Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
DEMOKRASİ ALDATMACASI YA DA ALDANMACASI
Batı’daki demokratik
sistem, oradaki sosyo-ekonomik yapıdan ayrı
düşünülemez.
Chomsky, demokrasinin, söz konusu sosyo-ekonomik yapı
çerçevesinde gerçekte bir aldatma, oyalama ve uyutma
işlevi gördüğünü şu şekilde açıklar:
“Özel
sektörün gücü, seçme ve düşünce özgürlüğüne sınırlamalar getirmekle
kalmamış, aynı zamanda hükümetlerin manevra alanlarını da daraltmıştır….
Birleşik Devletler [ABD], gerek siyasi hayatın yoksulluğu ve gerekse bireysel
özgürlükleri devlet baskısından koruma hususunda sınır sayılabilecek bir
noktadadır. Bir tek partisi, bu partinin de iki hizbi vardır ve
bu tek parti, iş adamlarının partisidir…. İşçi sendikaları ve halkın
siyasi katılımcılığının artmasını sağlayabilecek diğer kuruluşlar,
bilinçli bir şekilde pasifize edilmiştir. İdeolojik sistemin sınırlarını
seçkinlerin çıkarları çizmiştir. Seçimler, bir formalitenin
yerine getirilmesinden ibarettir.”
(Noam Chomsky, Demokratik İdeallerin Çöküşü,
çev. Cevdet Cerit, İstanbul 1997, s. 65.)
Chomsky’nin belirttiği gibi, gerçekte tek parti vardır ve çoğulculuk denilen durum, bu tek partinin hiziplerinden ya da fraksiyonlarından ibarettir.
Fakat o hizipler, ayrı partilermiş gibi gösterilir.
Demokratik diye
bilinen ülkelerin hemen hepsinde, aslında bütün partiler resmî ideolojiyi savunur.
Bu ideolojiye aykırı düşünceleri seslendirenler ise, parti kapatma şeklinde
kendisini gösteren uygulamalarla karşı karşıya kalırlar.
Ve, onların lider kadroları,
genellikle, seçme-seçilme hakkından, değişik
yöntemlerle (ömür boyu, ya da siyaseten ölü hale gelinceye kadar) mahrum
bırakılırlar.
Dolayısıyla,
demokrasinin bir artısı olarak öne sürülen iktidarın şiddet
kullanılmaksızın el değiştirmesinden, gerçekte söz edilemez.
*
Düşünce hürriyeti ise,
demokrasilerde kimi zaman, yine Chomsky’nin ifadesiyle “şeytanlara özgü” bir karaktere bürünür:
“Konuşma
özgürlüğünün pekiştirilmesi yolunda elde edilen kazanımların içerisinden
bazıları, ancak şeytanlara özgü olabilecek olayların faillerinin savunmasından
elde edilmiştir. Malum figürler, silahlar ve ateşe verilmiş bir haç ile gösteri
yapan, zencilerin gömülmesini, Yahudilerin İsrail’e gönderilmesini talep eden Ku
Klux Klan’ın suçsuz olduğu görüşünü dile getiren Yüksek Mahkeme, bu
insanların hareketleriyle kendilerini ifade ettiklerine, ülkede fikir özgürlüğü
mevcut olduğundan ortada bir mesele bulunmadığına karar vermiştir.” (A.g.e., s. 102-103.)
Türkiye’de de geçmişte,
inancını yaşayan ve bunu saç ve sakal traşlarına, kılık ve kıyafetlerine de
yansıtan insanların bir yandan gerici, irticacı, yobaz, iç tehdit vs. olarak
nitelendirilerek aşağılanmaları, diğer yandan da kamusal yaşamın dışına
itilmeleri, demokrasiyi koruma hedefinin bir gereği ve
fikir özgürlüğünün bir tezahürü gibi gösterilebilmiştir.
Üstelik Türkiye’de,
söz konusu tutumun “şeytanlara özgü” bir düzenbazlık olduğunu söyleyebilecek aydınlar da yok gibidir.
Daha doğrusu, bu tür
ülkelerde muhalif konumda olan aydınlar ancak yalvaran bir dil
kullanabilirler, suçlayıcı bir tutum sergileme imkânından
mahrumdurlar.
Chomsky gibi, “Sizler
şeytansınız. Şeytanlık yapıyorsunuz” şeklinde konuşmaları düşünülemez, ancak
“Ayıp oluyor, yapmayın, etmeyin! Biz de sizin gibi yerli-milliyiz.. Bu yaptığınız çifte standart değil mi?! N’olur
biraz acıyın” diye yakınabilirler.
*
Bu tür ülkelerde şayet
kılık kıyafet ve ibadet özgürlüğü gibi konularda kısmî bir gelişme yaşanırsa,
bunun bedeli, o insanların, "kendi dünya görüşlerinin yasal
düzenlemelere temel olması" taleplerinden vazgeçmeleri olmaktadır.
Türkiye’de AK Parti
iktidarı döneminde yaşanan budur.
Nitekim AK Parti,
Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine ABD adına Yeni Dünya Düzeni’nin kuruluşunu haber veren, ve liberal
demokratik sistemin “tarihin sonu” (ahir/son zaman) olarak
gösterilen zaferini ilan eden, yani liberal demokratik sistemin
kıyamete kadar geçerli “dünya düzeni” ya da “hayat nizamı” olduğunu
seslendiren Francis Fukuyama’yı doğrular şekilde, (Millî Görüşçü Erbakan'ın aksine) demokratik idealleri ve laik dünya görüşünü benimsediğini
ilan ederek yola çıkmıştı.
Evet, bu tür çifte standart demokrasilerinde size ancak resmî ideolojinin versiyonlarından birine iman ederseniz ufak tefek bazı hak ve özgürlükler tanınmaktadır.
İşte AK Parti’nin lider kadrosu Millî Görüş gömleğini çıkartıp muhafazakâr demokrasi redingotunu giyme kıvraklığını bu yüzden göstermişti.
Sureta iktidar olmayı başardılar, fakat arkalarındaki kitlenin dönüşmesine katkıda bulundular, onların laiklik yanlısı ve demokrat hale gelmelerini kolaylaştırdılar.
Böylece, kendilerine iktidar vizesi veren iç ve dış "gerçek iktidar" sahiplerine borçlarını ödediler.
Ancak, değişip dönüşen söz konusu kitlenin buna hazır ve teşne olduğu, kafa ve gönül bakımından kof halde bulunduğu, savrulup dönüşmek için sadece küçük bir işaret beklediği de anlaşıldı.
*
Demokrasilerde,
Chomsky’nin işaret ettiği gibi, pratikte sadece servet sahipleri ile (ağa, paşa, çete türünden) nüfuzluların seçilme hakkı, sıradan
halkın ise genelde sadece seçme hürriyeti
vardır.
Bu yüzden bugün
“temsilî demokrasi” adı verilen yönetim biçimine Rousseau, “seçilmiş aristokrasi” adını vermektedir. Ona
göre gerçek demokrasi, Eski Yunan’da (Atina’da) olduğu gibi her
vatandaşın, her bir bireyin yönetime doğrudan katıldığı sistemdir. (Bkz. Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi,
C. 3, çev. M. Sencer, 6. b., İstanbul 1997, s. 36-42.)
Bu “seçimle gelen aristokratlar”
olgusuna Le Bon şu şekilde işaret eder:
“Grup
başkanı [siyasal parti başkanı] adı altında her memlekette bulunan liderlerin
bir gereksinimi karşıladığı açık görünen bir durumdur. Onlar, meclislerin
gerçek hakimleridir. Kitle halinde bulunan insanlar, bu gibi liderlerden
vazgeçemezler. Bunun içindir ki, meclisin oyları genellikle bir
azınlığın düşüncelerini temsil eder.”
(Gustave
Le Bon, Kitleler Psikolojisi, İstanbul 1997, s. 139.)
Benzer şekilde
Duverger de “seçimle gelen krallar”dan söz etmiş bulunuyor.
Yani pratikte demokrasi, saltanat/krallık ya da aristokrasi olarak tezahür etmektedir.
Halk,
kendisini yöneten kuralları koymuyor, o kuralları koyacak olan kral
(başkan) ya da aristokratları seçiyor.
*
Ancak meseleyi bu
şekilde ele aldığımızda, demokrasinin bir kelime oyunu, içi boş bir adlandırma
olduğunu ortaya koymuş olmaktayız.
Çünkü temsilî
demokrasinin alternatifi olarak görülen doğrudan demokrasi de son
tahlilde temsilî olmaktan kurtulamaz.
Siyasi kararların doğrudan vatandaşlar tarafından oy çokluğu ile alındığı doğrudan demokraside de hangi yasa tekliflerinin oylamaya konulacağına karar veren ve kanun önergelerine hukuk usulü ve diline göre şekil veren bir kurul mutlaka bulunacaktır.. Bu da temsilî demokrasi ile ortaya çıkan tablonun bir benzerinin yaşanması demektir.. Bütün bir milleti devasa bir parlamento haline getirip sürekli yasalarla meşgul hale getiremezsiniz.. İnsanların çoğu oy verdiği kanunun niçin hazırlandığını ve neye yol açacağını bile anlayamayacak, hatta sandığa da gitmeyecektir.
Hülasa, küçük bir şehirde uygulanması bir ölçüde mümkün olan doğrudan demokrasi, nüfus ve toprak bakımından büyük devletlerde uygulanabilirlik kabiliyetini yitirmektedir.
Yarı doğrudan demokrasi diye adlandırılan sistemin başvurduğu bir yöntem olarak kabul edilen referandumu ise, yarısı boş olan bardağı yarısı dolu olarak nitelendirmenin mümkün olması gibi, yarı temsilî demokrasinin tezahürü olarak kabul etmek de mümkündür.
Çünkü oylamaya konulan yasaları siyasî seçkinler ya da seçilmişler
belirler.. Ve bir ülkede her bir yasa için referandum yapmak da pratikte mümkün
değildir.
*
Chomsky’nin “özel
sektör” vurgusuna paralel şekilde Şeriati şunu söyler:
“İnsanlık, liberalizme vararak, kurtuluşunun
anahtarı diye, … demokrasiyi kabul etti. Bu kez… zalim bir kapitalizmin
kucağına düştü.”
(Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı
Düşünceleri, çev. Fatih Selim, İstanbul 1988, 4. b., s. 109.)
Bir başka sorun, “derin
devlet” denilen olgunun ortaya çıkışı, ya da bürokratik oligarşinin
ve vesayet düzeninin siyasete (demokratik işleyişe) yön veriyor
olmasıdır.
Bu çerçevede Minogue,
halkın devleti çekip çevirmesini sağlaması gereken siyasal partilerin
gerçekte devlet tarafından ele geçirildiklerini savunur:
“Partiler
seçimleri kazanmak isterler, fakat bu ‘devlet gücünün ele geçirilmesi’
demek değildir. Aslında gerçekleşen şey devletin onları ele
geçirmesidir.”
(Kenneth Minogue, Siyaset ve Despotizm,
çev. Ünal Gündoğan, Ankara 2002, s. 90.)
Devletin ele geçirmesi, "siyasal partiler yasası"nın çizdiği yol haritası ile başlar, fakat bununla bitmez.. Zihniyet olarak da "düzen"e uyum sağlanır.. (Türkiye örneği üzerinden konuşmak gerekirse bu "düzenbazlık" bazen "yerlilik millilik", bazen de "Türkiye partisi olma" gibi tabirlerle ifade edilir.)
Devlet, ele geçiremiyorsa mahkum eder ve yasaklar.
Kısacası düzenin işleyişi, demokrasi görünümlü (riyakâr ve olduğundan farklı görünen) bir devlet despotizmi olarak tezahür etmektedir.
*
Ne yazık ki demokrasi, daha çok demagogların, halk
dalkavuklarının ve palavracıların/yalancıların önünü açan bir yönetim
biçimidir.
Çünkü demokratik sistemlerde halkı ikna edebilmek, oy toplayabilmek için, su içer gibi kolay yalan söyleyen adam olmak gerekiyor.
Egemenliğin halka ya da millete ait olması iddiasının bir palavradan öteye gitmediğine dikkat çeken faşizm tarihi uzmanı Emilio Gentile'ye göre, halk demokrasi sahnesinin en önemsiz figüranı durumundadır.
Demokrasi oyunu ya da tiyatrosunun görünen yüzünde sahip olduğu küçücük rolü, oy verme sahnesine sıra geldiğinde onun sahnede şöyle belli belirsiz bir görünmesini sağlıyor, fakat sonra sahneden hemen kovuluyor ve unutuluyor.
Bu görünen yüzdeki ufacık rolün gerisinde ise, partiler ve hükümetler oligarşisi, siyaset sınıfı yolsuzluğu, liderlerin demagojileri, halkın bilgisizliği, kamuoyu manipülasyonları ve reklama dönüşen yozlaşmış siyasal kültür yatıyor.
Baş rolde halk değil, bu olgular var.
Gentile'ye göre asıl kötü olan ise, bu olumsuz özelliklerin demokrasinin doğasında mevcut bulunuşu, onda doğuştan var oluşu.
*
Evet demokraside egemen olan halk (millet) değildir, yalandır.
Ve yalanların başını da "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" şeklindeki mantıksız palavra oluşturuyor.
Demokrasi, dürüst, şahsiyetli ve onurlu kalmaya çalışan insanların seçim çalışmalarında helikoptere bile binme imkânı bulamayacağı, bulduğu zaman da dağlarda yitip gideceği bir düzendir.. Düzenbazlıktır.
TAKİYYE VE DİKTA SARMALINDA DEMOKRASİ MASKELİ BALOSU
Farzedelim ki Rousseau’nun (çoğunlukçu
demokrasi anlayışına temel olan) "genel irade veya millî
irade olarak adlandırılan çoğunluk iradesinin daima
kamu iyiliğini sağlayacağı, çünkü çoğunluğun çıkarlarıyla toplumun genel
çıkarlarının hiçbir zaman çatışamayacağı" varsayımı doğru.
Yani millet iradesinin (Rousseau’nun dediği
gibi) yanılmaz nitelikte olduğunu varsayalım.
Pratikte bu, sadece ve sadece, milletin
seçimlerde tam da doğru kişileri temsilci ya da vekil (millet vekili)
olarak seçmeleri anlamına gelir.
Çünkü millet iradesi denilen nesnenin demokrasilerdeki fiilî
tezahürü bundan ibarettir.
Buna göre, mesela Türkiye’de millet CHP’li milletvekili Mustafa
Sarıgül’ü, eski genel başkan Deniz Baykal’ı, MHP’nin şu kasetler
yüzünden geçmişte istifa etmek zorunda kalan ekabirini seçmekle “kamu iyiliği”
için en doğru olanı yapmıştır.
Evet, demokrasi düşüncesinin (demokrasizm
ideolojisinin) gerisinde (Mustafa Sarıgül’ün korumasına yakışan türden) bir
naiflik yer alıyor.
Akıl ve mantık sahibi bir insanın demokrat
olması, Rousseau nursuzunun palavrasına inanması mümkün değildir.
*
Çoğulcu demokrasi
anlayışı, demokrasiyi mutlak ve sınırsız bir çoğunluk yönetimi
olarak kabul etmemesi itibariyle çoğunlukçu demokrasi düşüncesine
göre biraz daha makul gibi görünmekte ise de, o da sadra şifa ve matah birşey
değildir.
Çünkü, toplum içindeki çeşitli grupların
varlığını ve bunlar arasındaki fikir ayrılıklarını, özgür tartışma ve
pazarlıkları kamu iyiliği için gerekli gören,
bunun için çoğunluk iradesini sınırlayıcı tedbirler ve kurumlar
getiren çoğulcu demokrasi anlayışı da çifte standart içeriyor ve bazen “kamu
iyiliği”ne kapıyı kapatabiliyor.
Mesela birçok ülkede birileri, demokrasiye
aykırı olması gerekçesiyle Şeriat’in uygulanmasına karşı
çıkabilmektedir. (Ki Şeriat, Allahu Teala’nın vahyine dayanmasından dolayı
mutlak iyiliktir.. Kamu iyiliğinin ta kendisidir.)
Yani Rousseau’nun asla şüpheye düşmeyen
müminleri olan bu demokrasi havarilerine göre, yanılmaz olan halk, yanılabilir
olan Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını “takmama” hakkına sahiptir.
*
Ancak demokratlar, halka izafe edilen bu yanılmazlık
vasfı konusunda da tutarsız ve çelişkili davranmakta, demokrasi oyununda
Şeriat talebine (yasal sınırlamalar ve yasaklar getirmek suretiyle) kapıyı
kapatmaktadırlar.
Oysa, onlara göre yanılmaz olan halkın, bu yanılmazlığının bir sonucu olarak, yine onlara göre yanlış olan Şeriat’i benimsememeleri gerekir.. Dolayısıyla böylesi yasal sınırlamalar ve yasaklar getirmeye de gerek bulunmamaktadır.. Yanılmaz olan halk, yanlış olan Şeriat’i zaten benimsemeyecektir.
Ancak, demokrasi şarlatanlığında işler öyle
yürümüyor.. Şeriat’in savunulmasına siyaset sahasında müsaade edilmiyor..
(Türkiye gibi ülkelerde bu, camilerde bile
öyle.. Türkiye’de bir sürü kişi Şeriat’e hakaret ettiği halde Diyanet kurumu
buna karşı halkı uyarmamakta ve aydınlatmamaktadır.. Camide bile durum böyle
olunca siyaset arenasında vaziyetin nasıl olacağı tahmin edilebilir.. Yalancı demokrasi,
yalan düşünce ve inanç hürriyeti..)
*
Güya çoğulcu demokrasilerde, kamuoyu serbestçe
oluşmakta, farklı gruplar ve fikirler hür bir şekilde kendisini
gösterebilmekte, böylece millet iradesi özgür olarak belirmektedir.
Gerçekte ise, milletin tercihlerine daha baştan
sınırlamalar getirilmektedir.
Belirli görüş sahiplerinin (bahusus Şeriat
yanlılarının) teşkilatlanmasına ve partileşmesine izin verilmemektedir..
(Şeriat müdafaasını itibarsızlaştırmak için prefabrik Aczimendeburi tarikatı
gibi ucubelerin derin imalathanelerde üretilip piyasaya sürülmesi durumu ayrı.)
Böylesi farklı görüş sahipleri ancak takiyye yaparak,
olduklarından farklı görünerek örgütlenebilmekte ve vatandaşlık hakarını
kullanabilmekte, böylece şahsiyetlerinin ölmesi sağlanmaktadır.
Kişiliklerinin yeterince ölmediği ve fazla
güçlendikleri düşünüldüğünde de çoğulcu demokrasinin yüzündeki maske bir tarafa
atılmakta, bu tür partiler kapatılmaktadır.
*
Türkiye 28 Şubat sürecinde bunu yaşadı.
Erbakan’ın başında bulunduğu Refah Partisi kapatıldı (Ve bu arada Aczimendeburi soytarıların rezillikleri de Refah’ın sırtına yüklendi).
Daha sonra kurulan Fazilet Partisi’nin kapısına da, Refah’ın devamı olma gerekçesiyle kilit vuruldu.
Saadet Partisi de Refah’ın devamı olduğu için kapatılabilirdi, fakat o arada bir başka “devam” partisi daha kurulmuştu: AK Parti.
Refah’ın tabanının AK Parti’ye kayacağı,
Saadet’in, gözardı edilebilecek şekilde güdük kalacağı anlaşılmıştı.
AK Parti, Fazilet’in aksine makbuldü, çünkü bedenen/cismen
Refah’ın devamı olmakla birlikte ruh ve zihniyet olarak devamı değildi.
Resmî ideolojiye ve onun küresel
ağababalarının egemenliğine iman ettiğini deklare etmiş durumdaydı.
*
Bazılarının (özellikle de Fetullahçı Takiyye Örgütü [FETÖ]
ile Mehmet Metiner tipi fırıldak AK Partililerin) demokrasinin İslam
açısından bir sakıncısının bulunmadığını savundukları biliniyor.
Şayet (Dört Halife dönemindeki uygulamadan
hareketle) İslâm ile demokrasi arasında bir paralellik bulunduğu kabul edilirse,
hilafetin 30 yıl süreceğini gösteren hadîs-i şerîfteki günümüze işaret eden
kaydın da hatırlanması gerekir.
Söz konusu hadîs-i şerîf, çağımızın, peygamberlik nuru
ışığında “cebâbire” (cebbarlar, zorbalar, despotlar) zamanı
olarak göründüğünü ortaya koymaktadır.
Zorbaların (Duverger'nin "seçimle gelen krallar"ının) seçimle gelmiş olmaları, ya da seçimle
gelmiş gibi görünmelerini sağlayacak mekanizmaların kurulmuş olması fazla
bir anlam ifade etmemektedir.
Şu soruya cevap aramak önem taşıyor:
Seçimlerde seçmek zorunda kaldıklarımızı gerçekten biz
mi seçiyoruz?
*
Demokrasi maskesi altında diktatörlük kurulması
sık rastlanan bir durumdur.
Prof. Mustafa Erdoğan’ın ifadesiyle, iktidarın
kaynağının halk veya millet olarak gösterilmesi, zannedildiğinin aksine,
devleti keyfî davranmaya itebilir:
“Halkın rıza ve onayının devlet iktidarını
meşrulaştırdığı kabul edilirse, halka dayanan bir iktidarın istediği
herşeyi yapması meşru gösterilebilir. Bu, çoğunluk diktatörlüğünün
haklı gösterilmesidir. Demokratik bir diktatörlüğün, böyle olmayana göre daha
tehlikeli olacağı bile söylenebilir. Çünkü demokratik niteliği onun eleştirilmesini
zorlaştırır.”
(Mustafa Erdoğan, Dersimiz Özgürlük, İstanbul 2001, s. 47-48.)
Nitekim, Fransız felsefeci Jean Baudrillard, demokrasinin insanların özgür
iradeleriyle seçtikleri bir şey olmaktan çıkıp “küresel bir emr”e
dönüştüğünü savunaktadır:
“Batı politikasının bugün insan haklarını,
‘farklı olan”a karşı bir silah gibi kullanması bir paradoks değil mi sizce? “Ya
bizim değerlerimizi paylaşırsınız ya da…’ hesabı. Demokrasi tehditle ve
şantajla getiriliyor. Böylece kendi kendini sabote ediyor. Özgürlükten
yana özerk bir karar değil artık söz konusu olan, global bir
emirle karşı karşıyayız. Globalleşme, eskiden sömürgecilikte olduğu gibi
olağanüstü bir şiddet üzerine kuruludur. Batı dünyası bundan çoğunlukla yarar
sağlasa bile, onun faydalanandan çok kurbanı var. Elbette ABD
prensipte her ülkeyi Afganistan gibi kurtarabilir. Ama bu ne
acayip bir kurtuluş olurdu, değil mi? Bu şekilde mutlu
edilenler buna kesinlikle direnecektir, gerekirse terörle.”
(Der Spiegel, 15
Ocak 2002’den aktaran www.ntvmsnbc.com/news/130583.asp.)
*
Kuşkusuz bu “demokrasi maskeli diktatörlük ve
tiranlık” tehlikesinin farkına yeni varılmıyor. De Tocqueville,
hürriyete yönelen tehdidin, evet, özgürlüğe yönelik tehdidin, demokrasilerde bir monarşiden (saltanattan) veya bir
aristokrasiden daha gerçek bir potansiyele
sahip olduğunu ileri sürmüştü. (Türkiye bunu yaşadı.. Selanikli Mustafa Atatürk'ün darağaçlı cumhuriyet istibdadı, Sultan Abdülhamid'in "istibdad"ına rahmet okuttu.)
De Tocqueville'e göre, bir kralın otoritesi tamamen maddîdir
(fizikîdir) ve tebaanın hareketlerini onun özel iradesini dize getirmeksizin
denetler; fakat halk çoğunluğunun tercihlerini millî irade sayan anlayış, aynı anda hem maddî, hem de ahlâkî/psikolojik bir iktidarı elde bulundurur;
insanların hareketleri üzerinde olduğu kadar onların iradeleri üzerinde de etkilidir ve sadece açıkça
muhalefet edenleri baskı altına almaz, aynı zamanda toplum genelinden farklı
olanları da baskı altında tutar.
Yani sadece muhalefete değil, farklılığa bile tahammülsüzlük söz konusudur.
De Tocqueville’e göre, demokratik despotizm daha yaygın ve daha yumuşak olacaktır; insanlara işkence etmeksizin onları alçaltacaktır. (William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri,
çev. İsmet Özel, İstanbul 1996, s. 243.)
*
Benzer şekilde John Stuart Mill de, yönetim biçiminin tiranlıktan
halkın kendi kendini yönetmesine (demokrasiye) tekâmül etmesiyle hürriyet meselesinin çözüme kavuşmuş olduğu düşüncesinin bir
yanılsama olduğunu ileri sürmüştür.
De Tocqueville gibi o da bireyin sosyal tiranlığı (demokratik despotizmi) yaşayabileceğini düşünür, çünkü sosyal tiranlık “hayatın ayrıntılarına (yumuşak olmakla birlikte yaygın biçimde) nüfuz etmek ve ruhun kendisini köleleştirmekle (yani insanın "özel iradesini dize getirmek" suretiyle)” bireylere pek az kaçış yolu bırakır.
Ebenstein,
Mill’in şu sözlerini aktarıyor:
“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı
kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu
insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde
insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan
kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü
insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru
olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın
tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık
varsayımıdır.’ ” (A.g.e., s. 251.)
*
Konuyla ilgili olarak Ebenstein’ın söyledikleri de
yabana atılamaz:
“Demokratlar, demokrasinin insan
icatlarının içinde bir istisna olduğunu, böyle olduğu için de bütün
noksanlardan arınmış olduğunu iddia etmedikçe, demokrasinin bünyevî olduğu
kadar arızî zaafları da olduğunun bilincinde olmalıdırlar. Eğer Eflatun
demokrasinin ‘çokluk ve çeşitlilik anarşisinin hoşa giden bir biçimi
olduğunu ve eşit olanlarla eşit olmayanların tuhaf bir eşitliği’ olduğunu
iddia ediyorsa, bu tezinin tamamen yanlış olduğunu kim söyleyebilir?
Demokrasinin kıvrak çeşitliliği ve yaratıcı pluralizmi onun
görkemidir, ama üyeleri sadece haklar ve hürriyetlere sahip bireyler
olmayıp aynı zamanda görevler ve mecburiyetlerle yüklü toplumsal varlıklar
olduklarını unuttuklarında, bu çeşitlilik ve pluralizm bir çürüme ve çözülme
yolu haline gelir. Aynı şekilde, demokratik yurttaşların güdülmek istemeyişleri
demokratik hayatiyetin kaynağıdır; ama bu dikbaşlılık ileri götürülüp de
isteyen istediğini seçerse, eğer dürüst ve yeterli önderler yönetmekten
men edilirse, dürüstlükten uzak demagoglar onların yerlerini
alır.” (A.g.e., s. 27-28.)
Ebenstein’ın uyarılarına “parti yasaklama” alavere dalaverelerini de eklemek gerekiyor.
Belirli siyasal görüşlerin partileşmesinin yasaklanması, seçim sistemlerindeki bir takım hileler ve barajlar gibi kısıtlamalarla belirli kesimlerin susturulması, egemen düzen yandaşları arasında “dostlar alışverişte görsün” kabilinden bir demokrasi oyununun sahnelenmesine yol açabilir.. Açmaktadır..
Örnekleri gözümüzün önünde.
Ortaya öyle bir tablo çıkmaktadır ki, birçok insan,
istedikleri türden bir partiye oy verme imkânları bulunmadığı için, “en az kötü” olarak gördüklerini desteklemek zorunda kalmaktadırlar.
Savundukları siyasal görüşlerin dile getirilmesine ve
örgütlenmesine izin verilmediği için, o görüşlere en az karşı çıkacak ya da zarar verecek olanları
iktidara taşımaya kendilerini mecbur hissetmektedirler.
*
Böylece, sözde siyasal
katılım tamamlanmış, demokratik mekanizmalar işlemiş oluyor.
Buna bağlı olarak, ilk anda ortada demokratik bir
yarış varmış gibi görünür, gerçekte ise, iktidar ile muhalefet arasındaki kavga
ideolojik ya da sisteme ilişkin olmaktan uzaktır; yaşanmakta olan şey daha çok bir rant paylaşımı kavgasıdır.
Gerek uluslararası düzenin,
gerekse uluslararası düzene eklemlenmiş yerli-milli güçlerin, birçok ülkede, demokrasiyi koruma ve kollama gibi tuhaf bir
gerekçeyle, tam da demokratik yollarla iktidara gelmiş ve seçilmiş insanları bu
haklarından mahrum ettikleri yakın tarihte görülmüştür.
Bazıları da, “devleti koruma”
gerekçesinin ardına saklanmak ve hukukun üstünlüğü ilkesinin
kendilerini de kapsayacak şekilde uygulanmasının önüne geçmek için “devletin bekası” söylemine sarılabilmekte, böylece
fiilen kendi “sınırsız otorite“lerini inşa etmeye
koyulabilmektedirler.
Bu, demokrasinin ne kadar kırılgan ve istismara açık olduğunu,
daha doğrusu bir tür demokrasi illüzyonu ve
aldatmacası sergilendiğini göstermektedir.
TAKİYYE VİRTÜÖZÜ SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK MİLLETİ NASIL ALDATTI?
Selanikli Mustafa Atatürk’ün uydurup 1924 Anayasası’na koyduğu “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” (Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir) şeklindeki söz, onun “millet iradesi”ne karşı bir
hilesi ve oyunuydu.
“Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu” diyen üstad Necip Fazıl
gibi konuşmak gerekirse, millet iradesine pusu kurmuş bir sözde millet
iradesiydi bu.. Böylece “Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek”.
Evet, memleketin bir bölümünün düşman işgali altında olduğu o günlerde bu
söz, “Hakimiyet işgalci gâvurun değil, milletindir” şeklinde anlaşılıyordu..
Kulağa hoş geliyordu, büyüleyiciydi, yaldızlıydı.
Fakat aldatıcıydı..
Tuzaktı.
*
Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletinse, milletin hakimiyetine kayıt ve
şart getiren hiçbir anayasa maddesinden söz etmemek, yasa çıkarmamak,
ve uluslararası antlaşma yapmamak gerekir.
Milletin, hakimiyetini yasama organı (parlamento), yürütme
(hükümet) ve yargı (mahkemeler) vasıtasıyla kullanacağını söylemek bile, ona birtakım kayıt ve şartlar getirmek demektir.
Kayıtsız şartsız hakimiyette bunların hiçbirinin olmaması gerekir.
Lafta böyle, hakimiyet kayıtsız şartsız milletin, pratikte ise hakimiyet
işinde milletin genelde esamisi bile okunmaz.
Çünkü devlet kurumu, millete, halk kitlelerine dayatılan “kayıt ve şart”larla ortaya çıkar. (Bu kayıt ve
şartları Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürler “social
contract / toplumsal sözleşme” kavramıyla ifade ediyorlar.)
Kayıt ve şartlar yoksa, devlet de yok demektir.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir düzen Marx’ın
(gerçekleşmesi mümkün olmayan) komünist ütopyasına (devletsiz topluma)
karşılık gelmektedir.
*
1924 Anayasası, “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder
ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o
kullanır” (m. 3 ve 4) diyerek suhulet ve uhuletle
egemenliği milletin (daha doğrusu Osmanlı Devleti'nin) elinden tereyağından kıl çeker gibi çekip almış, millete,
egemenliği kimin vasıtasıyla kullanacağını belirleme hakkını bile tanımamıştır.
Bu "Yalnız o kullanır" kaydının anlamı, pratikte milletin elinde egemenliğin
kırıntısının bile bulunmamasıdır.. Sadece hokuspokus, abrakadabra denilerek
maval okunmakta, masal anlatılmaktadır.
Nitekim TBMM’nin, 23 Nisan 1920’de toplanmasının
ardından ilk işi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başında bulunduğu yeni meclisin
egemenliğini/hakimiyetini kabul etmeyen millet fertleri için Hıyanet-i
Vataniye Kanunu’nu (vatan hainliği yasasını) çıkartmak olmuştu.
Buna göre, “Ben TBMM’ye egemenlik vekaletini
vermiyorum, Osmanlı Devleti’ne, devlet başkanı padişaha ve de Osmanlı Hükümeti’ne
sadığım” diyenler vatan haini kabul ediliyordu.
*
Selanikli bu sözde “kayıtsız
şartsız”lı “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” palavrasını ortaya
attığında, Osmanlı’nın başkenti İstanbul ile Anadolu’nun birçok bölgesi
İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlar tarafından işgal edilmiş
durumdaydı.
O sırada millet, Selanikli’nin bu lafını söz konusu işgalci düşmanlara
karşı söylenmiş bir söz zannediyor, milletin hakimiyetine onlar tarafından
kayıt ve şart getirilemeyeceği düşüncesinin dile getirildiğini zannediyordu.
Halbuki Selanikli bunu, Osmanlı Devleti’ne, saltanat ve hilafete son
verme hedefinin altyapısını oluşturmak için söylüyordu.
Yani amacı, ilerde Osmanlı’ya karşı şunu diyebilmekti:
“TBMM milleti temsil ediyor, ben de milleti temsil eden TBMM’yi temsil ediyorum,
yani milleti doğrudan temsil eden kişiyim. Millet iradesinin sözcüsüyüm, onun adına
konuşuyorum, dolayısıyla benim şu anki hakimiyetim milletin hakimiyeti anlamına
gelmektedir. Sen Osmanlı Devleti olarak millet hakimiyetine yani benim
hakimiyetime kayıt ve şart getiremezsin. Hakimiyet kayıtsız ve
şartsız benimdir.”
Gördünüz mü Vehbi’nin kerrakesini!
*
Selanikli millete yalan söylüyor ve takiyye yapıyordu.
Bu kendi itirafıyla sabit.
Nutuk’ta şöyle diyor
(Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sitesindeki sadeleştirilmiş şekliyle):
“Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine
geçebilmek için herkesin bildiği gibi, bir geçiş devresi yaşadık. Bu devirde,
iki fikir ve görüş, birbiriyle mütemadiyen mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat
devrinin devam ettirilmesiydi. Bu fikrin taraftarları belli idi. Diğer
fikir, saltanat idaresine son vererek cumhuriyet idaresi kurmaktı. Bu
bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, açık söylemekte mahzur görüyorduk.
Ancak görüşümüzün uygulanma kabiliyetini saklı tutup münasip zamanında
tatbik edebilmek için, saltanat taraftarlarının fikirlerini tatbik sahasından
uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, bilhassa
Anayasa yapılırken, saltanat taraftarları, padişahın ve halifenin hak ve
yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz, bunun zamanı
gelmediğini veya lüzum olmadığını bildirerek o ciheti söylemeden geçmekte
fayda görüyorduk.
“Devlet idaresini, cumhuriyetten
bahsetmeksizin, millî hakimiyet esasları dairesinde, her an cumhuriyete
doğru yürüyen biçimde şekillendirmeye çalışıyorduk.
“Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük
makam olmadığını aşılamada ısrar ederek saltanat ve hilâfet makamları
olmaksızın, devleti idare etmek mümkün olduğunu ispat etmek lüzumlu idi.
“Devlet reisliğinden bahsetmeksizin,
onun vazifesini fiilen Meclis reisine (başkanına) gördürüyorduk.
“Fiiliyatta, Meclisin reisi, ikinci
reis idi [Yani birinci reis, devlet başkanıydı, ikinci reis (başkan
yardımcısı) ise fiilen meclis başkanıydı]. Hükûmet vardı. Fakat "Büyük
Millet Meclisi Hükümeti" unvanını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten
kaçınıyorduk; çünkü hemencecik saltanatçılar, padişahın yetkisini
kullanma lüzumunu ortaya atacaklardı.
“İşte, geçiş devresinin bu mücadele
safhalarında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz, aracı şekli, Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti sistemini, haklı olarak eksik bulan, [padişahın
devlet başkanı olduğu] meşrutiyet şeklinin açıkca ifadesini temine çalışan
muhaliflerimiz, bize itiraz ediyorlar, diyorlardı ki, bu yapmak istediğiniz
hükûmet şekli neye, hangi idareye benzer? Maksat ve hedefimizi söyletmek
için yöneltilen bu nevi suallere, biz de, zamanın gereğine göre cevaplar
vererek saltanatçıları susturmak zaruretinde idik. (Nutuk II, S. 838 - 839)
(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html;
https://tr.wikisource.org/wiki/Nutuk/16._b%C3%B6l%C3%BCm/Saltanat_devrinden_cumhuriyet_devrine_intikal_devresi_ve_bu_devirde_iki_fikir_ve_ictih%C3%A2d%C4%B1n_m%C3%BCtem%C3%A2di_m%C3%BCcadelesi)
*
Görüldüğü
gibi, “Fikrimizi açık söylemekte sakınca görüyorduk” diyor.
Yani
gerçek düşüncesini milletten saklıyor, yalan söylüyor.
Olduğundan
farklı görünüyor.
İnandıklarını
söylemiyor, inanmadıklarını inanıyormuş gibi savunuyor.
Adam
takiyyenin, yalan dolanın padişahı.. Deccal (çok yalancı).
Sakınca
dediği ise, milletin ve TBMM’deki milletvekillerinin (milletin vekillerinin,
milleti temsil eden TBMM’nin) buna tepki gösterecek olması.
Açık
konuşmak yerine, takiyye yaparak anayasayı ve kanunları kendisinin
cumhurbaşkanlığına gidecek yolun taşlarını döşeyecek şekilde hazırlattırıyor.
Anayasada
padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesini isteyenlere ise,
bunun zamanının gelmediğini veya şimdilik lüzum olmadığını söylüyor.
Karşı
olduğunu, başka niyet taşıdığını asla açıklamıyor.. Taraftarmış gibi
görünüyor.. Suret-i haktan gelerek milleti aldatıyor.
İşi
gücü yalan dolan, takiyye ve aldatma.. İşte bu yüzden deccal (çok
yalancı) sıfatını alnının akı, elinin emeğiyle sonuna kadar hak ediyor.
Niyeti
kendisinin kişisel diktatörlüğünü tesis (Ki bunu da cumhuriyet kavramıyla
süslü bir ambalaj içinde yine milleti uyutup aldatacak şekilde sunuyor) fakat bu konuları hiç ağzına almıyor, onun
yerine (işgalci gâvura direnişi akla getiren) millî hakimiyetten
bahsediyor.
Safderun
millet, onun millet hakimiyetinden kastının işgalci düşmanlara karşı
bağımsızlığı savunmak olduğunu zannediyor.
Saltanat
ve hilafet kurumlarının altını oymak için TBMM’den daha büyük bir makam
olmadığını ileri sürüyor.
Milleti
ürkütmemek için alenen “Devlet başkanıyım” demiyor, fakat gözü devlet
başkanlığında.
Böylece
millete, padişaha rakip olmadığı mesajını veriyor.
Yine,
Osmanlı Devleti hükümetiyle bir sorunu olmadığı izlenimi vermek için de “kabine”
sistemine geçmiyor, “Büyük Millet Meclisi
Hükümeti” diye birşeyden söz ediyor.
Tabiî
buna karşı eleştiriler geliyor, meşrutiyetten (meşrutî saltanattan) söz
edilmesini isteyenler çıkıyor.
*
Peki
bu “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” denilen hilkat garibesi nasıl bir şey?
Selanikli’ye
göre iki özelliği var:
Birincisi,
halkçılığı..
İkincisi,
nev’i şahsına münhasır olması, dünyada başka bir örneğinin bulunmaması.
Selanikli
Atatürk, 12 Aralık 1921 tarihinde TBMM’de şunları söylemiş bulunuyor:
“Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik
bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve hakikaten
kitaplarda mevcut olan hükûmetlerin mahiyet-i ilmiyesi itibariyle (bilimsel niteliği
bakımından) hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, hakimiyet-i milliyeyi
(millî egemenliği), irade-i milliyeyi (millî iradeyi) yegane tecelli ettiren bir
hükûmettir, bu mahiyette bir hükûmettir.
“İlm-i içtimaî (sosyal bilimler) noktasından
bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse halk hükûmeti deriz. … halkçılık,
nizam-ı içtimaîsini (toplumsal düzenini) sa’yine (çalışmasına), hukukuna
(haklarına) istinad ettirmek (dayandırmak) isteyen bir meslek-i içtimaîdir
(toplumsal yoldur).
“… Fakat ne yapalım ki demokrasiye
benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş!
Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü, biz bize
benziyoruz, efendiler!”
(T.B.M.M. Zabıt Ceridesi,
Devre 1, Cilt 14, İçtima 2, s. 428; https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c014/tbmm01014120.pdf)
Selanikli’nin
lafları baştan sona demagoji, mugalata, çelişki ve tutarsızlık..
Saçmalık
yığını.
TBMM
hükümeti demokratik değilmiş fakat halkçıymış..
Halka
rağmen halkçı.. Nasıl oluyorsa?
Böyle
bir halkçılık, yani halkı adamdan saymayan bir halkçılık İslam adına
savunulmuş olsa yaygarayı koparacak olanlar Selanikli’nin bu saçmasapan
laflarını “gökten inmiş ayet” gibi huşu içinde ezberleyip aktarıyorlar.
İslam,
halk yerine ümmet kelimesini kullanıyor.. Ümmet kelimesi “topluluk,
halk” anlamına gelmektedir.. İslam, beşer icadı olan demokrasiden farklı
birşeydir, fakat halka (ümmete) dayanır.
Hükümet halkçıymış fakat sosyalist de değilmiş.. Halbuki halkçı kelimesi, Frenkçe “sosyalist”in tercümesinden başka birşey değil.. Sosyalist demek, halkçı/toplumcu demektir.. Batı’da sosyalizm diye bir kelime icat edildiği için bizde de halkçılık taslayanlar zuhur etmiş.. Selanikli neyi savunduğundan bile habersiz.
Daha doğrusu bile bile mugalata yapıyor.
*
Evet
Selanikli takiyye virtüözü, 1921 yılında yaptığı bu konuşmasında sosyal
bilimlerden, ilimden bahsediyor.
Sonradan
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” de diyecektir.
Ancak,
bir yıl sonra, “Başlarım lan sizin ilminize de, irfanınıza da.. Ben kaba
kuvvetten, zorbalıktan başka birşeyi takmam” anlamına gelen sözler
sarfedecektir.
Okuyalım:
“Egemenlik ve saltanat hiç kimse
tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; münazara (görüşme) ile, münakaşa (tartışma)
ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle
ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve
saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam
ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar
ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça
almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete
saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi
değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir.
Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi
tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği
şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. (Nutuk
II, S. 691)
(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)
Vikisöz’de, bu konuşmayla ilgili olarak şöyle bir not
düşülmüş:
“Saltanatın
kaldırılmasını tartışan Meclis komisyonunda yaptığı konuşma. Bu konuşmanın son
cümlesini söylerken elini komisyon başkanının boynu hizasından geçirerek kafa
kesme işareti yapmıştır.”
(https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk/Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k)
*
Mesele, Selanikli zorba
deccalin belirttiği gibi, gayet açık.
İmdi, adam bu kafa kesme
konuşmasını kime karşı yapıyor?
TBMM’ye karşı yapıyor?
TBMM ne?
Millet adına egemenliği
kullanan heyet, kurul..
Ve bu TBMM, millet adına şunu
diyor: “Biz, devlet başkanı olarak başımızda Osmanlı padişahını görmek
istiyoruz.”
Bu zorba ne diyor?
“Millet Osmanlı’ya isyan etti”
diyor..
Dediği doğru olsa, TBMM’de “Padişahı
asalım keselim, giyotine gönderelim” filan diye gulu gulu dansı yapılıyor
olması lazım..
Hayır, ortada böyle birşey
yok.. Milleti temsil eden TBMM “Padişahtan vazgeçmeyiz” diyor..
Selanikli ise, “Hayır, millet
olarak siz farkında değilsiniz, haberiniz yok, aslında isyan ettiniz” diye konuşuyor.
*
Burada olan şey şu: İsyan
eden millet değil, Selanikli’nin kendisi..
Takiyye ile, yalan
söyleyerek, aldatarak bir düzen kurmuş, şunu bir makama getirerek, bunu bir
maaşa bağlayarak, ötekini bir vaatte bulunarak, diğerini (Ali Şükrü Bey örneğini
hatırlatmak suretiyle) ölümle korkutarak hizaya getirmiş, fakat bütün bunlara
rağmen TBMM’de yine de çoğunluğu sağlayamamış.
Geriye tek seçenek kalmış:
Kafa kesmekle tehdit..
Adam açık konuşuyor.. “Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle
ve zorla alınır.”
Yani “Ben
egemenliği kuvvetle, kudretle, zorla alıyorum, zorbanın ta kendiyim, anlayın artık, beni yormayın”
diyor.
Daha
ne desin?!
*
Evet,
Selanikli’nin sözünü ettiği egemenlik milletin egemenliği değildi, kendisinin
kişisel hakimiyeti ve saltanatıydı.. Diktatörlük ve tiranlığıydı.
Fakat,
eskimiş ve gözden düşmüş olduğu için padişah ve sultan gibi unvanları
kulanmadı.
Onun
yerine kendisine cumhurbaşkanı dedirtti.
Lafta
cumhurbaşkanıydı, fakat gerçekte mütecaviz ve zorba bir mütegallibeydi.. Zorba bir despottu.
Geleceğin
“fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” tarihçileri bunu böyle yazacak.
E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-
https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...