NOBEL ÖDÜLLÜ YAZAR JOSE SARAMAGO: "HERŞEYİN TARTIŞILABİLDİĞİ BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ, DEMOKRASİ HARİÇ"

 



DEMOKRASİ ALDATMACASI YA DA ALDANMACASI

 



Batı’daki demokratik sistem, oradaki sosyo-ekonomik yapıdan ayrı düşünülemez.

Chomsky, demokrasinin, söz konusu sosyo-ekonomik yapı çerçevesinde gerçekte bir aldatma, oyalama ve uyutma işlevi gördüğünü şu şekilde açıklar:

Özel sektörün gücü, seçme ve düşünce özgürlüğüne sınırlamalar getirmekle kalmamış, aynı zamanda hükümetlerin manevra alanlarını da daraltmıştır…. Birleşik Devletler [ABD], gerek siyasi hayatın yoksulluğu ve gerekse bireysel özgürlükleri devlet baskısından koruma hususunda sınır sayılabilecek bir noktadadır. Bir tek partisi, bu partinin de iki hizbi vardır ve bu tek parti, iş adamlarının partisidir…. İşçi sendikaları ve halkın siyasi katılımcılığının artmasını sağlayabilecek diğer kuruluşlar, bilinçli bir şekilde pasifize edilmiştir. İdeolojik sistemin sınırlarını seçkinlerin çıkarları çizmiştir. Seçimler, bir formalitenin yerine getirilmesinden ibarettir.” 

(Noam Chomsky, Demokratik İdeallerin Çöküşü, çev. Cevdet Cerit, İstanbul 1997, s. 65.)

Chomsky’nin belirttiği gibi, gerçekte tek parti vardır ve çoğulculuk denilen durum, bu tek partinin hiziplerinden ya da fraksiyonlarından ibarettir.

Fakat o hizipler, ayrı partilermiş gibi gösterilir.

Demokratik diye bilinen ülkelerin hemen hepsinde, aslında bütün partiler resmî ideolojiyi savunur.

Bu ideolojiye aykırı düşünceleri seslendirenler ise, parti kapatma şeklinde kendisini gösteren uygulamalarla karşı karşıya kalırlar.

Ve, onların lider kadroları, genellikle, seçme-seçilme hakkından, değişik yöntemlerle (ömür boyu, ya da siyaseten ölü hale gelinceye kadar) mahrum bırakılırlar.

Dolayısıyla, demokrasinin bir artısı olarak öne sürülen iktidarın şiddet kullanılmaksızın el değiştirmesinden, gerçekte söz edilemez.

*

Düşünce hürriyeti ise, demokrasilerde kimi zaman, yine Chomsky’nin ifadesiyle “şeytanlara özgü” bir karaktere bürünür:

“Konuşma özgürlüğünün pekiştirilmesi yolunda elde edilen kazanımların içerisinden bazıları, ancak şeytanlara özgü olabilecek olayların faillerinin savunmasından elde edilmiştir. Malum figürler, silahlar ve ateşe verilmiş bir haç ile gösteri yapan, zencilerin gömülmesini, Yahudilerin İsrail’e gönderilmesini talep eden Ku Klux Klan’ın suçsuz olduğu görüşünü dile getiren Yüksek Mahkeme, bu insanların hareketleriyle kendilerini ifade ettiklerine, ülkede fikir özgürlüğü mevcut olduğundan ortada bir mesele bulunmadığına karar vermiştir.” (A.g.e., s. 102-103.)

Türkiye’de de geçmişte, inancını yaşayan ve bunu saç ve sakal traşlarına, kılık ve kıyafetlerine de yansıtan insanların bir yandan gerici, irticacı, yobaz, iç tehdit vs. olarak nitelendirilerek aşağılanmaları, diğer yandan da kamusal yaşamın dışına itilmeleri,  demokrasiyi koruma hedefinin bir gereği ve fikir özgürlüğünün bir tezahürü gibi gösterilebilmiştir.

Üstelik Türkiye’de, söz konusu tutumun “şeytanlara özgü” bir düzenbazlık olduğunu söyleyebilecek aydınlar da yok gibidir.

Daha doğrusu, bu tür ülkelerde muhalif konumda olan aydınlar ancak yalvaran bir dil kullanabilirler, suçlayıcı bir tutum sergileme imkânından mahrumdurlar.

Chomsky gibi, “Sizler şeytansınız. Şeytanlık yapıyorsunuz” şeklinde konuşmaları düşünülemez, ancak “Ayıp oluyor, yapmayın, etmeyin! Biz de sizin gibi yerli-milliyiz.. Bu yaptığınız çifte standart değil mi?! N’olur biraz acıyın” diye yakınabilirler.

*

Bu tür ülkelerde şayet kılık kıyafet ve ibadet özgürlüğü gibi konularda kısmî bir gelişme yaşanırsa, bunun bedeli, o insanların, "kendi dünya görüşlerinin yasal düzenlemelere temel olması" taleplerinden vazgeçmeleri olmaktadır.

Türkiye’de AK Parti iktidarı döneminde yaşanan budur.

Nitekim AK Parti, Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine ABD adına Yeni Dünya Düzeni’nin kuruluşunu haber veren, ve liberal demokratik sistemin “tarihin sonu(ahir/son zaman) olarak gösterilen zaferini ilan eden, yani liberal demokratik sistemin kıyamete kadar geçerli “dünya düzeni” ya da “hayat nizamı” olduğunu seslendiren Francis Fukuyama’yı doğrular şekilde, (Millî Görüşçü Erbakan'ın aksine) demokratik idealleri ve laik dünya görüşünü benimsediğini ilan ederek yola çıkmıştı.

Evet, bu tür çifte standart demokrasilerinde size ancak resmî ideolojinin versiyonlarından birine iman ederseniz ufak tefek bazı hak ve özgürlükler tanınmaktadır. 

İşte AK Parti’nin lider kadrosu Millî Görüş gömleğini çıkartıp muhafazakâr demokrasi redingotunu giyme kıvraklığını bu yüzden göstermişti.

Sureta iktidar olmayı başardılar, fakat arkalarındaki kitlenin dönüşmesine katkıda bulundular, onların laiklik yanlısı ve demokrat hale gelmelerini kolaylaştırdılar.

Böylece, kendilerine iktidar vizesi veren iç ve dış "gerçek iktidar" sahiplerine borçlarını ödediler.

Ancak, değişip dönüşen söz konusu kitlenin buna hazır ve teşne olduğu, kafa ve gönül bakımından kof halde bulunduğu, savrulup dönüşmek için sadece küçük bir işaret beklediği de anlaşıldı.

*

Demokrasilerde, Chomsky’nin işaret ettiği gibi, pratikte sadece servet sahipleri ile (ağa, paşa, çete türünden) nüfuzluların seçilme hakkı, sıradan halkın ise genelde sadece seçme hürriyeti vardır.

Bu yüzden  bugün “temsilî demokrasi” adı verilen yönetim biçimine Rousseau, “seçilmiş aristokrasi” adını vermektedir. Ona göre gerçek demokrasi, Eski Yunan’da (Atina’da) olduğu gibi her vatandaşın, her bir bireyin yönetime doğrudan katıldığı sistemdir. (Bkz. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 3, çev. M. Sencer, 6. b., İstanbul 1997, s. 36-42.)

Bu “seçimle gelen aristokratlar” olgusuna Le Bon şu şekilde işaret eder:

“Grup başkanı [siyasal parti başkanı] adı altında her memlekette bulunan liderlerin bir gereksinimi karşıladığı açık görünen bir durumdur. Onlar, meclislerin gerçek hakimleridir. Kitle halinde bulunan insanlar, bu gibi liderlerden vazgeçemezler. Bunun içindir ki, meclisin oyları genellikle bir azınlığın düşüncelerini temsil eder.”

(Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi, İstanbul 1997, s. 139.)

Benzer şekilde Duverger de “seçimle gelen krallar”dan söz etmiş bulunuyor.

Yani pratikte demokrasi, saltanat/krallık ya da aristokrasi olarak tezahür etmektedir.

Halk, kendisini yöneten kuralları koymuyor, o kuralları koyacak olan kral (başkan) ya da aristokratları seçiyor.

*

Ancak meseleyi bu şekilde ele aldığımızda, demokrasinin bir kelime oyunu, içi boş bir adlandırma olduğunu ortaya koymuş olmaktayız.

Çünkü temsilî demokrasinin alternatifi olarak görülen doğrudan demokrasi de son tahlilde temsilî olmaktan kurtulamaz.

Siyasi kararların doğrudan vatandaşlar tarafından oy çokluğu ile alındığı doğrudan demokraside de hangi yasa tekliflerinin oylamaya konulacağına karar veren ve kanun önergelerine hukuk usulü ve diline göre şekil veren bir kurul mutlaka bulunacaktır.. Bu da temsilî demokrasi ile ortaya çıkan tablonun bir benzerinin yaşanması demektir.. Bütün bir milleti devasa bir parlamento haline getirip sürekli yasalarla meşgul hale getiremezsiniz.. İnsanların çoğu oy verdiği kanunun niçin hazırlandığını ve neye yol açacağını bile anlayamayacak, hatta sandığa da gitmeyecektir.

Hülasa, küçük bir şehirde uygulanması bir ölçüde mümkün olan doğrudan demokrasi, nüfus ve toprak bakımından büyük devletlerde uygulanabilirlik kabiliyetini yitirmektedir. 

Yarı doğrudan demokrasi diye adlandırılan sistemin başvurduğu bir yöntem olarak kabul edilen referandumu ise, yarısı boş olan bardağı yarısı dolu olarak nitelendirmenin mümkün olması gibi, yarı temsilî demokrasinin tezahürü olarak kabul etmek de mümkündür.

Çünkü oylamaya konulan yasaları siyasî seçkinler ya da seçilmişler belirler.. Ve bir ülkede her bir yasa için referandum yapmak da pratikte mümkün değildir.

*

Chomsky’nin “özel sektör” vurgusuna paralel şekilde Şeriati şunu söyler:

 “İnsanlık, liberalizme vararak, kurtuluşunun anahtarı diye, … demokrasiyi kabul etti. Bu kez… zalim bir kapitalizmin kucağına düştü.”

 (Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, çev. Fatih Selim, İstanbul 1988, 4. b., s. 109.)

Bir başka sorun, “derin devlet” denilen olgunun ortaya çıkışı, ya da bürokratik oligarşinin ve vesayet düzeninin siyasete (demokratik işleyişe) yön veriyor olmasıdır.

Bu çerçevede Minogue, halkın devleti çekip çevirmesini sağlaması gereken siyasal partilerin gerçekte devlet tarafından ele geçirildiklerini savunur:

“Partiler seçimleri kazanmak isterler, fakat bu ‘devlet gücünün ele geçirilmesi’ demek değildir. Aslında gerçekleşen şey devletin onları ele geçirmesidir.” 

(Kenneth Minogue, Siyaset ve Despotizm, çev. Ünal Gündoğan, Ankara 2002, s. 90.)

Devletin ele geçirmesi, "siyasal partiler yasası"nın çizdiği yol haritası ile başlar, fakat bununla bitmez.. Zihniyet olarak da "düzen"e uyum sağlanır.. (Türkiye örneği üzerinden konuşmak gerekirse bu "düzenbazlık" bazen "yerlilik millilik", bazen de "Türkiye partisi olma" gibi tabirlerle ifade edilir.)

Devlet, ele geçiremiyorsa mahkum eder ve yasaklar. 

Kısacası düzenin işleyişi, demokrasi görünümlü (riyakâr ve olduğundan farklı görünen) bir devlet despotizmi olarak tezahür etmektedir. 

*

Ne yazık ki demokrasi, daha çok demagogların, halk dalkavuklarının ve palavracıların/yalancıların önünü açan bir yönetim biçimidir.

Çünkü demokratik sistemlerde halkı ikna edebilmek, oy toplayabilmek için, su içer gibi kolay yalan söyleyen adam olmak gerekiyor.

Egemenliğin halka ya da millete ait olması iddiasının bir palavradan öteye gitmediğine dikkat çeken faşizm tarihi uzmanı Emilio Gentile'ye göre, halk demokrasi sahnesinin en önemsiz figüranı durumundadır. 

Demokrasi oyunu ya da tiyatrosunun görünen yüzünde sahip olduğu küçücük rolü, oy verme sahnesine sıra geldiğinde onun sahnede şöyle belli belirsiz bir görünmesini sağlıyor, fakat sonra sahneden hemen kovuluyor ve unutuluyor. 

Bu görünen yüzdeki ufacık rolün gerisinde ise, partiler ve hükümetler oligarşisi, siyaset sınıfı yolsuzluğu, liderlerin demagojileri, halkın bilgisizliği, kamuoyu manipülasyonları ve reklama dönüşen yozlaşmış siyasal kültür yatıyor. 

Baş rolde halk değil, bu olgular var. 

Gentile'ye göre asıl kötü olan ise, bu olumsuz özelliklerin demokrasinin doğasında mevcut bulunuşu, onda doğuştan var oluşu.

*

Evet demokraside egemen olan halk (millet) değildir, yalandır.

Ve yalanların başını da "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" şeklindeki mantıksız palavra oluşturuyor.

Demokrasi, dürüst, şahsiyetli ve onurlu kalmaya çalışan insanların seçim çalışmalarında helikoptere bile binme imkânı bulamayacağı, bulduğu zaman da dağlarda yitip gideceği bir düzendir.. Düzenbazlıktır.


TAKİYYE VE DİKTA SARMALINDA DEMOKRASİ MASKELİ BALOSU

 



Farzedelim ki Rousseau’nun (çoğunlukçu demokrasi anlayışına temel olan) "genel irade veya millî irade olarak adlandırılan çoğunluk iradesinin daima kamu iyiliğini sağlayacağı, çünkü çoğunluğun çıkarlarıyla toplumun genel çıkarlarının hiçbir zaman çatışamayacağı" varsayımı doğru.

Yani millet iradesinin (Rousseau’nun dediği gibi) yanılmaz nitelikte olduğunu varsayalım.

Pratikte bu, sadece ve sadece, milletin seçimlerde tam da doğru kişileri temsilci ya da vekil (millet vekili) olarak seçmeleri anlamına gelir.

Çünkü millet iradesi denilen nesnenin demokrasilerdeki fiilî tezahürü bundan ibarettir.

Buna göre, mesela Türkiye’de millet CHP’li milletvekili Mustafa Sarıgül’ü, eski genel başkan Deniz Baykal’ı, MHP’nin şu kasetler yüzünden geçmişte istifa etmek zorunda kalan ekabirini seçmekle “kamu iyiliği” için en doğru olanı yapmıştır.

Evet, demokrasi düşüncesinin (demokrasizm ideolojisinin) gerisinde (Mustafa Sarıgül’ün korumasına yakışan türden) bir naiflik yer alıyor.

Akıl ve mantık sahibi bir insanın demokrat olması, Rousseau nursuzunun palavrasına inanması mümkün değildir.

*

Çoğulcu demokrasi anlayışı, demokrasiyi mutlak ve sınırsız bir çoğunluk yönetimi olarak kabul etmemesi itibariyle çoğunlukçu demokrasi düşüncesine göre biraz daha makul gibi görünmekte ise de, o da sadra şifa ve matah birşey değildir.

Çünkü, toplum içindeki çeşitli grupların varlığını ve bunlar arasındaki fikir ayrılıklarını, özgür tartışma ve pazarlıkları kamu iyiliği için gerekli gören, bunun için çoğunluk iradesini sınırlayıcı tedbirler ve kurumlar getiren çoğulcu demokrasi anlayışı da çifte standart içeriyor ve bazen “kamu iyiliği”ne kapıyı kapatabiliyor.

Mesela birçok ülkede birileri, demokrasiye aykırı olması gerekçesiyle Şeriat’in uygulanmasına karşı çıkabilmektedir. (Ki Şeriat, Allahu Teala’nın vahyine dayanmasından dolayı mutlak iyiliktir.. Kamu iyiliğinin ta kendisidir.)

Yani Rousseau’nun asla şüpheye düşmeyen müminleri olan bu demokrasi havarilerine göre, yanılmaz olan halk, yanılabilir olan Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını “takmama” hakkına sahiptir.

*

Ancak demokratlar, halka izafe edilen bu yanılmazlık vasfı konusunda da tutarsız ve çelişkili davranmakta, demokrasi oyununda Şeriat talebine (yasal sınırlamalar ve yasaklar getirmek suretiyle) kapıyı kapatmaktadırlar.

Oysa, onlara göre yanılmaz olan halkın, bu yanılmazlığının bir sonucu olarak, yine onlara göre yanlış olan Şeriat’i benimsememeleri gerekir.. Dolayısıyla böylesi yasal sınırlamalar ve yasaklar getirmeye de gerek bulunmamaktadır.. Yanılmaz olan halk, yanlış olan Şeriat’i zaten benimsemeyecektir.

Ancak, demokrasi şarlatanlığında işler öyle yürümüyor.. Şeriat’in savunulmasına siyaset sahasında müsaade edilmiyor..

(Türkiye gibi ülkelerde bu, camilerde bile öyle.. Türkiye’de bir sürü kişi Şeriat’e hakaret ettiği halde Diyanet kurumu buna karşı halkı uyarmamakta ve aydınlatmamaktadır.. Camide bile durum böyle olunca siyaset arenasında vaziyetin nasıl olacağı tahmin edilebilir.. Yalancı demokrasi, yalan düşünce ve inanç hürriyeti..)

*

Güya çoğulcu demokrasilerde, kamuoyu serbestçe oluşmakta, farklı gruplar ve fikirler hür bir şekilde kendisini gösterebilmekte, böylece millet iradesi özgür olarak belirmektedir.

Gerçekte ise, milletin tercihlerine daha baştan sınırlamalar getirilmektedir.

Belirli görüş sahiplerinin (bahusus Şeriat yanlılarının) teşkilatlanmasına ve partileşmesine izin verilmemektedir.. (Şeriat müdafaasını itibarsızlaştırmak için prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi ucubelerin derin imalathanelerde üretilip piyasaya sürülmesi durumu ayrı.)

Böylesi farklı görüş sahipleri ancak takiyye yaparak, olduklarından farklı görünerek örgütlenebilmekte ve vatandaşlık hakarını kullanabilmekte, böylece şahsiyetlerinin ölmesi sağlanmaktadır.

Kişiliklerinin yeterince ölmediği ve fazla güçlendikleri düşünüldüğünde de çoğulcu demokrasinin yüzündeki maske bir tarafa atılmakta, bu tür partiler kapatılmaktadır.

*

Türkiye 28 Şubat sürecinde bunu yaşadı.

Erbakan’ın başında bulunduğu Refah Partisi kapatıldı (Ve bu arada Aczimendeburi soytarıların rezillikleri de Refah’ın sırtına yüklendi).

Daha sonra kurulan Fazilet Partisi’nin kapısına da, Refah’ın devamı olma gerekçesiyle kilit vuruldu.

Saadet Partisi de Refah’ın devamı olduğu için kapatılabilirdi, fakat o arada bir başka “devam” partisi daha kurulmuştu: AK Parti.

Refah’ın tabanının AK Parti’ye kayacağı, Saadet’in, gözardı edilebilecek şekilde güdük kalacağı anlaşılmıştı.

AK Parti, Fazilet’in aksine makbuldü, çünkü bedenen/cismen Refah’ın devamı olmakla birlikte ruh ve zihniyet olarak devamı değildi.

Resmî ideolojiye ve onun küresel ağababalarının egemenliğine iman ettiğini deklare etmiş durumdaydı.

*

Bazılarının (özellikle de Fetullahçı Takiyye Örgütü [FETÖ] ile Mehmet Metiner tipi fırıldak AK Partililerin) demokrasinin İslam açısından bir sakıncısının bulunmadığını savundukları biliniyor.

Şayet (Dört Halife dönemindeki uygulamadan hareketle) İslâm ile demokrasi arasında bir paralellik bulunduğu kabul edilirse, hilafetin 30 yıl süreceğini gösteren hadîs-i şerîfteki günümüze işaret eden kaydın da hatırlanması gerekir.

Söz konusu hadîs-i şerîf, çağımızın, peygamberlik nuru ışığında “cebâbire” (cebbarlar, zorbalar, despotlar) zamanı olarak göründüğünü ortaya koymaktadır.

Zorbaların (Duverger'nin "seçimle gelen krallar"ının) seçimle gelmiş olmaları, ya da seçimle gelmiş gibi görünmelerini sağlayacak mekanizmaların kurulmuş olması fazla bir anlam ifade etmemektedir.

Şu soruya cevap aramak önem taşıyor:

Seçimlerde seçmek zorunda kaldıklarımızı gerçekten biz mi seçiyoruz?

*

Demokrasi maskesi altında diktatörlük kurulması sık rastlanan bir durumdur.

Prof. Mustafa Erdoğan’ın ifadesiyle, iktidarın kaynağının halk veya millet olarak gösterilmesi, zannedildiğinin aksine, devleti keyfî davranmaya itebilir:

“Halkın rıza ve onayının devlet iktidarını meşrulaştırdığı kabul edilirse, halka dayanan bir iktidarın istediği herşeyi yapması meşru gösterilebilir. Bu, çoğunluk diktatörlüğünün haklı gösterilmesidir. Demokratik bir diktatörlüğün, böyle olmayana göre daha tehlikeli olacağı bile söylenebilir. Çünkü demokratik niteliği onun eleştirilmesini zorlaştırır.” 

(Mustafa Erdoğan, Dersimiz Özgürlük, İstanbul 2001, s. 47-48.) 

Nitekim, Fransız felsefeci Jean Baudrillard, demokrasinin insanların özgür iradeleriyle seçtikleri bir şey olmaktan çıkıp “küresel bir emr”e dönüştüğünü savunaktadır:

“Batı politikasının bugün insan haklarını, ‘farklı olan”a karşı bir silah gibi kullanması bir paradoks değil mi sizce? “Ya bizim değerlerimizi paylaşırsınız ya da…’ hesabı. Demokrasi tehditle ve şantajla getiriliyor. Böylece kendi kendini sabote ediyor. Özgürlükten yana özerk bir karar değil artık söz konusu olan, global bir emirle karşı karşıyayız. Globalleşme, eskiden sömürgecilikte olduğu gibi olağanüstü bir şiddet üzerine kuruludur. Batı dünyası bundan çoğunlukla yarar sağlasa bile, onun faydalanandan çok kurbanı var. Elbette ABD prensipte her ülkeyi Afganistan gibi kurtarabilir. Ama bu ne acayip bir kurtuluş olurdu, değil mi? Bu şekilde mutlu edilenler buna kesinlikle direnecektir, gerekirse terörle.” 

(Der Spiegel, 15 Ocak 2002’den aktaran www.ntvmsnbc.com/news/130583.asp.)

*

Kuşkusuz bu “demokrasi maskeli diktatörlük ve tiranlık” tehlikesinin farkına yeni varılmıyor. De Tocqueville, hürriyete yönelen tehdidin, evet, özgürlüğe yönelik tehdidin, demokrasilerde bir monarşiden (saltanattan) veya bir aristokrasiden daha gerçek bir potansiyele sahip olduğunu ileri sürmüştü. (Türkiye bunu yaşadı.. Selanikli Mustafa Atatürk'ün darağaçlı cumhuriyet istibdadı, Sultan Abdülhamid'in "istibdad"ına rahmet okuttu.) 

De Tocqueville'e göre, bir kralın otoritesi tamamen maddîdir (fizikîdir) ve tebaanın hareketlerini onun özel iradesini dize getirmeksizin denetler; fakat halk çoğunluğunun tercihlerini millî irade sayan anlayış, aynı anda hem maddî, hem de ahlâkî/psikolojik bir iktidarı elde bulundurur; insanların hareketleri üzerinde olduğu kadar onların iradeleri üzerinde de etkilidir ve sadece açıkça muhalefet edenleri baskı altına almaz, aynı zamanda toplum genelinden farklı olanları da baskı altında tutar.

Yani sadece muhalefete değil, farklılığa bile tahammülsüzlük söz konusudur.

De Tocqueville’e göre, demokratik despotizm daha yaygın ve daha yumuşak olacaktır; insanlara işkence etmeksizin onları alçaltacaktır. (William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, çev. İsmet Özel, İstanbul 1996, s. 243.)

*

Benzer şekilde John Stuart Mill de, yönetim biçiminin tiranlıktan halkın kendi kendini yönetmesine (demokrasiye) tekâmül etmesiyle hürriyet meselesinin çözüme kavuşmuş olduğu düşüncesinin bir yanılsama olduğunu ileri sürmüştür.

De Tocqueville gibi o da bireyin sosyal tiranlığı (demokratik despotizmi) yaşayabileceğini düşünür, çünkü sosyal tiranlık “hayatın ayrıntılarına (yumuşak olmakla birlikte yaygın biçimde) nüfuz etmek ve ruhun kendisini köleleştirmekle (yani insanın "özel iradesini dize getirmek" suretiyle)” bireylere pek az kaçış yolu bırakır. 

Ebenstein, Mill’in şu sözlerini aktarıyor:

“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.’  (A.g.e., s. 251.)

*

Konuyla ilgili olarak Ebenstein’ın söyledikleri de yabana atılamaz:

“Demokratlar, demokrasinin insan icatlarının içinde bir istisna olduğunu, böyle olduğu için de bütün noksanlardan arınmış olduğunu iddia etmedikçe, demokrasinin bünyevî olduğu kadar arızî zaafları da olduğunun bilincinde olmalıdırlar. Eğer Eflatun demokrasinin ‘çokluk ve çeşitlilik anarşisinin hoşa giden bir biçimi olduğunu ve eşit olanlarla eşit olmayanların tuhaf bir eşitliği’ olduğunu iddia ediyorsa, bu tezinin tamamen yanlış olduğunu kim söyleyebilir? Demokrasinin kıvrak çeşitliliği ve yaratıcı pluralizmi onun görkemidir, ama üyeleri sadece haklar ve hürriyetlere sahip bireyler olmayıp aynı zamanda görevler ve mecburiyetlerle yüklü toplumsal varlıklar olduklarını unuttuklarında, bu çeşitlilik ve pluralizm bir çürüme ve çözülme yolu haline gelir. Aynı şekilde, demokratik yurttaşların güdülmek istemeyişleri demokratik hayatiyetin kaynağıdır; ama bu dikbaşlılık ileri götürülüp de isteyen istediğini seçerse, eğer dürüst ve yeterli önderler yönetmekten men edilirse, dürüstlükten uzak demagoglar onların yerlerini alır.” (A.g.e., s. 27-28.)

Ebenstein’ın uyarılarına “parti yasaklama” alavere dalaverelerini de eklemek gerekiyor. 

Belirli siyasal görüşlerin partileşmesinin yasaklanması, seçim sistemlerindeki bir takım hileler ve barajlar gibi kısıtlamalarla belirli kesimlerin susturulması, egemen düzen yandaşları arasında “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir demokrasi oyununun sahnelenmesine yol açabilir.. Açmaktadır.. 

Örnekleri gözümüzün önünde.

Ortaya öyle bir tablo çıkmaktadır ki, birçok insan, istedikleri türden bir partiye oy verme imkânları bulunmadığı için, “en az kötü” olarak gördüklerini desteklemek zorunda kalmaktadırlar.

Savundukları siyasal görüşlerin dile getirilmesine ve örgütlenmesine izin verilmediği için, o görüşlere en az karşı çıkacak ya da zarar verecek olanları iktidara taşımaya kendilerini mecbur hissetmektedirler.

*

Böylece, sözde siyasal katılım tamamlanmış, demokratik mekanizmalar işlemiş oluyor.

Buna bağlı olarak, ilk anda ortada demokratik bir yarış varmış gibi görünür, gerçekte ise, iktidar ile muhalefet arasındaki kavga ideolojik ya da sisteme ilişkin olmaktan uzaktır; yaşanmakta olan şey daha çok bir rant paylaşımı kavgasıdır.

Gerek uluslararası düzenin, gerekse uluslararası düzene eklemlenmiş yerli-milli güçlerin, birçok ülkede, demokrasiyi koruma ve kollama gibi tuhaf bir gerekçeyle, tam da demokratik yollarla iktidara gelmiş ve seçilmiş insanları bu haklarından mahrum ettikleri yakın tarihte görülmüştür.

Bazıları da, “devleti koruma” gerekçesinin ardına saklanmak ve hukukun üstünlüğü ilkesinin kendilerini de kapsayacak şekilde uygulanmasının önüne geçmek için “devletin bekası” söylemine sarılabilmekte, böylece fiilen kendi “sınırsız otorite“lerini inşa etmeye koyulabilmektedirler.

Bu, demokrasinin ne kadar kırılgan ve istismara açık olduğunu, daha doğrusu bir tür demokrasi illüzyonu ve aldatmacası sergilendiğini göstermektedir.


TAKİYYE VİRTÜÖZÜ SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK MİLLETİ NASIL ALDATTI?




Selanikli Mustafa Atatürk’ün uydurup 1924 Anayasası’na koyduğu Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir(Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir) şeklindeki söz, onun “millet iradesi”ne karşı bir hilesi ve oyunuydu.

“Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu” diyen üstad Necip Fazıl gibi konuşmak gerekirse, millet iradesine pusu kurmuş bir sözde millet iradesiydi bu.. Böylece “Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek”.

Evet, memleketin bir bölümünün düşman işgali altında olduğu o günlerde bu söz, “Hakimiyet işgalci gâvurun değil, milletindir” şeklinde anlaşılıyordu.. Kulağa hoş geliyordu, büyüleyiciydi, yaldızlıydı.

Fakat aldatıcıydı..

Tuzaktı.

*

Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletinse, milletin hakimiyetine kayıt ve şart getiren hiçbir anayasa maddesinden söz etmemek, yasa çıkarmamak, ve uluslararası antlaşma yapmamak gerekir.

Milletin, hakimiyetini yasama organı (parlamento), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler) vasıtasıyla kullanacağını söylemek bile, ona birtakım kayıt ve şartlar getirmek demektir.

Kayıtsız şartsız hakimiyette bunların hiçbirinin olmaması gerekir.

Lafta böyle, hakimiyet kayıtsız şartsız milletin, pratikte ise hakimiyet işinde milletin genelde esamisi bile okunmaz.

Çünkü devlet kurumu, millete, halk kitlelerine dayatılan “kayıt ve şart”larla ortaya çıkar. (Bu kayıt ve şartları Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürler “social contract / toplumsal sözleşme” kavramıyla ifade ediyorlar.)

Kayıt ve şartlar yoksa, devlet de yok demektir.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir düzen Marx’ın (gerçekleşmesi mümkün olmayan) komünist ütopyasına (devletsiz topluma) karşılık gelmektedir.

*

1924 Anayasası, Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır” (m. 3 ve 4) diyerek suhulet ve uhuletle egemenliği milletin (daha doğrusu Osmanlı Devleti'nin) elinden tereyağından kıl çeker gibi çekip almış, millete, egemenliği kimin vasıtasıyla kullanacağını belirleme hakkını bile tanımamıştır.

Bu "Yalnız o kullanır" kaydının anlamı, pratikte milletin elinde egemenliğin kırıntısının bile bulunmamasıdır.. Sadece hokuspokus, abrakadabra denilerek maval okunmakta, masal anlatılmaktadır.

Nitekim TBMM’nin, 23 Nisan 1920’de toplanmasının ardından ilk işi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başında bulunduğu yeni meclisin egemenliğini/hakimiyetini kabul etmeyen millet fertleri için Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu (vatan hainliği yasasını) çıkartmak olmuştu.

Buna göre, “Ben TBMM’ye egemenlik vekaletini vermiyorum, Osmanlı Devleti’ne, devlet başkanı padişaha ve de Osmanlı Hükümeti’ne sadığım” diyenler vatan haini kabul ediliyordu.

*

Selanikli bu sözde “kayıtsız şartsız”lı “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” palavrasını ortaya attığında, Osmanlı’nın başkenti İstanbul ile Anadolu’nun birçok bölgesi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlar tarafından işgal edilmiş durumdaydı.

O sırada millet, Selanikli’nin bu lafını söz konusu işgalci düşmanlara karşı söylenmiş bir söz zannediyor, milletin hakimiyetine onlar tarafından kayıt ve şart getirilemeyeceği düşüncesinin dile getirildiğini zannediyordu.

Halbuki Selanikli bunu, Osmanlı Devleti’ne, saltanat ve hilafete son verme hedefinin altyapısını oluşturmak için söylüyordu.

Yani amacı, ilerde Osmanlı’ya karşı şunu diyebilmekti:

“TBMM milleti temsil ediyor, ben de milleti temsil eden TBMM’yi temsil ediyorum, yani milleti doğrudan temsil eden kişiyim. Millet iradesinin sözcüsüyüm, onun adına konuşuyorum, dolayısıyla benim şu anki hakimiyetim milletin hakimiyeti anlamına gelmektedir. Sen Osmanlı Devleti olarak millet hakimiyetine yani benim hakimiyetime kayıt ve şart getiremezsin. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız benimdir.”

Gördünüz mü Vehbi’nin kerrakesini!

*

Selanikli millete yalan söylüyor ve takiyye yapıyordu.

Bu kendi itirafıyla sabit.

Nutuk’ta şöyle diyor (Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sitesindeki sadeleştirilmiş şekliyle):

“Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için herkesin bildiği gibi, bir geçiş devresi yaşadık. Bu devirde, iki fikir ve görüş, birbiriyle mütemadiyen mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu fikrin taraftarları belli idi. Diğer fikir, saltanat idaresine son vererek cumhuriyet idaresi kurmaktı. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, açık söylemekte mahzur görüyorduk. Ancak görüşümüzün uygulanma kabiliyetini saklı tutup münasip zamanında tatbik edebilmek için, saltanat taraftarlarının fikirlerini tatbik sahasından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, bilhassa Anayasa yapılırken, saltanat taraftarları, padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz, bunun zamanı gelmediğini veya lüzum olmadığını bildirerek o ciheti söylemeden geçmekte fayda görüyorduk.

“Devlet idaresini, cumhuriyetten bahsetmeksizin, millî hakimiyet esasları dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen biçimde şekillendirmeye çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük makam olmadığını aşılamada ısrar ederek saltanat ve hilâfet makamları olmaksızın, devleti idare etmek mümkün olduğunu ispat etmek lüzumlu idi.

Devlet reisliğinden bahsetmeksizin, onun vazifesini fiilen Meclis reisine (başkanına) gördürüyorduk.

“Fiiliyatta, Meclisin reisi, ikinci reis idi [Yani birinci reis, devlet başkanıydı, ikinci reis (başkan yardımcısı) ise fiilen meclis başkanıydı]. Hükûmet vardı. Fakat "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" unvanını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten kaçınıyorduk; çünkü hemencecik saltanatçılar, padişahın yetkisini kullanma lüzumunu ortaya atacaklardı.

“İşte, geçiş devresinin bu mücadele safhalarında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz, aracı şekli, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti sistemini, haklı olarak eksik bulan, [padişahın devlet başkanı olduğu] meşrutiyet şeklinin açıkca ifadesini temine çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ediyorlar, diyorlardı ki, bu yapmak istediğiniz hükûmet şekli neye, hangi idareye benzer? Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu nevi suallere, biz de, zamanın gereğine göre cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zaruretinde idik. (Nutuk II, S. 838 - 839)

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html; https://tr.wikisource.org/wiki/Nutuk/16._b%C3%B6l%C3%BCm/Saltanat_devrinden_cumhuriyet_devrine_intikal_devresi_ve_bu_devirde_iki_fikir_ve_ictih%C3%A2d%C4%B1n_m%C3%BCtem%C3%A2di_m%C3%BCcadelesi)

*

Görüldüğü gibi, “Fikrimizi açık söylemekte sakınca görüyorduk” diyor.

Yani gerçek düşüncesini milletten saklıyor, yalan söylüyor.

Olduğundan farklı görünüyor.

İnandıklarını söylemiyor, inanmadıklarını inanıyormuş gibi savunuyor.

Adam takiyyenin, yalan dolanın padişahı.. Deccal (çok yalancı).

Sakınca dediği ise, milletin ve TBMM’deki milletvekillerinin (milletin vekillerinin, milleti temsil eden TBMM’nin) buna tepki gösterecek olması.

Açık konuşmak yerine, takiyye yaparak anayasayı ve kanunları kendisinin cumhurbaşkanlığına gidecek yolun taşlarını döşeyecek şekilde hazırlattırıyor.

Anayasada padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesini isteyenlere ise, bunun zamanının gelmediğini veya şimdilik lüzum olmadığını söylüyor.

Karşı olduğunu, başka niyet taşıdığını asla açıklamıyor.. Taraftarmış gibi görünüyor.. Suret-i haktan gelerek milleti aldatıyor.

İşi gücü yalan dolan, takiyye ve aldatma.. İşte bu yüzden deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akı, elinin emeğiyle sonuna kadar hak ediyor.

Niyeti kendisinin kişisel diktatörlüğünü tesis (Ki bunu da cumhuriyet kavramıyla süslü bir ambalaj içinde yine milleti uyutup aldatacak şekilde sunuyor) fakat bu konuları hiç ağzına almıyor, onun yerine (işgalci gâvura direnişi akla getiren) millî hakimiyetten bahsediyor.

Safderun millet, onun millet hakimiyetinden kastının işgalci düşmanlara karşı bağımsızlığı savunmak olduğunu zannediyor.

Saltanat ve hilafet kurumlarının altını oymak için TBMM’den daha büyük bir makam olmadığını ileri sürüyor.

Milleti ürkütmemek için alenen “Devlet başkanıyım” demiyor, fakat gözü devlet başkanlığında.

Böylece millete, padişaha rakip olmadığı mesajını veriyor.

Yine, Osmanlı Devleti hükümetiyle bir sorunu olmadığı izlenimi vermek için de “kabine” sistemine geçmiyor, Büyük Millet Meclisi Hükümeti diye birşeyden söz ediyor.

Tabiî buna karşı eleştiriler geliyor, meşrutiyetten (meşrutî saltanattan) söz edilmesini isteyenler çıkıyor.

*

Peki bu “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” denilen hilkat garibesi nasıl bir şey?

Selanikli’ye göre iki özelliği var:

Birincisi, halkçılığı..

İkincisi, nev’i şahsına münhasır olması, dünyada başka bir örneğinin bulunmaması.

Selanikli Atatürk, 12 Aralık 1921 tarihinde TBMM’de şunları söylemiş bulunuyor:

“Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükûmetlerin mahiyet-i ilmiyesi itibariyle (bilimsel niteliği bakımından) hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, hakimiyet-i milliyeyi (millî egemenliği), irade-i milliyeyi (millî iradeyi) yegane tecelli ettiren bir hükûmettir, bu mahiyette bir hükûmettir.

“İlm-i içtimaî (sosyal bilimler) noktasından bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse halk hükûmeti deriz. … halkçılık, nizam-ı içtimaîsini (toplumsal düzenini) sa’yine (çalışmasına), hukukuna (haklarına) istinad ettirmek (dayandırmak) isteyen bir meslek-i içtimaîdir (toplumsal yoldur).

“… Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler!”

(T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cilt 14, İçtima 2, s. 428; https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c014/tbmm01014120.pdf)

Selanikli’nin lafları baştan sona demagoji, mugalata, çelişki ve tutarsızlık..

Saçmalık yığını.

TBMM hükümeti demokratik değilmiş fakat halkçıymış..

Halka rağmen halkçı.. Nasıl oluyorsa?

Böyle bir halkçılık, yani halkı adamdan saymayan bir halkçılık İslam adına savunulmuş olsa yaygarayı koparacak olanlar Selanikli’nin bu saçmasapan laflarını “gökten inmiş ayet” gibi huşu içinde ezberleyip aktarıyorlar.

İslam, halk yerine ümmet kelimesini kullanıyor.. Ümmet kelimesi “topluluk, halk” anlamına gelmektedir.. İslam, beşer icadı olan demokrasiden farklı birşeydir, fakat halka (ümmete) dayanır.

Hükümet halkçıymış fakat sosyalist de değilmiş.. Halbuki halkçı kelimesi, Frenkçe “sosyalist”in tercümesinden başka birşey değil.. Sosyalist demek, halkçı/toplumcu demektir.. Batı’da sosyalizm diye bir kelime icat edildiği için bizde de halkçılık taslayanlar zuhur etmiş.. Selanikli neyi savunduğundan bile habersiz.

Daha doğrusu bile bile mugalata yapıyor.

*

Evet Selanikli takiyye virtüözü, 1921 yılında yaptığı bu konuşmasında sosyal bilimlerden, ilimden bahsediyor.

Sonradan “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” de diyecektir.

Ancak, bir yıl sonra, “Başlarım lan sizin ilminize de, irfanınıza da.. Ben kaba kuvvetten, zorbalıktan başka birşeyi takmam” anlamına gelen sözler sarfedecektir.

Okuyalım:

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; münazara (görüşme) ile, münakaşa (tartışma) ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. (Nutuk II, S. 691)

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

Vikisöz’de, bu konuşmayla ilgili olarak şöyle bir not düşülmüş:

“Saltanatın kaldırılmasını tartışan Meclis komisyonunda yaptığı konuşma. Bu konuşmanın son cümlesini söylerken elini komisyon başkanının boynu hizasından geçirerek kafa kesme işareti yapmıştır.”

(https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk/Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k)

*

Mesele, Selanikli zorba deccalin belirttiği gibi, gayet açık.

İmdi, adam bu kafa kesme konuşmasını kime karşı yapıyor?

TBMM’ye karşı yapıyor?

TBMM ne?

Millet adına egemenliği kullanan heyet, kurul..

Ve bu TBMM, millet adına şunu diyor: “Biz, devlet başkanı olarak başımızda Osmanlı padişahını görmek istiyoruz.”

Bu zorba ne diyor?

“Millet Osmanlı’ya isyan etti” diyor..

Dediği doğru olsa, TBMM’de “Padişahı asalım keselim, giyotine gönderelim” filan diye gulu gulu dansı yapılıyor olması lazım..

Hayır, ortada böyle birşey yok.. Milleti temsil eden TBMM “Padişahtan vazgeçmeyiz” diyor..

Selanikli ise, “Hayır, millet olarak siz farkında değilsiniz, haberiniz yok, aslında isyan ettiniz” diye konuşuyor.

*

Burada olan şey şu: İsyan eden millet değil, Selanikli’nin kendisi..

Takiyye ile, yalan söyleyerek, aldatarak bir düzen kurmuş, şunu bir makama getirerek, bunu bir maaşa bağlayarak, ötekini bir vaatte bulunarak, diğerini (Ali Şükrü Bey örneğini hatırlatmak suretiyle) ölümle korkutarak hizaya getirmiş, fakat bütün bunlara rağmen TBMM’de yine de çoğunluğu sağlayamamış.

Geriye tek seçenek kalmış: Kafa kesmekle tehdit..

Adam açık konuşuyor.. “Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

Yani “Ben egemenliği kuvvetle, kudretle, zorla alıyorum, zorbanın ta kendiyim, anlayın artık, beni yormayın” diyor.

Daha ne desin?!

*

Evet, Selanikli’nin sözünü ettiği egemenlik milletin egemenliği değildi, kendisinin kişisel hakimiyeti ve saltanatıydı.. Diktatörlük ve tiranlığıydı.

Fakat, eskimiş ve gözden düşmüş olduğu için padişah ve sultan gibi unvanları kulanmadı.

Onun yerine kendisine cumhurbaşkanı dedirtti.

Lafta cumhurbaşkanıydı, fakat gerçekte mütecaviz ve zorba bir mütegallibeydi.. Zorba bir despottu.

Geleceğin “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” tarihçileri bunu böyle yazacak.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...