MİT, HAMAS VE FİLİSTİN DAVASI

 





“7 Ekim 2023 sabahı MİT’in bir salonunda yaşanan olay”.

Hürriyet’in efsanevî (efsane kabilinden) eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün Odatv.com’da yayınlanan yazısının başlığı böyle.

Şimdi size, epeydir bildiğim ama bugüne kadar yazmadığı(m) bir olayı anlatacağım” diyor.

Okuyalım:

7 Ekim 2023 sabahı İstanbul’daki MİT binası.
Binada HAMAS’ın sivil kanadından bir grup var.
Türk istihbarat yetkilileri ile görüşüyorlar.
O sırada haber geliyor…
HAMAS’ın askeri kanadı o gece İsrail içinde büyük ve şok bir operasyon yapmış.
Henüz kaç kişi ölmüş belli değil. (…)

MİT salonunda önce bir sessizlik oluyor.
Sonra HAMAS yetkilileri “Allahuekber” deyip sevinç çığlıkları atmaya başlıyor.
MİT Yetkilileri bu sahneyi sessizce izliyor.
Sonra üst düzey bir yetkili ağır ağır konuşmaya başlıyor.
“Çok büyük bir eylem yapmışsınız. Gerçekten beklenmeyecek kadar büyük bir eylem. Ama bu eylemin ikinci adımı ne olacak? Hiç düşündünüz mü”
HAMAS yetkililerinde ses yok…

(https://www.odatv.com/guncel/7-ekim-2023-sabahi-mitin-bir-salonunda-yasanan-olay-120082324)

Burada bir ara verelim..

MİT binasında yaşananları sen nereden ve nasıl biliyorsun?

MİT personeli misin?.. Ajan mısın?

Değilsen, orada olanları sana kim haber veriyor?

CIA, MOSSAD vs. MİT’e sızmış da onlar mı haber veriyor?

HAMAS’çılar seninle lüks restoranlarda pahalı yemekler yiyip şampanya yudumlamayacaklarına göre, sen MİT’te konuşulanları nasıl ve nereden biliyorsun?

MİT’çiler, MİT’in sırlarını vs. sana anlatıyorlar, seni bilgilendiriyorlarsa, bunu hangi vasfına borçlusun?

Ve MİT’çiler, böyle birşeyi Ertuğrul Özkök gibi bir adama neden anlatıyor, görüştükleri misafirlerinin sırlarını neden rastgelene veriyor, böylece onları bir nevi “satıyorlar”?

*

Her neyse… Biz, Ertuğrul Özkök’ün laflarına dönelim.. Sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bunun üzerine MİT yetkilisi devam ediyor:
"İsrail’e karşı durumu 1-0 yaptınız. Ama planladığınız ikinci bir golünüz, adımınız var mı?”
HAMAS heyeti yine suskun.
MİT Yetkilisi devam ediyor:
“Şimdi siz durumu 1-0 yaptınız. Ama biliniz ki İsrail durumu 1-1 yapmayacak. 2-1 de yapmayacak, 3-1, 4-1 de yapmayacak. Netanyahu’yu ve İsrail’i biliyoruz. Onlar durumu 10-1, hatta 12-1 yapacak. Buna karşı ikinci bir hamleniz, planınız var mı?”

MİT Yetkilileri o gün iki şeyi anlıyor,
HAMAS’ın sivil kanadı askeri kanadının bu saldırısından haberdar değil.
Ve bu saldırıdan sonra ikinci adımın ne olacağını da bilmiyorlar ve hiç düşünmemişler.
Aradan geçen süre gösterecek ki HAMAS’ın askeri kanadı da ikinci adımın ne olacağını bilmiyormuş.

Bunlar, MİT yetkilisinin hüsn-ü kuruntusu.. Kuruntusunun güzelliği..

Burada iki ihtimal var..

Birincisi, MİT’çinin, HAMAS’çıların her sırlarını bir Amerikan müttefikine vermeyeceklerini hesap edememiş olması.

İkinci ihtimal ise, HAMAS’çıların, bir Amerikan müttefikine her sırlarını söyleyecek kadar saf ve basiretsiz olması..

Burada MİT’çinin yaptığı şey, resmen moral bozma, HAMAS’çıların maneviyatını çökertme..

*

Olaya böyle bakarsanız hiçbir vatan savunmasına onay vermemeniz gerekir.

Aynı şey Taliban’a da söyleniyordu.

Kafkasya’da şehid Gazi Muhammed’in Çarlık Rusyası 'dev'ine karşı başlatıp Şeyh Şamil’in sürdürdüğü cihadın durumu da aynıydı.

Yahudi, Filistinli'nin evini, bahçesini, toprağını resmen gasp ediyor; Kafkasya'da, Afganistan'da böyle birşey yoktu.

İslam’ın ilk yıllarında da âtî, zahiren hiçbir zaman parlak görünmüyordu.. Bedir zaferini de Uhud ve Hendek gibi iki zorlu ve sıkıntılı savaş takip etti.

İstiklal Harbi yıllarını düşünelim.. Bu kafaya göre, Maraş’ın, Urfa’nın, Antep’in kendisini Fransız’a karşı savunmaması gerekirdi.. Hepi topu fakir ve savaş yorgunu bir şehirden ibaretsin ve Fransa gibi Birinci Dünya Savaşı’nın galibi bir 'dev'le savaşıyorsun..

"Çağdaş ve uygar" Fransa'nın "yerleşimci"leri gelip senin evini, tarlanı, bahçeni işgal ediyor da değil.. En fazla, 28 Şubatçılar gibi başörtüsü alerjisi sergiliyorlar. 

Buna rağmen köyden farksız bir şehirimsi olmana bakmıyor bir 'dev'e karşı silaha sarılıyorsun, ve ikinci adım için hiçbir fikrin yok.. 

Daha doğrusu fikrin şu: Ya istiklal, ya ölüm!

"Allahu ekber, Allah en büyüktür" diyorsun.

HAMAS'çıların MİT salonunda dedikleri gibi.

Böyle bir zihniyete sahip olmadığını düşünelim.. Önce İngiliz’le gizlice anlaşır, onun desteğiyle bir sözde istiklal (bağımsızlık) savaşı yaparsın.. Tiyatro gösterisi sergilersin.. Sonra da her yıl tantanayla zaferini kutlarsın. 

Allah'ı unutup İngiliz "muasır medeniyeti"nin büyüklüğünün amigo tezahüratçısı olursun..

*

HAMAS'çıların sessizliğine ve şaşkınlığına gelince..

Burada da iki ihtimal var:

Birincisi, MİT'çiyi "güvenilir abi" kabul edip "dersini bilmeyen herkesten şişman çocuk" moduna girecek kadar "direniş ve liderlik ruhu"ndan yoksun olmaları.

İkinci ihtimal ise, MİT'çinin akıl yürütüşü ve tavrı karşısında hayal kırıklığı yaşamış ve "Bizim trajedimize, dramımıza, çilemize ve ıstırabımıza bu kadar yabancı bir adama ne desen boş, buna verilecek cevap ancak sükut olabilir" diye düşünmüş olmaları. 

(Aslında bunları yazması gereken kişi ben değilim, Yeni Şafak'ın İsmail Kılıçarslan gibi "yandaş" kalemleri.. Bu İsmail istiyorsa mesela "MİT, Amerika da, İsrail de (haşa) Allah’tan büyüktür diyor" başlıklı bir yazı kaleme alıp MİTçilere ağzına geleni söyleyebilir.

Fakat o bunu yapmaz, gariban sıradan vatandaşa sövüp sayar.)

*

Geçelim..

Özkök sözlerini şöyle sürdürüyor:

O gün MİT en yüksek yetkilisinin ağzından HAMAS’ın siyasi kadrosu yöneticilerine şu mesajı veriyor:
“İran’a fazla güvenip hareket etmeyin…”
O gün 7 Ekim 2023 günüdür. (…)
Türkiye daha o gün HAMAS’ı sağduyuya çağıran mesajını vermişti.
Ayrıca yine o ilk günlerde, devletin en yükseklerinden, bunu dünyaya duyurulmuştu.
Ancak Netanyahu’nun vahşi saldırısı başlayınca Türkiye de haklı olarak İsrail’in karşısına geçmişti…

Evet, İran’a fazla güvenilmemesi tavsiyesinde bulunan MİT’çi o gün, lisan-ı hal ile “Türkiye’ye hiç güvenmeyin” mesajını vermiş. (Gerçi "lisan" da öyle bir durumda daha fazlasını söyleyemez.. Ne yapacaktı, çocuk gibi azarlayacak mıydı?!)

Netanyahu’nun vahşi saldırısı başlayınca (Sanki daha öncesi vahşi değil) Türkiye’nin İsrail’in karşısına geçmesine gelince..

Özkök'e göre, "başta" karşsında değilmiş.

Sonradan iş değişmiş.. 

Eh, birazcık (Özkök gibilerin de "sağduyulu" bulacağı kadar) sesini çıkartması gerekiyordu tabiî..

Aksi takdirde İslam dünyasındaki, hatta tüm dünyadaki itibarı yerle yeksan olacaktı.. 

İran’la olan rekabetinde de mevzi kaybedecekti.

Güney Afrika kadar bile olamadığı söylenecekti.

"Sağduyu", zevahiri kurtarmak gerektiğini söylüyordu.. 

Böylece, Netanyahu’ya bol bol küfredildi.. Fakat İsrail’le diplomatik ilişkiler kesilmediği gibi, ticaret konusu da karmaşık bir muamma olarak kaldı. 

*

Aynı MİT, başka yazılarda delilleriyle aktardığımız gibi, 28 Şubat’ta yangına körükle gitti.. "Sağduyu"nun ocağına incir ağacı dikti.

[Sağduyu deyince aklıma sadece bir yıl yaşayabilen Sağduyu gazetesi geldi.. 

O 28 Şubatlı günlerde Sağduyu gazetesinin yazı işleri müdürü ve köşe yazarıydım.

Gazete kapandı.. 

İşsiz, beş parasız ortada kaldım.. 

2000 yılında bile Prof. Esad Coşan Hoca’nın Almanya’da cemaat mensuplarına “Seyfi Say’ı yurtdışına çıkarabilir misiniz?.. Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.. Her yerde MİT bunun karşısına çıkıyor” demiş olduğunu ancak 16 yıl sonra biri bana söyleyecek, sözde eski dostlar tarafından terk edilip yalnız bırakılmış olmamın nedenlerinden birinin de insanların MİT’in radarına girmek istememeleri olduğunu çok geç anlayacaktım.

Söz buraya gelmişken, gazeteci Mustafa Kaplan’ın Facebook hesabından 19 Ocak 2022 ve 20 Ocak 2025 tarihlerinde paylaştığı bir yazıyı da aktarmak yerinde olur:

Mahir Usta [Bünyamin Ateş]

19 Ocak 2021 ·

SAİD NURSÎ, HİZMETKÂRLARININ GÖZÜ ÖNÜNDE NASIL ZEHİRLENDİ?

Şimdi sizlere satır aralarına sıkışş ba’zı gerçeklerden bahsedeceğim. 3 Ekim 2020 târihinde vefât edip nim-resmî devlet töreniyle Eyüp Sultan Camii haziresine defnedilen yeşil pasaportlu Mehmet Nuri Güleç’in (Fırıncı) "Son Şahitler" kitabında hâtıraları yayınlanmıştı.

Necmeddin Şahiner’in kaleme aldığı kitâbın 2. cildinin 345. sayfasında Fırıncı 1950 başlarında pasta-börek fırıncılığı yaparken; haftanın birkaç akşamı fırına gelen polislerle çay içip sohbet ettiklerini söylüyor.

Bu yüzden Bedîüzzamân Said Nursî’nin 1953’te üç aylık İstanbul Çarşamba’daki ikàmeti sırasında Fırıncı bu mekâna yakın bakkal dükkânı ve kahvehânede sürekli karakol kuran polislere hiç yabancılık çekmediğini belirtiyor. Çevre sâkinleri ve Üstâdın ziyâretçilerinin “Başına bir iş açacak” anlamında bakışlarına karşı da “Polisler gelmişse ne olmuş?” diyerek Üstâdı sabah ve öğleden sonra ziyâreti öncesi ve sonrasında polislerin yanına uğramakta ve onlara rapor vermekte bir sakınca görmediğini sözlerine ekliyor.

Adı geçen kitâbın 347. sayfasındaki “Polisler kapıda Üstâdı ziyârete gelenlerin hüviyetlerini tesbît ediyorlardı. Fakat benim hüviyetimi hiçbir kimse sormadı ve almadı” sözleri de Mehmet Fırıncı’ya âid.

MUHSİN ALEV’İN ANLATTIKLARI DEHŞET VERİCİ!

Üstâd 1952’de Gençlik Rehberi isimli eseriyle ilgili olarak açılan mahkeme münâsebetiyle İstanbul’a gelmek mecbûriyetinde kalınca, tereddüd ve endîşesini refâkatinde olanlardan Mehmet Fırıncı ile paylaşıyor.

Üstâd, kalabalık, alâyiş ve nümâyişten hoşlanmadığı için de Mehmet Fırıncı’ya İstanbul’a gelişiyle kalacağı otel hakkında kimseye bir bilgi vermemelerini sıkı sıkı tenbîh ediyor. Fırıncı buna rağmen kardeşi Mustafa’ya –Mustafa, ileride FETO’nun hàs adamlarından Cemal Uşak’ın kayın pederi olacaktır- Üstâdın İstanbul’a geliş zamanı ile kalacağı otelin ismini haber verir.

Bu ihbâr neticesi Akşehir Palas Oteli’nde polis kaynamaya başlar. Kılık değiştiren polisler –telefon santrali, lobi ve ahçı dàhil - birer otel hizmeli ve görevlisi olur. Buna bir de Üstadı bilen ve sevenler eklenince otelde muazzam bir kalabalık oluşur. Üstâd kalabalıktan sıkılır ve rahatsız olur. “Bu mahşerî kalabalığı buraya niye topladınız? Ben size kimseye haber vermeyin demedim mi?” diye öfkelenir. Fırıncı da “Üstâdım! Burada toplanmaları için biz kimseye haber vermemiştik. Ben sadece kardeşim Mustafa’ya söylemiştim hepsi o kadar” diye karşılık verir.

Üstâd bu hâlet-i rûhiye içinde kendisine tahsîs edilen odada istirâhate çekilir. Yalnız odası emniyetli değildir. Otel odalarının balkonları bitişiktir. Buradan Üstâdın odasını gözetlemek ve odaya girmek pekâlâ mümkündür.

Burada yaşanacak ibret-âmiz ve üzücü bir olaydan dolayı insân, “Neden zındıka komitesi tarafından imhâ ve ifnâ için fırsat kollanan Üstâd hazretleri için böylesine güvensiz ve kontrolü zor bir otel seçildi?” demekten kendini alamıyor.

Yakın hizmetinde bulunmak üzere henüz 22 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Muhsin Alev’e de Üstadın odasına yakın bir yer tahsîs ediliyor. Muhsin alev burada yaşanan üzücü ve karanlık bir olayı aşağıdaki linkte şöyle dile getiriyor:

https://sorularlarisale.com/.../abdulmuhsin-alkonavi...

“Üstad İstanbul Akşehir Otelinde kalırken ayrı bir odada kalıyor, ben de onun karşısındaki bir odada kalıyordum. Bir oda daha vardı, o oda da Üstad’ın yanına bitişikti. İnebolulu İbrahim Fakazlı tutmuş bu odayı.

“Yalnız bir gün kapıyı kilitlememiş. Baktım birisi o odadan çıktı, önümden geçip koridora doğru gidecekti, beni görünce korktu, aşağı indi. Meğer bu adam oraya girmiş Üstad'ın yemeğine zehir atmış. Ben tabi o zaman ‘Allah öyle şeylere müsaade etmez’ diye düşündüğümden, pek önemsememiştim. Fakat o aşağıdayken Üstad bunu anlamış, yediği yemekten farkına varmış zehirli olduğunu.

“Üstad yemeği yiyince hastalandı. Bu mesele risalelerde bir yerde bahsediliyor. Onlar iki-üç kişi Edirne’den gelmişler İstanbul’a. Akşehir Oteli’nde kalıp Üstad’ın yemeğine zehir atmak için gelmişler.”

Röportaj 05.05.2009’da yayınlanmış. Ceylan Çalışkan (1963), Zübeyr Gündüzalp (1971), M. Tahirî Mutlu (1977) ve Bayram Yüksel (1997) bu röportajın yayınından önce vefât etmişlerdi. Bunların dışında hayatta olan Mustafa Sungur, Hüsnü Bayramoğlu ve Abdullah Yeğin gibi ismi “mutlak vekiller” arasında geçen zevâttan hiç birinden bu röportajla ilgili olarak 12 sene içinde ne tekzîb ve ne de tavzîh yönünde herhangi bir açıklama yapıldı. Demek Muhsin Alev, nâm-ı diğer Abdülmuhsin Elkonevî’nin sözleri susulmak suretiyle tasdìk ve tasvîb edilmiş oldu.

Yukarıdaki açıklamayı okuduğumda tek kelime ile dehşete kapıldım. Yanlış anlamayım diye tekrâr tekrâr okudum. Başka arkadaşlara gösterdim. Benden farklı anlamadıklarını söylediler. Ben de konuyu paylaşmaya karâr verdim. Şöyle ki:

OTELİNDE ÜSTAD’IN YEMEĞİNE KİM ZEHİR KATTI?

*Üstâdın odasına balkondan geçilebilecek vaziyette bir oda var. Burasını tutan İnebolulu İbrahim Fakazlı odanın kapısını “unutarak” açık bırakmış. Bu ihmâl ve nisyânın kabûlü ve îzâhı mümkün değildir. İfnâ ve imhâsı için fırsat kollanan bir şahsiyetin kaldığı yerin yanında oda tutup kapısını açık bırakacaksın. Haydi bu “kapıyı açık bırakma” işini “insânlık hâli”ne verelim.

*Peki, Said Nursî’yi zehirlemek üzere plân yapan esrârengiz ve karanlık kişiler bu odanın “açık olduğunu” nereden ve nasıl biliyorlardı ki usta bir zamânlama ile içlerinden biri buradan rahatça girip Üstadın yemeğine zehir kattı?

*Üstâd gibi uyanık, diken üstünde ve dikkatli bir kimse odasına kendisini zehirlemek üzere giren yabancı bir insanı nasıl fark etmedi?

*Üstadının zehirlenme vak’alarını çok iyi bilen ve onu bu hususta korumak ve kollamakla vazifeli olan hizmetkârlardan Muhsin Alev’in oradan çıkan şübheli yabancıyı görür görmez onu yakalayıp kaşla göz arasında polisi veya aşağıda bekleyen diğer hizmetkârları olaydan haberdar etmeli değil miydi?

*Muhsin Alev şübheli şahsın Üstâdını zehirlediğini nereden bildi? Bu sû-i kastı fark eder etmez saçma sapan bir yorumla "Allah öyle şeylere müsaade etmez” deyip pasif kalacağına, derhal koşup Said Nursî’nin zehirli yemeği yemesine engel olması gerekmez miydi?

*Henüz 22 yaşında toy bir delikanlı olan Muhsin Alev Üstadını zehirlemek üzere uzaklardan kalkıp gelenlerin 2 veyâ 3 kişi olduklarını ve Edirneli olduklarını nereden biliyor? Bu elde edilmesi imkânsız gizli bilgiyi ona kim verdi?

*Aşağıda ikinci derecede Üstâdı koruyan ve kollayan hizmetkârların bu konudaki ğaflet veya ihmâli, en az Muhsin Alev kadar onları da sorumlu kılıp şâibe altında bırakmaz mı? Bunların orada bulunmalarının hikmet-i vücudu acaba ne idi?

*İki veya üç şâibeli yabancı otele Üstâddan önce veyâ sonra gelip yerleşecek. Gireceği odanın kapısının açık olduğunu bilen birisi, elini kolunu sallaya sallaya Said Nursî’nin kaldığı kata gelip “açık bırakılan”(!) kapıdan odaya süzülüp Üstadın yemeğine zehir katacak. Üstâdı koruma ve kollamakla vazifeli hemen yakınındaki Muhsin Alev ayak sürüyerek karanlık kişilere zamân kazandıracak. Aşağıdaki hizmetkâr bozuntusu bostan korkuluklarının ruhları ise olan bitenleri fark bile edemeyecek!!!!! Böylesine bir ihmâl olamaz, kabul edilemez. Buna “ğaflet” veyâ “ihmâl” demek bir cinâyet ve ihânettir.

*Burada iki ihtimal var. Bir üçüncüsü yok. Ya boş odadan Üstadının tarafına geçerek zehiri yemeğe bizzat Muhsin Alev’in kendisi koydu. Bunu gizlemek için de hayâlî bir senaryo uydurdu. Yahut da gerçekten Edirne’den gelip otele yerleşen profesyonellere İbrâhim Fakazlı'ya âid boş odanın kapısını açarak Said Nursî’yi zehirlemelerine çanak tuttu ve ağırdan davranarak da Üstâdın zehirli yemeği yemesine imkân tanıdı.

*Her iki ihtimâle göre de Muhsin Alev –kendi beyânı ile- bir hàindir. Bu olaydan zâhire göre haberi olmaz gözüken ve holde bekleyen bostan korkuluğu hizmetkâr bozuntuları da bilerek veya bilmeyerek Muhsin Alev’in suç ortaklarıdır. Allah size emsâlsiz bir İslâm àlimini koruma ve kollama şerefi ve görevini verecek. Ama gözünüzün önünde bu zât-ı muhterem ağır bir şekilde zehirlenecek. Fakat sizin ruhunuz bile bu vahim olayı duymayacak, hissetmeyecek. Bunun hüsn-i niyetle îzahı mümkün olabilir mi?

SAİD NURSÎ 19 DEFA NASIL ZEHİRLENDİ?

Akşehir Palas Otelinde bütün hizmetkârlarının gözleri önünde yaşanan bu ibretli vak’a ister istemez Said Nursî’nin diğer zehirlenmeleri ile –en hafifinden bu mes’elede gaflet içinde ve ağır kusûru bulanan- hizmetkârların mercek altına alınmasını; i’timâd, sadâkat ve emniyet testine tâbi’ tutulmalarını gerekli kılıyor. “Mutlak vekilim” diye öyle caka satmak yok. Bu vahim zehirlenme olayı ile diğer bir kısım zehirlenme vak’alarının aydınlanması ve fâillerinin ortaya çıkarılması lâzımdır.

İnternetten Risale-i Nur uygulamalarına girip “zehir”, “tesmîm” ve “tesemmüm” gibi kelimeleri yazdığınızda karşınıza dünya kadar bulgu çıkıyor. Tahlîle tâbî tutmak üzere misâl olarak bunlardan birkaçını ele alalım:

“Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti. O şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücudum aşıya gelmez veyahut başka bir mânâ mı var? Yirmi sene evvel beni Ankara'da aşıladılar. Şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hatırıma geldi. Sizde nasıl?” (Şuâlar, s. 313)

“Bu günlerde, buranın büyük memurları, çekinmeyerek, bazıları demiş: ‘Said'in vücudu ortadan kalkmalı’ hadisesi var. İşte gizli düşmanlarım, bunun gibi, bu fikirlerinden istifade ederek, mutemed hizmetçilerimi dağıtmakla fırsat bulup beni zehirlediler.” (Kastamonu Lâhikası, s. 143)

İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede herbir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışşlar (şimdi on dokuz defa oldu). (Emirdağ Lâhikası-I, s. 193)

İkincisi: Benim gizli düşmanlarımın suikastıyla zehir tesemmümü ile şiddetli hastalığımdan yanımdaki camie on defada ancak bir defa gidebiliyorum.” (Emirdağ Lâhikası-II, s.178)

“Ben vasiyetnamemi yazdığım aynı zamanda, gizli münafıklar, benim itimad ettiğim hizmetçilerimi zabıta tarafından yanıma gelmekten men ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup, tanımadığım birisiyle, sabık dokuz defadan daha tesirli bir zehir bana yutturdular. (Emirdağ-I, 106)”

“Bir siyasî memurun iğfali ve "İmhası için yukarıdan emir aldık" demesine aldanan bir bekçibaşı, Üstadın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmış; ertesi gün Üstad zehirlenerek kıvranmaya başlamıştır. (Tarihçe, Emirdağ Hayatı, s.461)

“Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken, Denizli hapsi tevkifi meydana çıktı.” (Tarihçe-i Hayat, s. 330)

Üstâdın zehirlenmelerine baktığımızda hapishanede iken “aşı” adı altında iğne ile veya hapishaneye dışarıdan getirttiği yemeklere kontrol esnasında zehir katılmasının bir derece îzâhı olabilir. Ancak, karşısında karakol olan ve içeride hizmetkârlardan başka kimselerin olmadığı Kastamonu ve Emirdağ’da Üstâdın defâatle zehirlenmesinin ise îzâhı gerekmektedir.

Üstâd mecburi ikamete tabi’ tutulduğu Kastamonu ve Emirdağ’daki mekânlarda da zehirlenmiştir. Bu mekânların içine uzanan gizli tüneller yoktur. Kapı, pencere ve duvarları yıkık değildir. Ekseriya akşamdan sabaha kapılar önden polislerce, arkadan da Üstâd veya hizmetkârları tarafından kilitlenmektedir. Gündüzleri ziyaretçilerin içeri alınması yasaktır. İstisnâ kabilinden müsâde edilen ziyâretçiler ise hizmetkârların kontrolünde teşehhüd miktârı yatak odası veya salonvâri yerde Üstâdı ziyaret edip çıkmaktadırlar.

Târihçe-i Hayât’ta geçen “Üstadın penceresine geceleyin merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmışifadesi beraberinde şübheleri çağştırıyor. “Zehirleme” gizli ve profesyonelce yapılan bir iştir. Kimse bu işi nasıl yaptığını ifşâ etmez. Emniyetin böyle bir bilgiyi yayması ise teàmüllere aykırıdır. Öyle ise Tarihçe-i Hayâtı yazanlar bu ifâde ile biri veyâ birilerini zehirleme şâibesinden tezkiye ederlerken; otomatikman da ba’zı sorulara muhâtab olurlar:

- Üstadın penceresine birinin çıkarak yemeğine zehir kattığını size kim söyledi? Neye göre suçu hayâlî birisine attınız?

- Zehirlenmesi için fırsat kollanan Üstâdın penceresini neden demir veya tellerle emniyet altına almadınız?

- Üstadın yemeğini koyacak daha emniyetli bir yer yok muydu ki “Gelin zehirleyin!” dercesine pencere boşluğuna koydunuz?

Hapishâne ve kapalı bir mekândaki zehirlenme olaylarına bir nebze îzâh getirilebilir. Peki, yanında hizmetkârlarından başka kimsenin olmadığı dağ ortamında Üstâdın zehirlenmesine ne demeli? “Sonra dağda müthiş bir zehirlenmeden mütevellid gayet ağır surette hasta iken…” ifâdesi Târihçe-i Hayâtın 330. sayfasında yer almış.

Kezâ, yukarıdaki nakiller arasında geçen iki ifâde de düşündürücüdür: “itimad ettiğim hizmetçilerim” ((Emirdağ-I, 106) ve “mutemed hizmetçilerim” (Kastamonu Lâhikası, s. 143) Üstâd gibi âlim ve edîb bir şahsın hem Kastamonu ve hem de Emirdağ’da hizmetkârlarını “mutemed” ve “itimat ettiğim” sıfatlarıyla tavsif etmesi ma’nîdardır. Mu’temed ve i’timâda şâyân olmayan hizmetkârların Üstâdın yanında ne işleri var? Bu sıfatlarla Üstâd acaba “Yanımda güvenilmeyen kimseler de var” mesajını mı vermek istemiştir?

Bu sorular silsilelerine vefât eden hizmetkârların cevâb vermeleri elbette mümkün değildir. Hayatta olan tek hizmetkâr Hüsnü Bayramoğlu bu konulara bir açıklık getirir, bunca hizmetkârın sıkı korumalarına rağmen Üstâdın onlardan başka kimselerin olmadığı ortamlarda zehirlenmesine ma’kùl ve mukni bir îzâh getirirse bizleri sû-i zandan, kendisini de vebalden kurtarmış olur.

HÂMİŞ: Affınıza sığınarak burada bir ek yapmak istiyorum. Kimileri hâşâ "Üstâd o kadar mı câhil? Hizmetkârlarını seçemeyecek kadar bir bâsîreti yok muydu?" diyorlar. Hayır, âlim ve basîretli bir insandı. Ama, KPSS ile hizmetkâr seçmiyordu. İlm-i siyâseti ve basìreti ile gönderilenleri idare ve istihdâm ediyordu. Son olarak eklediğim belge, Üstadın tashîhinden geçmiş, ama Emirdağ Lâhikasında yayınlanmamış. Demek, "üstâdın tashîhinden geçmiş" sözü yapılan tahrîfata bir kılıftır. Buyurun belgeyi görün ve inceleyin. İmtihânını başarıyla vermiş Ceylan Çalışkan adesesinden diğer hizmetkâlara bakıp değerlendirme yapın.]


AFGANİSTAN'DAN SURİYE'YE

 

(İlk yayın tarihi: 2 Ocak 2023)


TALİBAN'IN "KÜÇÜK CİHAD"DAN SONRA GELEN "BÜYÜK CİHAD"I

 



 

Rasulullah Efendimiz s.a.s., Tebük Seferi'nden döndüklerinde şöyle buyurmuştu: 

"Küçük cihattan büyük cihada geldiniz."

*

Mevlana, Mesnevî'de bir savaşçı dervişin (ya da derviş savaşçının, alp erenin) halet-i ruhiyesini, yaşadığı iç çatışmasını şöyle anlatır:

Ayyazî dedi ki: Tam doksan kere belki yaralanırım diye,

Zırhsız savaşa girdim, okların önüne gittim, belki birisi gelir saplanır dedim.

Fakat boğaza, yahut can alacak bir yere ok isabeti, devlet sahibi bir şehitten başkasına nasip olmuyor.

Vücudumda yaralanmadık bir tek yer yok. Bedenim, oktan kalbur gibi delikdeşik oldu.

Fakat bu (şehitlik) ne yiğitlik, ne de zekâ işi. Baht işi bu.

Bir türlü can alacak bir yerime ok isabet etmedi.

Şehitliğin kısmet olmadığını anlayınca halvete gittim,  çileye girdim.

Kendimi "büyük savaş"a attım, riyazata, zayıflamaya koyuldum.

Halvetteyken kulağıma gazilerin savaşa giderken çaldıkları davul sesleri geldi.

Sabah çağıydı, can kulağımla duydum, nefsim, içimden seslendi:

"Kalk, savaş zamanı geldi, yürü! Kendini savaşa at!"

Dedim ki: "Ey vefasız habîs nefis, savaşa meyletme nerde, sen nerdesin?

Ey nefis, doğru söyle, bu hilebazlık, nedir? Yoksa şehvete düşkün nefis, ibadete yanaşmaz bile.

Doğru söylemezsen üstüne saldırır, seni riyazatla adamakıllı sıkar, sıkıştırırım."

O anda nefsim, içimden seslendi, dilsiz, ağızsız, fasih bir surette söz söylemekteydi:

"Beni her gün burada öldürüp duruyorsun. Canıma, kâfirlere yapılan eziyetleri yapıyorsun.

Kimsenin halimden haberi yok.. Sen, beni uykusuz, yemeksiz öldürüp durmadasın.

Bari savaşta bir yarayla şu bedenden kurtulurum da halk da erliğimi, fedakârlığımı görür."

Dedim ki: "A nefisceğiz, hem münafık olarak yaşamadasın, hem münafıkça ölmedesin, nesin sen?

İki âlemde de müraî imişsin, iki âlemde de hiçbir şeye yaramazmışsın meğer.

Bu beden sağ oldukça halvetten çıkmamaya nezrettim."

Çünkü bu beden, halvette ne yaparsa kadına, erkeğe görünmek için yapmaz.

Halvetteki hareketi de ancak Tanrı içindir, huzuru ve sükunu da. Orada niyetinde başka bir şey bulunamaz.

Bu büyük savaştır, o küçük savaş. Her ikisi de Haydar'la (Hz. Ali ile) Rüstem'in harcıdır.

Öyle bir farenin kıpırdamasiyle (korkup) uçup gidecek akıl sahibinin harcı değil!

O çeşit adama karılar gibi savaştan, kılıçtan uzak durmak gerek.

O da sofî, bu da.. Yazık o sofîye! O, bir iğneyle (korkusundan) ölmede, bu kılıçlara karşı durmada.

Sureti (görüntüsü) sofîdir ama canı (özü) yok. Bu çeşit sofîler öbür sofîlerin de adını kötüye çıkarır.

*

Evet, büyük savaş, küçük savaştan daha zordur.

Koşunun heyecanı ve cazibesiyle, birilerini geçme arzusuyla, ödül umuduyla, tribünlerin alkışlarıyla koşmaktan daha zor olan, koşu bittikten sonra da koşan, kimsenin yerinden kıpırdamadığı zaman da koşmaya devam eden adam olabilmektir.

"Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız" diyebilmek...

Yuhalandığın zaman bile durmamak, gevşememek, sarsılmamak..

Derin duyarsızlık, sessizlik ve yalnızlığın sisli ormanında keskin ve soğuk rüzgâra karşı koşabilmek..

Sağanak yağmurlara, diz boyu çamurlara aldırmamak..

Yolundan dönmemek..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

*

İşte Afganistan'ın mücahidleri şimdi bu küçük cihad sonrası zorlu imtihanı yaşıyor.

Bütün koşulardan sonraki koşudalar..

Onlar, cihad ettiler ve Batı'ya diz çöktürdüler.

Herkesin yapamadığı, suret (şekil, görüntü) sofîlerinin hayal etmekten ve dile getirmekten bile korktukları uzun ve yorucu savaşların ağır imtihanlarından tökezlemeden geçtiler.

Allah yolunda (fî sebîlillah) cihad ettiler. Öldüler, öldürüldüler.. Ölümün üzerine koşa koşa gittiler..

*

Ve şimdi önlerinde yeni bir imtihan var: Allah'ın hükümlerini (Şeriat'i) mi uygulayacaklar, yoksa "Zamandır, zemindir, şartlardır şurtlardır, insanların rızası ve hoşnutluğudur" diyerek Şeriat'ten taviz mi verecekler?

Direnecekler mi, yoksa, kendi nefislerinin ve etraflarındaki gâvur işbirlikçisi ya da ajanı kişilerin nefislerinin dizginlenemez heva ve hevesleri karşısında teslim bayrağını mı çekecekler?

Afganistan küçük cihaddan büyük cihada, kolay savaştan zor savaşa gelmiş durumda..

Bu imtihan daha çetin.

Bütün savaşlardan daha zor.

*

Mepanews.com'daki haber şöyle:

Afganistan Yüksek Öğretim Bakanı Mevlevi Nida Muhammed Nedim açıklamalarda bulundu.

Mevlevi Nedim, ülke genelinde tesettür zorunluluğunun uygulanması kararını destekleyerek bunun İslami bir zorunluluk olduğunu belirtti.

Afganistan'daki İslam Emirliği yönetimine yönelik eleştirilere cevap veren Mevlevi Nedim, "Biz hepimiz Müslümanız. Bizim için en önemli şey Allah'ın dinidir. Şayet İslam Emirliği kalkınma gibi meseleleri asıl maksat olarak belirlemiş olsaydı  zaten en baştan savaşa gerek olmazdı. Usame'yi onlara teslim eder ve kadınlara (onların istedikleri türden) özgürlük verirdik." ifadelerini kullandı.

Mevlevi Nedim, tesettür zorunluluğunun Allah'ın emri olduğunu belirterek, "Bize yaptırım da uygulasalar, atom bombası da atsalar, savaş da açsalar, başka planlar da yapsalar, bizler yine de dinimizin hükümlerini tatbik etmeye mecburuz. Bu yüzden, bu konuda kimsenin talebini dinleyemez ve bunun sebep olacağı sorunlardan endişe duyamayız." şeklinde konuştu.

*

İşte adam diye ben böyle konuşana derim.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) hükümferma olduğu ülkemize gelince, tarihselci modernist soytarılar ile onlarla aynı dilden konuşan sözde tasavvufçu özde batınî irfan edebiyatçılarının sırf Şeriat'ı değersizleştirmek için ahlâk da ahlâk diye riyakârlık destanı yazdıklarını görüyoruz.

Bu ahlâksız ahlâkçı tipler, güzel ahlâkın en temel ilkelerinin şu üç fazîlet olduğunu unutuyorlar: Sıdk (doğruluk), ahde vefa (Allahu Teala'ya ve kullara verilen sözlerde durmak, vaadinden dönmemek), emanete riayet (sorumluluklarını yerine getirmek, insanların güvenini istismar etmemek, nimetleri kötüye kullanmamak).

Tersinden söylersek, ahlâksızlığın temelinde şu üç haslet yer alır: Yalancılık, sözünden dönmek, emanete hiyanet.

Bunlar, münafığın alâmetleridir.

*

Taliban, "İslam için savaşıyoruz, bu topraklarda Şeriat (Allahu Teala'nın hükümleri) yürürlükte olacaktır" dedi.

Halka bunu vaadetti.

"Demokrasi getireceğiz, feministlerin önünü açacağız, Allah'ın dediği değil insanların çoğunluğunun dediği olacaktır" demediler.

Dediklerinin arkasında duruyor, popülizme, halk dalkavukluğuna, demagogluğa, "siyaset icabı" safsatasına prim vermiyorlar. 

Neyi vaad ettilerse onu yapmaya çalışıyorlar.

Sözlerinden dönmüyorlar.

Halkın dinî duygularını istismar için savaşta (Allah yolunda cihadın sonucu olan) şehitlikten ve Cennet'ten söz edip de sonra barışta çark ederek laik (siyasal dinsiz) düzenden, dinler arasında tarafsız olmaktan bahis açmıyorlar.

Döneklik yapmıyorlar.

Halkın kendilerine olan güvenini boşa çıkarmıyor, emanete hiyanet etmiyorlar.

Batılıların ellerine tutuşturdukları reçeteleri "güncellenmiş İslam" diye yutturma hokkabazlığına yeltenmiyorlar. 

*

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye'deki ahlâksız ahlâkçılar, İslamcılık karşıtı sözde dindarlar, Taliban'ın Atatürk'ü örnek almasını istiyorlar.

Kendileri örnek alıyor, hatta "Atatürk'ün izinde olan biziz" filan diyorlar ya, Taliban'dan bekledikleri de böyle birşey..

Atatürk, baştan itibaren "Müslümanların halifesini, Osmanlı Devleti'ni kurtaracağız, İslam'ı koruyacağız" vs. diyerek takiyye yaptı yalan söyledi. (Daha kibar tabirle algı operasyonu yaptı.)

Sözler verdi, TBMM'nin ilk açılışında olduğu gibi vaadlerde bulundu, Padişah'ı kurtarmak dışında bir gayesinin bulunmadığına dair yeminler etti.

Millet onun bu vaatlerine güvendi, ona birtakım yetkileri emaneten devretti.

Afganistan ve Hindistan müslümanları bile bu "İslam mücahidi"ne inanıp servet gönderdiler.

Öyle konuştu, durumu öyle idare etti ki, başarısız olsaydı, Osmanlı Devleti devam etseydi, kimse ona "Sen bizi kandırdın, ihanet ettin, devletin altını oydun" diyemeyecek, hesap soramayacaktı. Diyelim ki bir iki kişi "Başka planları vardı" dedi, o takdirde "Ben onları ikna etmek, kullanmak için taktik icabı öyle konuştum" diyebilecekti.

Ne zaman ki zafer kazanıldı, karizma binasının sıvası badanası tamamlandı, ipleri tamamen eline geçirdi, işte o zaman gerçek düşüncelerini ortaya koydu.

Alışmış kudurmuştan beterdir hesabı Atatürk'e alışmış olan yerli-millîler, Afganistan'dan da aynı şeyi bekliyorlar. 

Görünen o.

*

İmdi, burası, başörtülülerin daha dün okulların kapısından kovulmakta olduğu bir ülke..

Üstelik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olma iddiasındaydı.

Vatandaşlarına eşitlik vaat ediyordu.

Ayrıca, "Başını açmayan kız öğrenciler okullara alınmasın" hükmünün yer aldığı bir "demokrasi kutsal kitabı" da mevcut değildi. Çiğnemekle günaha girecekleri bir "başı açıklık" ayetleri yoktu.

Çünkü demokrasinin esası, akıllarına eseni, gönüllerinden geçeni yapabilmeleriydi.

Buna rağmen, "Kızlar da okusun, fakat başlarını açmaları şarttır, açmıyorlarsa evlerinde otursunlar" diyebildiler.

Taliban da tam tersini diyor: "Kızlar da okusun, fakat tesettürlü.. Ve de İslam'ın şart koştuğu edep ve erkân dairesi içinde.."

Fakat arada şöyle bir fark daha var:

Demokratlar yalan söylüyor, fırsat bulduklarında vaatlerini tutmuyorlar. Çifte standart uyguluyorlar.

Taliban ise neyi vaat etmişse onu yapıyor. 

*

Birileri dinî doğruları "sahte Bektaşî" usulü yarım yamalak anlatarak istismar etmeyi de ihmal etmiyorlar: Efendim ilim kadın erkek herkese farz, beşikten mezara kadar ilim..

Bir, kadın ve erkek herkese farz-ı ayn olan ilimler var, bir de farz-ı kifaye olan ilimler.

Ayrıca, beşikten mezara kadar ilim öğrenme emri, kadınların Afganistan'da İslamî tesettüre riayet etmemesini gerektirmiyor.

İslam'ın bir emri, diğer emrini iptal için istismar edilemez.

Genç kızın tesettürü farz-ı ayn, bazı okullarda okuması ise olsa olsa farz-ı kifayedir. Madem ilmi bu kadar önemsiyorsun, ilminin gereğini yap ve başını ört, Allah'a itaat et..

Allah'a itaat etmiyorsan, o zaman sanki Allah emrettiği için ilim öğrenmek istiyormuşsun gibi görünerek numara yapma, dini istismar etme, riyakârlık ve münafıklık yapma!

Üstelik, farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmek için üniversiteye gitmek de şart değildir. 

*

İmdi siz, kadın erkek eşitliği var diye, mesela futbol takımlarında erkeklerle beraber kadınlara da yer veriyor musunuz?!

"Spor kadın erkek herkese lazım, kadınların oynatılmaması insanî değil" diyor musunuz?!

Bir futbolcunun takımının forması yerine rastgele bir kıyafetle sahaya çıkmasına razı oluyor musunuz?!

Bu engellendiğinde "Böylesi kararlar sporun ruhuna aykırı" diyerek ortalığı velveleye veriyor musunuz?!

Uluslararası spor müsabakalarında sporcuların millî forma yerine herhangi bir kıyafetle çıkmasına müsaade ediliyor mu?

İzin verilmediğinde "Sporcuların spor hakkı engellenemez, büyük haksızlık, çağdışılık" filan diyerek yaygara koparıyor musunuz?!

Yahut "Niye sadece erkek erkeğe güreşiliyor, erkekle kadın da güreşebilsin, kadınların neyi eksik?! Lütfen kadın erkek eşitliğine saygı gösterelim, bu yaptığınız insanî değil" diyerek güreşçilere akıl veriyor, insanlık öğretiyor musunuz?!

*

"Tamam, kadın erkek eşit de, her işin bir raconu var, bu işin kuralı böyle.. Ayrıcana kadın başka, erkek başka" diyorsunuz, değil mi?

İslam, sizin futbolunuzdan ya da güreşinizden daha az kuralcı ve daha az ciddî değildir.

Dahası..

"Vatanseverlik herkesin hakkıdır" diye söze başlayıp "Kızlar da erkeklerle birlikte askere gitsin, aynı koğuşlarda yatıp kalksınlar, vatan sevgisini birlikte yudumlasınlar, onlar da nöbet tutsunlar. Kızların askerlikten mahrum bırakılmaları insanî değil" demek aklınıza gelmiyor.

Demek ki, kadın erkek eşitliğinin gerektiğinde birtakım sınırlamalara tabi tutulabildiğini, daha doğrusu kadının yaratılışı/doğası gereği buna mecbur kalındığını siz de biliyorsunuz.

Edebiyat, retorik ve söylem yumurtaları, yaşamsal gerçekler kayalığının sivri taşlarına tosladığında paramparça oluyor.

*

Bunlar bu kafayla giderlerse yarın şöyle şeyler de diyebilirler:

"Camilerde niye sadece erkekler imamlık yapıyor? Kadın da pekâlâ yapabilir. Namaz kadın erkek herkese farz değil mi?!.. Sonra niye kadınlar en arkada ayrı saf tutmak zorunda olsunlar ki, kadın erkek karışık saf tutulabilsin.. Çünkü ibadet kadın erkek herkese farz.. Kadınlar da toplumun bir parçası, onların da sosyalleşmeye ihtiyacı var. Sonuçta beşikten mezara kadar değilse de büluğdan mezara kadar iki kesim de ibadet etmek zorunda.. Camide niye kadınlara ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyor?.. Beraber omuz omuza saf tutsunlar.. Kadınlar da imamlık yapsınlar, müezzin olup ezan okusunlar.. Bu kadın-erkek ayrımcılığı, camilerde erkek egemenliğine izin verilmesi İslam'ın ruhuna aykırı.. Ayrıca insanî de değil. Güzel sesli bir kadın imamın, bir imam hanımefendinin namazdan sonra camide aşr-ı şerif okumasına, kadınlara özgü sevecenlik ve şefkatle vaaz edip insanları irşad etmesine izin verilmemesi ne İslamîdir, ne de insanî.. Bunu reddediyoruz."

Yarın bunu da diyebilirler. Bu kafadan herşey beklenir.. Hafazanallah!

*

Laik başkan Erdoğan adına konuşmasıyla tanınan İbrahim Kalın hocaefendi hazretleri Taliban'a İslam dersi vermiş..

Şöyle bir açıklama yapmış:

"Taliban yönetimi Afganistan'da kız öğrencilerin üniversiteye girişini yasaklayan bir karar almış. İslam'ın ruhuna aykırı bir karar. Bu yasağın dinde yeri yok."

Dışişleri Bakanı Mevlüt durur mu, o da insanlık dersi vermiş:

"Bu yasak gerçekten İslami de değil, insani de değil. Dolayısıyla böyle bir yasağı biz reddediyoruz, doğru bulmuyoruz."

İslam'ın ruhunu İbrahim biliyor, Taliban bilmiyor.. İbrahim'in sözlerinin altında yatan mantık bu.

Tahsil için ta Amerikalara gitmiş, saz ve söz sanatlarını Arif Sağ gibi ustalardan meşk etmiş İbrahim, İslam'ın ruhunu Amerikalılar'a da öğretmiş olacak ki, ABD de Taliban'a tepki gösterdi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price şöyle konuştu:

"Eğitim, uluslararası düzeyde tanınan bir insan hakkıdır ve Afganistan'ın ekonomik büyümesi ve istikrarı için esastır. Bu kabul edilemez duruşun Taliban için önemli sonuçları olacak.” 

Görüldüğü gibi, İslam'ın ruhu için ızdırap çeken, yüreği sızlayan sadece laik (siyasal dinsiz) Kemalist Türkiye Cumhuriyeti'nin bürokratı İbrahim değil.

Haçlılar da (Haç'a inananlar da) İslam'ın ruhunu kurtarmak için ayağa kalkıyor, feryat koparıyorlar.

Yahudisi, Hrastiyanı, Budisti, ineğe tapanı, ateşe tapanı, ateisti, Satanisti, laiki (siyasal dinsizi) ile bütün dünya İslam'ın ruhu kurtulsun diye omuz omuza veriyor, onulmaz acılar çekiyor, o ruha bir tek Taliban saygı duymuyor. 

Bir tek o duyarsız.

İbrahim'in mesajından anlaşılan bu.

*

Esasa gelirsek.. Herkesi kendileri gibi cahil zanneden birileri Taliban'ı hafife alıyorlar.

Her sakallıyı deden, her gördüğün sarıklıyı da senin köyündekiler gibi (altmışında tevbe edip tarikata giren, sarık saran) cahil sofu zannetme!..

Taliban hareketi, esas itibariyle medrese talebelerinin (hocalarıyla beraber gerçekleştirdikleri) bir hurucun sonucuydu. 

Onların okudukları medreseler, Türkiye'deki, rejimin elinden yakasını kurtarmak için köşe bucak saklanan, laikliğin müsaadesini alabilmek için kırk takla atıp kılıktan kılığa giren, imkânsızlıklar (ve istikbal vaadetmemesi) yüzünden eksik gedik öğretim yapan medresemsi yapılar gibi değildir.

Onların medreselerinde icazet alan bir adam fıkıh usulünü iyi öğrenir. Dinde neyin delil olacağını, neyin olmayacağını gayet iyi bilir, İslamî olan ile olmayanı ayıracak formasyonu kazanır.

Ayrıca Kelam'ı da iyi öğrenirler, bu yüzden, epistemoloji (bilgi felsefesi) ve felsefenin temel konuları hakkında yeterli bilgileri, söyleyecek sözleri vardır.

Özgüvenleri tamdır, iflas edip son durak postmodernizm bataklığında çırpınan Batı düşüncesi karşısında aşağılık kompleksine kapılmazlar.

Türkiye gibi ülkelerdeki Batı hayranı sözde eleştirel düşünce sahibi, özde ise taklitçi modernist tarihselci soytarıların aksine, onlar, Batılı'dan duydukları lafları kendi ilmî müktesebatları çerçevesinde eleştiriye tabi tutar ve sorgularlar.

İslam'ın ruhunu iyi kavradıkları için kalkınma putuna ibadet eden dünyaperestler olmaktan uzak durmayı önemserler. Batı'nın teknolojisine ne hayranlık duyarlar ne de onu reddederler (Ki bu red de aslında hayranlıktan kaynaklanan bir marazî ruh halidir).

Batılıların yaldızlı ve parlak laflarının, göz kamaştırıcı safsatalarının büyüsünden etkilenmez, onların üzerindeki makyajı, yaldızı ve boyayı süpürüp atar, gerideki kokuşmuş leşi gözler önüne sererler.

Türkiye'nin ilahiyatlarındaki pırasasörler(istisnalar bir tarafa bırakılırsa) onların medreselerinden icazet (diploma) alabilecek yeterliliğe sahip değildir.

Bunlar genelde yarım yamalak bir yüksek lisans yapar, hocalarının keyfine göre bir doktora tezi hazırlarlar, sonra da sıkça işin ucunu bırakır, memur zihniyetiyle ders anlatırlar. Doğru dürüst bildikleri tek konu, hakkında doktora tezi yazdıkları mevzu olarak kalır, ki o doktora tezlerinin önemli bir bölümü de aslında hem kalitesizdir hem de konusu (Ankara İlahiyat pırasasörü İbrahim Lavaş'ınki gibi) kıytırık ve lüzumsuzdur, filanların dedikodusu kabilindendir.

Beğenmediğiniz Taliban'ın medreselerinden icazet almak, Türkiye'de pırasasör ya da pırasaför olmaya benzemez.

Onlar böyle tuz ruhu makamından üretilip üfürülmüş "İslam'ın ruhu" filan türünden yaldızlı laflardan etkilenecek adamlar değillerdir.

Senin ilahiyatlarındaki prof. unvanlı, laik (siyasal dinsiz) rejimin kapıkulu durumundaki pırasasörlere benzemezler.

*

İbrahim Kalın ve Mevlüt Çavuşoğlu açıklama yaptığında bu, onların kişisel açıklaması olarak anlaşılmaz. 

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etme durumundalar.

Yaptıkları şey, uluslararası teamüllere aykırı.. Başka bir ülkenin içişlerine ne diye karışıyorsun?

Sonra siz, Taliban gibi mücahid ve ilim ehli bir topluluğa "İslam'ın ruhu" ve İslamîlik dersi verecek en son kişilersiniz..

Onlar, nezaket gereği size, "Gidip Atatürk'ün mozolesinde saygı duruşu yapmanız, milletinizin onun ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorunda bırakılmasına itiraz etmediğiniz gibi bunu en başta sizin büyük bir huşu ve vecd içinde yapmanız İslam'ın ruhu ile ne kadar bağdaşıyor, laikliğin (siyasal dinsizliğin) mollaları?" diye sormayabilirler, fakat sizin bunu akıl etmeniz gerekir.

"Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü" diye sizi tefe koyabileceklerini hesaba katmalısınız.

Laik (siyasal dinsiz) bir devletin kendi haline bakıp utanması ve İslam'ın ruhu ve İslamîlik edebiyatından uzak durması gerekir.

"Bizim müslümanlığımız Şeriatçı Arap müslümanlığı değil, laik (siyasal dinsiz) Türk müslümanlığı, Afganistan'daki uygulama laik (siyasal dinsiz) Türk müslümanlığının ruhuna aykırı" denilseydi anlardım.

*

Taliban doğru yoldadır, Allahu Teala istikametten ayırmasın!

Onların bugünkü cihadı, ve dünyaya verdikleri ders, dünkünden daha az değerli değildir.

Daha büyüktür.

Erdem Bayazıt'ın "Birazdan Gün Doğacak" şiiri hiç kimselere Taliban'dan daha çok yakışmamıştır:

Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.

Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer
Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde
Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz
Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.

Gün doğar rüzgar eser bulut dolanır
Rahmet şarkısı söyler yağmurlar
Alnınız en soylu isyandır demir külçelere
Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar
Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.

Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağacı
Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin
Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin
Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı.
Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden
Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası
Ey dağları yerinden oynatan ses ey mermeri toz eden rüzgar
Ey alemi donatan ışık toprağa can veren el.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."