BİR İNGİLİZ DEV PRODÜKSİYONU: TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 51

 

Evet, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde, İstiklâl Harbi (Milli Mücadele, Kurtuluş Savaşı) diye adlandırdığımız tarihî olayın ardındaki büyük sırrı şöyle açıklamış bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli Mustafa Atatürk ile işgalci güçler (İngiltere, Fransa ve İtalya) arasındaki çekişme ve münazaa bir muvazaadan, yani danışıklı dövüşten ibaretti.

Gerçekçi görünüyordu ama sahteydi..

Sinema filmlerindeki dövüş sahneleri gibi..

Herkes rolünün hakkını eksiksiz biçimde verir, hatta dram filmlerini izlerken bazı sahnelerde gözyaşlarınızı tutamazsınız, ama işin aslı başkadır.

*

İstiklal Harbi’nde “gerçek” çarpışmalar da yok değildi elbette.. Fakat İngilizler ve İtalyanlar’la yapılmış herhangi bir savaş ya da "sahici" çekişme bulunmuyor.

Fransızlar’la da Selanikli savaşmış değil.. Maraş, Urfa ve Antep’te halk, Selanikli’nin dahli olmadan hareket etti.

Aynı durum, Kâzım Karabekir Paşa’nın başında bulunduğu doğu cephesi için de geçerli.. Hatta, Karabekir’in hatıralarından, Selanikli’nin ona bazen köstek olmaya çalıştığını fark ediyoruz.

Geriye, yedi düvelden (yedi devletten) bir tek Yunan kalıyor.

*

Yunan’la da aslında bir sorun yaşanmayacaktı.

İngilizler, Venizelos liderliğindeki Yunanistan’a İzmir’e çıkarma yapma izni vermiş fakat onu Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında durmak, İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmek ve ot yolmakla görevlendirmişlerdi.

Anadolu içlerine yürümeleri yasaktı.

O günkü şartlarda yürüselerdi taa Erzurum’a kadar sellemehüsselam gidebilir ve Karabekir’e toslayabilirlerdi.

O zaman da Karabekir, Millî Mücadele’nin doğal lideri haline gelirdi.. Selanikli’nin esamisi okunmazdı.

Nitekim Yunan ordusu daha sonra yürüme kararı alınca Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu bozguna uğratmış, geriye sadece 30 bin kişilik bir kuvvet kalmıştı. (Rakamlar Falih Rıfkı'ya ait.)

O güne kadar cepheye gitmemiş, Anadolu’da nutuk atmakla yetinmiş olan Selanikli de, zoru görünce çareyi Kayseri’ye çekilmekte (firar demeyelim) bulmuştu.. Ancak, TBMM bunu kabul etmemişti.

TBMM gitmeyince Selanikli de gidemedi.. Gitseydi, kendisini “devlet başkanlığı” makamına taşıyacak olan manivelasını (kaldıracını ya da asansörünü) kaybetmiş olacaktı.. 

Bütün emekleri boşa gidecek, istiklal değil fakat istikbal hesapları tuzla buz olacaktı.

Sakarya Savaşı için cepheye gitmeye çarnaçar razı oldu.

Orada da bahtı yaver gitti, Fevzi Çakmak sayesinde "muzaffer gazi" olup (teamüllere ve usule aykırı biçinde) üç rütbe birden atlayarak mareşal oldu. 

*

Evet, Yunan’ın Milne Hattı ile durdurulması, Anadolu içlerine yürüyüp Karabekir ile tokuşmaması, Karabekir’in doğal lider haline gelmemesi, Selanikli’nin (başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurmak üzere) bir meclis (parlamento) oluşturması için gereken zamanın ona verilmesi gerekiyordu.

İngilizler bunu yaptılar..

Selanikli’nin Samsun’a çıkışından tam 11 ay dört gün (yaklaşık bir yıl) sonra meclis işi hallolmuştu.

Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında belirttiği gibi, İngilizler (ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar) bu aşamada devreye girip, Yunanistan’dan, işi artık kendilerine bırakmasını istediler.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Çünkü, Yunanistan’da Almanya yanlısı Konstantin kral olmuş, İngilizler’in adamı Venizelos etkisiz ve yetkisiz hale gelmişti.

Konstantin, İngilizler’in muvazaa (danışıklı dövüş) oyununu sürdürmeye gerek görmedi.. Madem İzmir’e çıkarma yapmışlardı, pastadan biraz daha fazla pay almalıydılar.

Böylece, Selanikli’nin İstiklal Harbi’ndeki tek “gerçek” kavgası yaşanmış oldu.

*

Selanikli-İngiliz muvazaasının “teferruat”ı üzerinde durmaya gelecek bölümlerde devam edelim inşaallah.


TASAVVUFLA ALDANMAK VE ALDATMAK

 

Tasavvufla aldanmak ve aldatmak

04:0024/09/2024, Salı

Ömer Lekesiz, Yeni Şafak

Aldanan, kendi içindeki kötü niyet ve fiilleri, onları iyi olgular üzerinden dışta yeniden sûretlendirerek iyi gösteren; aldatan ise bu suretle başkalarını kendi iyiliği hakkında şartlandırandır.

Buradaki sûretlendirme, sûret kelimesinin anlam zenginliğinden imkân devşiriyor gibidir. Zira insan bir hâli tanımladığı, tasvir ettiği, övdüğü ya da yerdiği kelimelere, cümlelere bile kendi arzuladığı suretleri giydirme kabiliyetine sahiptir. Daha açık bir terimle söyleyecek olursak, insan sûret-enzîg: kılık değiştirici, iki yüzlü bir mizaca sahiptir.

Bu duruma İmam Gazzâlî’nin (rahimehullah) İhyâ’sının 30. kitabında âlimlerle, ibadet ehlinden sonra, 3. grupta 9 fırka halinde incelediği tasavvuf ehlini de aldanışa dâhil etmesi üzerinden açıklık getirmek istiyoruz.

Tasavvuf ehlinin aldanışını özellikle şunun için seçtik:

Günümüzde sanat ve edebiyat ehlinden birçok entelektüelin, hâl bilgisi olarak tasavvufun sunduğu engin bilgiye yaslanarak, ondan şeriata paralel ama haramsız [haram tanımayan, herşeyi mübah gören] bir yol icat etmeye, salt sevgi mezhebini genişletmeye, amellerdeki bozukluğu meşrulaştırmaya, heretik yönelişleri sevimlileştirmeye yöneldiklerine bizzat şahit oluyoruz. Gazzâlî’nin tasavvuf ehli nitelemesine bunları da dahil ederek onun şu açıklamalarına başvurduk:

Gazzâlî, “en çok aldanış hâlinde” olmakla nitelediği mutasavvıfların ilk grubunda, “Kılık kıyafetleri, dış görünüşleri, konuşmaları, usulleri, törenleri ve kullandıkları kavramlarla; keza semâ ve ayinleri, abdest ve namazları, seccadeler üzerindeki başı eğik tarzda oturuşları ve bunlara benzer daha başka hâl ve hareketlerindeki dış görünüşleriyle gerçek sûfilere” özenerek, onlarla kendileri arasındaki kurdukları benzerliklerle, şeklî uyumla sûfî olduklarını zannedip aldananları;

İkinci grupta, yukarıdakilerden biraz daha fazla bir aldanışa tabi olarak, yine şeklen ama bu kez daha nitelikli, daha özel giysiler içinde sûfî sayılacaklarına inanarak aldananları;

Üçüncü grupta, “Güya marifet [marifetulllah] bilgisine ve Hakkı müşahede makamına ulaştıklarını, şehadet gözüyle nice makamları ve halleri görüp oraları aştıklarını iddia” ederek, geçmişteki sûfîlerin “bazı taşkın sözler(in)den birtakım cümleler” kesip koparıp, onları tekrarlamak suretiyle “Gerçekte… bildikleri altı boş isimler ve kelimeler”in içini doldurmaya çalışmakla aldananları;

Dördüncü grupta, “Yasak nedir bilmezler; şeriat kurallarını dürüp büker, hükümleri tanımaz, helal ile haramı bir sayarlar.” kaydıyla 3 fırka üzerinden Allah’ın amele muhtaç olmadığı mülahazıyla hareket edip, zevk düşkünlüğüyle, güya kalp yetkinliği ve temizliğiyle avunarak aldananları;

Beşinci grupta, helal-haram ayrımını ortadan kaldırarak, kalbi geliştirmeye ilahî aşkı, şer’î kanaat ve tevekkülü istismar ederek aldananları;

Altıncı grupta, saf helale ulaşma maksadıyla, rızık, giyinme ve barınmadan kaçınarak aldananları;

Yedinci grupta, “…güzel ahlak, tevazu ve fedakârlık iddiasında” bulunup, “Sûfîlere hizmet faaliyetlerine girişerek (bu amaçla) bir topluluk oluşturup, güya sûfîlere yardım işlerini” yüklenerek, “Kendilerini başkalarına adamış görüntüsü” altında başkalarını kendilerine bağlamakla, “topluluğa hizmet ve bağlılık olduğu görüntüsünü vererek haram veya şüpheli mal” toplayıp, bunlara başkalarına harcamakla “böylece kendilerine bağlananların sayısını çoğaltıp, hizmet adı altında şöhretlerini” yaymakla aldananları; 

Sekizinci grupta, nefisle mücadeleyi aşırı şekilde abartmak suretiyle aldananları;

Dokuzuncu grupta ise, “…marifet yolunda biraz mesafe alıp, Allah’a yakınlıkta bir noktaya kadar gelince Allah’a ulaştıklarını sanıp, çok büyük büyük bir yanılgıyla orada duruvererek aldananları… zikreder. (Geniş bilgi için bkz.: İhyâ – Muhtasar İhyâu Ulûmi’d-Dîn Tercümesi, trc.: Mustafa Çağrıcı, Diyanet İşleri Başkanlığı, İzmir 2020, 3. Cilt, s.: 606-613; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, trc.: Ahmet Serdaroğlu, Bedir, 3. Cilt, s.: 861-867)

Bunlardan açıkça görüleceği üzere, günümüzde tasavvuftan ve mutasavvıflardan bahsetmekle iyi bir iş yaptığını zannetmek de yukarıdaki aldanışlara dahildir. Zira tasavvufun hâl ilmi olarak tanımlanmasında, bu bilgiyi sıradan bir bilgiyle karıştırmak başlı başına bir aldanma sebebi olduğu gibi, yukarıda zikrettiğimiz üzere tasavvufu nefsî özgürlüklerin alanı olarak görüp, onu dini tahrip etmek gibi genel, şan şöhret kazanmak, daha çok okunmak ve izlenmek gibi özel yönlerde kullanmak da büyük bir aldanmadır.

Bunların hepsinin birer sûretlendirme olduğunu hatırlatıp ve mümkündür ki, kendimizin de bu tarz bir sûretlendirmeye baş vurabilme ihtimalini gözeterek şu sonucu paylaşabiliriz:

Tasavvuftan bahsederken bir defa değil üç defa düşünmek ilgili herkesin görevidir.


SEN UTANMAZLIĞIN VE KARAKTERSİZLİĞİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?

 



MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) anlatan Teşkilat dizisinin yeni sezonunun gösterimi başlamış.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’yı anmaksızın başlanan işin ebter olacağını bildirmiştir.. Teşkilat dizisini çeken kafaya göre boş kurt (boz ya da yoz kurt) Alemlerin Rabbi’nden daha kıymetli olacak ki, yeni sezonu onunla başlatmışlar.

Kurtlanmış, kurtlu bir sezon..

Kafa, düzey bu!.. Allah ıslah etsin!

*

Yeni sezonun ikinci bir özelliği, İran’ın hedefe konulmuş olması..

Önceki sezonlarda Almanya ve İsrail’e taş atıldığına şahit olmuştuk.. Bu defa yönlerini İran’a çevirmişler.

Öte yandan, Gazze’de bombalanmadık yer bırakmayan İsrail de yönünü İran'ın müttefiki Hizbullah’a çevirmiş durumda.

Şia’nın kusurları, takiyyesi, yalancı pehlivanlığı, desteksiz palavraları malum.. Yemen gibi sağlam duruş sergileyenleri varsa da, çoğunluğu içi boş davul, sadece ses veriyor.

Ancak, İsrail karşısında düştükleri rezil duruma sevinmemek, şamata yapmamak gerekiyor.

Bizim akılsızlarımız ise, Hizbullah’ın felaketi için “Oh olsun!” diyorlar.. Açıkça böyle kalem oynatan “Teşkilat kafalı” (Yoksa güdümlü mü demeliydim?) sözümona “İslamcı” yazarlar da var.. (Galiba İslamcılar.)

*

Bunlar şunu bilmiyorlar (Ya da unutuyorlar, veya unutmuş görünmek “ahlâk ve karakter”lerine denk düşüyor): Rasulullah Efendimiz s.a.s., insanların felaketlerine sevinmemek gerektiğini, bu durumda Allahu Teala’nın o felakete uğrayana acıyıp ondan bunu kaldırabileceğini, sevineni ise aynı felakete uğratabileceğini bildirmiştir.

Başkalarının yaşadıklarına ibret nazarıyla bakmak gerekir, şamata yapmak, sevinmek akıllı adam işi değildir.

Bu, kendi felaketine davetiye çıkarmaktır, felaket siparişi için sıraya girmektir.

Sonra neye seviniyorsun, İsrail’in başarısına mı?!

*

Bu tiplerin Bediüzzaman’ın “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder” sözünü de bu bağlamda yanlış kullandıklarını görüyoruz. (İstismar demeyelim, herhalde cehaletlerinden ya da kafaları çalışmadığından böyle yapıyorlar.)

Tam adalet bu dünyada gerçekleşmez.. Dolayısıyla kaderin adaleti bu dünyada tam tecellî etmez.

Diri diri mezara gömülen kız çocukları hangi kaderin adaletinden dolayı bu zulme maruz kalıyorlardı?! Şu Narin Güran adlı sekiz yaşındaki masum/günahsız kız çocuğu hangi kaderin adaletinden dolayı katledildi?!

*

Bu tipler, geçmişte, İsrail ile İran-Hizbulllah hattı arasındaki ihtilafın muvazaadan ve danışıklı dövüşten ibaret olduğunu utanmadan yazabildiler.

Ancak istihbarat teşkilatlarından beklenebilecek bir kara propagandayı utanmadan sürdürdüler.. Akl-ı selim sahibi her insanın bir bakışta görebileceği bir gerçeğe gözlerini kapadılar.

Şimdi, ortada sözünü ettikleri gibi bir danışıklı dövüşün olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış durumda.. “Yanılmışız, ortada gerçek bir kavga varmış” diyerek okurlarından özür dilemek yerine İsrailli yahudiler gibi Hizbullah’ın felaketini kutluyorlar.

Utanmazlık (Yahudileşmek mi demeliydim?) böyle bir şey.

*

Mesele, öncelikle bir kişilik, ahlâk ve karakter meselesi.

Bu karakterdeki insanlarla neyi nasıl konuşacaksınız ki?!

Değer mi?!


İNGİLİZ PİYONU SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK'ÜN TÜRK MİLLETİNE BÜYÜK İHANETİ (VE ONUN İZİNDE YÜRÜYÜP İHANETİ SÜRDÜRENLER)

 



Çocuklarımız cuma namazını kılamayacak mı?

Burhan Bozgeyik, Millî Gazete, 20 Eylül 2024

Okullar yaz tatiline girince torunlarımızla birlikte Cuma namazlarına giderdik. Aylar sonra ilk defa okulların açıldığı hafta birlikte Cuma namazına gidemedik. İki torunum da “öğlenci” idi. İlk ders zilinin çalınması Cuma namazı saatine denk geliyordu. Dolayısıyla çocuklar Cuma namazına gidemedi. Sadece bizim torunlar mı, bütün çocuklar Cuma namazına gidemedi. Okullar tatil oluncaya kadar da gidemeyecekler. Sadece onlar mı? Öğretmenler de, hademeler de?..

Cuma namazı kılma meselesi, ülkemizde acilen çözüme kavuşturulması gereken bir konu. Zira Cuma namazı Müslümanlar için farz bir ibadet. Ortada farz bir ibadetin engellenmesi mevzubahis. Mesai saatlerinden dolayı memurlar da işçiler de Cuma namazına gidemiyor. Bazı işyerleri düzenleme yaparak işçilerine Cuma namazı imkânı tanıyor. Ancak ülkemizde maalesef Cuma namazı kılamama sancısı devam ediyor. Bu vesileyle ülkemizin temel konularından birine neşter atmak şart oldu.

Lozan Anlaşması’nın 37. maddesini birlikte okuyalım. Madde aynen şöyle: “Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde açıklanan hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir yasa, hiçbir tüzük ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere zıt ve karşı olmamasını ve hiçbir yasa, hiçbir tüzük ve hiçbir resmi işlemin sözü edilen hükümlerden üstün olmamasını yükümlenir.” (Ankara Ticaret Odası Mondros, Sevr, Lozan Andlaşmaları, Hazırlayan: İbrahim Sâdi Öztürk, s. 254)

Bu 37. madde, “Anayasa maddesi” gibiydi. 38, 39, 40, 41, 42, 43 ve 44. maddeleri okuduğumuzda, ülkemizdeki azınlıkların (Hıristiyan ve Yahudi vatandaşların) bütün dinî inançları koruma altına alınmakta ve bu inançtaki vatandaşların inançlarını serbestçe yaşamaları sağlanmaktaydı. Nüfusun yüzde 99’unu teşkili eden Müslümanlar için maalesef böyle bir koruma ve müeyyide yoktu.

Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923’te 1921 Anayasası yürürlükte idi. Bu Anayasa’nın 2. Maddesinde, “Devletin dini, din-i İslam’dır” deniliyordu. Aynı hüküm 1924 Anayasası’nda da korunmuştu. O yıllarda devletin dini İslamiyet’ti ve mahkemelerde İslam hukuku uygulanıyordu. Cuma günü de resmî tatil idi. Cumartesi ve Pazar mesai günlerine dâhildi. O günkü siyasi yapı, Lozan Anlaşması’nın 37. maddesini kabullendikleri için ne yapacaklarını düşünmeye başladılar ve çözüm olarak %1’e uymaya karar verdiler. 1924 Anayasası’na rağmen hukuk sistemini değiştirdiler. (Aslında bu Anayasa suçu idi. Maalesef bu konu şu güne kadar hür bir zeminde tartışılmamış ve ele alınmamıştır.) İşte o tarihten itibaren ülkemizdeki azınlıklar, yani Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlar dinî inanç cihetinden büyük bir keyif içerisinde yaşamaya başladılar. Zira Yahudiler için tatil günü olan Cumartesi ve Hıristiyanlar için tatil günü olan Pazar günü resmî tatil günü ilan edilmiş, Müslümanların resmî tatil günü olan Cuma günü ise tatil olmaktan çıkarılmıştı. Yahudiler Cumartesi günü havraya, Hıristiyanlar Pazar günü kiliseye gitmekte idiler. Keyifleri sadece bundan ibaret değildi. Çocuklarına anaokulundan üniversite son sınıfa kadar kendi dinî inançları istikametinde eğitim verebiliyorlardı. Keyifleri bundan da ibaret değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir kanun ve tüzük inançlarına aykırı çıkarılamayacaktı.

Azınlık vatandaş, inanç cihetinden dört başı mamur yaşarken ve bunun keyfini sürerken Müslüman vatandaşlar sancılar içerisinde kıvranmaktaydı. İşte Cuma namazını kılma (daha doğrusu kılamama) da bu sancılardan birisi idi.

Bu hamur çok su götürür. Allah nasip ederse bu hamuru yoğuracağız. Ancak şimdi konunun “geçici ve acil bir çözüme” kavuşturulması için bir teklifte bulunacağız. Milletvekillerinden bu konunun Meclis’e getirilmesini istirham ediyoruz. “Yok saatler ayarlansın, yok şöyle yapılsın, yok böyle yapılsın” bunlar hep tartışıldı. Hiçbirinin çözüm olmadığı görüldü. Meselenin çözüme kavuşturulmasının bir yolu var. Cuma günü resmî tatil ilan edilmelidir. Onun yerine Cumartesi günü mesai yapılmalıdır. Yahudi olan vatandaşlara da Cumartesi havraya gitme imkânı sağlanmalı ve onlar o saatlerde izinli sayılmalıdır.

Mevcut uygulama, dinî inançların engellenmesi durumunu gündeme getirmektedir ki, bu da doğrudan Anayasa’yı ve temel kanunları ilgilendirmektedir.

Sözün özü şu: Bu ülkede yaşayan Müslümanlar (bilhassa memurlar, işçiler ve talebeler) Cuma namazını kılabilmelidir. Bir dede olarak torunlarımla birlikte Cuma namazına gitme lezzetini yaşamak istiyorum. Bu da benim hakkım…  

(https://www.milligazete.com.tr/yazarlar)

KEMALİZM/ATATÜRKİZM (ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK) BİR MİLLİ GÜVENLİK SORUNUDUR, İÇ TEHDİTTİR.. SİNSİ, GADDAR VE VAHŞİ EMPERYALİZM CANAVARININ "YERLİ-MİLLİ" POST GİYMİŞ KEŞİF KOLU VE TRUVA ATIDIR

 










Cumhurbaşkanımızın katılacağı askeri törende komutanların izinli olması neden manidar ve şüpheli?


BÜLENT ORAKOĞLU, YENİ ŞAFAK, 18 EYLÜL 2024


MSÜ’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın mezuniyet törenine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve üst düzey protokolün katılacağı günler öncesinden bilinmesine rağmen okul komutanı ve diğer rütbeli üst düzey bazı askerlerin izinli olduklarını bahane edilerek katılmamaları bu olayın arkasında milli ve yerli olmayan bir üst akıl olduğuna mı işaret etmektedir. Nitekim AK Parti 26. Dönem Isparta Milletvekili Said Yüce, Milli Savunma Üniversitesi’nde 30 Ağustos’taki mezuniyet töreninde teğmenlerin siyasi sloganlar atıp kılıç çekmesi üzerine başlatılan soruşturma ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti Milletvekili Said Yüce, soruşturma ile konunun geçiştirilmemesi gerektiğini belirtirken asıl sorunun askeri okullardaki eğitim sistemi ve müfredattan kaynaklandığını söyledi. Komutanların iyice araştırılması gerektiğini söyleyen Yüce, öğrenci seçiminde dini istismar eden FETÖ bahane edilerek dini özellikleri bulunmayan öğrencilerin tercih edildiğini ve bu konuda ayrımcılık yapıldığını vurguladı.


BU MANİDAR VE ŞÜPHELİ DURUMUN ARKASINDA NATO’CU BAZI PARMAKLAR VE FETÖ MÜ VAR?
YÜCE, Cumhurbaşkanı’nın katılacağı bir programda komutanların izinli olduğu iddialarına da dikkat çekerek, “Burada da böyle önemli bir törende ilgili komutan yok. Böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti’nde veya herhangi bir ülkede kabul edilebilir mi? Cumhurbaşkanının geleceği belliyse, o kişi dünyanın öbür ucunda olsa bile özel uçakla getirilir. Bu durum, işin arkasında NATO’cu bazı Batı parmakları ve FETÖ’nün olabileceğini gösteriyor.” demişti. Said Yüce, okul komutanının orada olmamasının ve programın bu şekilde düzenlenmesinin sadece teğmenlerin işi olamayacağını belirterek, “Okul komutanının orada olmaması ve program akışının bu şekilde düzenlenmesi, sadece teğmenlerin işi olamaz. Bunun arkasında daha büyük bir akıl ve plan var. Eğer gerçek bir soruşturma yapılacaksa, teğmenlerle birlikte bu olayın arkasındaki asıl güçler de araştırılmalı. Bu durum, küçük bir mesele olarak kapatılmamalı.” ifadelerini kullandı.


ÖĞRENCİ SEÇİMİNDE “DİNİ ÖZELLİKLER OLMASIN” AYRIMI YAPILIYOR.OYSA TÜM DARBELERİN ARKASINDA KEMALİZM VAR!

FETÖ’yü bahane ederek veya örnek göstererek vatanına bayrağına sadık dindar, maneviyatı yüksek gençlerin önünün kesilmemesi ve ayrımcılık yapılmaması gerektiğini söyleyen Said Yüce, “Bu darbe teşebbüsünü gerekçe gösterip ayrımcılık yapıldığına dair iddialar var. 15 Temmuz darbe girişimindeki gibi devletin ve milletin yanında duran tarikatlar, cemaatler ve sivil toplum kuruluşları var. Ancak öğrenci seçiminde ‘dini özellikleri olmasın’ diye ayrım yapıldığı iddiaları var. Bu millet, asırlardır manevi kuvvetle ayakta durmuştur; şimdi bu insanları yok farzederek, ‘seküler insanlar seçelim’ diye mülakat komisyonlarında ayrım yapılmış gibi görünüyor.” dedi.

Yüce, askeri okullarda yetiştirilen öğrencilerin seküler ve Kemalist bir anlayışla yetiştirildiğini kaydederek, “Devletimizin ve askeriye istihbaratı bu öğrencileri benden daha iyi biliyorlar. Bu çocuklar özellikle böyle seçilmiş ve yetiştirilmiş. Dini değerleri umursamaktan daha çok bir Kemalizm anlayışıyla yetiştirilen öğrenciler var. Bu şekilde yetişen yirmili yaşlardaki genç bir öğrenci, tabii ki böyle bir sonuç çıkarır.” ifadesinde bulundu


FETÖ DE KEMALİSTLER GİBİ ATATÜRKÇÜLÜK MASKESİ ARKASINA SIĞINDI?

Kemal Atatürk’ün ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı dikkatli olunması gerektiğini belirten Yüce, şunları söyledi: “27 Mayıs’ta, 12 Mart muhtırasında, 1980 darbesinde, 28 Şubat’ta Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganı. 15 Temmuz’da darbe bildirisi okuyanlar, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh konseyi’ dediler. Aynı zehri kullanarak, aynı sloganları tekrarlıyorlar. Bir Müslüman, bir delikten iki defa elini sokup yılanı ısırtmaz. Bu tecrübelerden ders çıkararak uyanmamız gerekiyor. Bu durumu değerlendirirken, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmek ya da ona yönelik bir söylemde bulunmak amacıyla değil, onun ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı uyanık olunması gerektiğini vurguluyorum. Askeri okulların müfredatını, öğrenci seçim sistemini ve öğrenci yetiştirme zihniyetini gözden geçirmek gerekiyor. Eğer ‘Biz dinden uzak bir askeri kadro yetiştireceğiz’ derseniz, farkında olmadan Kemalist darbeci askerler yetiştirmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı. Hem idareciler, hem siyasetçiler, hem medya, hem de millet olarak bu durumu dikkatle takip etmeliyiz.”


E-KİTAP: DÂRU’L-İSLÂM VE DÂRU’Ş-ŞİRK

 

https://archive.org/details/darul-islam-ve-darus-sirk


DÂRU’L-İSLÂM VE

DÂRU’Ş-ŞİRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DEVLET KURUMUNU KUTSAL KABUL ETME VE FAŞİST ŞEFE TAPMA REJİMİ 5

DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ 15

ÜMMET, ULUS, DEVLET 25

İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ 31

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR” DİYENLERİN “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” TEFERRUATI 40

OSMANLI’NIN DEVLET FELSEFESİ 45

VATAN SEVGİSİ VE İMAN 50

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN “DEVLETÇİ”Sİ, İSLAM DEVLETİNİN İNKÂRCISI 57

TANRILIK TASLAYAN DEVLET 62

NE MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HERŞEY SANA TEFERRUAT GÖRÜNÜYORSA, İŞTE SENİN ASIL TAPTIĞIN ODUR 71

İSLAM ŞERİATİ’NİN UYGULANMADIĞI BİR ÜLKE, İSLAM ÜLKESİ OLABİLİR Mİ? 80

AHLÂKA SAVAŞ AÇAN AHLÂKÇILIK 84

İSLAMSIZ DARU’L-İSLAM 90

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN SÖZDE REJİM KARŞITI BAĞLILARI 99

DEVLETİN BEKASI, MİT VE DAVUTOĞLU 106

KUNG FU SİYASETİ: BELEDİYELERİN BEKASI 110

AHLÂKSIZ AHLÂKÇILIK, “DİN”SİZ DEVLETÇİLİK 113

“BİZ EŞKIYAYIZ AMA IRZ DÜŞMANI DEĞİLİZ” 117

HALİÇ SİMONLARI VE ÖRGÜTÜN BEKASI 132

VATANSEVERLİKÇİLİK 135

VATANSEVERLİKÇİLİK İDEOLOJİSİ (PATRIOTISM): HER ALÇAĞIN EN SON SIĞINAĞI 146

“DEĞER”SİZ LİDER KULLARI, VATANDAŞLAR, VE KÖPEKLER 147

ÇAĞIN VATANSEVERLİK PUTPERESTLİĞİ 156

DEVLETÇİ PUTPERESTLİK HADSİZLİĞİ 160

DEVLET, REJİM VE MÜSLÜMANIMSI FAŞİSTLER 163

İBN ARABÎCİ DEVLETÇİLİK 168

ERBAKAN’DAN ERDOĞAN’A… 171

EHL-İ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI (REFORMA TABİ TUTULUP GÜNCELLENMİŞ EHL-İ SÜNNETÇİLİK) 175

DEVLET ARAPLAR’IN PUTLARI GİBİ KUTSAL VE DOKUNULMAZ, TARTIŞMA ÜSTÜ.. SÜNNÎLİK İSE TEHDİTMİŞ 183

DEVLETÇİLİKLE GELEN ŞİRK 195

ŞERİAT’İN HÜKÜMSÜZ OLDUĞU YERDE ŞERİAT MAHKEMESİNİN HÜKMÜNÜ BEKLEMEK 207

BANA HER FAŞİZM SENİ HATIRLATIYOR! 215

DEVLET VATANDA ŞERİK KABUL ETMEZ, PEKİ ALLAHU TEALA?.. 221

ASR-I SAADET SİMÜLASYONU VE TUHAF NOSTALJİ 225

FAİLİ MEÇHUL, AZMETTİRİCİSİ MALUM 236

BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK 241

DEVLETİ AYAĞA DÜŞÜRMEK 250

VAHİY VE İNSAN AKLI, ŞERİAT VE LAİKLİK 259

İNANÇLARI DEVLETÇİLİK, MEZHEPLERİ VATANPERESTLİK, TARİKATLARI YERLİLİK-MİLLİLİK 261


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."