LORD CURZON’U BİLMEYEN “ATA”SINI NE BİLİR!

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 25

 

“Şamil Kafkas dağlarının hürriyet güneşidir,
Şamil atalarımın özbeöz kardeşidir,
“Şamil'i bilmeyen atasını ne bilir!”

Bunlar, ortaokul öğrenciliğim sırasında zihnime nakşolmuş olan mısralar.

Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir!” diyerek büyüdük.

Atamız, ilkokul birinci sınıftan itibaren bize öğretildiğine göre, Selanikli (Ali Rıza ile Zübeyde oğlu) Mustafa Kemal’di.

O, Türk’ün atasıydı, Atatürk’tü..

İlkokul ve ortaokul yıllarımda, Şamil gibilerin kökünü kazımaya çalışmış olduğu halde, Türk milletinin atası olduğu iddia edilen Atatürk’ü bildiğimi, onun da bir “hürriyet güneşi” olduğunu zannediyordum.

Bir zaman gelip, Selanikli’yi hiç tanımamış olduğumu, “balığın tırmandığı kavak”tan bahseden resmî tarihin beni ve benim gibi milyonlarca genci aldattığını farkedeceğimi, “Lord Curzon’u bilmeyen Atatürk’ü ne bilir!” diyeceğim günlere kavuşacağımı nerden bilebilirdim ki!

*

Evet, Lord Curzon’u bilmeyen Atatürk’ü bilemez..

Ayrıca, İngiltere’yi, İngiliz siyasetini bilmeyen de, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan “milli mücadele”yi (Kurtuluş Savaşı’nı, İstiklal Harbi’ni) gerçek anlamda bilemez, anlayamaz.

Bunu anlamak için, Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamış, İstiklal Savaşı’nda batı cephesi komutanı olarak vazife yapmış, Lozan’da Lord Curzon ile cebelleşmiş, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı olarak görev yapmış bir adam olmak gerekiyor.

Bu özellikleri şahsında toplamış olan (Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı) İsmet İnönü şöyle diyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Bunu diyen ne (İstiklal Harbi’nin tanıklarından, Cumhuriyet’in ilk bakanlarından) gecikmeli muhalif Rıza Nur, ne de “Fesli Deli Kadir” denilerek aşağılanan, fakat gerçekte ağır bedeller ödeyerek “gerçek tarihçilik” alanında çığır açmış olan araştırmacı yazar merhum Kadir Mısıroğlu.

Evet, Kadir Mısıroğlu’nun hayatı boyunca anlatmaya çalıştığı gerçeğin özeti bundan ibaret:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Merhum Mısıroğlu’nun hayatı boyunca yazıp çizdiklerinin özeti işte bu..

Ne fazla, ne eksik..

Bizim de burada yapmaya çalıştığımız şey, İsmet İnönü’nün bu cümlesini şerh etmekten ibaret..

Öyle derin, öyle anlam yüklü bir cümle ki, içinde ansiklopediler dolduracak yoğunlukta gerçek bilgi ve mesaj taşıyor.

*

Lord Curzon, Selanikli Mustafa’yı Atatürk yapan adam..

İnönü’nün açıkladığı üzere “İstiklal mücadelesi”ni başarıya ulaştıran İngiltere’nin o günkü dışişleri bakanı..

İstiklal mücadelesinin başarılı olması yönünde karar veren ve müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) bunu kabule mecbur eden siyaset canbazı.

Böyle bir karar almasa (İsmet İnönü’ye göre) Selanikli Mustafa başarılı olamayacak, ve Atatürk (ata Türk) haline gelemeyecekti.. Oğul Türk ya da Türk oğlu olarak kalacaktı.

Müseccel Osmanlı çocuğu olmaya devam edecek, “ego”su Osmanlı’ya, hatta Seçuklu’ya “ata”lık taslayacak şekilde azmanlaşmayacaktı.

*

Curzon, Selanikli Atatürk’ün Pera Palas’ta İngiliz subaylarıyla görüşmek için randevu ayarlamaya çalıştığı sırada (Kasım 1918) İngiliz Hükümeti’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı’ydı.

Tecrübeliydi.. 1898-1905 yılları arasında koskoca Hindistan’ı o yönetmiş, İngiltere’nin Hindistan Genel Valisi olarak ülkesine hizmet etmişti.

1915’ten itibaren İngiliz Hükümeti’nde görev almış, Aralık 1916'dan itibaren de İngiliz savaş politikasını yöneten beş bakandan biri olarak gelişmelere yön vermişti.

Ocak 1919’da ise dışişleri bakanı olmuş, hükümetinin “Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı” olarak edindiği tecrübe ve birikim çerçevesinde Türkiye’nin “istiklal mücadelesi”ne İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği vermişti.

*

Bu desteği babasının hayrına vermiyordu elbette..

İngiltere’nin, hatta bütün bir Batı’nın, hristiyan dünyasının istikbali için yatırım yapıyordu.

Ulaşmak istediği hedefleri bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktarmıştık.

Yine, politikasının esasını oluşturan temel ilkeyi de onun kendi ağzından nakletmiştik:

“Yapmamamız gereken bir şey var ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunları söylediği sırada takvimler 16 Aralık 1918’i gösteriyordu.

Aynı sıralarda Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (Gizli Servisi’nin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapıyordu.

Curzon’un Selanikli Mustafa’yı Atatürk (Türkler’in atası) yapma çarkının dişlileri dönmeye başlamıştı.

*

İngiltere’nin “istiklal mücadelemiz”e verdiği destek ile bu görüşmeler arasında bir ilişki yoktuysa eğer, Mevlana’nın anlattığı “gramer bilmediği için ömrünün yarısı boşa gitmiş” kayıkçıdan daha bedbaht bir adamım demektir..

Selanikli’nin 57 senelik hayatından daha uzun olan ömrümün tümden boşa gitmiş olduğunu düşünerek saçımı başımı yolsam yeridir.

Fakat gerçek ortada, ben değil fakat Selanikli Atatürk efsanesine inanmaya ve onu putlaştırmaya devam edenler, “hakikat” zaviyesinden “ömrünün yarısı değil tamamı” boşa gitmişlik noktasında duruyorlar.

Curzon’un sözlerinin aynasına bu gerçek çok açık bir biçimde yansımış durumda.

*

Önceki bölümlerde, İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un (başarılı olması yönünde karar alarak destekledikleri) “istiklal mücadelemiz”e ışık tutan bazı sözlerini aktarmıştık.

Başka sözleri de var.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde onun (Selanikli’nin Samsun’a gidişinden iki ay önce) 12 Mart 1919 günü söylediği şu satırlar yer alıyor:

“Sultan, halife olarak kaldığı ve İstanbul'da durduğu sürece, dünyanın Müslüman ülkeleri ona, gerçekten de, şimdi bile, sadece manevi liderleri olarak değil, aynı zamanda büyük, güçlü ve yenilmez bir devletin başkanı olarak bakıyorlar.

"Bu koşullarda, Türk'ün Avrupa'dan çıkarılması elzemdir. Bu karar alınırsa derhal onun yerine ne tür bir idarenin kurulması gerektiği sorusu gündeme gelir. Türk'ün [Osmanlı Devleti’nin] ortadan kaybolmasından sonra Konstantinopolis'te (İstanbul’da) bir (başka) büyük gücün kurulması halinde hırsları ya tatmin olmayan ya da sadece yarı tatmin olan Balkanlar'daki bütün küçük devletler, Konstantinopolis'teki egemen güç etrafında toplanacak ve ajitasyon ve entrika kariyerlerine devam edecekler. Bu, Doğu sorununun kapanması değil, yeniden açılması olacaktır.

"Diğer taraftan Rusya'nın etrafını saracak birçok küçük devletin doğasındaki zayıflığa bakılırsa gelecekte kaçınılmaz olarak sınırlarını genişletmek ve eski egemenliğini mümkün olduğunca geri kazanmak için ısrar edecek güçlü ve canlanmış bir Rusya ortaya çıkacaktır. Böyle bir devletin hırsları İstanbul'a yönelebilir ve böyle bir durumda Rusya ile İstanbul'da kurulan büyük güç arasında ortaya çıkacak çatışmada en ciddi öneme sahip yeni bir uluslararası sorun ortaya çıkabilir. Tek alternatif Boğazlar'da bir tek güç yerine uluslararası bir yönetimin kurulmasıdır.

1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden önce durum buydu, “uluslararası” bir yönetim vardı.

Lozan Antlaşması’nın bölümlerinden birini oluşturan Boğazlar Sözleşmesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının her iki yakasının askersizleştirilmesini, bunlardan geçişi düzenlemek üzere başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturulmasını, ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti’nin garantörlüğü altında sürdürülmesini hükme bağlıyordu.

Yani Boğazlar bölgesine (ve ayrıca Marmara Denizi’ndeki adalara) Türk askerinin girmesi yasaktı.

İngiltere’nin 1936 yılında Montrö’ye yeşil ışık yakması, o tarihte artık Türkiye ile ilgili endişelerinin ortadan kalkmış olduğunu gösteriyor.

*

Görüldüğü gibi, Curzon’un varmak istediği asıl hedef, Osmanlı padişahının (aynı zamanda halife sıfatını taşıyor olduğu halde) İstanbul’da kalmasına izin vermemekten ibaret.

Projesinin bir ayağını, İstanbul’un (bir büyük güç ya da imparatorluk namzedi olarak görünmesini sağlayacak şekilde) bir devletin başkenti olmaması oluşturuyor.

Selanikli Mustafa Atatürk buna razı olmuş ki, “istiklal mücadelesi”nde (İnönü’nün sözünü ettiği) İngiliz desteğini arkasına almış.

Projenin ikinci ayağı, birinci ayakla bağlantılı; Osmanlı padişahı İstanbul’da hüküm sürmeye devam etmemeli..

Aralık 1918’te sarfettiği sözlere bakılırsa, başlangıçta Curzon’un aklından geçen, Osmanlı başkentinin Anadolu’ya taşınmasıydı, fakat 15 ay sonra, Mart 1919’da hedef büyültmüş olduğu görülüyor; Türk’ün (Osmanlı Devleti’nin) yerini alacak bir devletten söz ediyor.

(Osmanlı döneminde Batılı için Türk demek müslüman demek olduğu için, laik yani siyasal dinsiz bir devlet onlar açısından Türk sayılmıyor, “hindi” familyasından Turkey oluyor.)

*

Projenin üçüncü ayağı da yine birinci ve ikinci ayakla bağlantılı; Osmanlı padişahı halife sıfatıyla İstanbul’da oturmaya devam etmemeli.

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktardığımız gibi, Selanikli, TBMM’de saltanatın kaldırılması (Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi) görüşmeleri sırasında bir katakulli ile hilafete de son vermeye kalkışmış fakat Meclis’teki muhalefet buna izin vermemişti.

Böylece, hilafetin kaldırılması (ve Curzon’un meramına nail olması) olayı biraz ertelenmiş oldu.. 

Selanikli'nin hilafetten önce TBMM'deki Türk (müslüman) muhalefeti tasfiye etmesi gerekiyordu.

İstanbul’da Osmanlı hanedanından bir halife var olmaya devam etseydi, yeni kurulan devletin (Batı açısından) Türk (yani İslam) devleti gibi görünmesi söz konusu olacaktı.

Böylece, yeni Türkiye Cumhuriyeti, (İstanbul’daki halifenin şahsında) büyük, güçlü ve yenilmez bir devlet görüntüsü vermeye, İslâm âleminin öncüsü ve lideri olmaya devam edecek, Osmanlılık vasfı göze batar halde kalacaktı.

Hilafetin de kaldırılmasıyla, Curzon’un sözünü ettiği “Doğu Sorunu” (hristiyan Batı açısından) kesin çözüme kavuşmuş oldu.

Selanikli sayesinde İngiltere, Türkiye’de olup bitenlere “doğrudan dokunmamayı, görünürde hiçbir adım atmamayı” başarmıştı.

*

İsmet İnönü gibiler, İngiltere’nin Türkiye’deki herşeye fena halde dokunduğunu, ellerinden gelen hiçbir adımı atmaktan geri kalmadıklarını gayet iyi biliyorlardı.

Selanikli’nin arkasındaki İngiliz desteğinin, ve İngilizler’in önündeki Selanikli taşeronluğunun farkındaydılar, fakat bir heykel gibi ustaca yontulan Selanikli efsanesine zarar verecek şekilde konuşmamaya özen gösteriyorlardı.

Yalın gerçeği İnönü ancak Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümünde, artık taşların yerine oturmuş ve kendisine Selanikli cihetinden ya da onun adına hesap sorulamayacak günlerin gelmiş olduğuna kanaat getirdiğinde dile getirebilmişti.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise, Selanikli İngiliz desteğiyle başarılı olmuş bir adam değil, İngiltere’yi dize getirmiş bir kahramandı.

İngiliz’in desteklediği biri varsa o, İngiliz işbirlikçisi “satılmış” ve “hain” Vahideddin’di.. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” değil.

*

Kurt politikacı Curzon, Selanikli sayesinde sadece Osmanlı Devleti’ni yıkmakla kalmamış, Vahideddin’in şahsında onun itibarını da öldürmeyi, çok kötü kokan ufunetli bir cesede dönüştürmeyi başarmıştı.

Yaşlanmıştı, Selanikli’nin babası yaşındaydı, ve artık gözü arkada kalmadan gönül hoşluğuyla ölebilirdi, çünkü eşsiz bir “psikolojik savaş” destanı yazmış, “algı operasyonu” alanında aşılamaz bir eser ortaya koymuştu.

1925’te, 99 yıl önce, şu anda içinde bulunduğumuz ayda, Mart’ın 20’sinde hayata gözlerini yumduğunda mesut ve bahtiyardı..

Muvaffak olmuştu.


ÜLKENDEKİ ŞİİRLERDEN NE HABER VARDIR?




RAINER MARIA RILKE


MUHAMMED’İN ÇAĞRISI

O henüz ulvî gizlenişindeyken,
Ansızın fark edilen: Melek’ti yürüyen,
Vakarla, nida ederek ve nur saçarak:
O dem yalvardı o, bütün talepleri atarak
Bırakılsın için tıpkı mazideki gibi
Yolculuklardan mütehayyir bir tâcir olarak;
Hiç okuyup yazmamıştı önceden, gerçi hem
Bir sözdü ki, bilgin olmak da yetmezdi ona o dem.

Lâkin Melek gösterdi hep, gösterdi âmirâne
Yaprağında yazılı bulunan şeyi ona tek,
Ve vazgeçmedi hiç, oku dedi hiç dinlenmeden.

Okudu o an: Öyle ki, eğildi yere doğru Melek.
Ve bundan geri okuyabilen biriydi artık o
Yapabilendi, itaat edendi hem, ve gerçekleştiren.

(22 Ağustos ve 5 Eylül 1907 arasında, Paris)

(Türkçesi: Seyfi Say)

 

MOHAMMEDS BERUFUNG

Da aber als in sein Versteck der Hohe,
sofort Erkennbare: der Engel, trat,
aufrecht, der lautere und lichterlohe:
da tat er allen Anspruch ab und bat
bleiben zu dürfen der von seinen Reisen
innen verwirrte Kaufmann, der er war;
er hatte nie gelesen - und nun gar
ein solches Wort, zu viel für einen Weisen.

Der Engel aber, herrisch, wies und wies 
ihm, was geschrieben stand auf seinem Blatte, 
und gab nicht nach und wollte wieder: Lies.

Da las er: so, dass sich der Engel bog. 
Und war schon einer, der gelesen hatte 
und konnte und gehorchte und vollzog.

(zwischen dem 22.8. und 5.9.1907, Paris)


“ZAMANIN İMAMI” YOK, “ZAMANIN İMAMSIZLIĞI” VAR

 





Adududdîn el-İcî, meşhur eseri el-Mevâkıf’ta imameti/imamlığı şu şekilde tanımlamaktadır:

“Dinin ayakta tutulması (ikamesi) hususunda ümmetin tamamının (kâffesinin) ona tabi olması vacip olacak şekilde Rasul’e halef olmaktır (halifeliktir).”

(Bkz. Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, C. 3, çev. Ömer Türker, 2. b., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, s. 666-7.)

Burada sözü edilen tabi olmadan (ittibadan) gaye, “dinin ayakta tutulması”dır, “ikame”sidir, imam seçilen kişinin kişisel saltanatına hizmet değil.

Dini ayakta tutmak, hükümlerini tatbiktir, Şeriat’i uygulamaktır.

*

Yukarıdaki tanımın da gösterdiği gibi imamet ile hilafet aynı şeydir.

Hadîs-i şerîfler hilafet ile imametin aynı şey olduğunu gösterdiği halde Şiîler’in büyük bölümü bu ikisini birbirinden ayırdılar.

Onlara göre Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonraki imam Hz. Ali’dir.

Zamanın imamı” oydu.

Hz. Ebubekir’e gelince, o, “Müslümanlar’ın imamı” değildi, bir mütegallibeydi.

Hz. Ali’nin imamlığının geçerlilik kazanması (daha doğrusu Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın imametinin inkârı) için “hilafetten farklı bir imamet” icat edilmesi gerekiyordu, bunu yaptılar.

Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarında “hilafet ve imamet” bahsine yer verilmesinin nedeni işte budur. Şiîlerin hurafe ve safsatalarıyla zihinlerin bulanmasının engellenmesine çalışılmıştır.

*

İmametle ilgili bütün hadîsler bir bütün halinde ele alındığında meselede anlaşılmayacak bir yön kalmaz.

Böyle olmakla birlikte, günümüzde bazılarının, Ehl-i Sünnet’ten olduklarını iddia ettikleri halde, gerçekte Şia ile aynı inancı paylaştıklarını, onlar gibi “zamanın imamı” (“zamanındaki imam/halife” değil) hurafesine inandıklarını görüyoruz.

Sünnî olma iddiasındaki böylesi cahil tarikatçıların ve tarikatımsı grupların kendi hocalarını ve üstadlarını “zamanın imamı” ilan ettikleri müşahede olunuyor.

Sırf kendileri adına konuşmaları durumunda (onlar açısından hocalarının o zaman için imam/önder durumunda bulunması hasebiyle imam kelimesinin “sözlük anlamı” çerçevesinde) “zamanın imamı” tabirini kullanmaları anlayışla karşılanabilir, fakat başkalarının da kendilerinin hocalarını ya da üstadlarını “zamanın imamı” kabul etmeleri gerektiğine, bunu yapmamalarının sapıtma anlamına geldiğine inandıkları anda (imam kelimesinin sözlük anlamının sınırlarını aşarak) tipik bir Şiî gibi akıl yürütmeye başlamış oluyorlar.

*

Bir hadiste “İnsanlara imam olan çobandır, güttüğünden mesuldür” buyurulmaktadır (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmara, 5; Ebu Davud, İmara, 1; Tirmizî, Cihad, 27).

Şeriat'i savunma ve hayata geçirme hususunda sorumluluktan/mesuliyetten muaf, cihat "külfet"inden azade bir "yan gelip yatar" “zamanın imamı” yok.

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse "Yok öyle yirmibeş kuruşa simit" ve dahî "Yok öyle yirmibeş kuruşluk imamlık".

Bir başka hadiste, Allahu Teala’nın mahşer gününde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceği kişilerin başında “adil imam”ın geldiği belirtilir (Buharî, Zekat, 16; Müslim, Zekat, 91; Tirmizî, Zühd, 53).

Buna karşılık “ Zamanın imamı’, Kıyamet gününde Arş’ın gölgesinde gölgelenir” diye bir hadîs yok.

Demek ki, adil olan imam da var, olmayan da.. Böylece Şia’nın “masum imam” efsanesi de çökmüş olmaktadır.

Yine bir başka hadiste, zalim imamın, Allahu Teala’nın en çok buğzettiği kimseler arasında yer aldığı belirtilir (Nesâî, Zekat, 77).

Demek ki imamlar zalim de olabilir.. Zalimlerden de olabilir.

*

İmam Cüveynî, "Allah'ın, kulların maslahatını gözetmesinin kendisine vacip olması sebebiyle onun insanlara imâm nasb etmesinin de Allah'a vacip olduğu" şeklindeki (Şia’ya özgü) düşüncenin “din ve Allah konusunda cehaletten başka bir şey olmadığını" söylemektedir. (Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 395.)

Evet, cehaletin ta kendisidir.

Cüveynî’ye göre, nasıl peygambersiz zamanlar olabiliyorsa, imamsız zamanlar da olabilir. (Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

Bu zaten, Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu bir gerçek.. Çünkü “Müslümanlar’ın cemaatinin ve imamının bulunmadığı” bir zamanda ne yapması gerektiğini sorduğu zaman ona “bütün fırkaları terk etmesi” söylenmiştir.

Rasulullah s.a.s. ona, “Hayır, Müslümanlar’ın her zaman bir cemaati ya da cemaatleri bulunacak, ve her devirde bir ‘zamanın imamı’ olacaktır” dememiştir.

Evet, Şiîler’in batıl zu’mlarının aksine, her devirde “zamanın peygamberi” olan bir peygamber göndermek Allahu Teala üzerine vacip olmaz (Mesela yaşadığımız şu zamanda hayatta olan bir peygamber yok), nerde kaldı ki her devirde yeni bir imam göndermek vacip olsun. (Daha doğrusu, Allahu Teala üzerine hiçbir devirde peygamber göndermek vacip değildir.)

*

Hz. Peygamber s.a.s., İsrail oğulları zamanında onları peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber vefât ederse onun yerine başka bir peygamber gelirdi. Hiç şüphesiz benden sonra peygamber yoktur. Ancak halifeler olacaktır. Onlar birden çok olabilirbuyurmuştur. 

Bunun üzerine sahabiler “Yâ Resûlallâh! Halifeler birden çok olursa bize ne emredersiniz?” demişler, Hz. Peygamber de Birinci yaptığınız biate bağlı kalınız, haklarını veriniz. Onlara da Hz. Allah, sizin haklarınızdan soracaktır” diye cevap vermiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)

Burada “Zamanın imamı her kimse, ona itaat edin” denilmiyor.. “İlk yapılan biate” bağlı kalınması emrediliyor.

Ancak, bu hadîste sözü edilen “imam”lar, Şia’nın (ve şiîleşen tarikatçıların, grupların) zannettiği gibi “naylon zamanın imamları” değil.

Gerçek imamlar..

Gerçek imam (Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarında anlatıldığı gibi) şu demek: Şeriat’i uygular, Müslümanlar’ı dış saldırılara karşı korur, cihat eder, ümmetin kendi aralarındaki ihtilaflarda onları yargılayıp hüküm verir.

*

Bu hadîsten şunu da anlıyoruz: 

Müslümanlar’ın cemaatsiz (ve imamsız) zamanları olabileceği gibi, birden fazla (insanlara hükmeden ve Şeriat’i uygulayan) halifelerinin/imamlarının bulunduğu zamanlar da olabilir. (Mesela Emevîlerden sonra Abbasî Devleti ve Endülüs Emevî Devleti şeklinde bölünme yaşandı.)

Böylesi bir durumda bir İslam devletini/imamı (laik / “siyasal dinsiz” devleti değil) bırakıp diğer müslüman imama/halifeye tabi olan kişi “cemaat”i terk etmiş olmaz, fakat (şayet haklı bir gerekçesi yoksa) yaptığı biatini bozduğu ve sözünden döndüğü için günahkâr olur. 

Ancak hiç biat etmemişse ya da biat ettiği imam vefat edip ortada biat kalmamış ve böyle bir tavır sergilemişse o takdirde bir vebalden söz edilemez.

Günümüzün (Şia usulü) “zamanın imamı”cılarına gelince, bunların imamlarının, yaşadıkları ülkelerde “dini ayakta tutmak” için harekete geçmeleri, Müslümanlar’ın başına geçip onlarla birlikte cihat etmeleri, Müslümanlar arasındaki ihtilafları mahkemelerde hükme bağlatmaları gibi bir durum yok.. 

Yaşadıkları dinsiz, laik ya da İslam dışı rejimlerde gayri İslamî kanunların baskısı altında inim inim inliyorlar.. 

“Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!”

Fakat dilleri uzun.. 

Cihanda kendilerinden başka “imam” bulunmadığını, herkesin (“zamanın imamı” diyerek) kendilerine tabi olması gerektiğini söyletebiliyorlar.

Tam maskaralık.


İNGİLİZ'İN "DOĞRUDAN DOKUNMAYAN, GÖRÜNÜRDE HİÇBİR ADIM ATMAYAN" SİNSİ POLİTİKASI (DEVLETLEŞMİŞ İSTİHBARATÇILIK/HİLEKÂRLIK)

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 24

 

Evet, Lord Curzon’un (George Nathaniel Curzon), (İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “İngiliz desteği” çerçevesinde) Selanikli Mustafa Kemal’in Atatürk olması, Türk milletinin (Osman Gazi ve ahfadı gibi atalarının sırtına tekmeyi vurup) kuzenleri (o günün yaşlıları açısından yeğenleri) Selanikli’yi ata kabul etmesi için çevirdiği dolapları anlatıyorduk.

Adam Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmeyi, yıkmayı kafaya koymuş..

Bunun için yapmayacağı şey yok.

İkinci bir derdi, hilafet (halifelik) kurumu.

Üçüncü karın ağrısı ise, Türk’ün (imparatorluk “hava”sı verecek şekilde) “İstanbul” merkezli (başkentli) bir devlete sahip olması..

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Lord Curzon’un şu sözü aktarılıyor:

“Türk'ün İstanbul'daki varlığı, Avrupa'da savaşların, İslam dünyasında aşırı ve mağrur tutkuların özendirici bir kaynağı oldu.”

Aşırı ve mağrur tutkular dediği, îlâ-yi kelimetillah davası, cihat ruhu, kızılelma ülküsü.

Curzon’un şu sözleri ise, Vikipedi’nin hem “ Lozan Antlaşması” hem de “George Curzon” maddesinde yer alıyor:

“Konstantinopolis'i (İstanbul’u) elinde tutan güce muazzam bir stratejik ve siyasi önem verilir. Tarih bunu kanıtlamıştır. Asırlar boyunca Türkiye'nin dünyanın en büyük güçlerinden biri olduğu izlenimini veren, İstanbul'daki Türk varlığıydı. Onun Avrupa'daki varlığının, İslam'ın dünya çapındaki itibarını ve gücünü artırmada ve Pan-İslam inancını teşvik etmede çok büyük bir etkisi oldu.

"… Osmanlı hânedânı asırlar boyunca hilafeti nasıl elinde tutabildi? Bunun iki temel sebebi var. Birincisi, Kutsal Topraklar (Mekke ve Medine), Sultan'a, tüm dünyadaki Müslümanlar üzerinde büyük bir manevi ayrıcalık ve yetki verdi. İkincisi, İstanbul, Türkiye'nin büyük bir İslami güç olarak görünmesini sağladı. Türkiye, Kutsal Yerler'den sonra Konstantinopolis'i de kaybederse, bana öyle geliyor ki, hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. İslam dünyası, İstanbul, Mekke ve Medine'den çıkarılan ve Asya'nın dağlık bölgelerine sürülen bir Sultan'ı halife olarak kabul etmeyecektir.”

Curzon’un bunları söylediği tarih 23 Aralık 1918.

O sırada padişah, Sultan Reşad.. Altı ay 10 gün sonra Reşad vefat edecek, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Berlin seyahati sırasında “kafaya almış olduğu” Vahideddin tahta geçecektir.

Bundan dört ay sonra ise Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalanacak, 13 Kasım 1919 tarihinde hem İngilizler, hem de Selanikli İstanbul’a ayak basacaktır.

İşgalci İngiliz subayları da, Selanikli de aynı otele yerleşecektir: Pera Palas.

Kader birliği başlamıştır.

*

Görüldüğü gibi, Curzon “Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılıp Anadolu’ya sürülmesinden” söz ediyor.

Selanikli Mustafa Atatürk bundan daha fazlasını yapacaktır.. Sultan’ı (“İstanbul halkı” görünümlü “bindirilmiş linç çeteleri”yle korkutarak) İstanbul’dan sürdüğü gibi, Asya’nın (Anadolu’nun) dağlık bölgelerine de sokmayacak, taa Malta’lara, İtalya’lara postalayacaktır..

Fakat öfkesi ve kini bununla da teskin olmayacak, halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı hanedanı, kundaktaki bebeğe varıncaya kadar vatandan sürülecektir..

Böylece Selanikli, İngiliz’in Dizbağı Nişanı’na layık görülmeyi elinin emeği, yüzünün akıyla sonuna kadar hak edecektir.

Bu arada İngiltere Kralı Edward’ı ilk fırsatta Dolmabahçe Sarayı’nda ihtiramla, izzet ü ikramla ağırlamayı da ihmal etmeyecektir.

Türk’ün (Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Murat Hüdavendigâr’ın, Fatih’in torunu olan) padişahına öyle, emperyalist düşman İngiliz’in kralına böyle..

*

Curzon’un yine 1918 yılının Aralık ayında (daha ortada Vahideddin’in padişahlığı ve Selanikli’nin yaverliği yokken) söylediği bir söz var ki, İsmet İnönü’nün açıkladığı “millî mücedeleye / İstiklal Harbi’ne İngiliz desteği”nin (resmî tarihte okutulduğu üzere) “İngiliz kösteği” gibi gösterilmesi illüzyonunun ve abrakadabrasının ardındaki “üst akıl”ın kim olduğunu anlamamızı sağlıyor:

“Yapmamamız gereken bir şey var ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

İşte “psikolojik savaş”ın ustası olmak, “algı operasyonu” alanında uzmanlaşmak böyle birşey..

Bunu söylediği tarih 16 Aralık 1918.

Demek ki “İngiliz politikasının gereği”, bazı konularda “yerli milli” maşalar kullanmak, ajanlar, kuklalar ve işbirlikçiler marifetiyle perde arkasından dolap çevirmek, netameli konularda taşeronlar ve kiralık tetikçiler kullanmakmış.

Ne diyordu Sun Tzu usta: “Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler. Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek, ustalığın doruk noktasıdır.” 

*

Öyle bir düzenek kuruyorlar ki, hem öldürüyorlar, hem de ölümün doğal bir ölüm olduğu izlenimi veriyorlar.

Hatta, öleni gözden düşürmek, itibarını beş paralık etmek için cinayetin intihar gibi görünmesini sağlıyorlar.

İşte bu “kusursuz cinayet” profesyonelliğini İngilizler, hem Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması, hem de hilafetin canına okunması sürecinde sergilediler..

Taşeronları Selanikli eliyle..

Sözde Türk milletinin kendisi TBMM’de aldığı kararla (millî intihar anlamına gelecek şekilde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son verdi.

Bu da yetmedi, bir de “Biz kiiim, Müslümanlar’a halifelik yapmak kim!.. Bizden ancak baloların kavalyesi olur, çilingir sofraların süngeri olur” dediler ve hilafetin ruhuna Fatiha okudular.

Böylece İngiliz, (İsmet İnönü’nün beyanına göre “milli mücadele”yi destekleyen İngiliz [Artık bu nasıl bir “milli” mücadeleyse?] hilafet meselesine, Curzon’un dediği gibi “İngiliz politikası gereği doğrudan dokunmamış, görünürde (onun ilgası yönünde) hiçbir adım atmamış” oldu.

Selanikli’nin Dizbağı Nişanı’na layık görülmüş olması tesadüf değil.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde Curzon’un başka sözleri de aktarılıyor.

2 Ocak 1919’da, Mondros Mütarekesi’nden iki ay sonra ve Selanikli’nin Samsun’a hareketinden dört buçuk ay önce şunu demiş:

“… Türk'ün tüm gücü elinden alındığında [bizim açımızdan] saygın olmasa da zararsız bir hale gelecektir ve bizimle ilişkileri [bu zararsız haliyle] tekrar başladığında, Avrupa'nın ihtirasları ile İstanbul'dan çıkarılmasının İslam dünyasında oluşturacağı büyük öfkeye karşı [İslam dünyası ile bizim aramızda, bizim için] iyi niyetli bir tampon bile sağlayabilir.

Türkiye’nin bu “iyi niyetli tampon” rolü bugün de devam ediyor.

Afganistan’da bu tampon rolüyle NATO saflarında arz-ı endam etti.

1990 yılında Irak meselesinde yine tampondu.

2003 yılında tamponluğa teğet geçti.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında gönüllü bir tampon olarak hizmet vermeye çalıştı.

2011’de Suriye meselesinde de (ABD’nin “gaz” vermesiyle) tampon olarak devreye girdi.

*

Curzon, Mondros Mütarekesi’nden dört ay sonra, Selanikli’nin Samsun’a gidişinden ise iki buçuk ay önce, 5 Mart 1919’da, meselenin İstanbul’un Türkler’de kalıp kalmaması değil, Türkiye’nin başkenti olup olmaması meselesi olduğunu belirtiyor:

Sultan, halife olarak Doğu dünyasının tarihi başkentinde [İstanbul’da], kendisini çevreleyen hiyeratik prestij hâlesiyle kaldığı sürece, dünya müslümanları onu sadece manevi liderleri olarak görmekle kalmayacak, aynı zamanda yenilmemiş olarak da görecekler. Böylece Türkiye, gelecekte uluslararası durumda rahatsız edici, endişe verici bir güç olmaya devam edecektir.

Türk Hükûmeti orada kaldığı sürece İstanbul, dünyadaki tüm Müslümanların yöneldiği merkez ve etrafında döndükleri eksen olacak ve İslam dünyasının desteğini alan Türkler, bu sayede [İslam dünyasından aldığı güçle], Avrupa'nın [kendi aralarındaki] rekabetleri ve kıskançlıkları üzerine [Sultan Abdülhamid gibi] oyun kurmaya devam edecekler.

“Konstantinopolis'ten çıkarıldıktan sonra, Türkiye, İran veya Afganistan ile hemen hemen aynı temelde bir Asya devleti olacak ve Türkler, dünya milletleri arasında, en azından, ikinci veya üçüncü sıraya [lige] düşeceklerdir.

“Dahası, Müslüman dünyası Türk'ün Konstantinopolis'te kalmasını [onun açısından] bir zafer işareti ve [başkenti itibariyle] kovulmasını [ise] yenilgi[si]nin en büyük kanıtı olarak görecektir, çünkü Avrupa'dan çıkarılmasının Müttefiklerin [İngiltere, Fransa ve İtalya] savaş hedeflerinden biri olduğu iyi biliniyor.” (A.y.)

Curzon, kendi ekibine meramını açık ve anlaşılır bir biçimde anlatmış.

Türkler’in yenilgisinin tescili için Osmanlı padişahının İstanbul’dan çıkarılmasını şart görüyor.

Halife sıfatıyla İstanbul’da kalmaya devam etmesi durumunda Avrupa’nın başını gelecekte de ağrıtacağını tahmin ediyor.

Çünkü İslam dünyasının desteğini arkasına almaya devam edecek.. Bu desteğin gelecekte nelere yol açacağını kestirmek güç.

Osmanlı padişahı, devletinin başında kalmaya devam etse bile, İstanbul’u terk edip Anadolu’daki bir şehri başkent yaptığında büyüsü bozulacak, “havası” inecek, dünya devletleri liginde küme düşecek, Afganistan gibi bir devlet haline gelecektir.

*

Anlaşılıyor ki bunları söylediği sırada Curzon’un henüz Osmanlı’dan tümden kurtuluş ümidi yok.

Veya, bu yöndeki beklentisinin o an için uçuk bulunacağını düşünerek “büyük hayalleri”ni kendisine saklıyor, yanındakilere açmıyor.

O sırada Selanikli’nin Samsun’a gitmesine daha iki buçuk ay vardır ve onun Anadolu’da ne yapıp yapamayacağı konusunda birşey söylemek için erkendir.

Fakat yaklaşık 10 ay sonra şartlar Curzon’un istediği kıvama gelecek ve 27 Aralık 1919 tarihinde, tam da Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gün Yarbay Rawlinson, Curzon’un “yeni Türkiye” projesi için desteğini istemek üzere Erzurum’da Kâzım Karabekir’i ziyaret edecektir.

Artık mevzubahis olan Osmanlı payitahtının Anadolu’daki bir şehre taşınması değildir, burada “yeni bir hükümet”, yani yeni devlet kurulmasıdır.

Selanikli kongrelerle bunun altyapısını hazırlamıştır.. İzmir’e çıkan Yunan ise (Milne Hattı engeli yüzünden) İzmir dağlarındaki çiçeklerin açmasını seyretmekte, ot yolmaktadır.

Rawlinson Karabekir’e, Curzon’un barış masasında karşısında Selanikli Mustafa Kemal’i (veya onun temsilcisini) görmek istediği, Osmanlı Devleti temsilcisiyle işinin kalmadığı mesajını verir.

*

Karabekir’in bundan, Selanikli’nin, (kendisinin bilgisi dışında) İngilizler ile anlaşmış olduğu sonucunu çıkarması gerekirken, uyanamaz.

Bayram değil seyran değilken İngiliz enişte Selanikli’yi niçin öpmektedir?

Hangi dağda hangi kurt ölmüştür de bit pazarına nur yağmış, henüz elinde hiçbir kuvvet bulunmayan Selanikli Lord Curzon için kıymete binmiştir? (Ki Selanikli güçsüzlüğü yüzünden sonraki süreçte mesela bir Çapanoğlu isyanı karşısında Çerkez Ethem’in tabiri caizse ayaklarına kapanacak, onun azarları karşısında süklüm püklüm susacaktır.)

Karabekir kendisine bu soruları sormaz.

Çünkü Selanikli, “gizli gündem”ini ve takiyyesini sadece Mazhar Müfit ve Süreyya gibi sadık bendelerine açıklamakta, başkalarının yanında ise Halife-Padişah’a sadakat yeminleri etmekte, İngilizler’e sövüp saymakta, hakaretler yağdırmaktadır.


İSTANBUL VE BAĞIMSIZLIK

 



Prof. Celal Şengör, “İstanbul depremi, Türkiye'nin bağımsızlığını kaybetmesiyle neticelenebilir. Çünkü Türkiye'nin ekonomisi, Türkiye'nin bilgi ve becerileri bu depremin altından kalkmaya yetmeyecektir” diyor.

Bu bir ihtimal..

Deprem er geç olacak ve tedbir alınması gerekiyor.

Ancak İstanbul için başka tehlikeli ihtimaller de var.

Türkiye’nin Rusya ile olan muhabbetinin sonunun nereye varacağı belli değil.

Rusya, Ukrayna’daki tavrının gösterdiği gibi gemileri yakmış, gemi azıya almış durumda. (Aslında, ABD'nin kendisinden binlerce kilometre uzaktaki Afganistan'a, Irak'a, Somali'ye, Yemen'e müdahalesi gözönüne alınırsa Rusya'nın burnunun dibindeki eski peykine bigane kalmaması anlaşılabilir bir durum.)

Son zamanlarda ABD ile samimiyeti tekrar koyulaştırmaya başlayan Türkiye, bundan 13 yıl önce Suriye’de ABD’nin “gazına gelip” maceraya atıldığı gibi Rusya karşısında da heyecana gelir ve onunla ilişkilerini dengeli götürmeyi başaramazsa bir Rus saldırısının hedefi olabilir.

Çünkü Putin sağı solu belli olmayan, sakin görüntüsünün altında beklenmedik adımlar atabilen bir adam..

Böyle bir durumda Türkiye’ye yardıma gelecek olan Batı, İstanbul’u kurtarma adına (en azından Suriçi'ne) postu serebilir.

1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Yeşilköy’e (Ayastefanos’a) kadar gelen Rus ordusunu (Çanakkale’yi geçip Marmara’ya gelen) İngiliz donanmasının durdurduğunu, ve bu hizmetlerinin karşılığında İngilizler’in Kıbrıs’ı “geçici” olarak elimizden aldığını unutmayalım.

Tarih tekerrürdür.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."