BU SORUNU PANSUMAN TEDAVİ VE MAKYAJLA ÇÖZEMEZSİNİZ

 




Devlet (ve/veya Devlet Bahçeli), Abdullah Öcalan’ı sahaya sürerek PKK’yı bitirebileceğine inanıyor gibi görünüyor.

Ancak bu sorun, salt böyle bir hamle ile çözülemez.

Çünkü bu Kürtçülük işi dallanıp budaklandı, yurtdışı ayağı oluştu.. Laik (siyasal dinsiz) bir Kürtçü (Kürt milliyetçisi) kitle oluştu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milliyetçiliği (Türk milliyetçiliği de dahil olmak üzere) bir tarafa atmadıkça bu dertten kurtulamaz.

Alerjiden kurtulmak istiyorsan, buna neden olan nesneyi terk edeceksin.. Pansumanla, makyajla bu dertten kurtulamazsın.

Ayrıca bu devlet Atatürkçülük (Atatürk ilke ve inkılapları) dayatmasından ve laiklikten kurtulmadıkça, bunların getirdiği arazlardan azade hale gelemez.

Böylesi politik manevralarla bu sorunu çözemezsiniz.

Sadece hayalkırıklığı yaşanır.

Meseleyi “kökten” (zihniyet ve resmî ideoloji düzeyinde) ele almanız gerekir.

Mevzubahis olan Apo’nun keyfi ve rahatı olsaydı gerisi teferruattı, ama öyle değil işte.


FETÖ’NÜN (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) ASIL SUÇU

 





Fethullahçılar’ı en iyi tanıyanlardan biri, Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz.

Yıllarca Zaman gazetesinde yazdı.. Bildiğim kadarıyla bir zamanlar onların iki gözde genç yazarından biriydi. (Diğeri Nuh Gönültaş’tı.)

Tamer Korkmaz, Yeni Şafak’ın bugünkü (23 Kasım 2024 tarihli) sayısında şunları yazmış:

Batı Medyası, Locaefendi Fetullah’ın ölüm haberini verirken; onu “Din Adamı” veya “Müslüman Vaiz” olarak tanımladı.

Kandan beslenen Tescilli Vatan Haini Fetullah Gülen’in, kendi adıyla anılan Terör Örgütü’nün elebaşı-lideri olduğu gerçeğine itina ile gözlerini kapattılar.

***

İşte bu gözbağcılığa, dahası düzenbazlığa dayalı ortak dil; Locaefendi’nin, CIA’in ve Türkiye’deki Gladyo’nun mutemet adamı olmasıyla bağlantılıdır.

Bir de Fetullah’ın aslında ‘Gizli Kardinal’ oluşuyla ilgilidir!

***

Bu derin gerçeği, senelerce önce ilk kez rahmetli Aytunç Altındal ifşa etmişti.

Altındal, 17 Aralık 2013’ten sadece bir ay evvel -18 Kasım’da- fevkalade kuşkulu bir biçimde hayatını kaybetti.

 

PARALEL CİNAYETLER

Necip Hablemitoğlu’ndan Haydar Meriç’e Hrant Dink’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na dek belli başlı derin suikastların emrini veren bizzat Locaefendi Fetullah idi.

***

15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimi sırasında 251 şehit verdik.

Fetullah’ın, kaldırıldığı hastanenin “251 Numaralı” odasında gebermesi, kaderin bir cilvesidir.

İNFAZ LİSTESİ

15 Temmuz 2016’daki ABD-FETÖ darbesi başarılı olsaydı; bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu 9 bin kişi -ilk elde- infaz edilecekti!

***

Yüzlerce masumu katleden FETÖ’nün henüz “gün ışığına çıkmamış” cinayetleri bulunduğunu öngörmek de zor değildir.

ASLINDA NEDİR?

FETÖ hakkında belli analizler yapılırken, bu sinsi örgütün “devletin içine sızdığı” dile getiriliyor.

Bu tabir, aslında ne olduğunu izah etmek için asla yeterli değildir.

***

Bizzat Türkiye’deki Gladyo’nun FETÖ’yü “devletin içinde örgütlediğini” bir başka söyleyişle ona “yol verdiğini” anlamak ve anlatmak gerekiyor!

***

Locaefendi Fetullah, ta en başından beri CIA ve de MOSSAD ile bağlantılıydı.

Halihazırda onun Vatana İhanet izinden gidenler; en başta Mustafa Özcan olmak üzere işbu derin ilişkiyi sürdürüyorlar.

“ARANIYORDU” HİKAYESİ

“Made in USA” 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren Paşa ve generalleri, Locaefendi Fetullah’ın devlet kademeleri içinde palazlanmasına yardımcı oldular.

Gülen’in, 11 Eylül günü (1980) darbeden “haberdar edildiği” de bir sır değildir.

***

“Ağızlara laik” hikâye, bu ya…

1980-1986 döneminde; İzmir’deki Vaiz Fetullah Gülen, devlet tarafından güya “aranıyordu!

Bu büyük resmi yalan, Gülen’i bir yandan mevcut rejimle kavgalı gibi göstermeye yararken, diğer taraftan da onu tribünleri nezdinde “efsaneleştiriyordu!”

***

Yani?

“Hocaefendi, keramet gösteriyor, bak bir türlü yakalanmıyor” zırvası, böylelikle yürüyordu!

***

12 Ocak 1986 tarihinde Burdur’da şeklen gözaltına alınıp “kısa süre içinde serbest bırakıldığında” aslında hiç aranmadığı da anlaşılmıştı.

Fetullah, bu durumunu birkaç sene sonra bir vaazında itiraf da etmişti!

1986’DAN 2016’YA

Hürriyet gazetesinin, 19 ve 20 Temmuz 1986 tarihli manşetlerinde…

Fetullah’ı güya afişe eden yayınlar vardı!

***

Bu aleyhte gibi görünen manşetler, onu mevcut Gladyo rejimiyle kavgalı imiş gibi göstermek içindi…

Aslında tersinden reklamını yapıyorlardı!

***

Hürriyet’in “İşte Fetullah” sürmanşetinde ilk kez fotoğrafı yayınlandı. (20 Temmuz 1986)

Orada “12 Eylül’e savaş açmış” cümlesi okunuyordu; ki, büyük bir yalandı!

***

19 Temmuz 1986 tarihli Hürriyet, “Şimdi de Fetullahçılar” sürmanşetiyle çıkmıştı.

O sürmanşette, Fetullahçıların “Birleşik İslam Cumhuriyeti kurmak istedikleri” yazılıydı!

Bu ters propaganda, derin bir numaradan ibaretti.

***

Yani, neydi?

Locaefendi’nin FETÖ’sü, Türkiye’deki Laikçi Gladyo’nun lokomotif örgütüydü!

Aslında, “İslam dinini ifsat etmek üzere” Büyük Bir İhanet için yola çıkarılmıştı!

Hürriyet’in o dönemdeki yayınları; işte bu derin gerçeğin üzerini örtmeye yarıyordu.

***

O yayınlardan tam otuz yıl sonra 2016’da yani 15 Temmuz gecesi, TRT’de okutulan korsan bildiride; “Yurtta Sulh” adlı FETÖ Cuntası, “NATO’ya ve laikliğe bağlılığını” bildiriyordu!

GİZLİ KARDİNAL VATİKAN’DA

İnsanları Kilise’ye yöneltmeye ayarlı bir “Vatikan Projesi” olduğu; 1990’da ilan edilen “Dinler Arası Diyalog” safsatasının bir parçasıydı, FETÖ!

Locaefendi Fetullah’ın 1998’de Vatikan’da Papa’yı ziyaretiyle, bu gerçek ayan beyan ortaya çıktı.

***

İki yıl öncesinden yani 1996’dan itibaren de Fetullah’ın ABD’deki Yahudi lobisiyle buluşmaları organize edilmişti.

Bu bağlantıları, Törkiş Gladyo’nun derin baronu Yahudi İzhak Alaton sağlıyordu!

İSLAM DÜŞMANLIĞI

1990-1991’de Sovyetler’in önderliğindeki Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte…

NATO’daki “düşman konsepti” değişti ve ilk sıraya “İslam Düşmanlığı” yerleşti!

***

CIA’in kurduğu Rand Corporation’ın…

O dönemde yayınladığı “Türkiye’deki İslamcı Akımlar” raporuyla “Ilımlı İslam” tabiri sahne aldı!

Aynen “İslamcılık” veya “Radikal İslam” gibi CIA merkezinde üretilen bu tabir ile Mason Locaefendi ve onun “dini cemaat” maskeli Gladyo örgütüne Tam Yol verildi.

***

Türkiye’yi 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe teşebbüsüne kadar götüren derin yoldaki kilometre taşlarının en tehlikelisi 1990-1991’de NATO’daki yeni konsept ile döşenmişti!

*

Fethullah’ın “gizli kardinal” olup olmadığını bilmiyorum, fakat “Vatikan projesi”nde yer alıp bir kardinal gibi hareket ettiği kesin.

Belli başlı derin suikast”lerin emrini onun vermiş olduğundan da emin değilim.

Nedeni basit: Türkiye’de “derin suikast” konusunda FETÖ’den daha mahir ve tecrübeli “odak”lar mevcut.. (İnanmayan, meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün atin.org adlı sitesini ziyaret etsin.)

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla (buna MİT ve TSK da dahil) “ters propaganda” yaparak FETÖ’yü palazlandırmak için çalışmış olduğu, Fethullah’ı “efsaneleştirdiği” doğru.. 

(12 Eylül Darbesi’nden sonra bunu yaptılar.. 28 Şubat Süreci’nden sonra ise aynı şeyi İskenderpaşa Cemaati’nde denediler, fakat Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaatin başına geçirilmiş olan oğlunun çapı, kapasite ve becerisi buna yetmedi.)

Hürriyet gazetesinin “algı operasyonları”na gelince.. 

Bunlar da MİT’in “servis”inden (“hizmet”inden) ayrı düşünülemez.. 

(En azından Hürriyet, MİT’e rağmen böyle birşeyi yapmaz, yapamaz. 

Yapmış olabilemez.)

*

İslam dinini ifsat etme mevzuu daha derin..

Ne yazık ki bu da FETÖ’nün tekelinde olan bir “ihanet” değil.

FETÖ, İslam’ı bir ölçüde hristiyanlaştırmak (protestanlaştırmak ve katolikleştirmek) için uğraştı.. “Cihat” ruhunu öldürmeye çalıştılar.. Onlara göre dünyada mücahit diye bir şey yoktu, cemi cümlesi teröristti.

Sadece bu da değil, laikliği de savunmaya başladılar.. Abant rezaletlerini hatırlayınız.

Öte yandan, Cennet’e gitmek için İslam'ı kabul etmenin şart olmadığını da keşfettiler.. 

“İyi” bir yahudi ya da hristiyan da Cennet’e gidebilirdi. 

(Oysa bu, Hûd Suresi’nin 17’nci ayetine aykırı bir inanış.. Dolayısıyla küfür.. Bkz. https://seyfisay.blogspot.com/2024/01/bazi-fetoculerdeki-hukmu-kufur-olan.html)

*

Ancak, FETÖ’deki savrulmaların benzerleri Türkiye’deki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğunda mevcut.

Birçoğunun “mahcup” Atatürkçü (ve dolayısıyla laik, yani siyasal dinsiz ve de son tahlilde Batıcı) olduklarını görüyoruz.. 

Sadece Haydar Baş ile oğlu da değil, bu kervana Cevat Akşit, Cübbeli Ahmet ve Mustafa İslamoğlu gibi isimler de ucundan kıyısından destek veriyorlar, verdiler.

İş o noktaya geldi ki, Temel Karamollaoğlu bile “İslamcı değilim, müslümanım” diyebildi.

Millî Gazete’de, Gladyo tipi “büzük kardeşliği”nin Fethullah kadar kaşar ismi Mehmet Şevket Eygi yıllarca İslamcılık düşmanlığı amigoluğu sergiledi, hatta laiklikçilik bile yaptı.

Bu İslam dinini ifsat kervanına bazı Diyanet İşleri Başkanları bile katıldılar.. Atatürk güzellemesi yapan Ali Bardakoğlu ile Mehmet Görmez gibilerin saçmasapan zırvaları seslendirdikleri görüldü.

Diğer taraftan, Kur’an’da Şeriat kavramı yer aldığı halde buna hutbelerinde sansür uygulayan Diyanet’e kimse “Arkadaş, neden hakikatleri eksik söylemek suretiyle İslam dinini dolaylı yoldan ifsat etmeye çalışıyorsunuz?” diye sormazken, “derin” güdümlü odakların “Hutbelerde niye Atatürk yok?” diye sistematik ve organize şirretlik yaptıkları görülüyor.

*

Fesat arıyorsanız FETÖ’ye bakmanıza gerek yok.. Aynadaki gül cemalinize bakın yeter.

Üstelik FETÖ, Amerika’da ortaya çıkıp Türkiye'ye gelmiş bir ithal organizasyon değil.. Sizin itinayla peydahlayıp büyüttüğünüz bebeğiniz.

Gerçek derdiniz de hiçbir zaman ondaki itikadî ve amelî savrulmalar olmadı..

Bütün derdiniz şuydu: “Küresel egemenlerle doğrudan temas kurmayacaksın, eskiden olduğu gibi bizim vasıtamızla onlarla irtibat sağlayacaksın.”

Evet, bütün “derin” derdiniz buydu..

Yoksa, FETÖ’deki kusurların birçoğu sizde de az çok var, "devletçi, Türkiyeci" beyzadeler!.

FETÖ'cüler CIA'in, MOSSAD'ın uşaklığını yaptılar ve yapıyorlar da, (askeri ve MİT'çisiyle) 28 Şubatçı taife aynı şeyi yapmadı mı?!


GÜLEN'İN ÖLÜMÜ MÜNASEBETİYLE YENİDEN...

 

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM

 




Kemalist/Atatürkist taifenin Fethullahçılara yönelttiği suçlamalar, aynı zamanda kendi ayıplarını ortaya dökmeleri anlamına geliyor.

“Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” hesabı..

Mesela Nisan 2018’de odatv.com’da şöyle bir haber yayınlanmıştı:

Yine örgütün üst düzey yöneticileri tarafından bu evlerde kalanlara verilen talimatta da, “Hakim-savcı olduğunuzda, çalıştığınız adliyelerde namaz kılmayacaksınız. Tuvalette klozete oturup namaz kılacaksınız. Asker abileriniz de böyle yapıyor. Sahte kokteyller düzenliyor. Alkol alıyorlar” denildiği belirtildi.

(https://www.odatv.com/guncel/tuvalette-klozete-oturup-namaz-kilacaksiniz-136355)

Tamam, FETÖ’cülerin bu tavrı, onların takiyyecilik, ilkesizlik, çıkarcılık ve dünyaperestliğini sergiler; bu açık.

Fakat, onların neden böyle davranma ihtiyacı duydukları sorusunu da akla getirmez mi?

Niçin böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

*

Rejimperestler din, iman, müslümanlık ve namaz düşmanlığı yapmıyorduysalar, böyle yapanların önünü kesmiyorduysalar, fişlemiyorduysalar, sakıncalı ilan etmiyorduysalar, “İrticacıdır, rejimimiz için tehlikelidir” diye mimlemiyorduysalar, onlar neden böyle davranma ihtiyacı duyuyorlardı?

Namaz kılanların önü kesilmiyor, ikinci sınıf insan muamelesi görmüyorduysalar, FETÖ’cüler niçin böyle yapıyorlardı?

FETÖ’cülerin soru çalarak, adam kayırarak hak etmedikleri yerlere gelmeleri suç, ayıp.. Bu, tamam.

Peki sizin namaz kılan insanların önünü sırf namaz kılıyor, ya da Şeriatçı diye kapatmanız haksızlık değil miydi?!

Tamam, soru çalmak kötü.

Peki ya, soru çalmaya bile gerek görmeden göstere göstere namaz kılmayanı namaz kılana tercih etmek, namaz kılanı tasfiye etmek, mesela ordudan atmak, haksızlık değil miydi?!

*

Bununla birlikte, FETÖ’cüler ve Fethullah’ın “tabandaki ibadet ehli” kabul edilen izleyicileri işte bu takiyyeci tavırları yüzünden, bugün başlarına gelenleri kısmen hakettiler.

Birçokları, kendilerini sözde kamufle etmek için gâvur gibi konuşmayı bile caiz görmeye başladı.

Ve onlardaki bu bozulma ve yozlaşmayı, içlerindeki “derin” elemanlar körüklediler, desteklediler.

Mesela Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları.

Bu adam, The Cemaat’in sözcüsü gibiydi.

Hatta, gibisi fazla, sözcüsüydü.

Ve adam, The Cemaat adına (Zaman gazetesinin 8 Kasım 2007 ve 10 Kasım 2010 tarihli sayılarında) Atatürkçülük yaparken, bu takiyyeci güruhtan ona en küçük bir itiraz gelmedi.

*

Evet adam, 2007 yılında “ortak değerler” olarak şunları sıralamış:

Atatürk, cumhuriyet, laiklik, demokrasi”.

Devletperestliğe özgü “imanın şartları”.. Ortak iman esasları.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında “çılgın Türkler”in ilah ilan ettiği Atatürk var..

Devlet (cumhuriyet) var..

Laiklik, yani siyasal dinsizlik, yani Şeriat karşıtlığı var.

Demokrasi, yani siyasal halkçılık, Allahu Teala’yı bırakıp halkı/milleti “hüküm koyucu (şâri’)” kabul etme var..

Dört dörtlük rejimperestlik.

Hüseyin efendi bu dört esasın yanına, lütuf kabilinden “dinimiz” ile “hukukun üstünlüğü”nü de eklemiş.

Ama hangi hukuk?.. Onu söylemiyor.

Bu “ortak değerler”in hepsi Anayasa’ya girmiş, bir tek “dinimiz” yok.

O sadece duygu sömürüsü ve istismar aracı.

*

Evet adam, FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) adına konuşarak aynen şunu yazmış:

“Atatürk, bu toplumun ortak değeridir.”

Adam daha ne desin!

Tabiî adamın yazdıkları kendi içinde çelişkili, tutarsız, fakat sorun değil, çünkü yapmak istediği şey zaten çelişkili düşünülmesini sağlamaktan ibaret.

Hem laikliği, hem de “dinimiz”i ortak değer kabul ediyor.

Halbuki, bunlardan birini ortak değer kabul ettiğinde diğerini edemezsin.

Anayasa’da “dinimiz”e yer verilmemesinin nedeni de işte bu!

Fakat laikliğe yer veriliyor.. Çünkü gerçek “ortak değer” o..

Millete ortak değer olarak laiklik dayatılıyor.

*

Anayasa’da Atatürk var, laiklik var, demokrasi var, milliyetçilik var, var oğlu var, bir tek İslam yok.

Atatürkistlere göre Atatürk, toplumun ortak değeri olmaktan fazla bir şey, Allahu Teala’ya ihtiyaç bırakmayan, O’nu anmayı gereksiz hale getiren “ulu önder”.. Onun için açıkça “ilah/tanrı” diyenler de var.

Ve (“devleti için” FETÖ’nün içinde “hizmet” gören) Hüseyin Gülerce gibiler, “ortak değer” yaftası altında, bu “Atatürk putçuluğu”nun değirmenine su taşırken onların içinden bir kişi bile çıkıp “Dur bakalım, n’oluyoruz, o kadar da değil!” demedi.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nden bir kişi bile çıkıp ona itiraz etmedi.

Hüseyin Gülerce’nin Haydar Baş belası gibi utanmaz bir yalancı olduğuna, 2007 yılında yayınlanan yazısında Selanikli Mustafa Atatürk için kullandığı şu ifadeler delil olarak yeter:

“Bu milletin evladı olarak mukaddes bildiğimiz bütün değerlere de sahip çıkmış, saygılı olmuştur.”

Adam daha ne desin!

*

Selanikli’nin “mukaddes bildiğimiz bütün değerlere” nasıl sahip çıktığını körler, sağırlar ve bile bile yalan söyleyen ar damarı çatlamışlar dışında herkes biliyor.

Anlatmayalım.

Hüseyin efendinin üç yıl sonra, 2010’da yayınlattığı yazısı biraz daha akıllıca, fakat onda da “Atatürk müslümanlığı hakkında da hüküm vermek bize düşmez, nihai karar Allah’a aittir” diyor.

Olağanüstü kibar, nazik, anlayışlı, ince, hoşgörülü, medenî..

Fakat aynı adam, yıllar sonra, bir zamanlar önünde huşu içinde el pençe divan durduğu Fethullah’ın müslümanlığı hakkında karar vermeyi Allah’a bırakmadı.

Allah’ın haşa vekiliymiş gibi onu cehennemin dibine soktu soktu çıkardı, soktu soktu çıkardı.

Ah hayatınızda bir kerecik olsun samimi ve dürüst olabilseniz..

Bir kerecik..

*

Hüseyin Gülerce, 2017 yılında Karar gazetesi yazarı Akif Beki ile yaptığı bir tartışmada, söz konusu Atatürk’lü yazılarını gurur ve iftiharla gündeme getirmişti (Bkz. https://www.odatv.com/guncel/hodri-meydan-akif-beki-de-yazisini-gostersin-127158)

Fethullah da, Fethullah’ın izleyicileri de, birbirlerinin (Hüseyin Gülerce’de görülen türden) zırvalarına “Bizdendir, ne söylese yeridir” diyerek “hoşgörü”yle baktıkları, birbirlerinin yanlışlarına itiraz etmedikleri için, başlarına gelenlerin bir bölümünü hak ettiler.

Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün Atatürkçülük, laiklik, demokrasi ve cumhuriyet güzellemeleri yapması, yaptırması, onlara bir fayda vermedi.

Aynı güzellemeleri yapan, Selanikli’ye arz-ı ihtiramda bulunan, demokrasiye ve laikliğe iman ettiğini ilan eden, hatta yoz boz kurtçuluğa kadar savrulan diğer dindarımsı cemaat ve gruplar bundan ibret almalıdırlar.

*

Bu noktada, Fethullah Gülen’e “Atatürk’e bağlılık” hususunda yöneltilmiş bir suçlamayı hatırlamak yararlı olabilir.

Star gazetesi yazarı Elif Çakır, “Fethullah Gülen’in ‘küçük’ ihaneti!” başlığını taşıyan 16 Mart 2014 tarihli yazısında, Gülen’in bir çocukluk arkadaşının, Alvarlı Efe rh. a.’in torunu Nakip Efendi’nin ifadelerine yer vermişti.

Şöyle:

Aşağıda ayrıntılarını aktaracağım, oldukça enteresan bu hikâye üzerine dün Nakip Efendi’ye telefonla ulaştım.

Nakip Efendi 76 yaşında. Erzurum’da yaşıyor. Alvarlı Efe Hazretlerinin hali hazırda hayattaki torunlarından ve Gülen’in de Kurşunlu Medresesinden arkadaşı.

Gülen’in o yıllardaki medrese arkadaşlarından bir diğerini de [Diyanet İşleri eski Başkanı] Mehmet Nuri Yılmaz olduğunu aktardı Nakip Efendi. …

*

Mutlaka okumuşsunuzdur Fethullah Gülen’in [hayat hikâyesini anlattığı] ‘Küçük Dünyam’ kitabının ilk baskısında Alvarlı İmam başlığı altında genişçe bir bahis var.

Alvarlı Efe Hazretlerinden büyük bir övgüyle bahsediyor Gülen.

Gülen, ‘Küçük Dünyam’da Alvarlı Efe Hazretleri’nin hayattayken babası için ‘evladım’ dediğini kendisi içinde ‘talebem’ dediğini (K. Dünyam, s. 36) anlatıyor ancak Alvarlı ailesi bunun mümkün olmadığını zaten kitapta bunun gibi pek çok çelişkinin olduğunu söylüyor.

Nakip Efendi kitapta asıl itirazlarının ise Gülen’in medrese hocası Sadi Mazlumoğlu Efendi için yazdıkları.

Diyor ki Nakip Efendi: Gülen’in hocasına karşı yaptığı davranış sonucunda medreseden atılmak zorunda kaldığı halde meseleyi -ki Erzurum’da neredeyse infial yaratmasına rağmen, biz gençliğine, cahilliğine verip affetmeye çalışmıştık- yıllar sonra kendisini anlattığı kitabında bu kez de medreseden sanki kendisi ayrılmış gibi anlatmış. Ayrıca ayrılma sebebini de çok sinsice Sadi Efendi’nin tecrübesizliğine ve saflığına ve aralarındaki anlaşamazlığa bağlamış.”

*

Kitap, gazetede [1991 yılında Zaman gazetesinde] yayınlanmaya başlayınca haberdar olduklarını söylüyor Nakip Efendi.

Ve Alvarlı Efe Vakfı kurucusu ve aynı zamanda damatları olan Hattat Hüseyin Kutlu [Gülen’le röportaj yapmak suretiyle kitabı hazırlayan] Latif Erdoğan’la görüşerek ‘Sadi Efendiyle ilgili yazılan kısmın hiç de Gülen’in yazdığı gibi olmadığını, düzeltilmesini’ istemişler.

Düzeltilmiş.

*

Gelelim Gülen’in gerçekte Kurşunlu Medresesi’nden ayrılma sebebine.

Alvarlı Efe vefat edince yerine oğlu Seyfettin Mazlumoğlu geçiyor. Seyfettin beyin büyük oğlu Sadi Efendi de Kurşunlu Medresinde hocalık yapmaya başlıyor. Gülen de onun öğrencisi.

Birgün medresenin önüne jandarmalar geliyor ve Sadi Efendi’nin kollarına kelepçe takarak ilçedeki Gürcü Kapı Karakoluna götürüyorlar. Gözaltına alıyorlar yani.

Sadi Efendi’nin başına gelenler bölgede anında duyuluyor ve halk karakolun önüne yığılıyor. Deyim yerindeyse kıyamet kopuyor o gün Erzurum’da.

O tarihe kadar böylesi bir hadise yaşanmamış. Hadise kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Meğer Sadi Efendi’den şikayetçi olan, öğrencisi Fethullah Gülen!

Meğerse bizim Gülen, ‘zaten benden 5-6 yaş büyüktü’ dediği hocasına kızmış ve gitmiş ‘Atatürk aleyhine konuşuyor, bu adam Atatürk düşmanlığı yapıyor medresede’ diyerek karakola şikayette bulunmuş. 1955-56 olmalı diyor Nakip Efendi:

‘Bugün yaşananlara bakınca medresede o gün yaşadıklarımızı hatırlıyorum. Hocasının ellerine kelepçe taktıran, Atatürk düşmanlığı yapıyor diyerek şikayette bulunan Fethullah Gülen geliyor aklıma. Ve o gün yaşadıklarımız.”

(https://www.star.com.tr/yazar/fethullah-gulenin-kucuk-ihaneti-yazi-856402/)

SETÖ (SELANİKLİ TERÖR ÖRGÜTÜ) LİDERİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN OSMANLI DEVLETİ’NE KARŞI İNGİLİZLER’LE BİRLİKTE KURDUĞU KUMPAS

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 58

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Anadolu’ya gizli “özel görev”le gidiş hikâyesini en iyi özetleyenlerden biri, Cemal Bolayır.

Peki kim bu Cemal Bolayır?

Selanikli’nin aile dostu:

“Kurtuluş Savaşının ateşli yıllarında Zübeyde Hanım’ın damadı Mustafa Mecdi Bey’in sık sık Ankara’ya gidip gelmesi, Mustafa Kemal Paşa’ya o kadar iş arasında annesi ile de ilgilenme şansını vermişti. Eniştesinden annesi ile ilgili bilgi almış, Dışişleri Bakanlığı Levazım Müdürü arkadaşı Cemal Bey (Bolayır) aracılığıyla sık sık İstanbul’da Akaretler’de oturan annesi Zübeyde Hanım’ı kontrol ettirmiş ve elden mektup ve para göndertmişti.

(https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/zubeyde-hanim-1857-1923/)

Gelelim Cemal Bolayır’ın anlattıklarına:

“Öte yandan Cemal Bolayır da hatıralarında bu olayı [Selanikli’nin Sultan Vahideddin tarafından gönderilmiş olduğunu] teyid etmektedir. Niyazi Banoğlu’nun aktardığı olay şöyle gelişiyor [Cemal Bolayır, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sözlerini aktarıyor]:

“ ‘İşgal kuvvetleri İngiliz Kumandanı, [Sadrazam] Ferit Paşa’ya gelerek, “doğu illerimizde bazı kuvvetlerimizin halkla birleşerek hristiyanlara karşı katliam hazırlığında bulunduklarını haber aldıklarını söyleyerek, bunu önlemek için doğuya asker gönderip işgal edeceklerini” söylemişler. “Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz demişler. Ferit Paşa telaş etmiş; “Böyle birşey yoktur ve olamaz. Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya İttihatçı olmayan bir kumandan göndereceğim, hiçbir mesele kalmaz” demiş. Ferit Paşa bundan sonra teklifi bana [Selanikli Mustafa Atatürk’e] yaptı: Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi münasip görmüşlerdir. Şüphesiz gidersiniz. Şimdi benim, bir yere acele randevum var, oraya gitmeye mecburum. Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra tekrar görüşelim” diyerek ayrıldı. Şimdi buna ne dersin?

“ ‘Ben [Cemal Bolayır]: “Aman Paşam, bundan daha iyi fırsat olmaz, derhal kabul etmelisin’ dedim. Düşünceli idi, bana birşey söylemedi. Ferit Paşa ile görüştükten sonra buluşmamızı istedi. İki gün sonraki görüşmemizde Dokuzuncu Ordu Müfettişi sıfatı ile gitmeyi kabul ettiğini söyledi.’ ”

(N. Ahmet Banoğlu, Atatürk’ün İstanbul’daki Hayatı, C. 1, s. 68-70’ten aktaran Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 146.)

Böylece, İngilizler’in Selanikli Mustafa Atatürk ile birlikte Osmanlı Devleti’ne kurdukları kumpasın çarkları dönmeye başlamış oluyordu.

Sözde Anadolu’ya gitme konusunda tereddüt ediyor.. 

Hepsi rol, dümen ve dolap.. 

Gerçekte, aylar öncesinde buna (tabiî ki İngilizler’le birlikte) “karar” vermiş durumda.

Nitekim, yıllar sonra Falih Rıfkı’ya şunları anlatacaktır:

Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i (İsmet İnönü), davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey:

"- Gene ne var? dedi. …

"- Ne haber? dedim.

"- Tahmin edeceğin gibi...

"- Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. …

"- Ne yapacaksın? diye sordu. …

"- Mesela, dedim, hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?

"Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü:

"- Karar verdin mi? dedi.

“- Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!

"İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek:

"- Yollar çok, mıntıkalar çok! dedi.

"Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren tanıdıklarla başka bahislere daldık. Bir hayli müddet soma gene İsmet Bey'le yalnız kaldık:

"- Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin? diye sordu.

"- Zamanında!" 

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 129-130.)

*

Selanikli’nin Cemal Bolayır’a anlattıkları üzerinde durmak gerekiyor.

İşgal Kuvvetleri İngiliz Kumandanı, Sadrazam Ferit Paşa’yı ziyaret etmiş, “Doğu illerinizde bazı kuvvetlerinizin müslüman halkla birleşerek hristiyan ahaliye (Rumlar’a, Ermeniler’e) karşı katliam hazırlığında bulunduklarını haber aldık” demiş.

Haber almışlarmış.. Hepsi hikâye.. 

O günkü şartlarda Anadolu’daki Osmanlı kuvvetlerinin böyle birşeyi akıllarından geçirmeleri bile mümkün değil.

Bir defa, resmî makamlar, devlet kurumları, İstanbul’dan emir almadan böyle birşeyi yapmazlar, yapamazlar.. Ve İstanbul’un böyle bir talimat vermesi mümkün değil.. Yersiz, lüzumsuz, anlamsız, saçmasapan birşey, üstelik attığın taş, ürküttüğün kurbağaya değmez.

Osmanlı Devleti, o günkü şartlarda Anadolu’daki sivil hristiyanlarla uğraşacak kadar akılsız mı?!

*

Maksat başka..

İngilizler, gizli servislerinin (istihbarat teşkilatlarının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) vasıtasıyla anlaşmış bulundukları Selanikli Mustafa Atatürk’ün Anadolu’ya “olağanüstü yetki ve imkânlarla” geçebilmesi için yol yapıyor, araziyi hazırlıyorlar.

Selanikli, İsmet İnönü'ye sıktığı palavra ve okuduğu mavalda olduğu gibi Anadolu'ya "hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın" gitse, tutunması mümkün değil.

İnönü’ye Anadolu’ya geçme kararı aldığını söylemiş olan Selanikli’nin hiç kılını kıpırdatmamasının, oturduğu yere kazık çakmasının, İngilizler satranç tahtasında hamlelerini yapıncaya kadar beklemesinin, sonra da teklifin üzerine sevinç nidalarıyla atlamak yerine kendisini naza çekmesinin, böyle sözde tereddüt yaşayıp ağırdan almasının nedeni de bu.

Oysa Kâzım Karabekir, ondan bir ay önce, 19 Nisan 1919’da Gülcemal Vapuru ile Trabzon’a çıkmış durumda.. Ne naz yapmış, ne özel yetkiler istemiş, ne emrine bol keseden imkânlar verilmiş, ne cebine para konulmuş, ne de o parasızlıktan yakınmış.

Selanikli ise bekliyor.. 

Çünkü İngiliz, kumpası çok iyi kurmuş..

*

Osmanlı sadrazamını (başbakanı) tehdit etmeyi de ihmal etmiyorlar.. Asker gönderip doğu illerimizi işgal edeceklermiş.. 

“Sizi bunun için ziyaret ettik, haber veriyoruz demişler.

Peki, Selanikli Anadolu’ya gidip sözde kendilerine kafa tutup kongreler düzenlemeye başladığında neden doğu illerimizi işgal etmek yerine Padişah Vahideddin'i ve Osmanlı Hükümeti'ni Selanikli karşıtı tavır sergilemeye zorlamakla yetinmişler, başka da birşey yapmamışlardı?

Nedeni şu: Selanikli'nin vatanı kurtarmaya çalışan kahraman, Osmanlı padişahı ile hükümetinin ise İngiliz işbirlikçisi hain gösterilmesi gerekiyordu.

Gerçek İngiliz işbirlikçisi hain ise Selanikli'ydi.

Olayın aslını İsmet İnönü açıklamış durumda:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Herşey İngiliz’in “karar”ının sonucu.

Sezai Karakoçvari bir cümle kuralım: Sakın Mustafa Kemal'in kararı deme, onun kararının üstünde bir karar vardır. 

Lord Curzon'un kararı.. 

*

Selanikli’nin anlatısındaki boşlukları doldurmak gerekiyor.

Telaşlanan Sadrazam (Başbakan) Ferit Paşa’nın“Bana üç gün izin veriniz. Ben oraya İttihatçı olmayan bir kumandan göndereceğim, hiçbir mesele kalmaz” demiş olmasının öncesinde konuşulan başka şeyler olmalıdır.

Muhtemelen Ferit Paşa, İngiliz kumandana önce şuna benzer bir karşılık vermiştir: 

“Yok böyle birşey, nerden çıkardınız bunu?.. Ben hemen bütün mülkî amirlerimize, vali ve kaymakamlarımıza, bütün kuvvet komutanlarımıza telgrafla kesin talimat verir, hristiyan vatandaşlarımızın can güvenliği ve selameti için gereken bütün tedbirleri ivedilikle almalarını, bu konuda ihmal gösterenlerin şiddetle cezalandırılacaklarını bildiririm. Osmanlı Devleti olarak hristiyan vatandaşlarımızın kılına bile zarar gelmemesi için her tedbiri alacağımızdan şüpheniz olmasın." 

İngiliz'in işgalci komutanının suratı asılmış, şöyle bir karşılık vermiş olmalıdır: 

"Yook, o kadar basit değil!.. Katliam niyeti taşıyan sorumsuz ve maceracı devlet erkânının görevden uzaklaştırılması gerekiyor.. Bunu yapmazsanız olaya biz el koyacak, söz konusu bölgeleri işgal edeceğiz.. Kararımız kesin."

Bunun üzerine Sadrazam, "Böyle bir iddia ile doğu illerimizi işgal etmenize gerek yok, ne yapılması gerekiyorsa söyleyin biz gerekli tedbirleri alalım” demiş olmalıdır.

İngiliz kumandanın da “Doğuya fevkalâde (olağanüstü) yetkilerle donatılmış bir görevli gönderin, mesela bir müfettiş olabilir, gerekli araştırmaları yapsın, böyle bir katliam girişimini planlama cüretinde bulunmuş olduklarını tespit ettiği kişileri görevden alsın, olumsuz gelişmelerin önüne geçsin; göndereceğiniz adama bunları yapabilecek genişlikte yetkiler verin.. Güvenebileceğimiz birini seçerseniz Anadolu'ya geçmesi için gereken vizeyi derhal veririz” demiş olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Sadrazam da, işgal tehdidini savuşturmak için bu teklifi ganimet bilmiş, “Bunu hallederiz, fakat bana birkaç gün izin veriniz!” demiştir.

İngiliz kumandan da (sevincini içinde saklayarak, gülmemek için kendisini tutarak) kaşlarını çatıp şöyle konuşarak gözdağı vermiş olmalıdır: 

“Size üç gün müsaade!.. Sakın göndereceğiniz müfettiş Enver Paşa’nın İttihatçı yoldaşlarından biri olmasın!.. Onlara güvenimiz yok.”

Sadrazam da kekeleyerek: “Ta, ta, tabiî.. Zaten İttihatçıları Padişah hazretleri de sevmiyor.. Enverci-İttihatçı olmayan birini mutlaka bulacağız” diye konuşmuştur.

*

Sadrazam bu vahim gelişmeyi Padişah Vahideddin’e haber verince o önce tedirgin olmuş, sonra da, “krizi fırsata çevirme” babından “İngilizler’in bu teklifinden yararlanmak mümkün olabilir mi?” diye düşünmeye başlamış olmalıdır.

Sultan Vahideddin aklınca İngilizler’e oyun oynamak istiyordu fakat gerçekte oyuna geliyordu.

Sadrazam’a şöyle demiş olmalıdır: 

“Sıkma canını!.. İşte güzide yaverim Mustafa Kemal var ya, tam İngilizler’in istediği gibi biri.. Bak bir sürü siyasetçimizi, subayımızı ve münevverimizi (aydınımızı) tutuklayıp Malta'ya sürdükleri halde Mustafa Kemal'e ilişmediler.. O, Enver’le ve adamlarıyla papaz, İngilizler bunun farkında.. Berlin seyahatimden beri onu tanıyorum, zaten bu yüzden onu yaverim yaptım.. Ona güvenim tam.. Onu göndeririz.. Âteşîn bir zekâ.. Siyaseti iyi biliyor, İstanbul'a gelince hemen Minber ve Vakit gazetelerinde İngilizler lehine açıklamalar yaparak onlarıın gözünü boyadı.. Zeki adam.. Böyle bir adamımız bulunduğu için şanslıyız.. Madem İngilizler gönderilen müfettişin olağanüstü yetkilere sahip olmasını ve istediği devlet görevlilerinin vazifesine son verebilmesini istiyorlar, biz de ona geniş yetkiler verelim, oradaki kuvvetlerimizi derleyip toparlasın.. Onu Anadolu genel valisi haline getirelim. Van’dan Ankara’ya kadar bütün bölgede hem vali ve kaymakamlara, hem de subaylara hükmetsin, dilediğini görevden alsın, dilediği vazifeye dilediğini getirsin.. İngilizler'i şüphelendirmeden zinde ve dinamik bir kuvvet oluştursun, milleti toparlasın.”

*

Evet, Ferit Paşa önce Padişah'la görüşmüş.. 

Nitekim Selanikli, Cemal Bolayır’a, “Ferit Paşa bundan (Padişah'la yaptığı görüşmeden) sonra teklifi bana yaptı” demiş bulunuyor.

Demiş de, Selanikli'yi görevlendirme fikri Ferit Paşa’ya ait değil..Padişah hazretleri, sizi zaten biliyor, sizi münasip gördüler” diyor.

Adam, Vahideddin'den "torpilli".

Böylece Selanikli (ve dahî İngilizler), oltadaki yemi yutan Padişah Vahideddin sayesinde muratlarına nail oluyorlar.

Fakat, Selanikli’nin, daha fazla yetki, imkân ve para koparması için renk vermemesi, rol yapması, nazlanması gerekiyor.

*

Cemal Bolayır sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Mustafa Kemal, bundan sonraki temaslarını da öbür ziyaretlerinde [bana] anlattı. Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) ile, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) ile görüşmüş, harita üzerinde incelemeler yapmışlar, kendisine çok geniş yetki verilmiş.. Mustafa Kemal, ‘Yalnız,’ dedi, para vermiyorlar. Halbuki orada çalışmak için para lazım. Ferit Paşa, “Hele siz bir gidiniz, arkadan para göndeririz” dedi. Ben de kabul ettim.’ ” (Dilipak, s. 146-7.)

Harita üzerinde incelemeler yapmışlar..

Aynı şeyi, Selanikli'ye Padişah'ın kendisini seçtiğini bildirirken Ferit Paşa da söylemiş, “Bu konuda yapacağımız işlerle, durum hakkında etraflı, harita üzerinde incelemeler yapmak üzere iki gün sonra tekrar görüşelim” demiş durumda.

Görüşmüşler.. Bolayır öyle diyor.

Neyin incelemelerini yapmış olabilirler?. 

Herhalde, “İngilizler’in sözünü ettiği katliamlar nerede yapılmak isteniyor olabilir?” sorusuna cevap bulmak için değil.

Müfettişsin, daha teftiş etmeden, denetlemeden haritadan "katliam girişimi incelemesi" yapacak halin yok. 

Meselenin, vatanı işgalden korumak için nerede nasıl tedbir almak gerektiği meselesi olduğunu anlamamak için fanatik bir Kemalist salak olmak gerekiyor.

Bir de para meselesi var.. Konu sadece müfettişlikten ibaret olsa para hesabına lüzum yok.. (Osmanlı hükümeti fazla bir para veremediyse de, Vahideddin kişisel inisiyatifiyle 40 bin altın verdi.)

*

Bolayır, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Mustafa Kemal, bundan sonra temaslarına devam etti. Ali Kemal Bey tarafından nazırlara (bakanlara) verilen ziyafette de hazır bulundu. Yanında götüreceği arkadaşlarını tesbit ederek kadrosunu Harbiye Nazırı’na (Milli Savunma Bakanı’na) tasdik ettirdi. Padişah ile görüşmesini de bana anlattı. Padişah, başarıya ulaşacağına inandığını söylemiş, yardım vaad etmiş. Ayrıldıktan sonra dışarda Saray nazırı Naci Paşa, Padişah’ın hediye ettiği bir kutuyu Mustafa Kemal’e vermiş. Mustafa Kemal kutuyu açıp bakmayınca Naci Paşa açmasını işaret etmiş. Mustafa Kemal açıp bakmış, bir altın saatmiş.” (Dilipak, s. 147.)

İmdi, İngilizler’in istediği türden bir müfettişlik hizmeti yapacak adama bu izzet ü ikram niçin yapılsın ki?!

Böyle bir müfettişe niçin bakanlar kadar hürmette bulunulsun?!

Niçin yanında götürsün diye maiyetine dünya kadar (otuza yakın) adam verilsin?.. (Yanında adam götürmesi şart da değildi, Anadolu'daki bütün devlet görevlileri emrine veriliyordu, fakat Selanikli etrafında bir "çelik çekirdek" bulunmasını istiyordu.)

Ona, Padişah tarafından niçin bu kadar iltifatta bulunulsun, normal saat bile fazlayken, niçin altın saat hediye edilerek onurlandırılsın?!

Padişah, “başarıya ulaşacağına inandığını” söylerken, “Hristiyan ahaliyi katliama tabi tutmak isteyen kuvvetlerimiz ile halkımızı bundan alıkoyacağınıza inanıyorum” demek istemiş olabilir mi?!

Bunu mu kastetmiştir?!

Yardım vaat ederken de, “Şimdi sana verdiğimiz olağanüstü yetki ve imkânlar bu zorlu görev için sana kâfi gelmeyebilir, elimizden gelen yardımı yapacağız” mı demek istemiştir?

*

Böylece, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “İngiliz kararı” çerçevesinde SETÖ (Selanikli Terör Örgütü) kurulmuş oldu.. Önüne kırmızı halı serilen “paralel devlet” faaliyete geçti.

Vahideddin, Osmanlı Devleti’nin “beka”sı için çalıştığını zannediyordu, gerçekte devletin temeline kazmayı vurmuştu.

Farkında olmadan..

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un “Osmanlı Devleti’nin yerini alacak Anadolu merkezli, başkenti Anadolu'daki bir şehir olacak 'halifesiz' yeni bir Türk devleti kurulması" projesinin altyapısı hazırlanmış durumdaydı.

*

SETÖ’nün sonraki "hizmet"lerini ise merhum Kadir Mısıroğlu’ndan dinleyelim:

“… [1972 yılı Temmuz ayında Eskişehir’de] Yanımda bir albay ve bir de yüzbaşı vardı. Bunlar beni diğer bir odaya aldılar.

“Odada birbirine paralel iki tane masa vardı. Birinin başına albay, diğerine de yüzbaşı yerleşti. … İki masanın üzerinde de daktilo görülmüyordu. İçimden:

“– Bu nasıl ifade almak! diye bir sual geçiyordu.

“Bu sırada söze başlamadan Albay’a hitaben:

“– Bir sigara içebilir miyim? diye sordum.

“Albay … sigara paketini çıkardı. Teşekkür ettim. Ben, değiştirmeyip kendi sigaramdan içmek istediğimi söyledim. Ancak ne kadar çaktımsa, çakmağım yanmadı. …

“Bu defa Albay bana çakmağını çaktı. Nezaketen ayağa kalktım. Bir de ne göreyim, öteki masada oturan yüzbaşının çekmecesi hafifçe çekili ve çekmecede teybin kenarı hafifçe görülüyor.

“İşte o zaman, bana gösterilen nezaketin asıl sebebini kavradım. Demek ki, banlar, aleyhimde ciddi bir delilin mevcut olmaması sebebiyle, nezaketli davranıp beni konuşturmak ve ağzımdan söz almak istiyorlardı. …

“Adam bana dedi ki:

“– … bir eserinizde Atatürk’ün Yunan Harbi denilen harb dolayısıyla tarihte büyük bir yer işgal etmesinin imkânsız bulunduğunu, onun ancak inkılaplar dolayısıyla tarihe geçebileceğini, zira … bunların gerçekleşmesi için beşyüz binden ziyade insanın telef olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu rakam, kusura bakmayınız ama, biraz mübalağalı [abartılı] değil mi?

“Ona dedim ki:

– Albayım, belki yanlış hesap ettim. Sizin elinizde kalem var. Buyrun beraber hesap edelim!

“– Hay hay!.. dedi. Önüne temiz bir kâğıt çıkardı, kalemini eline aldı ve not tutmaya başladı. …

“Dedim ki:

“– Albayım! Cumhuriyet tarihinde üç defa Şark [doğu] harekâtı var. Bunların birincisi Şeyh Said Hadisesi‘dir. … Acaba bu hadise kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Bu, bir askerî harekâttır. Zatıaliniz de subaysınız. Bunu benden iyi bilmeniz gerekir. Kaç kişi diyorsanız yazalım!..

“Tabiî birşey yazamadı. Ben devam ettim:

“– Sonra [ikinci olarak] 1930’da Molla Mustafa Barzani Ağrı Dağı’nda silahlı bir surette kıyam etti. Üzerine ordu gitti. … harekât takriben altı ay sürdü. Acaba bunun da iki tarafça zayiatı ne miktardadır? Bunun da Genelkurmay’da resmî kayıtlarının bulunması gerekir. …

“Yine birşey yazamadı. Devam ettim:

“– [Üçüncü olarak] 1936 yılındaki Dersim Harekâtı‘nı düşününüz! Asilerin üzerine, o zamanın imkânsızlıklarına rağmen uçak bile gönderildi. Bu harekâtı bastıran, eski generallerden Salih Omurtak’tı. … Kendisinin anlattığına göre, Dersim’de yüze yakın köyü adeta insansız bir hale getirmiş. Buna göre, bir köyü asgarî kaç kişi kabul ederseniz, buyrun, hesap edin! … .

“Ben bunları söylerken onun yüzü renkten renge giriyor ve tabii hiçbir şey yazamıyordu. Ben yine devam ettim.

“… Konya İsyanı, Bolu İsyanı, Düzce İsyanı, Gerede İsyanı, Yozgat İsyanı ve Koçgiri İsyanı gibi isyanları ve bunlarda ölen kalan insanlar Ankara İstiklâl Mahkemesi, Amasya İstiklâl Mahkemesi, Erzurum İstiklâl Mahkemesi, Rize İstiklâl Mahkemesi gibi vatanın dört bucağında kurulan istiklâl mahkemelerinin asıp kestikleriyle, şapka isyanları dolayısıyla memlekette kurulan darağaçlarını sayıp döktüm.

“Bunlara en son olarak da Menemen Vakası zayiatını ekledim ve bazı İstiklal Mahkemelerinin bilinen kurbanlarının rakamlarını tadad ettikten sonra, İstiklal Mahkemeleri hakkında da kısaca şu izahatta bulundum:

“– İstiklâl Mahkemeleri iki devredir. Birinci devredeki İstiklâl Mahkemelerinin asıp kestiği insanların sayısını ortaya çıkarabiliriz. Çünkü bunların verdikleri kararlar Büyük Millet Meclisi’nin tasdikiyle [onayıyla] infaz olunuyordu. Bu sebeple onları Meclis zabıtlarından [tutanaklarından] bulup çıkarmak mümkündür. Benim bugüne kadar yaptığım araştırmalara göre buna ait rakam elli bin civarındadır. Ancak bu İstiklal Mahkemelerinin bir de ikinci devresi vardır. Bu ikinci devrede asılıp kesilenleri tespit asla mümkün değildir. Bu devrede M. Kemal Paşa, Başkumandanlık Kanunu’yla Meclis’in bütün selâhiyetlerini [yetkilerini] uhdesine almıştı. İkinci devre İstiklâl Mahkemelerini bizzat kurmuştu. Bunların kararları artık Meclis’in tasdikine iktiran etmiyordu. Bunlar [temyiz vs. yoktu] dilediklerini asıyor ve astıkları adamların onbeş günde bir, sadece listesini M. Kemal’e gönderiyorlardı. Türkiye’yi baştan başa dolaşarak her yerde faaliyet gösteren bu İstiklal Mahkemeleri seyyardılar [gezici, gezgin]. Bunların tuttukları zabıtlar da ortada yoktur. … Diğer taraftan bunların M. Kemal’e erdikleri isim listeleri şeklindeki raporlar da kaybolmuştur. … İnönü bu dosyaların 1950 yılındaki iktidar değişikliğinde DP’lilere teslim edildiğini, Bayar ise, böyle bir evrak teslim almadıklarını söylemiştir. … Bu bakımdan, benim … inkıkaplar dolayısıyla o günkü on milyonluk Anadolu halkından beşyüz bininin katledildiğini [Oran, 80 milyona nisbetle 4 milyona karşılık geliyor] söylemem, tahminî bir rakam olmasına rağmen, mübalağa da sayılmaz! Bütün bu kurbanlar herhalde vatan haini değillerdi. … Mesela Konya’da isyan eden Delibaş’ın arkasına takılanlar, Ankara’daki harekâtın İttihat ve Terakki’nin canlandırılması olduğu düşüncesindeydiler. Bunda haksız da sayılmazlardı. Zira … ön safındaki insanlar, mesela bir M. Kemal Paşa, bir Rauf Orbay, bir Ali Fuad Paşa ve hatta bir Kâzım Karabekir Paşa, Selanik‘ten yürüyüp gelerek Sultan Hamid’i tahttan indirmiş olan Hareket Ordusu’nun kurmay subaylarındandı. Halk, İttihat ve Terakki’nin “A” takımının [Birinci Dünya Savaşı’na girerek] vatanı batırıp kaçmasından sonra “B” takımının faaliyete geçmiş olduğuna ve aynı zihniyeti canlandırmak istediklerine hükmediyordu. … “Böyleyken Konya isyanını bastıran Refet Paşa Meclis’te aynen şöyle demişti: ‘Konya İsyanı’nda kaç kişi öldürdüğümüzün hesabını veremeyiz. Zira emrimdeki her nefere, dilediği her şapsı öldürebileceği yolunda selahiyet vermiştim. …’

“Daha fazla birşey söylememe lüzum kalmadı. Zira Albay suali sorup soracağına pişman olmuş bulunmalı ki:

“– Bunu geçelim! dedi ve başka suallere geçti.

… Sonradan dava dosyası açılıp da [hakkımdaki] MİT raporlarını okuma fırsatını bulunca, gercektim ki, tâ lise yıllarımdan beri takip edilmişim.

“Ama ne takip ediliş! Saçma sapan yakıştırma bir sürü zan ve rivayet dolu MİT raporlarından … .”

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 200-205.)

*

Bu rakam, Kurtuluş Savaşı'ndaki can kaybının elli (rakamla 50) katı..

Beş değil, 15 değil, 25 değil, 35 değil, 45 değil.. 

50 katı.




"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."