Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
ERDOĞAN'I VE ERDOĞANCILARI İKAZ
Şu sözler Erdoğan’a ait:
“CHP gibi ‘amorf’ bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz. Hele hele Atatürk’ün özellikle bunların o zihinsel fetişizmine kurban edilmesine hiç rıza göstermeyeceğiz. Onu, Kurtuluş Savaşımızın Gazi’si, milletimizin Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyetimizin Atatürk’ü olarak tüm yönleriyle kucaklayacağız. Bundan hiç kimsenin rahatsız olmaması, tam tersine ülkemizin bu olgunluğa ulaşmasından dolayı herkesin memnuniyet duyması lazımdır.”
(https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/87287/ataturku-sadece-anmakla-kalmamali-anlamaya-da-calismaliyiz.html)
Demek ki Akparti amorf (şekilsiz) bir parti değilmiş..
Beton gibi, taş gibi sabit bir şekli varmış.
Ve bu şekil, “Atatürk’ü tüm yönleriyle kucaklama” anlamına geliyormuş.
Tüm yönleriyle..
Bu, olgunlukmuş.
*
Bu ifadeler, CHP’den fazla Atatürkçü olma olarak da yorumlanabilir.
Demek ki CHP ile bir ortak noktaları var.. (Aslında pekçok ortak noktaları var, saymayalım.)
Atatürk’ü “Marksist, faşist çetelerin tekeline bırakmama“ya gelince, Faşistlerle ve Marksistlerle Atatürkçülük yarışına neden giriyorsun ki?
Ayrıca, Erdoğan “millet” adına konuşmayı bırakmalı, kendisi ya da partisi adına konuşmalıdır.
Atatürk’ü tüm yönleriyle neden kucaklayalım ki?!
Demek ki Erdoğan, Atatürk’ün İslam, Kur’an ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e bakan yönünü de kucaklıyor.
*
Fakat aynı Erdoğan’ın, İslam’ı bütün yönleriyle kucaklamaktan kaçındığını görüyoruz.
Belki de bu, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklamasından kaynaklanıyor.
Mezarlıklarda, cenaze merasimlerinde, açılış törenlerinde makamla iyi Kur’an okuyor, fakat Kur'an'ın mesajını sahiplenmeye gelince “tüm yönleriyle kucaklama” buharlaşıyor.
Memlekette kurrâ kalmamış gibi kameralar karşısında okuma icraatını uhdesine alıyor, mesajını sahiplenme yükünü ise bizim gibi aciz fanilerin zayıf omuzlarına bırakıyor.
Allahu Teala “Sonra seni iş’te (emr’de) bir şeriat üzere kıldık, sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına (hevalarına) uyma!” (Casiye, 45/18) buyuruyor, Erdoğan ise (Türkiye’yi geçtik) Mısır ve Tunus’a bile “Allahu Teala’nın Şeriat’ini boş verin, bizim Atatürk’ümüzün laikliğine sarılın, laikliği kucaklayın” diyerek “bilmeyenler” taifesinden olmanın gereğini yapıyor, bu ülkelere “Atatürkçü heva ve heves” ihraç etmeye çalışıyor.
*
Allahu Teala bu kucaklama ve sarılma konusunda neyi emrediyor?
Şunu:
"Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın." (Diyanet Vakfı Meali, Zuhruf, 43/43)
"Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin...." (Diyanet İşleri Yeni Meali, Âl-i İmran, 3/103)
Rasulullah sallallahu aleyh ve sellem de şöyle buyuruyor:
“Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.” (Muvatta’, Kader, 3)
Müslümanlıkta Atatürk gibi liderleri kucaklama ya da onlara sarılma diye birşey var mı?
Yok!
Atatürk'ün kendisi tenezzül edip Allah'ın vahyine, ipine sımsıkı sarılmış mı?
Hayır!
Sımsıkı sarılmayı geçtik, şöyle ucundan hafifçe tutmaya bile tenezzül etmemiş, Allahu Azîmüşşan'ın yüce kelamı için "gökten indiği sanılan kitaplar" şeklinde haddini bilmez, boyundan büyük, cahilce ve saygısızca laflar sarf etmiş.
Sen müslümansan (İslamcıysan demiyoruz, müslümansan) nasıl böyle bir adamı tüm yönleriyle kucaklamayı insanlara tavsiye edebiliyorsun?
Merhum Mehmed Âkif, "İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?" diyordu.
Galiba artık şunu demek gerekiyor: "Müslümanlığın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?"
*
Demek ki, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklayınca adama bir haller oluyor.
Şeriat‘le (Kur'an ve Sünnet'le) en azından zihniyet ya da söylem düzeyinde bir sorunu bulunmayan, onu “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez esas” kabul eden Mısır ve Tunus‘a bile, “Şeriat’e karşı laikliği” tavsiye edebilecek kadar feleğini şaşırabiliyor.
Atatürk'ün hatırına, İslam’ı, Kur’an’ı, Allahu Teala’nın mesajını “tüm yönleriyle” kucaklamayı kabul etmeyebiliyor.
Sadece Atatürk‘ü kucaklıyor. Tüm yönleriyle..
*
Erdoğan şunu da diyor:
“Eleştirmek başkadır. Hakkı teslim etmek başkadır. Bizim saygı sınırları içindeki eleştirilere diyecek bir sözümüz yoktur. Bununla birlikte, Atatürk’ün ailesini de hedef alacak şekilde ve hakaretamiz bir ortaya konan ifadeleri doğru bulmadığımızı da özellikle belirtmek istiyorum.”
Önce şunu açıkça ifade edelim: Saygı göstermek zorunda olmak, putlaştırmanın, ve köleleşmenin, kul olmanın ta kendisidir.
Saygı sınırları içindeki değil, hakkaniyet, insaf ve adalet sınırları içindeki eleştirilerden söz etmek gerekir.
Atatürk’ün ailesinin hedef alınmasına gelince..
Bu tür tartışmalara Atatürk’ün aile fertlerinin vs. lüzumsuz bir şekilde karıştırılmasının ardında da bir hile bulunuyor olabilir. (İstihbarat teşkilatları böylesi eleştiri ve sorgulamaları sulandırmak, mecrasını değiştirmek, aşırılaştırarak ahlâkî zeminini çökertmek için bu tür hileler yapabiliyorlar.)
Atatürk'e anası vs. üzerinden yapılan hakaretler haklı eleştirileri bile etkisiz hale getiriyor, yapılan tenkitler bu şekilde çıkmaz sokağa yönlendirilerek bitirilmiş oluyor.
*
Erdoğan, aynı konuşmasında, “Milletimizin Gazi’ye hürmeti sonsuzdur” da diyor.
Kendisinin "Gazi"ye hürmeti sonsuz olabilir, fakat bunu millete dayatmaya hakkı bulunmuyor.
Ve bu konuda millet adına konuşması da, haddini bilme konulu atasözlerini ve deyişleri akla getiriyor..
Sonsuz hürmete layık olan, sadece, Allahu Teala’dır..
Onun için, Kur’an-ı Kerîm‘in ilk âyeti bu gerçeği anlatır: “Bütün övgüler âlemlerin rabbi Allah’a aittir (el-Hamdü li’llâhi rabbi’l-âlemîn).”
Yahudi ve Hristiyanlar, Hz. İsa'ya, hahamlarına ve rahiplerine "sonsuz hürmet" göstermeye başlayınca müşrik hale geldiler:
"(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!" (Tevbe, 9/31)
Diyanet'in "Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir"inde bu ayetle ilgili olarak şu bilgi veriliyor (Cilt: 2, sayfa: 759-761):
“Rab edinme” ifadesini içeren bu âyetlerde yahudilerin ve hıristiyanların din âlimlerini ve din adamlarını Tanrı edindikleri yani onlara taptıkları değil Tanrı benzeri bir otorite tanıdıkları ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim Adî b. Hâtim ile Hz. Peygamber arasında bu âyet hakkında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet olunmuştur:
– “Yâ Resûlellah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!
– “Peki, onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?”
– “Evet!”
– “İşte burada söylenen de odur” (Zemahşerî, II, 149; Râzî, XVI, 37).
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca ise, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde, günümüzde o papazların yerini parlamenterlerin aldığını söylemektedir.
Bunu, Elmalılı gibi bir âlim, Atatürk'ün (bir çorap, bir mendil, bir fanila, bir takke, bir türban, bir başörtüsü vs. için adam astırır gibi) bir şapka için adam astırdığı zamanda yazabilmiştir, fakat Diyanet'in (AK Parti iktidarının devr-i dilârâsında yazılan) tefsirinde böyle bir “güncel” açıklamayı bulamazsınız.
İslam’ı güncellemeye çok meraklısınız ya, merhum Elmalılı rh. a., sizin için tefsir alanında bir güncelleme yapmış işte.
Evet, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklarsan, bunun varacağı son nokta, (Adiy b. Hâtim hadîsinin ortaya koyduğu ve merhum Elmalılı rh. a.'in işaret ettiği gibi), onu "rab" edinmek, putlaştırmak, bir tür tağut haline getirmek olur.
*
Hakaret etmemek başka birşey, sonsuz hürmet arz etmeye zorlanmak başka bir şeydir.
Türkiye’de Atatürk’e hakaret edilmesine izin verilmiyor, fakat insanlar açıkça ya da dolaylı olarak ona sonsuz (ya da sınırsız) hürmet arz etmek zorunda bırakılıyorlar.
Değil milletvekili vs. olarak görev yapabilmek, basit ve sıradan bir devlet memuru olabilmek için bile, "yemin" adı verilen ritüel ile buna zorlanıyorsunuz.
Aksi halde, (serf, parya ya da köleymişsiniz gibi) vatandaşlık haklarından yararlanamıyorsunuz.
Atatürk’ün kişilik haklarının korunması babında şahsıyla ilgili Koruma Kanunu yeterliyken, Türkiye'de buna bir de Atatürkçü yeminler eklenerek bütün bir milletin kişilik hakları, şahsiyeti ve kimliği ayaklar altında çiğnenmekte, inanç ve fikir hürriyeti paspasa çevrilmektedir.
Erdoğan’ın “sonsuz” hürmet edebiyatı bunun en müşahhas ve yalın ispatıdır.
Nasıl sonsuz? Ne demek sonsuz?
Sen ya sayı saymayı ve sonsuzun ne demek olduğunu bilmiyorsun, ya da hayatında hiç... Neyse!
*
Evet, Erdoğan cumhurun/milletin başı olarak bu konuda da “millet adına” konuşuyor, milletin Atatürk’e sonsuz hürmet duyduğunu ilan ediyor.
Bu durumda milletin sükut etmesi, itiraz etmemesi, “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca, Erdoğan’ın ifadelerini onaylama ve Atatürk’e dolaylı olarak sonsuz hürmet arz etme anlamına gelir.
Bu, milletin iradesi, hürriyeti ve vicdanı üzerinde vesayet kurmak, onların kişiliklerini ve haysiyetlerini hiçe saymak demektir.
Kişisel olarak, Atatürk’e hakaret etmeyi gereksiz (hatta yanlış) buluyorum.
Fakat bu, ona sonsuz hürmet duymam anlamına gelmiyor.
Açıkça söylüyorum, takiyye yapmayan, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaya çalışan, en azından bunu önemseyen sıradan bir vatandaş olarak, Atatürk’e zerre kadar bile hürmetimin bulunmasından, ahirette Rabbülâlemîn'in huzuruna ona hürmet etmiş bir kişi olarak çıkmaktan Allahu Teala'ya sığınırım.
Çünkü onun Allahu Azîmüşşan'ın kitapları ve Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem hakkında neler söylemiş olduğunu biliyorum.
*
İnsanlar, tercihlerinde hürdür.
Hür olmalıdır.
“Dinde zorlama yoktur“, isteyen istediği gibi inanabilir.
Atatürkçülükte de zorlama olmamalıdır.
Erdoğan, CHP’den fazla Atatürk savunuculuğu yapabilir, kişisel olarak ona sonsuz saygı duyabilir, duyduğunu ifade edebilir.
Faşist ve komünistlerle Atatürk ortak paydasında buluşabilir.
Bu, kendi bileceği şeydir.
Fakat, bu konuda millet adına konuşmaya, milletin “sonsuz hürmet”ini kendi kişisel beğenisine bağlamaya, tekeline almaya hakkı yoktur.
Milletin saygısı, hürmeti üzerinde vesayet oluşturmaya, onların iradesi üzerinde tahakküm kurmaya kalkışmamalıdır.
Mesele bundan ibarettir.
(İlk yayın tarihi: 14 Haziran 2023)
ZAFER PARTİSİ LİDERİ ÜMİT ÖZDAĞ GERÇEKTE KİMİN ADAMI
ÜLKENDEKİ İSTİHBARAT UZMANI ÜMİT ÖZDAĞ’DAN NE HABER VARDIR
HAPİS CELLADINDAN NE ÇIKAR, MADEM Kİ SURİYE’DE ZAFER VARDIR
(Böyle bağlar olursa MİT üzerinden olur kardeş, MİT üzerinden)
Ümit
Özdağ hapiste (bir bakıma) dinleniyor, demleniyor.
Sesi
soluğu çıkmıyor.
İki
ihtimal var:
Birincisi,
Özdağ’ın “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” Mevlevî meşrep bir
adam olması.
İstihbarat
(gizli servis) katakulli ve dümenleriyle bir alâkasının
bulunmaması.
Bu
durumda, Özdağ’ın, partisiyle, ardındaki kalabalık kitleyle, çıkardığı gürültü
ve patırtıyla devleti (derini ve yüzelseliyle devleti) rahatsız etmiş olduğunu,
bu yüzden kulağının çekilmesine karar verildiğini düşünmek gerekiyor.
Ve de
Özdağ’ın, işin ciddiyetini anladığını, dolayısıyla “tırstığını”, o nedenle
sesini soluğunu kestiğini kabul etmek icab ediyor.
*
Öyle ya,
bu kadar kavgacı gürültücü bir adamın Kürtlük eksenli son gelişmeler
üzerine biraz tantana çıkarması beklenir.
Hele de,
hak etmediği halde hapishaneye tıkılarak mağdur edildiğine, zulme
uğradığına inanıyorsa..
Bu
durumda, “Öcalan’a Meclis’in yolları, bana hapishane
kurşunları” diyerek kahırlanması normal karşılanabilir.
Böyle
düşünüyor ve yine de susuyorsa, “Demek ki, onu korkutan birşeyler var, o
yüzden tırsıp sustu” diye tahminde bulunulması mantıklı olabilir.
Birinci
ihtimal çerçevesinde, yani Özdağ’ın “derin güdümlü”
olmaması ön kabulü muvacehesinde mantıklı tek açıklama, onun tırsmış ve bu
yüzden susmuş olmasından ibaret.
*
Ancak,
bir ihtimal daha var..
Vatandaşın
babası, 27 Mayıs'ın darbeci askerlerinden Muzaffer Özdağ..
Fakat oğul
Özdağ, “Bir ihtilal daha var” konsepti içine oturtulabilecek biri değil.
Onun
için ancak “Bir ihtimal daha var” diyebiliriz.
Bu
ihtimal, istihbaratçılık ihtimali.
Çünkü
vatandaş, istihbarat işlerine meraklı..
"Örtülü istila"lardan (evet, istilanın örtülüsünden) ve de "psikolojik savaş" entrikalarından, tuzaklarından, hilelerinden anlıyor.
Adam bu işlerin kitabını yazmış.
Hem istihbarat
(ajanlık) konulu sürü sepet yayını var, hem de arasıra “arkadaşı istihbaratçılardan
öğrenmiş olduğu, sadece birkaç kişinin bildiği” devletsel sırları
açıklamasıyla meşhur.
*
İkinci
ihtimal çerçevesinde, Ümit Özdağ’ın “sahada çalışan”
kabiliyetli ve becerikli bir operasyon adamı olduğunu, hem ülkedeki
ulusalcıların “gazının alınması” ve kontrol altında tutulmaları, hem de
sığınmacı Suriyeliler’deki aşırılıkların törpülenmesi ve laik Türkiye’ye
uyumlarının sağlanması için “öttürüldüğünü” düşünebilir miyiz?
"İyi polis - kötü polis" numarası sadece polisliğin değil, siyasetin de dağarcığının vazgeçilmezlerindendir.
Culani Ahmet
Şara’nın Suriye’de kontrolü büyük ölçüde eline geçirdiği, Kürt
meselesinde yeni adımların atılmasının planlandığı bir vasatta Özdağ’ın bir
süreliğine kızağa çekilmesi, "Sen vazifeni yaptın, rolünü oynadın, sıra başkalarında" denilerek dinlenmeye alınmış olması ihtimalinden bahsedebilir
miyiz?
Özdağ’ın
tutuklanması, Suriye’nin yeni yönetimine ve Türkiye’deki Suriyeliler’e şu
mesajın dolaylı biçimde verilmesi anlamına geliyor olabilir mi:
“Bakın
biz, dağ gibi Özdağ’ı ve ardındaki devasa kalabalığı biraz da sizin hatırınız
için karşımıza alıyoruz.. Siz de bizi utandırmayın, ne diyorsak yapın!”
*
(Burada istitraden şunu da söyleyelim: "Saha"da icra-yı sanatta bulunan bir istihbaratçı olmak risklidir, bazen hapse de düşebilirsiniz..
Prof. Mahir Kaynak, mahkemede şahitlik yaparak deşifre olmaktansa hapis yatmayı yeğliyordu, fakat istediği olmadı.
Bu, hem sosyal çevresini kaybetmesine, nefret odağı haline gelmesine, hem de istihbaratçılık kariyerinin bir bakıma noktalanmasına yol açtı.
Deşifre olmasaydı, solun gelecekteki en önemli liderlerinden biri olacağına inanıyordu.. Haklıydı..
Siyasî parti lideri olurdu..
Kafası çalışıyordu, fikirlerini ikna edici ve etkili bir biçimde yazıya ve söze dökebiliyordu.
*
Burada Suriyeliler konusuna girmişken şunu da ekleyelim:
Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesi, oradaki İslamcıların/Şeriatçıların zulüm görmesine ["devlet aklı" vezninde] "devlet yüreği"nin dayanmamasından kaynaklanmıyordu.
Bu yüreğin nasıl bir yürek olduğunu bilenler biliyor.
Türkiye "devlet yüreği", ABD öyle istediği için, bir Amerikan vizesi ve teşviğini önünde hazır bulduğu için olaya müdahil oldu.
O yürek, müttefiğinin CIA'inin hatırını kırmaktansa [zalim olduğunu birden bire hatırladığı] Esed'in hatırını kırmayı tercih etti.
Bunu, dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgneral İsmail Hakkı Pekin açıklamış, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın kendisine, bu konuda ABD ile mutabakata varmış olduklarını söylediğini dile getirmişti.
Yani CIA-MİT müttefikliği ve dostluğunun tarihî meyvelerinden biri de bu Suriye olayı..
En az 28 Şubat kadar görkemli bir tarihî işbirliği..
Davutoğlu'nun bürokrasiye hediyesi Hakan Fidan'ın da şaheser hizmetlerinden belki en büyüğü.. [“Hizmet”in asıl sahiplerinin Erdoğan ve Davutoğlu olduğunu unutmuyoruz.]
ABD'nin, İsrail'in güvenliği ve gelecekteki fırsatlar dünyası için Suriye'yi karıştırmaya, bölüp parçalamaya ihtiyacı vardı.
Durum buydu, fakat, ABD'nin yerli-milli müttefiklerinin Esed'in zulümlerinin çetelesini çıkartmaları, hayırlı bir iş yaptıklarını düşünmelerini ve vicdanlarının sesini susturmalarını sağlıyordu.
ABD'nin mesela Afganistan ve Irak'taki zulümlerine gelince.. Oralardaki zulümlerin, tecavüzlerin, cinayetlerin çetelesi ile meşgul olmadılar.
Türkiye de, NATO saflarında Afganistan'daydı.)
*
Özdağ
dışarıda olsa, son gelişmeler hakkında konuşması, hatta mitingler düzenlemesi,
ortalığı velveleye vermesi, cuma namazına gidip (disk-jokey konumunda gördüğü) imamlardan
“Atatürklü parça” isteğinde bulunması gibi akla ziyan rezaletler çıkarması gerekecek..
Dışarıda
olup sustuğunda sorgulanması, ona, “Demek ki senin bütün söylemlerin
aldatmacaydı, oyalamacaydı” denilmesi mümkün.
İçeride
olunca, “Ne yapsın, başı belada, konuşsa daha zor duruma düşer, susmak
zorunda” diye düşünülmesi, itibarı zedelenmeden, hatta bir ölçüde “mağdur
kahramanımsı” haline getirilerek süreci hasarsız atlatması imkân dahilinde.
Ayrıca,
içeride olması, onun “gazıyla” seslerini fazla çıkaran kişilere gözdağı
verilmesini sağlaması bakımından da işlevsel.
Hapishanede
Öcalan gibi keyfinin yerinde olduğu tahmininde bulunmak hepimiz için
serbest.
*
Hülasa,
ortada iki ihtimal var.
Birinci
ihtimal, Özdağ’ın Mevlana gibi “olduğu gibi görünme, göründüğü gibi olma”
ilkesi ışığında mesleğini icra eden bir siyasetçi olması.
İkinci
ihtimal ise, zatıalilerinin istihbaratçılığın fıtratında ya da doğasında
bulunan “oyun kuruculuk” çok yüzlülüğünün (iki yüzlülük değil, ikiyüz
yüzlülük) müstesna örneklerinden biri olması.
Hangisi?
Bu
konuda birşey demiyorum, herkes kendisi karar versin.
KURTLAR SOFRASINDAKİ PKK VE HAMAS
PKK,
Abdullah Öcalan’ın çağrısına olumlu cevap vermiş durumda.
Ateşkes
ilan ettiler.. Öcalan’ın süreçte daha etkin biçimde rol alması şartını öne
sürüyorlar.
Bu kadar
çabuk olumlu cevap vermeleri şaşırtıcı.
*
PKK’nın
arkasında (başta ABD ve İsrail olmak üzere) yabancı devletlerin bulunduğu bir sır
değil.
ABD’nin
Çekiç Güç’ünün geçmişte PKK’ya da kol kanat gerdiği hep söylendi, yazıldı
çizildi.
Bunun
yanı sıra, birileri Barzani’nin de köken olarak yahudi olduğunu, arkalarında İsrail’in
bulunduğunu sürekli tekrarladılar.
Bu arada,
Öcalan’ın da köken olarak Ermeni olduğu öne sürüldü.
Köken
meselesinin içyüzünü bilmiyoruz, fakat Ortadoğu’daki son Kürt hareketlerine
İsrail’in ve Batı’nın destek verdiği kesin.
Soru şu:
Kürtçülerin ABD’den ve İsrail’den bağımsız hareket etmediklerine, edemeyeceklerine bizi
inandırmak için bugüne kadar kimisi doğru kimisi yanlış hikâyeler anlatanlar,
PKK’nın Öcalan’ın çağrısına bu kadar çabuk olumlu cevap vermesini, ABD ve İsrail’in
bu gelişmenin önüne takoz koymamasını neye bağlıyorlar?
*
İsrail
ve güdümündeki ABD, karşılığında HAMAS kurban edilmeden PKK’dan vazgeçebilir
mi?
PKK'nın feshine izin verir mi?
Bu fesih meselesinin seyrine göre, önümüzdeki dönemde, “HAMAS’ta iç muhasebe”
türünden, HAMAS’ın içine nifak sokma, onu sorgulama ve suçlama furyası
başlatılabilir.
HAMAS
yalnız bırakılabilir ve kurban edilebilir.
28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE PROF. ESAD COŞAN HOCA'NIN ÖLÜMÜ




Posted on 27 Haziran 2013
Yukarıdaki başlıkta yer alan “28 Şubat’ta MİT’in rolü” ifadesi bana ait değil. Nazlı Ilıcak’ın Sabah’ta yayınlanan 28 Şubat 2013 tarihli yazısının başlığında o ifade yer alıyordu.
Ilıcak, söz konusu yazısında, “Brifinglere katılan yüksek yargı mensupları ya da ajitasyon yaratmak amacıyla manşet atan gazeteler, askerin müttefiki gibi görülürken, nedense, MİT bu işten sıyırıverdi” diyor.
Gerçekten de, sıyırıverdi. Hem de tereyağından kıl çeker gibi.
Halbuki, MİT’in vatansever, yurtsever, ülkesine ve milletine bağlı çok değerli bazı çalışanları o süreçte hiç de boş durmamışlardı.
Bunları Ilıcak şöyle sıralıyor:
“Önce, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, irtica tehdidi konusunda bilgilendirildi. Eylül 1996’da bu brifingi Demirel’e MİT verdi.”
*
Buraya dikkat!.. Henüz Eylül 1996’dayız.
28 Şubat 1997 tarihine altı ay var. Altı koca ay..
1990’lı yıllarda Aczmendilik diye bir tarikat kurmayı başaran işçi emeklisi Müslüm Gündüz, Aralık 1996’nın sonunda Fadime ile basılmak için henüz harekete geçmemiş.
Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenmemiş (Bu geceyi düzenleyenler Gezi Parkı eylemcilerinin yanında ağzı süt kokan çocuklar gibi kalıyordu ama olsun. Düşünün, resmî makamlardan izin alarak gece düzenliyorlar. Vay irticacılar vay!)
Henüz, bu muhallebi çocuğu gecesi yüzünden tanklar Sincan sokaklarında yürümemiş..
Eylül 1996’nın, “fırtına öncesi sessizlik” yaşanan günlerindeyiz.
*
Ancak, MİT uyumuyor.
Askerler uyusa bile, MİT uyanık. Askerleri de uyandıracak şekilde acayip teyakkuz halinde.
Ve, sonradan cılkı çıkacak brifingler serisini darbecilerden daha önce akıl ediyor, muhteşem Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e brifing veriyor.
MİT, bunu yapmakla da kalmamış..
Ilıcak’ın ifadelerinden aktaralım:
“1 Şubat 1997’de, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Erbakan ile görüştü. Erbakan’ın konuşmalarını doğrudan Çankaya’ya rapor halinde gönderdi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Erbakan’ın ifadelerini değerlendiren bir not kaleme aldı ve Refah Partisi’nin kapatılabileceği hususuna dikkat çekti.”
Görüldüğü gibi, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın görüşmeleri, adeta bir sihirli değnek işlevi görüyor.
Geleceği okumak, öngörmek gibi sıradışı bir yeteneği var. (Zatıalileri, kendisinden önce Bubi Rubinstein gibi oldukça “çağdaş” ve “millî” bir isme sahip bulunan bir şahısla evlilik yapmış olan Filiz Akın’la evlidir.)
MİT Müsteşarı, ülkenin Başbakanı hakkında Cumhurbaşkanı’na rapor sunuyor, ardından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, MİT’ten aldığı ilhamla, sanki Anayasa Mahkemesi’ymiş gibi, Refah Partisi’nin kapatılabileceğini “öngörüyor”.
Askerler, tank yürütüyor, gürültü patırtı çıkarıyor, MİT ise sessiz ve derinden, ama ayağını yere sağlam basarak gidiyor.
Refah Partisi’nin kapatılacağını, çok önceden, hiç kimsenin aklından bile geçirmediği bir sırada, Cumhurbaşkanlığı’nın anlamasını sağlıyorlar.
Muazzam bir uzak görüşlülük, muhteşem bir öngörü yeteneği, müthiş ve derin bir “hukuk” bilgisi..
Refah Partisi’nin kapanacağını biliyorlar, bildiriyorlar.
Mesele o zamanki hükümetin düşmesi değil arkadaş, sen daha anlamadın mı, Refah Partisi’nin bizzat kendisi buharlaşıyor.
Geride hükümet mi kalır!..
*
Peki MİT, meseleyi bu kadarla bırakmış mıydı?
Ne gezer!. Ilıcak’ı dinleyelim:
“21 Şubat’ta MİT, Demirel’e yeni bir brifing verdi. Bütün bu brifingler, Milli Görüş’ü ve Refah Partisi’ni hedef alıyordu.”
MİT çalışmış abi, boş durmamış..
Taa Eylül 1996’da bir brifingle başladığı memleketi kurtarma faaliyetine Şubat 1997’de olağanüstü hız vermiş.
Şubat’ın hemen başında Demirel’e Erbakan’ın konuşmalarıyla ilgili bir “rapor” sunmuşlar, Refah Partisi’nin kapatılmasının gerekebileceğini anlamasını sağlamışlar.
“Durmak yok, yola devam” demişler, 21 Şubat’ta bir brifing daha vermişler.
Bitmiş mi?
Ne gezer! Ilıcak’a tekrar kulak verelim:
“Nihayet, MİT, ‘İrticai faaliyetlerin önlenmesine dair tedbirler’ isimli 25 Şubat 1997 tarihli bir rapor yazdı. Rapor, 28 Şubat’taki Milli Güvenlik Kurulu’na sunmak üzere hazırlamıştı.”
Yaa, işte böyle..
MİT, gizli ajanları vasıtasıyla ülkemizdeki sürü sepet grubun, cemaatin, sivil hareketin vesaire rotasını çizmiyor, çizmeye çalışmıyor, aynı zamanda resmî düzeyde de, askerlerin “akıllanması”nı sağlıyordu.
MİT, işi kökünden halletmeye çalışıyor, taa altı ay öncesinden Cumhurbaşkanı ile ağını örmeye başlıyordu.
Cumhurbaşkanlığı’nın Refah Partisi’nin kapatılabileceğini anlamasını sağlayan MİT, aynı şeyi Anayasa Mahkemesi’nin de anlamasını sağlayabilir miydi?..
*
Anayasa’mıza göre, yargı bağımsızdır. Dolayısıyla, “yasalar çerçevesinde”, MİT’in böyle bir yetkisinin ve etkisinin olamayacağını kabul etmek durumundayız.
Ancak, yargının gelecekte ne yapacağını öngörmek, tahmin etmek, herkeste rastlanmayan bir “hukuk” bilgisiyle uzak görüşlülük sergilemek, “yasalar çerçevesinde” serbest.
Maşaallah MİT’te, ya da MİT’çilerde, ya da en azından etkili ve yetkili bir kısmında, böylesi özel kabiliyetler hiç de eksik değil.
*
Peki MİT, 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı için hazırladığı raporda hangi tavsiyelerde bulunmuş?
Ilıcak’ın yazısında bunun da cevabı var.
Okuyalım:
“Siyasi Partiler Kanunu değiştirilerek, milletvekilleri, belediye ya da il başkanlarının eylemlerinde, ülkenin bütünlüğüne ya da laik cumhuriyete aykırı bir durum varsa, partiler kapatılmalı.”
Daha anlaşılır Türkçe’yle ifade etmek gerekirse, şunu demek istiyorlar:
“Bizim laik kabul etmediğimiz insanların sadece seçme hakkı olsun, seçilme hakkı bulunmasın. ‘Demokrasi ne büyük nimet, istediğinizi seçebiliyorsunuz’ diyebilsinler, fakat, ‘Demokrasi bir nimet, özgürce seçilebiliyorsunuz’ diyemesinler. Onlar daima seçen, biz de her daim seçilen olalım. Rol paylaşımı düzgün yapılsın.”
MİT’in bir başka tavsiyesi ise şu olmuş:
“İrticai faaliyetlerinden dolayı YAŞ kararıyla TSK’dan ihraç edilen subaylar, kamu kurum ve kuruluşlarıyla, mahalli idarelerde çalıştırılmamalı.”
Anlaşılır Türkçe’yle:
“Bunlar pazarda çığırtkanlık yapıp limon satmayı beceremez. Böylesi kurumlara da giremezlerse sürünür, açlıktan ölürler. Bunları ordudan kovmak yetmez, peşlerini bırakmayıp ölümden beter bir sefalete mahkum edelim.”
*
MİT’in tavsiyeleri bunlarla da sınırlı değil.
“Din” konusunda da halkımızı bilgilendirmeyi kafasına koymuş.
Ilıcak’ın aktardığına göre, MGK’dan şunu istemişler:
“Hizbullah ve benzeri terör örgütü mensuplarının eylemleri medyada sergilenmeli, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeli.”
Evet, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeliymiş.
11 Eylül’deki İkiz Kuleler saldırısını, “İslamî terör” kavramını “dünya halkının kafasına” yerleştirmek için CIA ile MOSSAD’ın birlikte tertiplediği söylenir.
Görüldüğü kadarıyla, ülkemizin yüzakı MİT, bu konuda uluslararası çapta bir performans sergilemiş, CIA ve MOSSAD’a fark atmış.
Dört yıl, hatta dört buçuk yıl öncesinden, “din (İslam) terörü” imajını halkın kafasına yerleştirmek için medyayı kullanmayı kararlaştırmışlar. [Hizbullah'ı da bu iş için kurup meydana sürüp sürmedikleri konusu muallakta, bu konuda bir açıklamaları yok.. Ama bunu düşünecek "zekâ" onlarda var.]
Evet, din terörü imajı oluşturma "hizmet"ini 28 Şubat’ta, Milli Güvenlik Kurulu’na önermişler.
Yani, onlara göre, “din tetörürü imajını halkın kafasına yerleştirmek”, “milli güvenlik” bakımından önemliymiş..
İlginç bir “milli”lik, acayip bir “güvenlik”.. (Millî değil de milli diye yazmaları galiba nedensiz değil.).
*
Burada, Hizbullah’ın “perde arkası”na hiç girmeyelim.
“Acaba MİT, halkın kafasına din terörü imajının yerleştirilmesi için Hizbullah gibi terör örgütlerinin mevcut olmasını ‘milli güvenlik’ açısından faydalı mı buluyordu?” sorusunu da hiç sormayalım.
Şu işe bakın!
Hizbullah operasyonları taa 2000 yılının Ocak ve Şubat aylarında yapılmış, bu örgüt ülkede o tarihe kadar sellemehüsselam at oynatmaya devam etmişti.
MİT ise, anlaşıldığı kadarıyla, 1996’da ve 1997’de, Hizbullah’ı değil, ülkenin anayasal hükümetini yıkmak için faaliyet gösteriyordu. [Demek ki o sırada Hizbullah'a şiddetle ihtiyaç vardı.. Yoksa din terörü imajı gümbürtüye giderdi.]
Görünüşe göre, Hizbullah’ın lideri Hüseyin Velioğlu’nun değil, Başbakan Erbakan’ın peşindeydiler.
Hizbullah’ın çökertilmesi değil, Refah Partisi’nin kapatılması için brifing üstüne brifing veriyor, rapor üstüne rapor yazıyorlardı.
Ve bu MİT, yıllar sonra, Ergenekon hakkında doğru dürüst birşey bilmediği yönünde rapor da verecekti.
İşte böyle muazzam bir “milli” teşkilattı MİT..
Din terörü imajını halkın kafasına yerleştirmek için Hizbullah gibi örgütlerin faaliyetlerine umut bağlıyordu.
*
MİT’in, 28 Şubat MGK’sına bir başka tavsiyesi de şuydu:
“İmam Hatip Okullarının açılmasına müsaade edilmemeli.”
Emriniz olur!..
Nazlı Ilıcak, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“MİT raporunda daha birçok tavsiye mevcuttu. Zaten bu rapor 28 Şubat toplantısının temelini teşkil ediyordu. Nitekim, MİT’in istediği gibi birçok tedbir de alındı.”
Ve Ilıcak, yazısını şu can alıcı soru ile bağlıyor:
“O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?”
Evet, bu soru önemli.
Ilıcak’ın yazdıklarından (ki, “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında konuyu daha geniş anlatıyor) şu anlaşılıyor:
MİT’in 28 Şubat’taki rolü, askerinkinden daha derin ve köklü..
*
Şimdi gelelim 28 Şubat’ın bir başka boyutuna..
Bugün biliyoruz ki, 28 Şubat, bir Amerikan projesiydi.
MİT’in görevi ise, gerçekte, dış güçlerin arzuları doğrultusunda ülkenin anayasal hükümetini devirmeye çalışmak değil, bu tür oyunları bozmaktır, bozmak olmalıdır.
“Yasalar çerçevesinde” durum budur.
Gel gör ki, kazın ayağı, baktığınız yere göre farklı görünüyor.
Yeni Şafak (eski) yazarı Cem Küçük’ün 27 Haziran 2013 tarihliyazısında yer alan şu satırlar, herhalde MİT-CIA ilişkisi konusunda da derin düşüncelere yol açabilir:
… Defalarca kez yazdım, başkaları da. Cengiz Çandar 1997’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 8. katındaki toplantıyı yazmasa, 28 Şubat’ın gerçek sebebini asla öğrenemeyecektik. Alan Makovsky ağzından kaçırmasa, Çandar’a Erbakan’ın darbesiz devrileceği kararı aldıklarını söylemese, dünyadan haberimiz olmayacaktı. Üstelik bunun belgesi de yok. Zaten böyle toplantıların resmi evrakı olmaz.
Evet, böylesi toplantıların resmî evrakı olmaz. Ancak birileri emeklilik ve yaşlılık günlerinde anılarını yazarsa yaşananlardan haberdar olunur.
*
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında bir toplantı yapılıyor, halkımızın Amerikalı “gerçek” efendileri Erbakan hükümetinin darbesiz devrileceğini öngörüyorlar ve bu gelişme kelebek etkisiyle ülkemizde bir sürü tantanaya yol açıyor.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda bir kelebek kanat çırpıyor, Türkiye’de fırtına kopuyor.
Bütün “milli” kurum ve kuruluşlarımızda dalgalanmalar, hareketlenmeler yaşanıyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, kartal gibi kanat çırpsa, fil gibi koşsa, gergedan gibi seyirtse, Ankara’da yaprak kımıldamıyor, fakat, elin Dışişleri Bakanlığı’ndaki kelebeğin kanat çırpması, Türkiye’yi mahvetmeye yetiyor.
Bu arada, kelebeğin kanat çırpması karşısında pek mütehassis olan “milli” çevreler, “yükselen dalga” sayesinde köşeyi dönmeyi de unutmuyorlar.
Ordudan irtica gerekçesiyle ihraç edilenlerin payına sefalet, bunların şansına ise villalar, cipler, yazlıklar, köşkler, kâşaneler, şişkin banka hesapları düşüyor.
*
Mesela, 11 Şubat 1998 tarihinde Sönmez Köksal’ın yerine geçen ve 11 Haziran 2005 tarihine kadar görevde kalan MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun hakkında dile getirilen iddialara bir göz atalım:
MİT PERSONELİNDEN ACI İTİRAFLAR
Uzun yıllar görev yaptığım Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesinde meydana gelen, kanun ve ahlak dışı olayların gün yüzüne çıkması, ben ve benim gibi MİT çalışanlarını derinden yaralamakta, seyretmekten öte, elimizden de bir şey gelmemektedir.
… Sayın ATASAGUN ve yakın ekibi, şu anda ülkemizin sayılı zenginleri arasına girmişlerdir. Müsteşar ATASAGUN un İstanbul da bulunan gayrı mülkleri, arsaları, 2 adet villası, bankalardaki kabarık döviz hesapları gün yüzüne çıktığında, müsteşarın mal varlığının büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.
… Bununla yetinmeyen ATASAGUN ailesinin, nasıl olup ta yurt dışında büyük bir villa yaptırabildiği ise bu zenginliğin son halkasını oluşturmaktadır.
… Sayın ATASAGUN, yaptığı icraatlarla teşkilatı, adeta başka servislerin ve devlet içinde illegal bir yapının arka bahçesi haline getirmiştir. Bilinmeyen yerlerden ve şahıslardan gelen değişik istekler, adeta MİT in işi haline getirilmiş, müsteşar sadece bu işe odaklanmıştır. Müsteşarın, teşkilattan hangi evrakları dışarıya çıkardığı, kimlere verdiği, sır olarak nitelenen arşivleri kimlere açtığı, kimleri dinlemeğe aldırdığı ve dinlenilen şahısların en mahrem hayatlarının, kimlere ve ne için verildiği, en yakınında olmuş bizler için bile artık muamma bir durum haline gelmiştir. Sayın müsteşar bütün illegal işlerini, daha önce olduğu gibi şimdi de, Kaşif KOZİNOĞLU ile yapmaktadır.
… İnsan kasabı haline gelmiş (veya getirilmiş) ve yaptıkları bugünlerde tekrar gündeme gelen Yeşil kod adlı Mahmut YILDIRIM ile yakın temasını devam ettiren KOZİNOĞLU, Müsteşarla beraber yürüttükleri illegal işlerde bu tür kanalları da kullanmayı ihmal etmemiştir. KOZİNOĞLU nun, müsteşarın bilgisi dahilinde, birilerinin isteği doğrultusunda nasıl adam harcadıkları, İstanbul yeraltı insanlarıyla nasıl samimi oldukları ve tabii ki püroya olan düşkünlüğü için neler yapamayacağı aşikardır.
… Senkal ATASAGUN, KOZİNOĞLU na karşı ciddi açıklar vermiştir. Bundan dolayı da, KOZİNOĞLU nu görevden el çektirmesi mümkün değildir. Bunun yerine , işinden uzaklaştırıyormuş gibi göstererek, Türkiye de en yüksek maaş alan bürokratların görev yaptığı Japonya ya göndermiş, bu durum, adeta terfi ettirecek kadar KOZİNOĞLU nu sevindirmiştir. Ayrıca, sanık konumunda devam eden davaları bulunan KOZİNOĞLU, Japonya ile olan saat farkından dolayı çıkacak olan bir kararın ulaştırılması adına zaman kazanmış olacak, bu safhada, ilgili kararı veren yargı mensuplarına karşı alınacak kararlarda daha rahat olunacaktır.
… Bu kadar vahim tabloya rağmen, Başbakanımızın, MİT içindeki bu kadar probleme ilgisiz kalması, Şenkal ATASAGUN dan yana bir çizgi izlemesi ise bizleri derin derin düşündüren asıl konudur.
… ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?
Başbakanımızın, şahsından veya hükümet üyelerinden kaynaklanan, büyük bir problem veya başka bir ifadeyle açık (veya açıklar), ATASAGUN tarafından, göreve gelir gelmez teşkilat imkanlarıyla öğrenilip acaba dökümante mi edildi? Veya Başbakanımızın bir diyet borcumu söz konusu?
… Teşkilat içinde yapılan dar katılımlı toplantılarda, Sayın Müsteşar, “ Ben istemedikten sonra beni kimse bu makamdan alamaz” demesi ise bu durumun olma ihtimalini güçlendirmektedir.
… Sayın Süleyman Demirel e olan yakınlığı nedeniyle, zamanında Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olan ve sonrasında hak etmediği halde konumu gereği, MİT idari Işler Başkanlığına getirilen Arman SUAR ın teşkilatı nasıl dolandırdığı, kadınlara olan düşkünlüğü, teşkilat mensubu bir bayana nasıl beyaz BMW aldığı, 2000 sayfa yolsuzluk dosyasının Demirel tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir.
Bu “acı itiraflar”a bakarak, MİT’in 2005’teki durumu hakkında kabaca bir fikir edinmek mümkün. 28 Şubat Süreci’ndeki “brifing” faaliyetlerinin yerini başka türden çalışmalar almış.
Bu mektupta Atasagun’a yöneltilen “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” suçlaması çok önemli.
Gerçekten ilginç.. “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar”..*
Acaba bu “insan ortadan kaldırmalar” sadece ülkemizin Güneydoğu’sunda ya da İstanbul gibi metropollerimizde mi cereyan ediyordu, yoksa Avustralya gibi ülkelere de uzanıyor muydu?
*
2005 yılında bile, “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” ile suçlanabilen bir ekip MİT’i yönetmiş olduğuna göre, bu sorunun akıllara gelmesi yadırganmamalıdır.
Her ne kadar, “Yeşil tipi terör“ün medyada yer bulması ve halkın kafasına yerleştirilmesi, “din terörü” imajının üretilmesi kadar kolay ve risksiz değilse de, medyadaki sızıntı ve kaçakların tümden engellenmesi de mümkün değil.
*
Durum böyleyken, 2003 yılında, Arslan Bulut bize, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Coşan hocayı CIA’in, İngiliz gizli servisine öldürtmüş olduğunu “öğretiyordu”.
Bu “Türk istihbarat kaynakları”, 28 Şubat’ta Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında alınan kararları tesadüfen hayata geçirmeye çalışan MİT’in, akla ziyan “irtica ile mücadele tedbirleri“ni 28 Şubat’ta MGK üyelerinin aklına düşüren MİT’in, “din” ile “terör” kavramlarını halkın kafasında özdeş hale getirmeye çalışan MİT’in; irtica denince ilk akla gelen isimlerden Esad Coşan hocanın 28 Şubat Süreci’nde ülkesini terk etmek zorunda kalmasında oynadığı role de bir zahmet açıklık getirebilirler mi?
Ordudan atılan subayların yaşadıkları mağduriyetleri yeterli görmeyen, ayrıca bir de belediyeler gibi diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışmalarının da engellenmesini isteyen MİT’in, Esad Coşan’ın Avustralya’daki yaşamı hakkında ne tür olumlu düşünceleri olabileceği konusunda da bu “Türk istihbarat kaynakları” bizi aydınlatabilirler mi?
*
Bu sorulara, “resmen” değilse de, “kritik ve analitik” gereği “Türk istihbarat kaynakları”nın cevap vermeleri beklenir.
Çünkü, Esad Coşan hocanın ölümüne ilişkin “kritik ve analitik” düşüncelerimizin akış yönünün başka türlü değişmesi mümkün değildir.
Son olarak şunu belirtmeliyim: Nazlı Ilıcak’ın “O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?” sorusunun can alıcı bir soru olduğu açıktır.
Ve, bu soruya hayır cevabını veremiyor oluşumuz, en az yukarıdaki “itiraflar” kadar acı bir durumdur.
(https://tebyin.wordpress.com/2013/06/27/28-subatta-mitin-rolu-ve-esad-cosanin-olumu/)
E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-
https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...