28 ŞUBAT MAĞDURLARI İÇİN "OH OLSUN, YUSUF GİBİ ZİNDANLARA SOKULSUNLAR" DEMEK

 

























Türkiye’de İslamcılık ve Siyasal İslam karşıtlığı yapan (ve Şeriat [İslam hukuku] sevmezliklerini bu tür kavramlarla perdeleyen) sözde “dindar”lar, Kemalist/Atatürkist ‘düzen’bazların İslam’a karşı yürüttükleri sinsi ve örtülü savaşa, (suya sabuna dokunmayan) sade “müslümanlık” kılıfı altında lojistik destek sağlıyorlar.

İslamcılık ve Siyasal İslam karşıtlığı yapanlar sadece Milli Piyango (Türk kumarbazlığı) türü milliliğe sahip milli-yerli-ulusal unsurlar değil.. Şimdilerde FETÖ diye adlandırılan Fethullahçı taife de aynı türküyü söylüyor.. Söylüyordu..

Atatürkistlerin yerli-milli-ulusal kuyruğu haline gelen yerli-milli (sözde sade, özde Atatürkist) “müslüman”ların FETÖ’cülerden (Fethullahçı Takiyye Örgütü) farkı, onlar kadar tutarlı ve pratik olamamaları, sağ kulaklarını sol elleriyle tutma türünden dolambaçlı beceriksiz yollara başvuruyor olmaları.

*

Fethullahçılar Batı (Hristiyan-Yahudi blok) ile doğrudan temas kurmayı başarmışken, bu yerli-milli (sözde sade özde Atatürkist) müslümanlar, Batı’nın (tavşanın suyunun suyu kabilinden) hizmetkârlığını, Kemalizm/Atatürkizm üzerinden yapıyorlar..

Yolu uzatıyorlar..

Ağanın hizmetine doğrudan girmiyorlar da taşeronunun ayakçılığını yaparak hizmet sunuyorlar.

Atatürkistler de bir taraftan bunların sırtlarını sıvazlarken diğer taraftan gözlerinde hin bir bakış olduğu halde bıyık altından gülüyor, “Aferin size!.. Siz yerlisiniz, millisiniz, maşallahınız var” diyorlar.

Bu sade dangalaklar da Atatürkist/Kemalist efendilerine aptalca sırıtarak, “Hee, biz yerliyik milliyik deel mi” diyorlar.

*

Bunlardan ayrı olarak bir de “psikolojik savaş” yürüten uyanıklar sözkonusu.

Tek tipçi despotik rejimler bölünme ve parçalanmayı sadece muhalifleri arasında görmek isterler. “Böl ve yönet” ilkesi, en basit, bu yüzden de en etkili, en kullanışlı ve en vazgeçilmez taktiktir.

Bir başka taktik, “itirafçı devşirmeler” üretilerek “çözülme”nin, dönekliğin ve bozgun psikolojisinin bir salgın hastalık gibi yaygınlaştırılmasıdır.

İtirafçılık kendisini değişik düzeylerde gösterir. En kaba ve göze çarpan biçimi, silaha sarılmış olanlar için çıkarılan “pişmanlık yasaları”dır.

Düşünce düzeyinde muhalif olanlar arasında ise, “özeleştiri” adı altında geçmişi karalama ve suçlama ya da (“Bunu ilk defa ben düşündüm, ilk defa ben söylüyorum” makamından) sözde “yeni icatlar” çıkarma (özde makyajlı batıl taklitçiliği) furyası başlatmaktır.

Bunlara paralel olarak belirli bir dinin/ideolojinin mensupları roman, oyun, sinema filmi, televizyon dizisi ve hikâyelerde “kötü” tipler olarak tanıtılabilir ve bazen bu “içerden” şahıslar eliyle yapılır.

Sözde bir gerçekçilikle, “olanı anlatma” iddiası ile ve özeleştiri maskesi altında belirli bir grubun üyeleri olarak kötü, pis, bencil, korkak, kalleş... tiplemeler üretilebilir ve geçmişinden pişmanlık duyan dönek tipler de olumlu karakterler olarak gösterilebilir.

*

Siyasette de böyledir.

Mesela AK Partililer, Milli Görüş hareketinin (MSP - Refah Partisi çizgisinin) itirafçıları ve tövbekârları olarak ortaya çıktılar.

İtirafçılığın ve tövbekârlığın işe yaradığının, “davadan (İslamcılıktan, Siyasal İslam davasından) dönmenin, “ılımlı laik” hale gelmenin, “Kemalizm-İslam Sentezi”ni benimsemenin iyi birşey olduğunun gösterilmesi için AK Parti’ye başarılı olma şansı verilmeliydi.

Verildi.

Ve bu kafadaki adamlar, AK Parti’nin ideoloğu ve sözcüsü haline getirildi.

Bunlardan biri, Mehmet Metiner.

*

2000'li yıllarda, henüz AK Parti’ye yamanmamış (monte edilmemiş) olduğu dönemde, Radikal Gazetesi’nde Neşe Düzel’in bu şahısla yaptığı bir röportaj yayınlanmıştı. Şöyle diyordu::

Kuran'da, Müslümanların mutlaka İslami bir devlet kurmaları gerektiğine dair bir ayet yok. Devletin farz olduğuna dair tek bir sözcük yok. Ama siyasal İslam, İslami bir devlet kurmayı farzmış gibi anlıyor. 'Halkının tamamına yakını Müslüman olan ülkelerde, devlet Müslümanların elinde olmalı ve İslam'ın hükümlerine uygun davranmalı' diyor. Modern zamanların İslamcılık anlayışı bu. Çünkü bu anlayışa göre din, bir devlet ideolojisidir.”

Her cümlesi yanlış olan bu ifadeleri düzeltmeye çalışmak yerine, bu yaklaşım biçiminin bizzat kendisinin “modern-laik Türk  derin devletinin İslam anlayışı” olduğunu söylemek daha doğru olur.

Batı’nın yerleştirmeye çalıştığı bu “devletin din-dışılığı” (dinsizliği) görüşü ilk defa Mısır’da 1925 yılında Ali Abdürrazık tarafından savunuldu.

Onun konuyla ilgili kitabına tepki gösteren Ezher bünyesindeki Yüksek Alimler Heyeti, Abdürrazık’ın İslam’ı salt “ruhi/manevi” bir din olarak gösteriyor olmasına dikkat çekti.

Abdürrazık’a tepki gösterenlerden Reşid Rıza şöyle demişti:

Bu, İslam düşmanlarının dinimizi zayıflatmak ve onu içten parçalamak için giriştikleri son çırpınmadır.”

Bu son çırpınış 100 yıldır Türkiye’de altın devrini yaşıyor, saltanat sürüyor.

*

Tabiî ki Kur’an’da “İslam devleti”nden söz edilmez.

Fakat cihad emredilir ve bu da devletsiz mümkün değildir.

Aynı şekilde emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l-münkerin “el ile yapılan” kısmı da yine özellikle devletin görevidir.

Ayrıca “adalet” emrinin bizzat kendisi “devlet”i zorunlu kılar, çünkü adaleti, zorlayıcı bir güce sahip olmadan sağlamak mümkün değildir.

Hakim olup hükmetmek, hükümet etmektir. Salt nasihatla adalet sağlansaydı, zaten daha baştan nasihat dinlenir ve zulüm ortaya çıkmazdı.

Öte yandan, Kur’an’da Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir (Maide, 5/44) ifadesi yer alıyor.

Allahu Teala’dan daha adil kim vardır?!

Kim?

İran'ın ölen cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'den daha fazla adam asmış, İstiklal Mahkemesi adlı (hukukçu olmayan sözde hakimlerden müteşekkil) cinayet şebekeleriyle milletin canına okumuş olan İngiliz piyonu Selanikli Deccal Mustafa Atatürk mü?

Adam şapka için adam asmış, daha ne olsun!.. Tarihte bu delice vahşetin bir benzeri yok.

Allahu Teala’nınkinden daha adil hükmü kim koyabilir?! Selanikli Deccal mi?

*

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenleri, yani (elinden geldiği halde) İslam devletini kurmayanları bizzat Allahu Teala tekfir ediyor.

Bunun yanı sıra, Kur’an’da “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” şeklinde ifadeler de yer alıyor.

Ulemanın (aklını yitirmemiş normal mantık sahibi herkesin anlayabileceği gibi) bundan anladığı, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini istemeyen, bunu gereksiz gören ve buna karşı çıkanların kâfir olacağı, kabul ettiği halde nefsine uyup tatbik etmeyenlerin ise fasık ve zalim olacaklarıdır.

Bu durumda AK Parti’nin sözcüsü gibi ekran soytarılığı ve gazete palyaçoluğu yapan Metiner’in durumu ne olur?

İslam devletine karşı çıkması da küfür sebebi değilse, küfre düşmesi için ne yapması gerekiyor?

Böyle bir dangalağa müslüman demek, Allahu Teala’yı yalancı çıkarmak, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini yalanlamaktır.

Bu soytarınınki cehaletten kaynaklanan bir ayak sürçmesi de değil.. Bu ayeti belki yüz defa duymuştur.

Bu tür palyaço ve soytarıları istihdam ederek İslam'a karşı "örtülü operasyon" yürütenler, bu yaptıklarının karşılığını er geç göreceklerdir.

Milleti kolayca aldatıyor olmaları, Allahu Teala'yı da aldatabilecekleri anlamına gelmiyor.

*

İslam, devlet kurumları için belirli şekiller öngörmez; çünkü bunlar farklı coğrafyalar, farklı toplumlar ve farklı çağlarda değişik olabilir. 

Günümüzde İslam devletine “karşı” olduklarını söyleyenler, “İslam devleti” tabirine değil, Kur’an’da yer alan emir ve yasaklara karşılar.

Mesela bugün Türkiye’de herhangi bir hükümet cuma gününü resmî tatil yapsa; faizi, içkiyi, kumarı ve zinayı/fuhşu yasaklasa, zekâtı zorunlu hale getirse, kamuda müslüman hanımlara çarşafı-başörtüsünü tamamen serbest hale getirse, müslüman erkeklere kamusal hayatta sarık özgürlüğü tanısa, bazılarının bir put gibi bağlandığı Mustafa Atatürk heykellerini yıksa, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini gibi hurafeleri kaldırsa, anayasaya “Yasalar Allah’ın indirdiği hükümlere aykırı olamaz” ibaresini koysa, bu durumda Türkiye Cumhuriyeti Devleti adlandırması içine bir de İslam kelimesinin dahil edilmesini istemek gerekmeyebilir.

Fakat değil bütün bunların yapılması, ders kitaplarında evrim teorisinin bilimsel bir bakış açısıyla sorgulanması bile bazılarınca devlete Şeriat’in hakim kılınması (yani İslam devleti kurulması) gibi gösterilebiliyor.

*

Müslümanlar’ın devletinde Şeriat’in uygulanması zorunludur. Adının İslam devleti olup olmaması o kadar önemli değildir.

Laikçiler için sekülerlik ne kadar önemliyse, Müslümanlar için de Şeriat o kadar önemlidir; hatta daha fazla önemlidir.

Bir Kemalistin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılığının onda biri bile sende Allah’ın ilke ve inkılaplarına karşı yoksa, senin bu çürük müslümanlık iddianı kim ne yapsın!..

Al, beyinsiz başına çal!

*

Laik demokrat soytarı Metiner’in Neşe Düzel’e söylediğine göre, Türkiye’deki “değişmeyi başarmış İslamcılar” şunu yapmışlar:

“Demokrasinin olmazsa olmaz bir öneme sahip olduğunu ve 'demokratik laiklik' anlayışının herkesi bir arada barış içinde yaşatacak yegâne çözüm olduğunu anladılar.”

Demokratik laiklik yegâne çözümmüş.

Allahu Teala’nın peygamberler gönderip şeriat (hukuk kuralları, kanunlar) vaz’ etmesine ne lüzum vardı ki, putperest Eski Yunan’ın demokrasisi (halk çoğunluğu tapınmacılığı) ve modern Avrupa’nın “Bana ne lan senin dininden” felsefesi çözüm olarak yeterdi.. AK Partili Metiner kafası böyle diyor.

Olmazsa olmaz”lık, “sekülarizm dini”nde “farz”ın muadili.

Metiner’e göre İslam devleti farz değil ama, demokrasi “olmazsa olmaz” birşey, yani farz.

Demokratik laiklik anlayışı ise herkesi bir arada barış içinde yaşatacak yegâne çözüm.

*

Bu pratik ve kolay bir çözüm, çünkü, laik soytarı Metiner’e göre, sadece demokrat (çoğunluğun hevasının tapınıcısı) ve laik (siyasal dinsiz) olmayı kabul ediyor ve salt bunu yapmakla barış içinde yaşamayı hak ediyorsunuz.

Yoksa, laik demokratlar fırsat bulduklarında sizi irticacılıkla suçlayabiliyor ve 28 Şubat sürecinde olduğu gibi size tankların namlusunu gösterebiliyorlar.

ABD’nin Irak ve Afganistan’da laik demokrasiyi yerleştirme adına neler yaptığı ortada.

Şu sıralarda İsrail ve ardındaki Batı, laik demokrasi yegâne çözümü ile Gazze sorununu da halletmeye çalışıyor.

İslam ülkelerinde İslamcılar (Siyasal İslam yanlıları) ölünce artık bütün sorunlar çözülmüş oluyor. Ölümden daha iyi bir çözüm mü var!.. İnsan ölünce, çözülmesi gereken hiçbir sorunu da kalmıyor.

Laik demokrasilerin (gizli servisler eliyle yaptığı) light ve soft çözümler de var elbette.. 

Yegâne çözümün “çözüm kümesi”ndeki eleman sayısı herkese yeter.

Demokrasilerde çare tükenmez "netekim".

*

 Metiner’in İslam dünyası ile ilgili tespiti ise şöyle:

Devletleşen dinin bizatihi kendisi bir zulüm cihazı olarak karşımıza çıktı.”

Devletleşen din deyince aklımıza Hz. Peygamber s.a.s. liderliğindeki cennet-âsâ Asr-ı Saadet geliyor.. 

Dört Halife devri geliyor.

Metiner soytarısı devletleşen dinden rahatsız.. 

Onun istediği, devletleşmeyen, devletleşmiş küfrün ayakları altında çiğnenen, ezilip horlanan din.

O, devletleşen laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi (halkın heva ve heveslerinin ilah edinilmesi düzeni) istiyor.

ABD’nin devletleşen laik demokrasisi Afganistan’a gidecek ve devletleşen dinden Afgan halkını kurtaracak.. Metinerlerin “ideal dünya”sı bu.

Afgan halkı ise “Devletleşen din istiyorum” diyerek Haçlılarla savaştığı zaman zulmetmiş oluyor..

Fakat zalim olan sadece Afgan halkı değil.. Mesela Cezayir halkı da az zalim değildi.

Fransa’nın devletleşen laikliği ve demokrasisi Cezayir’i kurtarmak için ne fedakârlıklar yapmıştı, fakat nankör Cezayir halkı kıymetini bilmedi.

*

Laik demokrat Metiner soytarısı şunu da diyor:

“Kuran, devlet düzenini biçimsel olarak ortaya koymuyor. Kuran'da sadece 'adalet' gibi genel ilkeler var. Kuran'da, din temelinde bir devlet kurulmasını çağrıştıracak tek bir dolaylı ifade bile yok. İslam'ın devleti olmaz ama Müslümanların devleti olabilir.”

Bunun tercümesi şu: İslam devleti olmaz, halkı müslüman küfür devleti olur. 

Peki, “Türk devleti olmaz, Türkler’in devleti olur” diyebiliyor muyuz?

Türkçe’nin resmî dil olmamasını da savunabiliyor muyuz?

Devletin dini olmazsa, dili nasıl olabiliyor peki, ey akıl fukaraları?

Ayrıca, adaleti neye göre tanımlıyoruz? 

Adalet, demokrasinin içeriğinde mevcut mudur? 

Çoğunluğun çıkardığı bütün yasalar adil midir?

*

Fırıldak Metiner’e göre İslam devletini savunmak “İslam dini” ile çelişiyor ama laiklik çelişmiyor:

“Laikliği, devletin bütün inançlar, dinler, mezhepler karşısında yansız olması diye kabul edersek, laikliğin Kuran'la ve İslam'la asla çatışan bir yanı yok. Tam tersine böyle bir demokrasi ve laiklik anlayışı, farklı düşünen Müslümanların birbirine düşmanca bakmadan, barış içinde yaşamalarını mümkün kılıyor. Çünkü öteki türlü her Müslüman grup kendi din yorumunu devletleştirmeye yeltenir. İktidara geldiğinde de kendisi gibi düşünmeyen Müslümanları dinden çıkmış olmakla suçlayıp bastırır.”

Bunlar birer faraziye. Yaşanmış bir İslam tarihi var; oradan örnekler göstermek gerekir.

Gerçek şu ki, müslüman olmayanların hakim olduğu bir devlette Müslümanlar’ın, gayrimüslim yöneticiler tarafından oluşturulmuş din yorumunu benimsemek zorunda kalmaları sık rastlanan bir durumdur.

Mesela Çin, Doğu Türkistan halkına “Çin İslamı” dayatıyor.

Almanya, bir “Alman İslamı”ndan söz etmeye başladı.

Fransa, Müslümanlar’dan “Fransız İslamı”na iman etmelerini istiyor.

Türkiye’de de bir “Türk Müslümanlığı” var.. Diyanet İşleri Başkanlığı bu Türk Müslümanlığı’nın kırmızı çizgilerine riayetle mükellef.

İslam’ın neyse o olarak anlatılabilmesi için devletin İslam devleti olması gerekiyor.

Devletin İslam devleti olmadığı her yerde bir “beşer İslamı” icat ediliyor ve insanlara dayatılıyor.

Gerçek İslam, “tehlike” olarak gösteriliyor.

*

Soytarı Metiner’in faraziyeleri bunlarla sınırlı değil:

“Çünkü iktidarı başkalarından önce eline geçiren Müslüman grup, kendisi gibi düşünmeyen Müslümanların tümünü tasfiye edecekti. Müslümanların arasında kanlı boğazlaşma başlayacaktı. Çok şükür ki biz hedefimize ulaşamadık. Tasarladığımız İslami devleti gerçekleştiremedik. Zaten gerçekleşmezdi. Türkiye toplumu böyle bir şeriat yorumuna dayalı İslam devletinden yana değil.”

Önce şunu söyleyelim: "Çok şükür ki..." derken yalan söylüyor.

Hiçbir zaman bir "İslamî devlet" tasarlamadı.

Ama tasarlayanlar vardı.

Ve bunlar, 28 Şubat'ta büyük darbe yediler.

Bu soytarının sözlerinin tercümesi şu: "İyi ki 28 Şubat yaşandı.. Çünkü İslamcı bir topluluk iktidar olsa ve memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye kalkışsa, laiklerin onları boğazlamak üzere harekete geçmesi gerekecekti.. Fakat böyle bir boğazlaşma tehlikeli olabilirdi, boğazlamaya gidenlerin bazıları boğazlanabilirdi.. Çünkü bu İslamcılar 'Beni boğazlamaya mı geldiniz, buyrun boğazlayın, ben İsmail'im siz de İbrahim'siniz' demeyebilirlerdi.. Fakat çok şükür ki Türkiye'de böyle İslamcılar yok.. Türkiye toplumu Allah'ın indirdiği ile hükmedilsin diye canını ortaya koyacak bir toplum değil, o ancak laik (siyasal dinsiz) devletin emri ile cepheye boğazlaşmaya gider ve laik (siyasal dinsiz) devletin şehidi olarak Diyanet'in camilerinden mezarlığa uğurlanır."

(Bu Metiner, 1980'li yıllarda Girişim diye İrancı ve radikal "ayak"larda, Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle "avcı kekliği" işlevi gören bir dergi çıkarıyordu. 1979 yılı sonrasında İran'daki devrimin ve Afganistan'daki direnişin etkisiyle bir "İslam devrimi" hulyası Türkiye'de gençler arasında yayılmıştı.. "Düzen"in "aklı" da, parası da, elemanı da, alet edevatı da boldur.. Bir kitleyi dönüştürmek istediği zaman böylesi "avcı kekliği" işlevi gören yapılar, kurumlar, dergiler, organizasyonlar vs. icat eder, heveslileri ve meraklıları onun etrafında toplar, sonra o "radikal" söylemler yavaş yavaş, aheste aheste, uğrun uğrun, usul usul, hissettirmeksizin kırpılıp biçilir.. Bir zaman sonra bakarsınız ki, İran devriminin etkisiyle devrimden söz eden heyecanlı gençler, laik [siyasal dinsiz] demokrasinin [topluma taparlığın] sadık bendeleri haline gelmişler.. Kendileri bile farkında olmadan.. Evet, böylesi "avcı kekliği" kurumların ağına düşenler bir zaman sonra metamorfoz yaşar, yola "İslamcı, Şeriatçı" olarak çıkmışken Kemalist, Atatürkist, vatanperestist, "Şeriat karşıtı ahlakist/tarikatist/tasavvufist/irfanist" hale gelirler.)

*

Metiner’in bütün bu iddialarının hayal ürünü olduğunu söylemek bile gerekmez aslında. Batı’da “devrim psikolojisi” ve “devrim sosyolojisi” adlarını taşıyan kitaplar yazılmış durumda ve devrimlerin, sosyal psikoloji disiplini çerçevesinde anlaşılması gereken kendine özgü özellikleri bulunmaktadır.

Bazı arazlar devrimlerin yapısında vardır; kan dökmenin savaşın doğasında mevcut olması gibi.

Devrimler genelde, devrimi yapan kadro arasında bir iktidar paylaşımı sorununa yol açar. Fakat bizim toplumumuzda böylesi bir iktidar paylaşımı kavgasının yaşanacağını düşünmek abestir.

Bunun birinci nedeni, Türkiye’deki toplumsal grupların büyük ölçüde konformist, eyyamcı, “uydum kalabalığa”cı ve güçlüden yana çark etmeyi alışkanlık haline getirmiş omurgasız ve dönek topluluklar olmalarıdır.

Türkiye’de toplum, Yeniçeriler’den bu yana, siyasal iktidarın askerler eliyle değiştirilmesine ve kim gelirse ona itaat etmeye alışmıştır.

Bugün de bazı demokrasi heveslilerinin (kendi anlayışlarına göre "gerçek" demokrasiyi savunanların), demos’a değil de AB’ye, ABD'ye, şuna buna ümit bağlamasının nedeni budur.

*

İslam tarihine gelince..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethettiğinde (bir kişi hariç, öyle hatırlıyorum) hiç kimseyi öldürtmedi.. Hatta Ebu Cehil'in oğlu İkrime ile (Peygamber Efendimiz'i öldürmek için suikastçi tutup Medine'ye gönderen) Safvan bin Ümeyye bile afvedildi.

Afganistan mücahitleri iktidarı ele geçirdiklerinde geçmişte kendilerine kan kusturanlardan intikam alma yoluna gitmediler.. Affettiler.

Türkiye'de de İslamî bir idarenin kurulması durumunda hiçbir şey olmaz.. Fakat böyle bir idare kurulmasın diye kıvrananlar bugün de boş durmuyorlar.. Trafik kazalarıyla, zehirlemelerle yollarına devam ediyorlar.. 

Bunların iktidar vizesi verdikleri, siyasette ve bürokraside yüksek rakımlı tepelere çıkmalarına müsaade ettikleri "devşirme"ler de onların cinayetlerini seyrediyorlar.

Bu dünya böyle.. Ahirette defterler açılır, herkesin ipliği pazara saçılır.

*

Laik topaç Metiner’in, kötü niyetli sözlerinden biri de şöyle:

“İşte radikal İslam, 'Bunların sözleri benimsenirse bizim varlık nedenimiz ortadan kalkar' diye düşünüyor ve bu yüzden de kâfirlerden çok, bu tür Müslüman aktörlerle siyasi hesaplaşmayı planlıyor.”

O tür (laik ve demokrat) müslüman aktörlerle siyasal çerçevede hesaplaşılmasından rahatsızlık duyan bir yaklaşımın demokratik derinliğine ve "özgür siyaset" anlayışına hayran kalmamak mümkün değil.

Fakat işin doğrusu şu ki, o tür laik ve demokrat olmayı başarmış, ama eleştirilmeye bile tahammülsüz müslümanların güç kaynağı (“düzen”in himayesine mazhar olmalarının ardındaki etken), Metiner’in şimdi “radikal İslam” diye adlandırdığı kesimin mevut oluşundan ibaret.

Bu çiçeği burnunda turfanda laik ve demokratlar, onların sırtına basarak bu noktaya geldiler ve ılımlılaşmalarının mükâfatı olarak laik egemenlerin himayesine ve de desteğine nail oldular.

*

Laik çarkıfelek Metiner’in, doğruya yaklaşmayı başardığı bir cümlesi ise şöyle:

“Haricîler de dinî referanslı düşünüyordu, Hz. Ali de. Demek ki, dinin bazı referanslarından hareket edip politik bir terör ideolojisi de üretebilirsiniz, adaletçi, özgürlükçü, insancıl bir yaklaşım tarzı da üretebilirsiniz.”

Metiner soytarısı, bu sözlerinde samimi olsaydı, demokrasi savunuculuğunu da, laikliği de bir yana bırakıp, Hz. Ali’nin din yorumunu (deyim yerindeyse “Hz. Ali İslamcılığı”nı) benimserdi.

Fakat samimi değil, aklınca Hz. Ali’yi istismar ediyor, fakat taşa vurduğu balta sekip boş kafasını kırmış durumda.

Angut dangalak, Kur’an “İslam devleti”ni, İslamî bir yönetimi gerekli kılmıyorduysa, Hz. Ali ne için savaşıyordu?

*

Dönergeç Metiner’in kasten yanlış konuştuğunu düşünmezsek eğer, Kur’an ve Sünnet’i, ve ayrıca İslam tarihini hiç bilmediğini ve kafasının hiç çalışmadığını kabul etmemiz gerekir.

Hz. Ebu Bekir, mürtedlerle (dinden dönenlerle) de savaştı, zekâtı vermeyenlerle de. “Ne yapalım, din özgürlüğü var, isteyen Cehennem’e gitsin” demedi.

Diyemezdi.

Bugünün demokratik ve laik devletleri de; halkın bir bölümü, “Madem demokrasi var, biz kendi isteğimizle artık devletten kopmak, ayrı bir devlet kurmak istiyoruz” dediğinde, “Aferin, şu demokratik olgunluğa bakınız!” demezler.

Tankların namlusunu gösterirler.

Yine bugünün aynı demokratik ve laik devletleri, toplumun bir kesimi, “Biz farklı yasalara tabi olmak istiyoruz; bu, demokratik hakkımız” dediğinde, “Tabiî, neden olmasın, işte laikliğin, demokrasinin fazileti burada” demezler.

“Yasaları spor olsun diye çıkarmadık. Demokrasi varsa mahkemeler de var, hapishane de var, örtülü operasyonlar da var, trafik kazaları da var, zehirlemeler de var” derler.

Hatta, birilerinin böyle taleplerde bulunmalarına bile gerek yok.. Sadece “laik demokrasiye iman etmiş eski İslamcı” haline gelmeyi kabul etmedikleri için bile “örtülü” zulme ve haksızlığa maruz kalırlar.

Günümüzün menfaatperest insanları bunu bildikleri için bir taraftan “sade müslümanlık” taslarken diğer taraftan da “Yok canım, benim Siyasal İslam’la, İslamcılık’la ne alâkam olabilir, ben İslam ahlâkından, İslam irfanından yanayım. Devletime bağlıyım, yerliyim, milliyim” diyerek “Atatürk ilke ve inkılapları düzeni”nin egemen efendilerinden “dünyalık kapma” vizesi ya da bileti almaya uğraşıyorlar.


SECCADEN KUMLARDI

 


SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) DEFOLU DAHİ İNGİLİZ PİYONU MUSTAFA ATATÜRK'ÜN "KENDİSİNİ ELE VEREN" DEVEKUŞU ZEKÂLI MEKTUBU

 









Kitap yeni..

Yazarı, İpek Çalışlar.

İnternetteki reklamlarda yer alan tanıtım yazısının, yayınevinin kitapla ilgili sayfasında “kitap hakkında” başlığıyla verilmiş olduğunu görüyoruz.

Şöyle:

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın oğlu, Latife Hanım’ın eşi, bize bu güzel vatanı bırakan Mustafa Kemal ATATÜRK, gözden kaçmış iç dünyası, mücadelesi ve özel hayatıyla…

Muhterem Valideciğim
Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. Ben de öyle yaptım. Elhamdülillah başarılı oluyorum. Pek yakında elle tutulur sonucu bütün dünya görecektir.
(…)
Ben, birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim. Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum: Her işittiğinize önem vermeyiniz. Pekâlâ bilirsiniz ki ben, yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.
Bu mektubumu getirecek olan (…) size benim hakkımda istediğiniz kadar bilgi verecektir. Kendisiyle bana bazı elbiselerimi gönderiniz.
Ağustos 1919, Erzurum

Latife Hanım” ve “Halide Edib” kitaplarının yazarı İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu kitap; titiz, derinlikli bir araştırmaya, Mustafa Kemal’in hayatının geçtiği yerlere yapılan yolculuklara, tanıklıklara ve belgelere dayanıyor. Anlatıya eşlik eden fotoğraflar ve zengin kaynakçasıyla “Mustafa Kemal Atatürk” benzersiz bir biyografi.

Görüldüğü gibi, tanıtım yazısında, Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a yazmış olduğu bir mektuptan pasajlara da yer verilmiş.

Demek ki yazar İpek Çalışlar, mektubu çok önemli ve çok çarpıcı bulmuş..

Yayınevi ve editörler de..

*

Bu konuda yalnız değiller.. Odatv.com ekibi de bir zaman önce, bir 19 mayıs günü vesilesiyle, bu mektubun tamamını yayınlamış bulunuyordu.

Biz de, “19 MAYIS VESİLESİYLE ATATÜRK’ÜN AĞZINDAN İNGİLİZ-ATATÜRK İLİŞKİLERİ” başlığıyla söz konusu yazıyı aktarmış bulunuyorduk.

Mektuptaki ifadelerin arasına bazı yorumlar eklemiştik..

İpek Çalışlar’ın kitabına mütevazı bir katkı olsun diye buraya tekrar alıyoruz.

*

Dediğimiz gibi, bu mektubu önemseyen sadece Çalışlar değil..

Bilumum Kemalistler/Atatürkçüler, bu mektuba "gökten inmiş vahiy" muamelesi yapıyor.

"Bir müslüman için Yasin Suresi neyse, bunlar için de söz konusu mektup o" desek, herhalde mübalağa etmiş olmayız.

Öyle bir coşku, huşu ve hudu ile okuyorlar.

Misal, odatv.com.

İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”…

Böyle diyor Odatv.. (Bkz. http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Mektubun ilginç bir mektup olduğunu biz de kabul ediyoruz..

Önemli bir tarihî belge..

Okuyalım:

Muhterem Valideciğim,

İstanbul’dan mufarakatımdan [ayrılışımdan] beri sizlere birkaç telgraftan başka bir şey yazmadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa hakkımda gerek ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz natamam [eksik] haberler şüphesiz merakınızı tezyit etmiştir [fazlalaştırmıştır]. Halbuki şimdi vereceğim izahatla mutmain olacağınız veçhile şayan-ı endişe (kaygılanılacak) hiçbir şey yoktur.

Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı. 

[TENBİH’İN NOTU:  

ATATÜRK’ÜN BU BEYANI ÖNEMLİ.. 

DEMEK Kİ YABANCI DEVLETLER DEVLETİ FEVKALADE YANİ NORMALİN ÜSTÜNDE SIKIŞTIRMIŞLAR.. 

MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK NE KADAR ADAM VARSA YA HAPSETMİŞLER, YA DA MALTA’YA ESİR OLARAK SÜRMÜŞLER.. 

ORTADA MİLLETE HİZMET EDECEK ADAM BIRAKMAMIŞLAR..] 

Bana nasılsa ilişememişlerdi.  

[TENBİH’İN NOTU:  

İLİŞMEMİŞLERDİ DEĞİL, İLİŞEMEMİŞLERDİ DİYOR.. 

NEDEN İLİŞEMEMİŞLERDİ? 

“NASILSA” DEDİĞİNE GÖRE BUNU KENDİSİ DE BİLMİYOR.. 

ACABA ATATÜRK’Ü ADAMDAN SAYMAMIŞLAR MIYDI?..

YOKSA, ONU MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK BİR ADAM KABUL ETMEMİŞLER MİYDİ? 

ARAMIZA UZAYDAN GELMİŞ OLMALARI MÜMKÜN OLAN BAZI ATATÜRKÇÜ YAZARLARA GÖRE, İNGİLİZLER ATATÜRK’TEN KORKMUŞTU.. 

KRALDAN FAZLA KRALCI, PAPA’DAN FAZLA KATOLİK OLMAK HERHALDE BÖYLE BİRŞEYDİR.. 

ACABA İNGİLİZLER ATATÜRK HAKKINDA BAŞKA ŞEYLER DÜŞÜNMÜŞ OLABİLİRLER MİYDİ? 

MESELA ONU KAZANMAK GİBİ?.]

Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler. 

[TENBİH’İN NOTU:  

ŞİMDİ O “NASILSA” ANLAŞILDI.. 

DEMEK Kİ MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZLER’İN KENDİSİNDEN ŞÜPHELENMEDİĞİ BİRİYMİŞ..  

ACABA BUNU NEYE BORÇLUYDU? 

SORMAYALIM MI?  

SAMSUN’A AYAK BASAR BASMAZ ŞÜPHELENİYORLAR DA, SAMSUN’A GİTMEK İSTER İSTEMEZ NEDEN ŞÜPHELENMEMİŞLERDİ?]

Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular. 

[TENBİH’İN NOTU:  

NEDEN GÖNDERİLMEDEN ÖNCE DEĞİL?.. 

DİYELİM Kİ SİZ ŞİMDİ ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE VİZE BAŞVURUSUNDA BULUNDUNUZ, GİTME NEDENİNİZ BAŞVURU SIRASINDA MI SORULUR, YOKSA SİZE VİZE VERİLİP SİZ KAPAĞI AMERİKA’YA ATTIKTAN SONRA MI?]

Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler. 

[TENBİH’İN NOTU:  

İNGİLİZLER, HERKESİ TUTUKLAR YA DA MALTA’YA SÜRERKEN, NASILSA MUSTAFA ATATÜRK'E DOKUNMUYORLAR. 

ONDAN HİÇ ŞÜPHELENMİYORLAR. 

DOKUNMAMAK BİR YANA, SAMSUN’A GİTMESİ İÇİN VİZE VERİYORLAR. 

SONRA DA, ANADOLU'YA GİDİP ARTIK İNGİLİZLER’İN VE İSTANBUL HÜKÜMETİ’NİN ELİNİN ULAŞAMAYACAĞI BİR YERE VARINCA DA ANSIZIN PİRELENİYORLAR.. 

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZLER’DEN YANA OLAĞANÜSTÜ YA DA OLAĞAN DIŞI ŞANSLI OLDUĞU MUHAKKAK..]

Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürerek) İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi. 

[TENBİH’İN NOTU:  

PADİŞAH DEĞİL, HÜKÜMET ONU İĞFAL ETMEK, ALDATMAK, İSTANBUL’A ÇEKİP İNGİLİZLER’E TESLİM ETMEK İSTEMİŞMİŞ.. 

PEKİ, DAHA ÖNCE ONU NİÇİN GÖNDERMİŞLERDİ? 

GÖNDERMEMEK ELLERİNDEN GELMİYOR MUYDU?]

Bunun derhal farkına vardım. 

[TENBİH’İN NOTU:  

İŞTE SELANİKLİ DECCAL'İN FARKI BU.. 

O, HERŞEYİN DERHAL FARKINA VARIYOR.. 

ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUK OLDUĞU SÖYLENEN İNGİLTERE İSE, O KADAR DİPLOMATINA, POLİTİKACISINA, STRATEJİSTİNE, TARİHÇİSİNE, BİLİM ADAMINA, KOMUTANINA, İSTİHBARATÇISINA RAĞMEN, DERHAL FARKINA VARAMIYOR.. 

UYANMAK İÇİN ONUN ANADOLU'YA KAPAĞI ATMASINI BEKLİYOR..]

Ve bittabi kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza hakikat hali yazdım. 

[TENBİH’İN NOTU:  

ATATÜRK’ÜN PADİŞAHI, MALUM, VAHİDEDDİN…]

Ve gelemeyeceğimi arz ettim. 

[TENBİH’İN NOTU:  

ARZ ETMİŞ.. KENDİSİ ÖYLE DİYOR..]

Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti.

[TENBİH’İN NOTU:  

ZAT-I ŞAHANE.. 

"İLLA DA GEL" DEMEMİŞ.]

Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı). 

[TENBİH’İN NOTU:  

YANİ “PADİŞAHIMIZ”I, YANİ “ZAT-I ŞAHANE”Yİ İNGİLİZLER ZORLUYOR VE SIKIŞTIRIYORLAR.. 

FAZLASIYLA..]

Nihayet o da İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti (karşı konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni bırakmayız” dediler.  

[TENBİH’İN NOTU:  

TABİÎ Kİ MUSTAFA KEMAL, ANNESİNE YAZDIKLARINI MİLLETE DE SÖYLÜYOR, “ZAT-I ŞAHANE PADİŞAHIMIZ”IN İNGİLİZ ZORLAMASI VE BASKISI YÜZÜNDEN KENDİSİNİ MECBUREN ÇAĞIRDIĞINI AÇIKLIYORDU. 

 O SIRADA ÖYLE KONUŞMASI GEREKİYORDU. 

FAKAT SONRADAN, PADİŞAH'IN İNGİLİZ UŞAĞI BİR VATAN HAİNİ OLDUĞUNU SÖYLEYECEKTİ. 

İŞİN ASLI İSE, İNGİLİZLER'LE BİR OLUP VAHİDEDDİN'E KUMPAS KURMUŞ DURUMDA. 

İSMET İNÖNÜ'NÜN YILLAR SONRA AÇIKLAYACAĞI GİBİ, ONUN MÜCADELESİNİN BAŞARISINI SAĞLAYAN, İNGİLİZLER'Dİ.]

Filhakika vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi) hüsn-i istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi (düşünülemezdi). 

[TENBİH’İN NOTU:  

BÖYLECE, DENKLEMDEN PADİŞAH VE İSTANBUL HÜKÜMETİ DÜŞMÜŞ OLUYOR, MUSTAFA KEMAL, MİLLET İLE BAŞBAŞA KALMIŞ OLUYORDU.. 

İNGİLİZ BASKISININ SONUCU.. 

HANİ SU İÇSE YARIYOR DERLER YA, İNGİLİZLER NE YAPSA SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’E YARIYOR..]

Binaenaleyh ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum. 

[TENBİH’İN NOTU:  

SONRADAN ELHAMDÜLİLLAH DEMEYİ UNUTACAK.. 

KARABEKİR'İN AÇIKLADIĞI GİBİ "DİNSİZLİK VE NAMUSSUZLUK" DÜKKANI AÇACAK.]

Pek yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya) görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı. 

[TENBİH’İN NOTU:  

SİYASET İCABI POLİTİKA DEĞİŞTİRMEYİ, BÖYLESİNE KESKİN VE KIVRAK MANEVRALAR YAPMAYI ÇOK İYİ BİLDİKLERİ, İNSANLARI “KAZANMA”YA ÖNEM VERDİKLERİ ANLAŞILAN İNGİLİZLER, MUSTAFA KEMAL’İ DAHA İSTANBUL’DAYKEN KAZANMAYA ÇALIŞMIŞ OLABİLİRLER Mİ? 

YA DA OLAMAZLAR MI?  

ANCAK, KAZANAMADIKLARI YA DA KAZANMAYA GEREK GÖRMEDİKLERİ BİRÇOK KİŞİYİ TUTUKLADIKLARI VE MALTA’YA SÜRDÜKLERİ MALUM.. 

SELANİKLİ'YE İSE NASILSA İLİŞEMEMİŞLERDİ. 

ONDAN ŞÜPHELENMİYORLARDI.]

Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler. Ve bütün kabahati bizim hükümete attılar. 

[TENBİH’İN NOTU:  

DEMEK Kİ İNGİLİZLER’LE BİR BAĞLANTISI, İRTİBATI, FİKİR ALIŞVERİŞİ VAR.. 

ONLARDAN LAF NAKLEDİYOR. 

İLGİNÇ OLAN İSE, SONRAKİ DÖNEMDE KENDİSİNİN BÜTÜN KABAHATİ HEM PADİŞAH'A HEM DE İSTANBUL HÜKÜMETİ'NE ATACAK, İNGİLİZLER'İN DİZBAĞI NİŞANI'NA LAYIK GÖRÜLECEK OLMASI. 

CUMHURİYET'İN İLANINDAN 13 SENE SONRA İNGİLİZ PADİŞAHI'NI İSTANBUL'DA ALA-YI VALA İLE MİSAFİR ETMESİ BOŞUNA DEĞİL.

Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez.  

[TENBİH’İN NOTU:  

PEKİ BUNU, İNGİLİZLER NEDEN AKIL ETMEMİŞLER? 

BUNU ANLAYACAK AKIL BİR TEK SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK’DE Mİ VARMIŞ? 

HÜKÜMET’İN MUSTAFA KEMAL’LE UĞRAŞMAYA KUVVETİNİN MÜSAİT OLMADIĞINI İNGİLİZLER NEDEN ANLAMAMIŞLAR? 

YA DA ANLADIKLARI HALDE Mİ ÖYLE DAVRANMIŞLAR?..]

Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi, TBMM) toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir. 

[TENBİH’İN NOTU:  

ÖNCELİKLİ MESELE VATANIN KURTARILMASI DEĞİL, YENİ BİR HÜKÜMET KURMAKMIŞ.. 

BÜTÜN BU İNGİLİZ TAZYİKİNİN, TUTUKLAMALARIN, MALTA SÜRGÜNLERİNİN, İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’IN KAPATILMASININ VS. SONUCU İŞTE BU.. 

ANKARA’DA YENİ BİR MECLİS OLUŞTURULMASI VE YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASI.. 

İSTANBUL’DAKİ PADİŞAH’A BAĞLI MECLİS’İN VE HÜKÜMET’İN DEVRE DIŞI KALMASI.. 

SONUÇ BU.. 

TAZYİKATIN, ZORLAMALARIN SONUCU BU OLDUĞUNA GÖRE, İNGİLİZLER AÇISINDAN, BÜTÜN BU ZORLAMALARIN NEDENİ DE BU MUYDU?  

HERŞEY BU SONUCUN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN Mİ YAPILDI?]

Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim. 

[TENBİH’İN NOTU:  

İSTANBUL’A GELMESİ “İHTİMAL“İNİ VATANIN KURTULMASI VE İNGİLİZLER’LE SAVAŞILIP ONLARIN MAĞLUP EDİLMESİNE DEĞİL, KENDİSİNİN İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’DAN AYRI YENİ BİR MECLİS VE İSTANBUL’DAKİ OSMANLI HÜKÜMETİ’NDEN FARKLI YENİ BİR HÜKÜMET KURMASINA BAĞLIYOR.. 

BU KADARI, İSTANBUL’A GİTMESİ “İHTİMAL”İ İÇİN YETERLİ.. 

SÖZLERİNDEN BU ANLAŞILIYOR. 

DEMEK Kİ SELANİKLİ'NİN İSTANBUL'DA İNGİLİZLER'LE (İNGİLİZ İSTİHBARATININ İSTANBUL ŞEFİ FREW VASITASIYLA) YAPTIĞI ANLAŞMA BUNU ÖNGÖRÜYORDU. 

 PLANA GÖRE SELANİKLİ'NİN KENDİ DENETİMİNDE YENİ BİR MECLİS TOPLAMASI VE HÜKÜMET KURMASI YETERLİ OLACAKTI. 

BİR TÜRK-YUNAN SAVAŞI DA YAŞANMAYACAKTI. 

FAKAT BU ARADA ALMAN YANLISI KRAL KONSTANTİN'İN YUNANİSTAN'DA TAHTA ÇIKMASI VE VENİZELOS'UN İNGİLİZLER'E VERDİĞİ SÖZLERİ ÇİĞNEYEREK ANKARA ÜZERİNE YÜRÜMESİ BÜTÜN HESAPLARI BOZDU.

ŞAYET BU GELİŞME OLMASAYDI, MUHTEMELEN MİLNE HATTI SINIRLARI İÇİNDEKİ İZMİR VE CİVARI, BATI TRAKYA VE 12 ADALAR GİBİ YUNANİSTAN'A BIRAKILACAKTI.]

Sıhhat ve afiyetimi, katiyen hiç merak ve endişe etmeyiniz. …

Ben birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim.

Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz. 

[TENBİH’İN NOTU:  

BUNU, BİZİM İÇİN DE GEÇERLİ KABUL ETME LÜTFUNDA BULUNABİLİRLER Mİ?..]

Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım 

[TENBİH’İN NOTU:  

O NETİCEYİ İNGİLİZLER DE GÖRMÜŞ OLABİLİRLER Mİ?.. 

İNGİLİZLER DE “KENDİLERİNİN NE YAPTIĞINI BİLİYOR” OLABİLİRLER Mİ? 

MUSTAFA KEMAL’E SAMSUN VİZESİ VERİRKEN BİR NETİCE GÖRMÜŞLER MİYDİ? 

YOKSA NE YAPTIKLARINI BİLMEZ SALAKLAR MIYDILAR?.. 

ASIL SORUN, BU İFADELERİN BİZE İLKOKULDA ÖĞRETİLEN ATATÜRK PORTRESİNE PEK UYMUYOR OLUŞU.. 

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK’ÜN, SONUNDA NETİCE GÖRMEYİNCE VATAN İÇİN MÜCADELE ETMEKTEN KAÇINMASI SÖZ KONUSU OLABİLEMEZ.. 

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK, SONUNDA NETİCE GÖRMESE DE KANININ SON DAMLASINA KADAR VATAN İÇİN SAVAŞIR..  

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA BENİM NETİCE ALMAM DA TEFERRUATTIR” DİYE DÜŞÜNÜR. 

SONUNDA NETİCE GÖRMEDİĞİ İÇİN VATAN SAVUNMASI İÇİNE GİRMEMEYİ DÜŞÜNMEZ.. 

YOK ABİ, BU MEKTUP SAHTE OLABİLİR.. 

YOK YOK, KESİN SAHTEDİR.. 

ATATÜRK BÖYLE DÜŞÜNÜYOR OLABİLEMEZ.. 

İLKOKUL ÖĞRETMENİM ATATÜRK’Ü BANA BÖYLE ÖĞRETMEMİŞTİ. 

BELKİ DE ATATÜRK’ÜN YAVERİ BOZUK SALİH BOZOK İNGİLİZ AJANIYDI, ATATÜRK HAKKINDA ŞÜPHELER UYANDIRMAK İÇİN BU MEKTUBU UYDURDU.. 

ATATÜRK BÖYLE BİR MEKTUP YAZMIŞ OLABİLEMEZ ABİ..]

Saygıyla ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim. Salih’in (Bozok) gözlerinden öperim. Bana İstanbul havadisi vermeni beklerim.”

(Kaynak: Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok. Hazırlayan Can Dündar)

(http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html 

(https://tenbih.wordpress.com/2017/05/19/19-mayis-vesilesiyle-ataturkun-agzindan-ingiliz-ataturk-iliskileri/)

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."