesi bulunan Peygamber Efendimiz s.a.s. hakkındaki iddiası doğru değil tabiî ki, iftira..

Fakat kendisi hakkındaki itirafı, onun kişilik ve karakterini olduğu gibi ortaya koyuyor.

Söz konusu nitelikleri, yani inanmış insanların şehadet ve gazilik arzularını desteklemeyi hiç ihmal etmemesi, kendisinin arsız ve utanmaz bir din istismarcısı olduğunu gösteriyor.

*

Evet, bir müminin siyasette olsun, savaşta olsun (Ki General Clausewitz’in ifadesiyle savaş, politikanın başka araçlarla devamından ibarettir) dinî saiklerle hareket etmesi din istismarı değildir, dindarlığın ta kendisidir.

Dinini yaşamak, din istismarı olamaz.

Fakat Selanik’in zinasever çocuğunun yaptığı şey, din istismarının ta kendisidir.

Ve ne yazık ki bu din istismarı, anayasasının “başlangıc”ına “din istismarı” tabirini yerleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî politikası haline gelmiş bulunmaktadır.

Devlet, İslam devleti (din devleti) değil, fakat bu devlet için ölenlerden şehit olarak söz ediliyor, Cennetlik oldukları ilan ediliyor.

Böylece, Selanik’in zinakâr çocuğunun samimiyetsiz sahtekârlığı sürdürülüyor.

*

Selanik’in amatör filozofunun mektubunun devamındaki ifadeler ise, “insanların gerçek arzuları” dediği şeylerin özellikle kendisinin arzu ve tutkuları olduğunu, ve aynı arzu ve tutkuların kadınlarda da bulunduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor:

“Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz bir hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?”

Cennet ve Cehennem’e inanmıyor, fakat Cennet kadınlarının “dayanılmaz” halinden müştekî..

Ve bu “dayanılmazlık”, Cennet’te sanki başka hiç nimet yokmuş gibi, salt, Selanikli’nin beğeneceği türden bir “uçkurizm” eksikliğiyle alâkalı..

Uçkur varsa hoş vakit var, uçkur yoksa gelsin “dayanılmazlık”.

*

Bu cahil ve seviyesiz adamın ifadeleri, Cennet’teki insanın bedensel yapısının ve psikolojisinin, dünya hayatındaki nefs-i emmare sahiplerininki gibi olacağını zannettiğini ortaya koyuyor.

Adamın “dayanılmazlık” kıstası, aklının neresinde olduğunu da gösteriyor.

Zaten tam da bu kafaya göre yaşayıp öldü..

(Cennet’te, insanın akıl ve hayaline gelmeyecek, asla düşünemeyeceği nimetler olacak.

Fakat dünya hayatında insanda Cennet arzusu, ancak dünyadaki nimetler hatırlanarak oluşur. 

Cehennem korkusu da aynı şekilde dünya ateşinin yakması gibi olguların bilinmesiyle meydana gelir. 

Bazıları, "Dünyada niye bu kadar acı var, Tanrı acı diye birşeyi yaratmasa olmaz mıydı?" diyorlar. Dünyada acı olmasaydı, Cehennem azabı ile tehdidin bir etkisi olmazdı, insanlar için hiçbir şey ifade etmezdi.

Şayet Allahu Teala insana karşı cinsler arasındaki meyli bu dünyada vermese ve yaşatmasaydı, Cennet nimetleri arasında hurilerden bahsedilmesi insanlar için bir anlam ifade etmezdi. 

Önemsemezlerdi. 

Görüldüğü gibi, Selanikli boş adam, Cennet’i “uçkur”dan ibaret görüyor, ve kafasındaki “zevk şablonu” çerçevesinde Cennet hayatını kadınlar için “dayanılmaz” kabul ediyor. 

Oysa ki Cennet’te, bu dünyada mevcut olmadığı için anlatılamayacak, anlatılsa anlaşılamayacak muazzam nimetler mevcuttur. 

Dayanılmazlık, Selanikli boş kafa gibi din istismarcısı imansızların gireceği Cehennem’de söz konusu.)

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı, laf olsun torba dolsun kabilinden konuşup saçmalayan boşboğaz bir geveze olduğunu belgeliyor:

“Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor.

“Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”

Şu laf salatasına bakın, kadınla kafa bulup dalga mı geçiyor, yoksa dozunu kaçırdığı yalakalığı yüzüne gözüne mi bulaştırıyor, belli değil.


AKPARTİ’NİN RUHU: HÜSEYİN KOCABIYIK

 




"Erdoğan, sen aslında kendine darbe yaptın haberin yok" demiş.

Diyen, AKPARTİ’nin demirbaşlarından biri.. Partinin eski İzmir milletvekili.. 

Bu sözü üzerine, kesin ihraç talebiyle AKP Merkez Disiplin Kurulu'na sevk edilmiş.

Vikipedi, bu şahsı Türk gazeteci, yazar ve siyasetçi olarak takdim ediyor.

16 Ocak 1963'te Konya’da doğmuş, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümü’nden mezun olmuş, Atılım Üniversitesi’nde (Böyle bir üniversite varmış) Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden master derecesi almış. 

*

Siyaset macerasına gelince…

Her devirde adam olmayı değilse de her devrin adamı olmayı başarmış.

5354 ve 55. Hükümetlerde Başbakan Başdanışmanlığı yapmış.. İlkinin başbakanı Mesut Yılmaz, ikincisinin Erbakan, üçüncüsünün ise (Ki 28 Şubat hükümeti) yine Mesut.

AKPARTİ iktidara gelince yıldızı iyiden iyiye parlamış..

25.ve 26. dönem İzmir milletvekili olmuş.

Eşi Funda da AKPARTİ tarafından 2018 ila 2022 yılları arasında Uşak valisi olarak taltif edilmiş.

*

Bu şahıs, eşi Funda Kocabıyık Uşak valisi olunca, medyada eski fanatik Fethullahçılığıyla gündeme gelmişti.

Odatv.com'un onunla ilgili haberinin başlığı şöyeydi: 

AKP'li Hüseyin Kocabıyık: ‘Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü’”

Evet, Hüseyin Kocabıyık, Fethullah Gülen için bunu demiş: "Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü".

Fakat nasılsa FETÖ’cü damgası yememeyi başarmış.

*

(Demek ki “derin”liklerde bayağı sıkı bir “torpil”i ya da “bağlantısı” var.

Duruma göre Mesutçu da olabiliyor, Erbakancı da, Erdoğancı da, Fethullahçı da, İmamoğlucu da.. Tam bukalemun.

Belki de görev icabıdır bu, bilmiyoruz.

Son "operasyonel çıkış"ına gelince..

Bir cepheyi çökertmenin yollarından biri, oradan bazı kişilerin göstere göstere firar etmesini sağlamaktır.

Çünkü cesaret de, korku da, panik de bulaşıcıdır.. 

Bir yerde bir kişi saldırdığında genelde herkes saldırır, bir kişi kaçtığında da kimi zaman herkesin topluca kaçmaya başladığı görülür.

Akıntıya karşı yüzmek, rüzgâra karşı yürümek zordur, her kişinin kârı değildir, er kişinin kârıdır. 

Bu Hüseyin Kocabıyık’ın hiçbir şeyin netleşmediği böylesi bir belirsizlik ortamında böyle bir “risk” alması ve velinimeti Erdoğan’a kafa tutması “hayatın olağan akışı”na uymuyor.)

*

Odatv’nin bu Hüseyin’le ilgili haberini aşağıya alıyoruz.

O haber üzerine tenbihwordpress.com’da bu şahısla ilgili bir eleştiri yazısı yayınlamıştık.

Nedeni, bu fırıldağın “dincilik-dindarlık” ayrımı ekseninde İslamcılık (dolayısıyla İslam) düşmanlığı yapmış olmasıydı.

Şunları yazmıştık:

AKP İzmir eski milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın böyle gündeme gelmesinin nedeni, eşi Funda Kocabıyık’ın Uşak valisi olması..

Funda hanımın asıl mesleği felsefe öğretmenliğiymiş..

Önce Milli Eğitim Bakanlığı’nda genel müdür yapılmış, şimdi de vali..

Vali olarak atanması isabet olmuş, böyle başa böyle traş..

*

İmdi, Fethullah Gülen için “Son bin yılın (100 yılın, 500 yılın da değil) en büyük Türk büyüklerinden biri” “saptamasını” yapan bir adamın milletvekili olması, yani bu milletin vekili olması, hem de AKP’den vekil olması, bu memleketin durumunu çok güzel anlatıyor.

Bunlardaki firaset, basiret, akıl, fikir, izan işte bu..

Ha, Recep Tayyip Erdoğan hazretleri Hüseyin efendiden daha mı iyi durumda derseniz, aklıma 2013 yılı Türkçe Olimpiyatları’ndaki “Bitsin bu hasret!” şarkısı gelir.

*

Odatv, Hüseyin Efendi’nin Yeni Asır gazetesinde yayınlanmış bir yazısını aktarmış..

Tarih, 12 Aralık 2009..

Bu Hüseyin, Fethullah‘ı yağlayıp cilalayarak başladığı yazısında, “Dindarları sever, dincilerden nefret ederim” diyor.

Kafa bu olduğu için, karısı valiliği hak ediyor. Hem “derin devlet“e göre, hem de “Arap Baharı’nın laiklik havarisi ‘Aziz Atatürk'çü Recep“e göre bir adam.

Tam bu düzen için biçilmiş kaftan.. Bundan iyisi Şam’da kayısı..

Dindarları severmiş, dincilerden nefret edermiş..

*

Dindar, Fethullah.. (Övünmek gibi olmasın, ben dinciyim.)

Silahdarları severmiş, silahçılardan nefret edermiş.

Hazinedarı severmiş, hazineciyle arası yokmuş.

Kincilerden nefret edermiş de, kindarlara sempati duyarmış..

Yakışanı bu, böyle geri zekâlılardan ancak dinci-dindar aptalca ayrımını yapmaları beklenir.

Ve de dincilerden nefret etmeleri..

İşte ben de böyle, Fethullah gibi birini son bin yılın en büyük Türk büyüğü ilan edebilen geri zekâlılardan nefret ediyorum. 

Elimde değil.

Fırıldağı geçtik, helikopter pervanesi gibi döneklik yaparak, aynı adama şimdi de son bin yılın en büyük şeytanı muamelesi yapan bu geri zekâlı yağ tulumlarından (bidon da diyebilirsiniz), evet, iğreniyorum.

*

Bu geri zekâlı döneğe, uçak motoru pervanesine göre, Fethullah Gülen “Evrensel Türk Rönenansını başlatan bir Türk mucizesi“ymiş..

Fethullah’ta mucize değilse de harikuladelik anlamına gelen bir taraf olduğunu ben de kabul ediyorum.

Bu AKP taifesinin nasıl bir angutlar ve dönek pervaneler koleksiyonu olduğunu inkâra mahal bırakmayacak şekilde belgeledi.

Onun karşısında fazla dönmekten feleklerini şaşırdılar, ne diyeceklerini de bilemez hale geldiler.

Sarkacın “Ne aldatan olduk, ne aldanan” ucunda mı, “Maalesef aldatıldık, aldandık” tarafında mı duracaklarını bilememenin sarhoşluğunu hâlâ üzerlerinden atabilmiş değiller.

*

Bu AKP milletvekili, Fethullah’ı eleştirenler için bazı iltifatlar da yağdırmış..

Onları “ceviz büyüklüğünde beyinli” olmakla suçluyor.

Bence haksızlık ediyor.

Fethullah’ı en çok eleştirme rekorunu kırmış olan Recep Tayyip Erdoğan‘ın beyni bence diğer insanlarınki kadar.

*

Hüseyin fırıldağına (pervanesine) göre, bu büyük Türk (yani Fethullah) aleyhine psikolojik savaş taktikleri kullanılarak tezvirat yapılıyormuş. (Psikolojik savaştan da anlıyormuş.)

Sıradan insanların bu ağır taarruza duygularını ve algılarını kapatabilmesi kolay değilmiş.

Ama bu büyük Türk‘e kem gözler ve kem sözler zarar veremezmiş.

Bu büyük Türk Sokrat, Galile, İmam-ı Azam, Hallac-ı Mansur ve Pir Sultan Abdal gibi biriymiş.

*

Hüseyin fırıldağı örneklerini özene bezene seçmiş..

Sokrat, kendi devleti tarafından cezaya layık görülüp idam edildiyse ne gam!..

Hallac-ı Mansur zamanın mahkemesi tarafından idama mahkum edildiyse ne çıkar!

İmam-ı Azam hapiste öldüyse, kaybeden taraf mı sayılır!

Bu durumda, şimdi Fethullah’ı suçlayan çevrelere (en başta da Recep Tayyip Erdoğan‘a) bu sözler çerçevesinde Engizisyonculuk vs. rolü düşüyor demektir.

Aslına bakılırsa, bu ülkede, bu Hüseyin’in yazdıklarının benzerlerini söylediği için FETÖ’cü damgasını yiyerek pişmiş tavuğun maceralarının tadına bakan dünya kadar insan var şu anda.

Maşallah bu Hüseyin kedi gibi hep dört ayak üstüne düşmüş.

*

Hüseyin, “Bazen değer düşmanı bir toplum olduğumuz duygusuna kapılıyorum” diyor.

Neden kapılıyormuş?

Şundan: Tarihin bize bahşettiği olağanüstü insanları (Burada Fethullah oluyor) kendi ideolojik önyargılarımız yüzünden anlamıyormuşuz.

Hatta marazi bir biçimde düşman belliyormuşuz.

Kendi içimizden çıkmış ve bütün dünyayı insanlık değerleri adına etkileyen büyük bir insana böylesine hoyrat davranacak kadar ideolojik hastalıkların pençesinde kıvranan bir toplummuşuz.

*

Bence, Recep Tayyip Erdoğan bu suçlamaları hak etmiyor.

Ve Hüseyin fazla karamsar, fazla kötümser..

Halbuki hiç gerek yok.. Hayat güzel..

Bakın, fırıldak (pardon pervane) Hüseyin’in ve onun bulunmaz Hint kumaşı eşinin değerini Recep Tayyip Erdoğan (ve tabiî ki bizim “derin devlet”imiz) pek âlâ anlamış.

*

AKP'li Hüseyin Kocabıyık: "Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü"

AKP İzmir eski milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın eşi Funda Kocabıyık Uşak valisi oldu.

AKP'li Hüseyin Kocabıyık: "Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bugün resmi gazetede yayımlanan kararnamesindeki atamalara göre, MEB’in iki önemli yöneticisi vali oldu. AKP İzmir eski milletvekili Hüseyin Kocabıyık’ın eşi Funda Kocabıyık Uşak valisi olurken, MEB Destek Hizmetleri Genel Müdürü Salih Ayhan ise Sivas valisi oldu.

AKP’li eski vekillerin ya da yakınlarının üniversite ve devlet kurumlarına atanmaları tartışmalara neden olurken, eşi Uşak’a vali tayin edilen AKP’li eski vekil Hüseyin Kocabıyık’ın FETÖ lideri Fethullah Gülen’e övgüler sıraladığı yazıları tekrar gündeme geldi.

TBMM’de kurulan, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimi ve faaliyetlerini araştırma komisyonunda da yer almış Hüseyin Kocabıyık, Fethullah Gülen için, “1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir” diye yazmıştı.

İşte Hüseyin Kocabıyık’ın farklı zamanlarda kaleme aldığı, FETÖ lideri Fethullah Gülen’e övgüler sıraladığı o yazılarından bazı örnekler…

Tarih 20 Aralık 2009.

Hüseyin Kocabıyık, hükümete yakın Turkuvaz grubunun bünyesinde bulunan Yeni Asır gazetesinde o dönemde köşe yazarlığı yapıyordu. Yazısının başlığı “Büyük Türk'ün başardıkları...”

Fethullah Gülen hakkında Kocabıyık bakın neler yazıyor:

“Vicdani sorumluluğumun gereği olarak belirtmem gerekir ki, Fethullah Gülen Hocaefendi belki de son 1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir. Yeryüzünün her köşesinde Türklüğe yaptığı büyük hizmetleri kendi gözlerimle ve hayranlıkla gördüm. Onu ve arkadaşlarını tehdit gibi görenler, bu vatana hamasi laflardan başka hangi yeryüzü başarısını tattırdılar ki? Fethullah Gülen, Türklerin büyük işler başarabileceğini gösterdi herkese. Ona düşmanlık edenlerin utanması ve oturup bin kere düşünmesi gerekir.”

Tarih: 28 Ocak 2011.

AKP’li Kocabıyık ve 70 milyonun “utanç duyması” gerektiğini iddia ettiği durumu şöyle dile getiriyor:

“Fethullah Gülen Hocaefendi'nin durumu böyledir mesela. Türklerin tüm tarihleri boyunca oluşturdukları en büyük sivil toplum hareketinin mimarı olan Fethullah Gülen, kendi ülkesinde kendi vatandaşlarının bir kısmı tarafından hala tehlikeli, zararlı, tehdit edici bulunuyor. Oysa bu insan, Anadolu coğrafyasının mütevazı insanlarının yüreklerinde var olan potansiyel enerjiyi bir hareket enerjisine dönüştürmüş ve Türklerin ilk küresel organizasyonu kurmuştur. Bu büyük insanı kendi ülkesinden çekip gitmeye zorladık, 70 milyonun utanç duyacağı bir durumdur bu.”

Tarih: 1 Temmuz 2011.

AKP Milletvekili Kocabıyık Yeni Asır gazetesindeki köşesinden, Fethullah Gülen hakkında “Evrensel Türk Renösansı'nı başlatan bir Türk mucizesi” diyor. Yetmiyor, dünyaca ünlü İngiliz yazarı Shakespeare ile Gülen'i karşılaştırıyor. “Şekspir nasıl ki İngilizce yazmış, İngiliz gibi düşünmüş ama bütün insanlığın ortak duygularına hitap etmişse, o da bir Müslüman Türk gibi yazan, konuşan ve bir Müslüman Türk gibi düşünen biri olarak tüm insanlığın ortak duygularına, ortak sorunlarına, ortak acılarına hitap ediyor” diyen Kocabıyık, hızını alamıyor ve “Bu insanlarla Gülen Hocaefendi'yi konuşurken, ceviz büyüklüğünde beyinleriyle Fethullah Gülen üzerine küfür romanları yazan bizim sözde muharrirlerimiz ne kadar komik geliyor insana, bir bilseniz” diye de ekliyor.

AKP'li Hüseyin Kocabıyık: "Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü" - Resim : 1
AKP'li Hüseyin Kocabıyık: "Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü" - Resim : 2

AKP'li Hüseyin Kocabıyık: "Son 1000 yılın en büyük Türk büyüğü" - Resim : 3

Odatv.com

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."