ESAD COŞAN HOCA "KAZA"SI NE YANA DÜŞER USTA, İSKİLİPLİ ATIF HOCA'NIN İDAMI NE YANA?


(Ölümü, İskilipli Atıf Hoca'nın idam edildiği güne denk mi geldi, denk mi getirildi?)




(Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan Nakşbendî şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hocaefendi ile [Türkiye'de sözde aranan, özde sahte kimliği cebinde olduğu halde bir emniyet müdürüyle paşalar gibi seyahat ederken Susurluk'ta trafik kazasında ölen] Abdullah Çatlı'yı aynı çuvala tıkan "devlet destekli" film)




BİZİM AKLIMIZ DA S. G.'DE KALDI 


("SEVDAM"IN "S"Sİ İLE "GÖZLERİNDE"NİN "G"Sİ GİBİ İLK HARFLERİ "S. G." OLAN İSİMDE...)


ESAD COŞAN HOCA ÖLDÜ, S. G. KALDI


TOLA, ESAD HOCA'NIN KATİLİ OLARAK NİÇİN MİT'ÇİLERİ GÖRÜYORDU? (BUGÜN 4 ŞUBAT, NEŞE DOLUYOR OLMALI MALUM ZEVAT)

 


(İlk yayın tarihi: 25 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/25/esad-cosanin-olumu-artik-arastirilmalidir/)

ESAD COŞAN’IN “DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR?

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel


Mehmet Çevik


Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayı, Türkiye’deki halk kitleleri, bundan 12 yıl [şimdi 24 yıl] önce, 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya’da bir trafik kazasında yaşamını yitirince tanımıştı.

Bakanlar Kurulu kararı ile Süleymaniye Camii haziresine defninin planlanmış olması onu medyanın ilgi odağı haline getirmiş, o zamanki cumhurbaşkanının (Ahmet Necdet Sezer) vetosu üzerine bu iş gerçekleşmemişti. 

Esad Coşan hoca, Muhsin Yazıcıoğlu’nu dışardan destek vermeye ikna ederek (Erbakan başbakanlığındaki) Refah-Yol hükümetinin kurulmasını sağlamış bulunuyordu. Ayrıca, 28 Şubat darbecilerinin arzularının hilafına, bu hükümetin yıkılmaması için büyük gayret ve direnç göstermişti.

[Evet, İsrail'in, ABD'nin ve onların yerli-milli işbirlikçi ve acentalarının beynine kan sıçratan Refah-Yol hükümetinin banisi aslında Esad Efendi'ydi.. Nitekim Erbakan, desteğinden dolayı Yazıcıoğlu'na teşekkür ettiğinde "Bana değil, Esad Coşan Hoca'ya teşekkür edin" cevabını almıştı.]

Ancak, Demirel marifetiyle 30 Haziran 1997 tarihinde ANASOL-D hükümeti (Ecevit - Mesut Yılmaz - Bahçeli hükümeti) kurulmuş ve Erbakan’ın siyasî hayatı sona ermişti.

Esad Coşan hoca o sırada Türkiye’de değildi; iki ayı aşkın bir süre önce, Nisan ayı içinde yurtdışına çıkmış bulunuyordu.

Bir daha da dön(e)meyecekti.

*

Bununla birlikte, yaklaşık dört yıl sonra Avustralya’da “sıradan” bir trafik kazasında vefat ettiğinde, yani henüz 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söyleyenlerin “borusunun öttüğü” esnada, birden bire devletin makbul ve muteber adamı haline gelmiş, mezar yeri için Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştı.

Acaba bu aklı, Bakanlar Kurulu’na kimler vermişti?.. [MİT'çiler olabilir miydi?]

(Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na cevap verdiği bir yazısında, kendisine yönelik övücü ifadeleri için, “Acaba bu, hangi günahın kefareti?” sorusunu yöneltir. 

Acaba yaşıyor olsaydı, Esad Coşan hoca için çıkarılan Bakanlar Kurulu kararı hakkında da, “Acaba bu, hangi günahın kefareti?” sorusunu yöneltir miydi?)

[Bazılarının "devlet aklı" dediği "derin kurnazlık" açısından bakıldığında buna kefaret değil, "riski fırsata çevirme" operasyonu ya da fırsatçılığı demek gerekir.]

*

Esad Coşan hocanın vefatından iki yıl sonra, oğlu M. Nureddin Coşan, onun için düzenlenen anma (yâd) toplantısı sırasında şu ifadeleri kullanmıştı:

Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu.” 

(http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx)

Nureddin Coşan’ın “müphem”, yani şüpheli ve soru işaretleriyle dolu olarak nitelendirdiği “çarpışma”, bir silahlı çatışma değildi. 

Trafik kazası idi. 

Onun için “şehid” ifadesinin kullanılması, kaza eseri ölmediği, kaza süsü verilerek öldürüldüğü düşüncesinin Esad Coşan hocanın yakınları tarafından kabul edildiğini gösteriyordu.

O sıralarda, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın zamanında Avustralya’ya gidip farklı bir isim altında Esad Coşan hoca ile görüşmüş olduğu yönünde rivayetler duymuş bulunuyorduk.

*

Ayrıca, S. G. adlı bir şahıs, Esad Coşan hocanın ölümünde parmağı olmakla suçlanmıştı.

Bu S. G. ile ilgili olarak haber7.com’da ayrıntılı bir yazı yayınlanmış, fakat nedense ilgili haber yayından kaldırılmış, alıntılayan ya da iktibas yapan da çıkmamıştı. (Buna merhumun oğlu Nurettin'in medya kanalları da dahildi.)

Sadece söz konusu haber değil, haberin kahramanı olan S. G. de, ölümünden önce Esad Coşan hocanın en yakın çevresi içine girmeyi başarmış olan bu esrarengiz şahıs da, birden bire ortadan kaybolup gitmiş, izi tozu silinmişti.

Nereye gittiğini bilen olmadığı gibi, nerden geldiğini bilen de yoktu.

Daha önce nerelerde yaşamış, ne iş yapmış, nasıl bir eğitim almıştı; kimse bilmiyordu.

İsmi üzerinden iz sürmek de mümkün olmuyordu.

*

Doğal olarak bu durum, birçoklarının, söz konusu şahsın gerçek isminin başka olduğunu, S. G. adı altında Esad Coşan hocaya yönelik operasyonda görev almış bir ajan olduğunu, işi bitince başka bir kimliğe (asıl kimliğine veya başka bir sahte kimliğe) bürünmüş bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştı.

Böyle düşünenlere göre, şayet gerçek ismi S. G. olmuş olsaydı, hem geçmişinin izlerine (akrabalarına, çocukluk-gençlik arkadaşlarına, okul arkadaşlarına, iş arkadaşlarına, hemşerilerine) ulaşmak mümkün olacaktı, hem de şu anda sürdürmekte olduğu yaşamı hakkında bilgi edinmekte kimse zorlanmayacaktı. 

Bu şekilde Dabbetül Arz gibi aniden yerden çıkamayacak, sonra da Hz. İsa gibi, sanki göğe kaldırılmışcasına birden bire gözlerden kaybolamayacaktı.

S. G., birilerinin iddia ettiği gibi bir gizli servis ajanı mıydı?.. 

Eğer öyleydiyse, hangi gizli servisin, hangi istihbarat teşkilatının ajanıydı?..

*

Tabiatiyle, bu sorulara benim cevap verebilmem mümkün değil.

Ancak, Esad Coşan hocanın ölümünde bir gizli servis parmağının bulunduğuna çok farklı kesimlerin inandığı, yakınlarda yayınlanmış bir kitapta geçen ifadelere de yansımış durumda.

Bir dönem İslâm ve Kadın ve Aile dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yapmış bulunan Recep Koçak, iki ayrı haber sitesinde yayınlanan “Merhum Ali İhsan Tola Ergenekon’u Haber Vermişti” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

“Yazar İhsan Atasoy, Nur Kahramanları serisinin 12. kitabı olarak Ali İhsan Tola merhumu sevenlerinin ve tanımayanlarının huzurlarına getiriyor….

“Kitabını okunmasını hararetle tavsiye ederken, ilk etapta altını çizdiğimiz birkaç satır ve bazı paragrafları dikkatinize sunacağım..

“Merhum M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin görünüştü bir trafik kazası ve kuvvetle muhtemel bir suikastla aramızdan ayrıldığına inananların sayısı az değil.

Ali İhsan Tola’nın en yakınlarından Mehmet Başat merhum Tola’yı anlatırken Es’ad Coşan Hocaefendi’nin adının geçtiği kısımda şunları söylüyor;

“ “Hatta o zamanlar istihbarat başkanı ‘MİT bundan böyle hariçte de çalışacak’ diye beyanat vermişti. Onun arkasından [Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerinden] Bayram Ağabey’in [yurtdışından dönerken trafik kazasında vefatını], Es’ad Coşan’ın vefatını duyunca, ‘Bak dışarıda çalışacağız demişlerdi. Operasyonları dışarıda da yapmaya başladılar’ demişti.”

(s.240)

(http://analitikbakis.com/NewsDetail.aspx?id=62816&name=Merhum-Ali-Ihsan-Tola-Ergenekon%27u-Haber-Vermisti ;http://www.habername.com/yazi-recep-kocak-merhum-ali-ihsan-tola-ergenekonu-haber-vermisti-9748.htm)

*

Bunun yanı sıra, vefatından bir süre önce, Avrupa’da bulunduğu sırada Esad Coşan hocaya, Fethullah Gülen’in haber göndermiş, onu ABD’ye davet etmiş olduğu da söyleniyor. (Bunu Av. Hüseyin Yürük, analitikbakis.com‘da yazmıştı.) 

Bunu teyid ettirmek bana düşmez. Ancak, Fethullah Gülen hayatta; isteyen söylentinin doğru olup olmadığını sorup öğrenebilir. 

[Tahmin edilebileceği gibi, 12 yıl önce yaptığımız bu çağrı derin bir "sessuzluk" vadisinde hiçbir yankı uyandırmadan yitip gitti, ve Fethullah öldü.. Ancak Yürük hayatta, haber kaynaklarını açıklayabilir ve olayın ayrıntılarına açıklık getirilmesini sağlayabilir.]

Onun (Fethullah'ın) devletin çeşitli kademelerinde adamlarının bulunduğu, istihbarat kanallarının güçlü olduğu hep savunuluyor.

Esad Coşan hoca, ABD’ye gitmemiş, tercihini Avustralya’dan yana yapmıştı.

[Esad Efendi, 28 Şubat sürecinde MİT'e ve darbeci askerlere şirin görünmek için omurgasızlık yapan Gülen hakkında "Ona 'hoca' demeyin" demiş bulunuyordu.. 

Gülen'in kalite ve kalibresi o zaman net bir şekilde ortaya çıkmıştı, fakat hesabını kitabını gayet iyi bilen siyaset kurtları "menfaat icabı" anlamazlıktan geldi, onun için hoca bile değil hocaefendi demeye devam ettiler.. 

Buna 28 Şubat'ın sümbüllerinden Devlet Bahçeli de dahil.

2010'lu yıllarda bile Gülen için "hocaefendi" diyebildi.]

*

Yine, Esad Coşan hocanın son haccı sırasında MİT’ten bir heyetin onunla görüşmüş olduğunu, Coşan hocanın çevresindekilere, “Bana yapmış oldukları teklifleri reddetmeyip de kabul etmiş olsaydım, siz de rahat ederdiniz” demiş bulunduğu duyulmuştu.

Acaba MİT’çiler ne tür “rahatlık” tekliflerinde bulunmuşlar, karşılığında ne istemişlerdi?

İstedikleri karşılık, birtakım yeni (laikçilik açısından zararsız) söylemlerin benimsenmesi (Şeriatçılık yerine riyakâr ahlâkçılık yapılması, boz ya da yoz kurtçuluğa doğru yelken açılması vs.) ve farklı politik tercihlere yönelinmesi olabilir miydi?

Ve MİT'çiler, red cevabı alınca hangi B planı için düğmeye basmışlardı?

Yoksa, bir B planları mevcut değil miydi?..

*

Bununla birlikte, MİT’in, İhsan Atasoy’un kitabında geçtiği şekilde şaibe altında bırakılması, Esad Coşan hoca gibi bir isimle ilgili olarak bu şekilde zan altında kalması hiç de hoş değil.

Ancak, herkesin bildiği üzere, bunun tek sorumlusunun MİT’ten şüphelenen kesimler olduğu söylenemez. 

Maalesef bu kurum çalışanlarının bazılarının “sabıkası” hayli kabarık. 

Şayet bir araştırmacı-gazeteci ilgili haber ve yazıları derleyecek olsa, ne yazık ki, ortaya ansiklopedi hacminde bir eser bile çıkabilir. [Sadece meşhur MİT'çi Mehmet Eymür'ün atin.org sitesinde aktarılanlar bile yeterli.]

Bilindiği gibi, Ergenekon davası yüzünden MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu tutuklanmış bulunuyordu. Diğer tutuklular arasında deşifre olmamış MİT ajanları var mıdır, bu konuda birşey söyleyemeyiz.

Şahsen, MİT’in Esad Coşan hoca ile ilgili olarak zan altında kalması, beni herhangi bir şekilde memnun edecek birşey değil. 

Tam aksine, rahatsız eden bir durum.

Onlara akıl vermek bana düşmez, ama hiç değilse şu S. G.’nin geçmişini aydınlığa kavuştursalar, onların bu şekilde zan altında bırakılmasına gönülleri razı olmayanların yanan acılı yüreklerine su serpmiş olurlar.

Prof. Esad Coşan Hocaefendi'nin talebeleri olarak bu kadarcık birşeyi istemeye hakkımız yok mudur?

Çok şey mi istiyoruz?

*

Bu söylediklerimiz, masumiyetini kanıtlamak istediğini, böylesi bir derdi bulunduğunu dile getirmiş olan S. G. için de geçerli tabiî ki.

Böylece, salt S. G. ismi etrafında koparılan gürültünün, bu isimle ilgili yayınlar çerçevesinde yürütülen tartışmaların ve gündeme getirilen farklı spekülasyonların, bir “örtbas öyküsü“ne (cover storyinandırıcılık kazandırma ameliyesi olmadığı da anlaşılmış olur.

Yani S. G. isminin sahte olabileceğinin düşünülmesinin önüne geçmek için birilerinin bize “Cambaza bak cambaza!” dememiş olduğunu anlarız. 

Şayet S. G., geçmişi üzerindeki esrarengiz örtüyü kaldırır, nerede doğduğunu, çocukluğunun nerelerde geçtiğini, hangi okullara devam etmiş olduğunu açıklarsa (yani başkalarının onun komşularına ve okul arkadaşlarına ulaşmalarına imkân verirse), üzerindeki şüphe bulutlarını dağıtma yolunda önemli bir mesafe katetmiş olur.

Yoksa, bu pilav daha çook su götürür.

*

("Cover story" demişken.. Çok daha ilginç bir “hikâye”yi Takvim gazetesi yazarı Emin Pazarcı, 8 Mart 2012 tarihinde gündeme getirmişti. 

“Şüpheli Barnabas Ölümleri” başlığı altında önce Muhsin Yazıcıoğlu “kaza”sını Barnabas İncili’ne bağlamış, daha sonra da “tavşanın suyunun suyu” kabilinden, Muhsin Yazıcıoğlu’nun şahitliğini bahane ederek, Esad Coşan hocanın sözkonusu İncil’e olan bilmediğimiz “yakın” ilgisi ile Avustralya’da geçirdiği trafik kazası arasında bağlantı kurmuş ve bizleri "aydınlatmıştı". 

Ona inanacak olursak, “derin” hristiyan çevreler, Barnabas İncili‘ne sadece “ilgi” duymakla yetinenleri bile öldürüyorlardı [http://www.takvim.com.tr/Siyaset/2012/03/08/supheli-barnabas-olumleri]. 

Pazarcı’nın, bir televizyon programında Namık Kemal Zeybek’in kendisi için kullandığı “Sen buraya ajan olarak gelmişsin!” şeklindeki ifadeden nedense çok etkilenmiş ve programı terk etmiş olduğu görülüyor. Bkz.http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/emin_pazarci/2011/02/27/zeybekten_buyuk_ayip;http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/el-cezire-turk-yayininda-kavga-27.02.2011-305433.

[Tesadüfe bakın ki Pazarcı gibi isimlerin köpürttüğü "katil Barnabas İncili" hikayesi "devlet desteği"ne de mazhar oldu, tiyatrocu Ahmet Yenilmez Kültür Bakanlığı'nın teşvikiyle hikayenin filmini de çekti:

Sevdam Gözlerinde Kaldı.])


"KAZA"LI-ZEHİRLİ SUİKASTLER, FAİLİ MEÇHUL (YAPANI BİLİNMEYEN) CİNAYETLER DÜNYASI

 

(İlk yayın tarihi: 27 Mayıs 2013, https://tebyin.wordpress.com/2013/05/27/prof-cosanin-olumunde-kilit-isim/)

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”



Görsel







Mehmet Çevik

 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’la ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – bir buçuk ay sonra, birisinin [Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak'ın] beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

*

“Kilit isim”in yapması gereken şey, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek değil, o iddiaları çürütecekyanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapmak olmalıydı.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Haber7.com'daki yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. 
Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 
30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. 
S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. 
Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. 
Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. 
'S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. 
Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. 
Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. 
İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edindedi. 
Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. 
Sonra başka konular konuşulmaya başlandı.

Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. 
Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 
4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. 
O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. 
Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı.
Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. 
Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. 
S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. 
S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

 *

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil. 

S. G., bir süre sonra, yanına aldığı bir başkasıyla [Z. Somuncu] birlikte “cemaatten biri”ni [Seyfi Say'ı] ziyaret etmiş, kendi kullandığı arabayla onu Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları ona anlatmış bulunuyor.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumda. Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

*

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici. 

Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. 

Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. 

Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. 

*

[MİT'le iltisaklı oldukları izlenimi veren haber sitelerinin ikide bir haber yaptıkları, casuscasına özenle takip edip unutturmamaya çalıştıkları, sinsice alay ederek hunharca keyif çattıkları Hasan Mezarcı, 1990'lı yıllarda, "Bir zamanlar kartaldı" destanını nakış nakış örmekle meşguldü.

Milletvekilliği de yapmış olan eski müftü "yaşayan ölü" Hasan Mezarcı'nın Kemalizm'e muhalefeti yüzünden hapsedildikten sonra aklî dengesini yitirmiş olmasına bakmayın, gayet aklı başında, zeki, cesur, atak, bilgili, aşırı derecede sosyal ve cevval bir adamdı. 

İddiaya göre, ilaçlarla beyni tarumar edildi.

Bu doğruysa eğer, bir taraftan "ilaçlanırken" diğer taraftan "Mesih hazretleri, aramıza hoş geldiniz, ne mutlu ki 2 bin yıllık gök misafirliğiniz sona erdi, insanlığı kurtarmak için tekrar dünyayı teşrif ettiniz.. Fakat sizin aslında Hasan Mezarcı diye bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunuz yalanıyla kitleleri kandırmaya çalışan kâfirler ve sapıklarla mücadele etmek zorunda kalacaksınız.. İşiniz zor.. Sakın yılmayın ve geri adım atmayın" diyerek telkine tabi tutulmuş mudur, bilemeyiz tabiî.

Devlet televizyonu TRT'nin MİT'i konu edinen Teşkilat dizisinde verilen mesaja bakılırsa, istihbarat dünyasında bu tür dümenlerin çevrilebildiğini dost düşman herkesin kabul etmesi gerekiyor. Baş kahraman MİT görevlisi Kurtbey Altay'ın MİT'çi kızkardeşi Selen, düşmanlar tarafından esir edilince iğneler ve ilaçlarla zombileştirilmiş, başka bir insan olduğuna inandırılmıştır. Altay dağları ve kurt cihetinden hikâyede eksik yok, geriye Selen'in Ergenekon destanı yazması kalıyor.

Teşkilat dizisinde anlatılan MİT macerasına göre, MİT'çi Selen, "ilaçlandığı" için, gerçekte Türkiye düşmanlarının kendisine yaptığı şeyi MİT'in kendisine yapmış olduğuna, Altay'ın kendisinin "abi"si olmadığına, beyin yıkamasına tabi tutulmuş bulunması yüzünden onu abisi zannetmeye başlamış olduğuna inandırılmış, böylece, babası ve abisini, "kendisini aldatıp zombileştirmiş düşmanlar" olarak görür hale gelebilmiştir.

*

Evet, haber7.com’da 17 yıl önce yayınlanan “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim başlıklı haberde başka bir teşkilat değil, İngiliz istihbaratı "karpuz kabuğu" akıllara düşürülüyordu.. Sanki Esad Efendi Türkiye'den değil de İngiltere'den kaçıp Avustralya'ya yerleşmişti..

Kamuoyuna yönelik ilaçsız-iğnesiz yönlendirmelerin (algı operasyonlarının) bu türüne psikologlar ve özellikle NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. Pandemi ilan edip bütün bir milleti iğnelemek ve ilaçlamak, altından kalkılamayacak kadar zor ve masraflı.. Dolayısıyla bazı durumlarda algı operasyonu ile yetinmek gerekiyor.

(İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş, "üç maymun"u oynamış olması.) [Sonradan tiyatrocu Ahmet Yenilmez'e Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle, devletin parasıyla bu hikayenin filmini bile yaptırdılar: Sevdam Gözlerinde Kaldı.]

Gerçekte, S. G.’nin Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir. 

Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’nin peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, hakkındaki yayınlara S. G.’nin şu anda bile Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız. 

Türk avukatları üzerinden S. G.’ye (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

*

Şayet yazıdaki “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyorsa, (vardıysa eğer) Ergenekon’un aslında İngilizler’in ülke içindeki uzantısı (ya da işbirlikçi ajanlar çetesi) olduğunu düşünmemiz, İngilizler’in Esad Coşan hocayı Ergenekon’a (içerideki müttefiki ya da işbirlikçilerine) kovalatıp Avustralya’da tuzağa düşürdüklerini kabul etmemiz gerekecek. 

Bu durumda da, hem Türk istihbaratının, hem de Türk yargısının, Esad Coşan “kazası” üzerinden (vardıysa böyle bir "terör örgütü" ya da çete) Ergenekon’un İngiliz bağlantılarını araştırmasını beklemek hakkımızdır.

Söz konusu ima doğruysa, bunu Türk istihbaratı araştırmayacak da kim araştıracak?..

 Ya da, Türk istihbaratı bunu da araştırmayacaksa, neyi araştıracak, neyi araştırıyor?..

Evet, Türk istihbaratı şayet bu S. G. olayına açıklık getirirse, şahsen, “Berlin’de hakimler var” lafını akla getirecek şekilde “Türkiye’de istihbaratçılar var” sözünü iftiharla söyleyebileceğimizi düşüneceğim.

“Türkiye’de istihbaratçılar var” diyeceğim.

Hem de “Bunlar ‘millî’.. Türkiye’de ‘milî’ istihbaratçılar var”  diyeceğim.

*

(https://www.samsunsonhaber.com/haber/5153906/hasan-mezarci-ve-psikolojik-operasyon-ikilemi)

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

Ayşegül Asal'ın kaleminden...

HASAN MEZARCI VE PSİKOLOJİK OPERASYON İKİLEMİ

Bir Çin atasözü "Yüz savaş kazanmak hüner değil, hüner savaşmadan güvenliği sağlamaktır." der. Bazen açık yollardan değil, gizlilikle işi görmek maharet olandır der. Bunu zihin yıkama faaliyetleri için de diyebilir miyiz peki? Nitekim birilerinin çarkına çomak sokarsanız, bazen karşılığında ölür, bazen de yaşarken öldürülürsünüz.

İşte bu zihin yıkama faaliyetlerinin doğru olduğunu iddia eden ve arkadaşının da buna kurban gittiğini ileri süren eski Rize milletvekili Şevki Yılmaz, şöyle anlatıyor hatıratını. “Emniyet görevlilerine sordum ne zülüm yaptınız ona? Eski emniyet görevlisi arkadaş ağlamaya başladı.

*

(https://www.tarihistan.org/hasan-mezarciyi-ignelerle-bu-hale-getirdiler/8347/)

Hasan Mezarcı'yı iğnelerle bu hale getirdiler

28 Şubat'ın en çok konuşulan isimlerinden Şevki Yılmaz, A Haber’de yayınlanan Kadraj programında Zeynep Bayramoğlu’nun sorularını yanıtladı.

Hasan Mezarcı'yı iğnelerle bu hale getirdiler
02 Mart 2015 - 11:19


Eski Milletvekili Şevki Yılmaz, bir dönem sözleri çok tartışılan, hapse giren ve hapis sonrası rahatsızlanan Hasan Mezarcı için şu sözleri sarf etti:

"Hasan Mezarcı çok eski arkadaşımdır, çok zeki, hafız ve hatiptir. Kitleleri sürükleyen biriydi. Biliyorsunuz, emperyalistlerin sömürdüğü ülkelerde sohbet etmek en büyük terör aletinden daha tehlikelidir. Hasan Mezarcı müftülük yaptı sonra parlamentoya girdi. Bir milletvekili olarak bilinmeyen arşive girmek istedi. Suçu budur. 

Kardeşimizi cezaevine attılar. O zaman da beni zehirliyorlar diye bağırmıştı. İğnelerle bu hale getirdiler. Normal konuşuyor ama sonra ben İsa'yım diyor. Bunlar bugün tıpta yapılabiliyor. 

Biz de hicret etmeseydik belki size Musa'yım diyecektim. Silivri'de beş yıldızlı otelde yattılar, her tür hakları vardı. Ama bunların eline bir düş bakalım. Cezaevinden çıkan Mirzabeyoğlu ne haldedir? 

Bugün Sivas'ta hiçbir eyleme katılmayan onlarca kardeşimiz müebbet hapis aldılar. Onlara yapılan eza ve cefayı bir düşünün. 

Hasan Mezarcı kitleleri etkiledi o nedenle ondan intikam aldılar."


ahaber

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."